ölü şehrin radyosu [bir kuzey ırak pornosu]

Posted in ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile , , on Kasım 23, 2011 by şenol erdoğan

YAYIMA HAZIRLANIYOR!

Şenol Erdoğan’ın yeni çalışması çok yakında okura sunuluyor!

 

Bu kitabın yazarı, elinde olmayan nedenlerden dolayı istemsiz bir şekilde yaşamının 172 gününü Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede, [Zaho, Zap vs.] mevkilerinde geçirmek zorunda kaldı. Yaklaşık 300 kadar gün dilimini ise bu coğrafyanın etekleri kadar yakın diğer benzer coğrafyalarda [Şemdinli, Çukurca vs gibi].

Bu kitabın yazarı, bahsettiği dönemi yaşarken İsevi takvim 1997 tarihini gösteriyordu. Bazen çok soğuk oluyordu hava -şubat gibi, bazense çok sıcak –şubat gibi.

Bu kitabın yazarı, 15 yıldır tarif edemediği hislerle yaşıyor ve bunlar en nihayetinde –ne kadar ötelemeye çabalarsa çabalasın- harflere evrilip cümlelere dönüştü.

O aslında zihnine kaydettiği ve ne denli uğraşsa da silemediği görüntüleri parçalar halinde bir araya getirme denemesinde bulundu. Mevzu ettiği süreçte hiç not almadı, hiç yazı yazmadı, hiç fotograf çekmedi, hiç kayıt yapmadı. Çünkü öldürülmek suretiyle ölmeyi hiç istemedi.

Ama beynine kim dokunabilirdi ki –yaşadıkça. Aslında her bir anlatı siyah beyaz bir fotograf karesi gibi, bazen de renkleniveren, sepyalaşan. Aslında her anlattığı kısacık klipler-görüntüler –cızırtılı, karıncalı, boğuk ses kayıtları zamanın geçmiş denileninde kalmış-kalamamış.

 Yazar 1997-98 tarihleri arasında zihnine kaydettiği bazı görüntüleri 2011 senesinde alfabeye dönüştürme kararı alıp bu kararını uygulamış. Bunu yaparken kan içinde bir mizah, tabiatı gereği kemiksiz bir dil, yer zaman tarihsiz politik söylemler, bir takım absürt, saçma ve komik hikâyeler, sürrealizmin sınırlarını zorlayan gerçek anlatılar kullanmış, yer zaman Virilo yer zaman Deleuze, yer zaman Brautigan, yer zaman Jim Morrison gibi uzak ara birbiri ile ilintisi olmayan kimlikler arasında kişisel eklektik bir ağ örmüştür.

 Pornografiden uyuşturuculara, gerilla savaşından şehit politikasına, rock n’ roll’dan ceset torbalarına, Çillerden punk’a, Irak’tan Kadıköy’e, dağdan şehre, helikopterlerle servis edilen “Ödül Baklavaları”na kişisel bir aktarı!

 Yazar, “ölü şehrin radyosu” ismini verdiği kitabına “bir kuzey ırak pornosu” alt başlığını vermiştir. Harkin’in Baudrillard’ı anarak kaleme aldığı “savaş pornosu” metninden bu alt başlığa varan yazar porno kelimesini kullanırken kesinlikle Baudrillardsal bir anlamla yaklaşmıştır.

 Yazar kitabını Kurt Vonnegut’a adamıştır.

CHAMBRE: X

Posted in ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile , , , , on Kasım 16, 2011 by şenol erdoğan

deneme-öykü

şenol erdoğan

“Baudrillard (bkz; Jean Baudrillard) insanlara doğru şeyler mi söylüyordu bilmiyorum ama bir takım insanların sandığınca zor şeyler söylemediğini biliyorum.” cümlesini, uykusu yolunu sanki bir daha bulamayacakmışçasına yitirdiğinde (ya da o öyle sandığında), mevsime nazaran sürreal bir şekilde hâlâ ayakta (saksıda) duran (yaşayan) fesleğenin yaprakları arasındaki kurumuşlukları toplarken, umarsızca söylediğinde: aklında sadece başka bir saksıda yetişmişliği söz konusu olan iki dize vardı, tam olarak anımsayıp anımsamadığına emin dahi ol-a-madığı :

“kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok

altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde…”

Yıl kaç idi? Gerçekten unuttum-mu. Belki 70…doğmama az sene mi kalmıştı, yoksa yaklaşık kırk küsür sene evvel miydi doğmuşluğum… Frisco’nun aşağılarında (öteki insanların ifadesiyle San Francisco’nun aşağılarında) yürümeğe başlamazdan -az- evvel…

Gerçekten çok az kişinin varlığından haberdar olduğu, varlığı yok bir tren yolu hattı vardır Frisco’dan eski New York’a uzanan. İşte oralarda bir yerde sığındığımız ve sığındıklarımız arasında içinden çıktığımıza (çıkmak zorundalığımıza) gerçekten tek üzüldüğümüz, kocamanlığına rağmen kulübemsilik hissiyatını bakan her göze veren, bol saksılı o evin içerisinde B’nin tarifini verdiği, içimi doyumsuz (bkz; soğukta çorba içmek) çorbalarını W’nin popartımsı kupalarında gelecek jenerasyonların plastik hatıralarına daha uzun yıllar varken içe durduğumuz gece (bu esnada içeriye M girdi: ve çok donuk bir ifadeyle A ile birlikte kedileri üzerine bir 8 mm çekme fikrini anlattı, bir daha onu görmeyecektim evin içerisinde, lakin yaklaşık 60 yıl sonra Kadıköy’de bir binanın çatı katında, soğumaya başlayan bir yaz sonunda küçücük bir ekrandan çok uzak diyarlardan gelmiş bir CD kaydını izlerken bunun o film olduğunu anlayacak ve mutfaktan gelen ayak seslerinin Maya’ya ait olduğunu düşünecektim.) dönmeye başlayan bir film bu yazıyı görünür kılmaya sebep oldu diyebilirim.

Deleuze, insanlara “görüntü”ler hakkında her ne söylediyse ve insanlar bundan her ne anladıysa adımız gibi emindik ki kimse “balkon düşleri”ni anımsatan bir intiharın gerçek görüntülerini kağıtlara asılı kalmış kültürel zırvalara yeğ tutmazdı. Oysa o gün, çok az insanın kokusunu duyumsayabildiği bir yağmurun doğacaklık sancısı bir bulut kümesinin rahminde acılara sebep olmaktaydı, şöyle demişti adam: “burası çok dar.” Hoş geldin Deleuze, şöyle geç, bak içerde kimler var, rahat hissettiğin bir yere otur, kendine içecek bir şeyler al.

Bazı insanlar bazı insanların üretkileri üzerine yazmazdan önce ya da sonra bir şekilde ölürler, zaten hep ölüdürler, kağıt ya da pelikül her neyin üzerine kazımışlarsa kendilerini, koklamayı bilen her burun için çürük kokacaktır bu nesnelikler, yaşam sanısının ölü-m kokusu.

“Yaşamın tüm yönü farklılıklardır, değişimler sergileyecektir” diyen bir adamın “görüntü” üzerine kafa patlatması ve sonra düşmenin kazanılması mecbur ivmesiyle kafasını daha somut olarak patlatması çok olası bir durum.

Sinematografinin imgelerle düşünen ölü doğası, neden birinin, birilerinin bu denli ilgisini çeksin ki, imgelerle düşüneduran bir zihnin varlığı bize en “pure” sinemasallığı veriyorken.

O esnada içeri giren ipsiz, elindeki mor şişeyi sertçe masaya koydu ve: “Vertov götü de yalancının biriydi zaten” dedi. Aynı anda yeryüzü kentlerinin birinde bir ekranda bir Vertov filminin tüm aldatmacası gözler tarafından emilmekteydi muhakkak, diye düşündüm, bir an ipsizi unutmuştum, ama sesi odanın boşluğunda yerçekimsizce dolaşmaya ve kulaklarıma değmeye devam etmekteydi, Vertov’a fena kızmıştı sanırım: “…olduğu gibi göstermekten” bahseden ve gözün eşsiz kullanımını irdelemekten yoksun olan algı habersizi bu adam ortaya attığı kendi göz argümanını kendi ayaklarıyla çiğniyor dostum!” dediğinde gözlerinin bana bakmadığını, elinde tuttuğu kitabın kapağındaki adama doğru seslendiğini gördüm, devam etti: “Lenin için üç türkü”sünde görmüyor musun olanları, kameranın gözüne nasıl da o yıkanmış beynini yapıştırıyor, alt yazılarıyla nasıl yıkıyor kendi rejimini…”

Şayet o tanımadığım -?- adam gelip de onu vereceği konferans için hazırlanması gerektiği hususunda uyarıp götürmeseydi sanırım anlatması gerektiğine inandığı çok şeyi vardı daha.

Aklım karışmaya başlamıştı bu tuhaf ve de uzun gecenin ortasında: etraf gitgide kalabalıklaşmakta, gölgeler somutlaşmaya yüz tutmaktaydı. Elim radyonun düğmesine gitti (bkz: gecenin orta yerinde ansızın ve dahi anlamsızca radyo açma istemi), açtım, sustum: (gecenin orta yerinde anlamsız ve dahi istemsiz bir şekilde radyoyu açtığınız vakit yapmanız gereken en yegane şeydir susmak) “duyuları standartların ötesinde algılamak sadece peliküler bir dünyanın mümkünlüğü değil elbet” cümlesini kuran, boğuk sesli adamın olabilesi tipi üzerinde kurgular yaparken zihnim (başka bir formatı için bkz; lolipop seven kızların, seslerinden fazlasını tanımak istedikleri radyo DJ leri için tipoloji kurgulamaları) kulaklarım ihtiyar radyonun (1910-?) genç istasyon frekansına kesilmiş, devam ediyordu duymağa: “…bazı delilik formları duyuların, gerçek doğalarında oldukları gibi alınması noktasında doğal işlevlerini sürdürmektedirler, bir anlamda bir çeşit delirme noktasından bahsedebiliriz lakin bu “delirme” kelimesini insanlığın sözlüğünde yer tuttuğu anlamda kullanmadığımızı bilmeyen varsa radyosunu kapatsın lütfen, yanlış istasyondasınız.”

“Ne demek istiyorsun” diye telefonu açmazdan birkaç saniye evvel; elim, yüzümü gülümsemeye götüren bir-iki kitaba dokunuyor, anlık duralıyorum: her şeyden, bu tuhaf-?- geceden, kentten hemen kopmak, uzaklaşmak (bkz; kentten uzaklaşıp ekolojiye bağlama istemi) ve mısır püsküllerinin doldurduğu tarlanın alt tarafında akaduran çayın kıyısına inip, taze inek boku kokuları arasında çiğ yemiş yeşilliklerin içinde çıplak ayaklarım üşüyerek belki de yüzüncü kez okumak istiyorum bu kitapları(bkz; okumasını bilen! herkesin yüzüncü kez yeniden okumak isteyeceği birkaç kitabı vardır elbet). Öyle olmuyor ama bu iki saniyelik süreç beni ulaşmam gereken vakte ulaştırdığında, yeşil renkli ahizeyi elime alıp numaraları ağır ağır çevirmeğe başlıyorum.

Ben daha ağzımdan çıkabilmesi olası kelimenin hiçbir harfi için dilimi döndürmemişken o mor bir ruj lekesinin silinmiş soğukluğuyla birazda kasıklarımın tinini okşarcasına başlıyor dudaklarını oynatarak kelimelerini cümleleştirmeğe: “filmik kurgunun aynılığını kenara koymaktan bahsediyorum ben, daha ileri uçsuz bir kurgunun mümkünlüğünü insanlar nasıl fark edemiyor dahası bunu yaşamıyorlar anlamıyorum” diyor ve devam ediyor: “kolajlar yapmanın mümkünlüğü bize küçük bir örnek, Tzara şiirlerini sahnelerken teatralliğin yapaylığından çok uzaktaydı zihni. Bak!: liserjiğin ne şekilde doğal olarak, başka formlar kılığında vücut tarafından salgılandığını bilmiyor değiliz, bunu harekete geçirebilecek insan sayısının azlığı dünyanın böyle ahmak bir ahır olmasını sağlıyor. Yaratılması mümkün herhangi bir evrendeki olabilirliklerin tümü yaşamımızın küçük gerçeklerinden biri sadece…”

Şu bizim ipsiz, bu sefer elindeki şişenin hapsettiği tüm sıvıyı tüketmiş bir şekilde kendini kaybetmişçesine odaya girdi ve elimdeki yeşilimsi ahizeyi alıp telefonu kapattı, gözlerime hiç bakmadan ama sanki gözlerimin içine bakıyormuşçasına konuştu: “göz yetersiz değil, aksine aşkındır. Yetersiz olan tek şey insanın yeterliliğine varamayışıdır.”dedi.

Balkon kapısı gıcırtısıyla bir sahip olduğu aralığı fazlalaştırdı, griye çalan beyaz tül bana çamaşır makinesini anımsatırcasına rüzgarı içine alarak şişti. Balkona baktım, kimse yoktu. Bulutlar hâlâ yağmuru doğuramamanın sancısını vajinalarının ağzında taşımaktaydı.

Vagonda gözlerimi açtığımda dudaklarım anlam veremediğim bir dildenmişçesine melodisiz kıpırdanmalarla mırıldandılar…kompartmanın camına başımı dayamış bir vaziyette, elimde tutuğum kitabın içine dalarak kaybolma istemine sahipti gözlerim: elimdeki kitaba daldı gözlerim (bkz; kaçınılmazlık) bir karpuz diliminin ne kadar früktoz şekeri ihtiva edebileceğini düşündürttü kitap bana. Yağmur bir şekilde yağmamaya tutunmuş, vagon tüm tren vagonları gibi ontolojisine ait bir hüzünle lokomotifin peşi sıra akıp gitmekteydi, diğer kente… gözlerim zaman ve mekan ikilisinin klişe sanrısı içinde yeniden kaybolmayı denemekteydiler: o esnada kapı açıldı ve Jon odaya girdi. Yüzündeki o ciddi gülümseme dudak bitimlerine yerleşmiş, sütünü daha yeni içip bitirmiş bir yavru kedinin huzurlu görüntüsüne sahip, “Leennn” diye seslendi uzatarak, bu esnada beklemeden mutfağa doğru seyreltti, bir süre sonra elinde turuncu, üzerinde yeşil ve sarı kocaman bir papatyanın yer aldığı kupası içi çay dolu olarak geri geldiğinde, eprimiş koltuğun kolçaklarından dışarı sarkmış pamuk ve bez parçaları arasına karışmış ellerini birbirine kavuşturmuş şekilde boşluğa bakarak oturan (bkz; boşluğa bakarak oturmak, hatta bkz; boşlukta çiçek yetiştirmek, boşlukta düzüşmek vs…) Len’in yanına vardı, “duymadın mı” diye yeniden seslendi, Len doğrulur gibi bir hareket yaptı, o esnada anlam veremediğim görüntülerin belirginleştiği televizyon ekranın bağlı olan videodan büyük ihtimalle Yoko’ya ait olduğunu sandığım flux kareleri gözüme değmekteydi,

“Ah Jon..” dedi Len

“Selam”, “çay ister misin” diye sordu Jon

“Aaa iyi olurdu” dedi Len.

Suskulu çay mevsiminin başlangıcından önce son duyulan seslerdi bunlar. Mutfağa yanıma gelen Jon, yarım kalmış bir konuşmaya devam edermişçesine konuşmaya başladı(bakınız yarım bırakılmış bir konuşmaya karşı onu tamamlamak adına duyulan özlem): “görüntü-ler” dedi, “algının ardı coğrafyasıyla sanıldığı ve ilintilendiği kadar iç içe geçme gücüne sahip değil. Bolex, senin gidebildiğin en son yer neresiyse oraya dek varabilir, sen durmuşsan o da durmuş demektir.” “Göz” dedi, “var olan tüm lenslerin rahim bahçesidir.”

Jon öteki çay kupası-da- elinde, bizim rengi kaçmış (ama gene de yeşile bakan) eprik koltuğunda (artık gömülü değil) oturan Len’e doğru yürüdü, aralarında (üzerine çay kupalarını ve diğer ıvır zıvırı koydukları) kahverengi, kaplamaları dökülmüş, küçük bir sehpa durmaktaydı. Len, elinde tuttuğu içi dolu sigarasını (bkz; ülke topraklarımızda yaygın kullanılan adıyla “ot”) parmaklarının yorgun ritmi arasında dolaştırdıktan sonra, ağırca dudaklarına götürmezden önce, gözlüklerini çıkarıp gözlerini uzun sayılabilecek bir süre ovuşturdu, hafif kızaran ve daha hafif nemlenen gözlerine gözlüklerini tekrar yerleştirip içi dolu sigarasını yakıp iyice asıldı (bkz; ciddi anlamda derin nefes çekmek), şekersiz olduğuna gereksiz bir şekilde emin olduğum sıcağa çok yakın çayından küçüğe daha yakın bir yudum alıp Jon’a döndü: “Biliyor musun Jon, imgelerin gerçekliğinden haberdar olmayan bir toplum, inançsız bir toplum var dışarıda, sanılarına gerçek diyen ve gerçeği bilmeyen. Bu adamlarla hiçbir şey yapılmaz ki oğlum.”

“Bizim için yaparız o halde” diye söze girdi Jon, “öteki insanlar için: öteki şeyler, öteki kitaplar, öteki filmler, öteki müzikler, öteki fanzinler…”

Kapı çaldı. Tedirgin ruhlar an içinde bakıştı-k, kapıya yöneldim ve bu yönelim esnasında kapının yerini bilmediğimi fark ettim, zil tok sesiyle birkaç defa daha tınladı… tanıdığıma emin olduğum ama yüzünü bilmediğim adam, kentin yağmurunda boğulmuş olan şemsiyesinin sularını silkmekle meşguldü. Gülümseyerek “selam ahbap” diyerek içeri yürüdü, “çay” diye seslendim ardından, “çay” dedi arkasını dönüp bana doğru…üçüncü kupa, aynı sehpanın bildik formika uyuzu, dolmaya yüz tutan kültablası, ara sıra istemsizce birbirine dokunan (bkz; istemsizce birbirine ya da birine dokunmak) porselen kupaların tınırtısı…

“Nerdeydin” dedi Jon

“Frisco ahbap” dedi Yağmur Adam

-Otostop mu?..

-Yoo diil, otobüs…

Kısa bir sessizlik anında uzun bir süre elindeki çay kupasıyla birlikte New York yağmurunu kocaman camın buğusu eşliğinde Bolexleyen Yağmur Adam, kazağının boğazlığı altında ezilen sakallarını parmak uçlarıyla kaşıyarak sehpaya doğru yürüdü (bkz; nesneler için değişen bir şey yoktur), odada ki 8 mm tırıltısı kesilince tuhafımsı bir sessizlik oldu, sessizliğin yağmurla eşleştiğinde hüzünbazlık yaptığı anlardan biri idi (bkz; kadınsız bir ortamda dört erkeğin hüzünlenmesi tehlikesi). Sakallı Yağmur Adam, odada konuşulanları sanki doğmadan önce biliyormuş gibi bir yüz ifadesiyle Jon ile Len’in arasına oturdu, sehpa ile kısa süreli bir bakışma yaşadıktan sonra kıpırdattı dudaklarını: “yaşamın, an denilen birimler tarafından birbirine montajlandığını düşünüyorum, hatta daha da ileri giderek tüm yaşamımızı kendi ellerimizle tasarladığımızı ve de kurguladığımızı düşünüyorum, yoo, yoo düşünmüyor, bunu biliyorum” dedi.

Jon yerinden doğruldu (bunu yaparken, elleriyle dizlerine yüklenmek suretiyle dizlerinden kuvvet aldı). “Büyük Cam”a doğru adımladı odayı (Duchamp’ı düşündüğüne, bir anlıkta olsa düşündüğüne emindim), “büyük cam”ın önünde durdu, yağmur sanki kentte sadece bu cama yağmaktaydı. Kendi kendine mırıldandı: “Doğal algı var mıdır? Algı bozulunca-?- bu doğal değil midir?..

Tüm bu zırvalar körler için olmalı diye düşündüm, imgeler kavramları körler için yaratır. Biz görenleriz, ötekiler…

Şimdi, 49’da Brooklyn’e gelişim tuhaf bir şekilde içimi acıtan bir anı olarak düşüyor aklıma, kuşağımın tüm çocuklarını düşünüyorum, Frisco’dan New York’a… Dünya unutmaması gereken şeyleri sanırım çoktan unuttu, ve ikinci kez sanırım ki, düşlerin kurumuşluğunu yeşertmek gibi beyhude bir çaba yerine arka bahçemize yeni tohumlar ekme vakti geçiyor bile.

Tren kalkmak üzereydi, kitaptan kaldırdığım gözlerim istasyonu süzdü…yağmur sicim denilen cinstendi, garın büfesine doğru sürdüm kendimi, büfedeki ihtiyarın plastik bir bardağa doldurduğu çayı avuçlarıma aldım, bir kedi köşedeki korunağın altında yağmura bakmaktaydı, kimselerin duyamayacağı kadar uzaktan yükselmişti bir çifte av tüfeğinin tok ve yankılanan sesi.

Ş.E/yıllar önce

KÖPRÜ

Posted in ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile , , , on Kasım 16, 2011 by şenol erdoğan

kısa hikaye

şenol erdoğan

Uyandığında köprüdeydi. Nasıl ki yaşadığınız yere nereden geldiğinize dair keskin datalarınız mevcut değilse öylesine köprüdeydi işte. Çok sonra anlayacaktı, gelmenin yolunun bilinmediği yerden, çıkmanın da yolunun var olmadığını. Sırtı ter içinde, üzerindeki mavi t-shirt’ü ıslak, etraf karanlık ve gri, karnı açtı. Hipoglisemi… Kandaki glikoz değeri, tahminlerine göre 50 miligramın altında seyretmekteydi, bu, mavi t-shirt’ünün ıslanmasının nedeni olduğu gibi, az sonra 60 miligramdan aşağı inmemesi gereken şeker oranın da gebermesine sebep olacağı anlamına gelmekteydi. Beynin tek enerji kaynağının şeker olduğunu düşündüğünde, şu an bulunduğu yerin de gerçek hayatla bir ilgisi olmayabileceğini, artık alıştığı bir başka saçma kâbusun içinde olabileceğini düşündü. Ama öyle değildi. Köprüdeydi. Saçma bir panikle ceplerini yokladı, az ilerde yere saçılmış çantasını görüp ona doğru emekledi ve tek elinin yardımıyla içinden glukagon iğnesini çıkartıp langerhans odacıklarının o an yapamadığını yaparak en azından o anlık köprüde kalmayı becerebildi. Glukagon yapması gerekeni ve yan etkisi mide bulantısını yerine getirmiş ve onu da ayağı kaldırmıştı. Esen rüzgâr soğuk olmasa da üzerine yapışan penyedeki ter üşütüyordu. Avuçlarıyla ters yönlü olarak omuzlarını dirseklerine doğru seri hareketlerle sıvazladı ve yürümeyi denedi. O esnada tek hatası köprünün bir sonu-çıkışı olacağına dair kanaatinin olmasıydı. Yoktu. Ne kadar yürüdüğüne dair bir bilgisi de yoktu. Yolunun üzerinde, biraz ilerisinde yerde yatan cesede benzettiği karartının yerde yatan bir ceset olduğunu anlaması için on beş adım daha yürümesi gerekmişti. Siyah-beyaz, İbranice basılmış, eskimiş gazete kâğıtlarıyla örtülmüş bir cesetti bu. Şekeri yeniden düşmeye başladı. Ayakucuyla yerdeki şeyi dürttü. Zaten beklemediği her hangi bir tepkiyi görmedi. İbranice bilmiyordu. O anda, adını da bilmediğini anımsadı ve ufak, ikinci bir panikle yeniden çantasını karıştırıp kimliğini kontrol etti. Vardı. Kendisiydi: Enis Butor. Heyecan ya da korku hissetmeden Latin alfabesiyle verilmiş bir ilana gözleri takıldı, cesedi öpecek denli eğilmesi gerekti. Ölü gazetesindeki ilan kutusunda büyük harflerle şu yazılıydı: “Lif Schafuck öldü”. Bu bir anda hafızasında “dick laurent is dead” cümlesinin canlanmasına sebep oldu. –Ama filmi hatırlayamadı o an.- Saçmalamaması gerektiğine kendisini ikna edip gene de kısa bir süre gülümseyip yoluna devam etti. -Hatırlamıştı.- Önüne çıkan merdivenlerden inmemesi için hiçbir sebep olmadığından önüne çıkan kısa basamakları indi ve köprünün bir alt bölgesi olduğunu gördü. Aşağıdaki balçıkımsı denize bir parça daha yaklaşması ilk defa tüylerinin ürpermesine sebep oldu. Köprünün bu kısmının diğer kısmına kıyasla daha karanlık, soğuk ve ürkütücü olduğuna kısa bir sürede karar verip arkasına döndüğünde artık merdiven basamaklarının orada olmadığını görüp içgüdüsel bir şekilde koşmaya başladığında koşarken çarptığında fark edebildiği bedenimsilerin hafif aralıklarla etrafta sürünürcesine gezindiğini idrak etti.  İçindeki “birilerine rastlama isteği” o an sona erdi. İndiğine çokça benzeyen bir merdivenden tekrar yukarı çıktığında; tüm dokunun, rengin değişmiş olduğunu gördü, isli küflü bir yeşilimsi ışık, rengini yumuşak zeminden alıyordu. Topraktan, çimenden ziyade bir tarantulanın tüylerini andırıyordu temas ettiği zeminin yumuşaklığı. Geldiğini sandığı yöne doğru koşarcasına ilerledi ve az önce cesedi örten gazete kağıtlarına doğru yol aldığında, kağıtların altında yatan ölü bedenin Lif Schafuck’a ait olduğuna dair gereksiz ve anlamsız bir düşünceye sahipti. Vardığında cesedin çoktan gitmiş olduğunu gördü. Şaşkın ama umursamazca etrafına bakarken kül suratlı, gri kasketli, kısa boylu, çıban suratlı bir adamın elinde çalı süpürgesiyle köprüyü süpürdüğünü gördüğünde, gayrı ihtiyari: “af edersiniz, az önce burda yatan bir ölü var…”demeye varamadan, kül suratlı, gri kasketli, kısa boylu, çıban suratlı adam, süpürgeden bakışlarını kaldırıp akmış ve kurumuş -saçma sapan kesilmiş bir göbek kordonunun dışarda kalmış ucuna benzeyen- gözümsüleriyle: “az önce” dedi, “kalktı ve köprüden attı kendini”…

Laporte’un “bokun tarihi” kitabı üzerine kısaca..

Posted in MİMARİ-ŞEHİRCİLİK vb, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile , , on Ekim 26, 2011 by şenol erdoğan

“temiz birey, temiz şehir, temiz dil, temiz devlet”

Mimarinin: edebiyatın ve sanatın, dahası yaşamın her alanıyla girdiği etkileşim, beni sinemayla ilk tanışmamdan çok daha fazla etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Bireysel bağıntılama çalışmalarımı sürdürdüğüm sonsuz sürecin bir yerinde Esra Akcan ile tanışmasaydım sanırım mimari ile dil arasındaki sonsuz bağıntılar ve sebep olacağı yeni yönelimler bir süre daha ilgimi çekmek ya da onları keşfetmem için beni bekleyecekti. Özellikle çeviribilim bağlamında kültürün ve doğal olarak da mimarinin çevrimi noktası üzerinde düşünmeye başlamam ne üzücü ki sonraya kalacaktı. “Kültür” dediğimiz birden çok anlamlı kelime kendi yaşam formu içerisinde sonsuz ilmeklerle bir örgü oluşturduğundan düşünsel anlamda bir birlerine en uzak –gibi duran- ilmekler arasında dahi köprü kurmak ve tartışmak, fikir üretmek mümkündür. Dominique Laporte’un ilk olarak kapital devlet yapısı denetiminde rasyonelleşmiş ve akabinde modernizm ile tanışmış olan “resmi dil”i, onun devlet içerisindeki çoklu enstrümantal yapısını yıkıcı bir şekilde işlediği kitap yazması ve hemen ardından ise şehircilik-devlet söylemi/dili, insan dışkısı ve ıslahı noktasında bir diğer kitaba yönelmesi muazzam şekilde tutarlı ve birbirini hem doğuran hem doğrulayan noktalardır. Ki bu doğrultuda Fransızca orijinal metnin İngilizceye tercümesini gerçekleştiren Rodolph el-Khoury ile aynı paralelde düşünüyor olmalıyız, zira çeviri metne yazdığı giriş yazısının temellerini mimari ve dil olarak alıp, dışkının kapatılarak kokusuna yüklenen derin anlamları çevirisinde tersine bir şekilde üstü kapalı anlam dâhilinde ortaya koymaya çalıştığını kendisi net olarak dile getiriyor. Diğer yandan Laporte ise –aslında- zaten devlet tarafından dışkının ve dilin ehlileştirme çabalarını kendince felsefi ve çarpık bir dille sunuyor. Laporte’u bu anlamda William S. Burroughs’un dilin virüs oluşu ana argümanı altında sisteme yazı vasıtasıyla açtığı savaş kulvarından da okumak ve değerlendirmek mümkünken Foucaultcu bir okumaya gitmek kendiliğinden gelişiyor. Dışkıyı doğal ve ilkin koku olarak okuması ve bunun üzerinden bireyselliğe varması kaçınılmaz olarak birey-toplum-devlet üçgenini bok endeksli olarak ele almasını doğuruyor ki yazar bu bireyselliği; tahammülsüzlükten cinsel arzulara, mezar sistemlerinin tekilleştirilmesine dek vardırırken Khoury dikkatimizi salt bu sebeple şehirlerin yeniden düzenlenmesi gereksinimine kadar taşıyor. Bu anlamda toplum ile birey arasındaki ilişki sorgulanır olurken, devlet ve birey arasına da bir mesafe konuluyor, ölü ya da diri, devlet insanların biraradalıklarından hoşlanmıyor elbette.

Metninde sık sık parayı ve boku denk getiren yazar, medeniyetin alt yapısının insanoğlunun dışkısını ehlileştirme arzusu olduğunu söyler. Julia Kristeva varsın suje propre –temiz ve düzgün birey (ki bu arada devleti ve devletin birey modelini temsil eder); “kötü, tiksindirici, mide bulandırıcı vs. olana uzaklığıyla varolur” buyursun, yazarımız Laporte tüm bu sözde tiksinç olanların kendi başına öznelliği tanımlayanlar olduğunu ve bu yüzden varolduklarının altını çizer. Yan anlamda Kristeva boku doğrudan reddeder –temiz toplum, temiz devlet ve hatta temiz dil, temiz siyaset- oysa Laporte’un yaptığı; kişisiyle eş, boku yüceltmektir ki eserinde insan dışkısının vakti zamanında kozmetikten tıbba nerelerde kullandığını da şecereler. Bok yüze sürülür, simya vasıtasıyla altına dönüştürülür –ki buna burjuvazide sermayenin korunması da denebilir-

“Descartes karşıtı tezde kişinin vücudundan ayrılamayacağını kabul eden Laporte”, insanın ağız ve anüse indirgenebileceği gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiğini söyler. Modern zamanlarda pekâlâ peçeteniz ansızın bittiğinde kullanılmamış tertemiz bir rulo tuvalet kâğıdını masaya koyduysanız –tamda yemek esnasında- aklınıza kaçınılmaz olarak bu iki delik arasındaki sistematik bağıntı hem fiziksel hem üretim-tüketim açısından muhakkak gelir, gelmiştir.

Laporte, dalga geçmekle ciddi olmak arasındaki farkı ince bir çizgiye getirerek metnini kuram, politika, cinsellik ve mizah potasında oluşturmayı net olarak becerebilmiş gibi gözüküyor. Net olarak medeniyete dair aklı her çalışan insanın zihninde dolaşa duran noktaların önemli bir kısmını karşıt olmak şekliyle dile getirmiş olan Laporte devletin şehircilik dahil türlü birimlerinden milli-resmi dil oluşturma arzularına varasıya gırtlağına dek pisliğe gömülmüş insanlığın temiz olma çabasına sert bir hareket çekiyor. Bunu yaparken de akademik felsefi söylemleri ve dilsel yapıları bertaraf ediyor.

 Ş.E

Dominique Laporte

Bokun Tarihi

Altıkırkbeş Yayın

Ekim 2011

DEVLET KORKUSU MU ALLAH KORKUSU MU?

Posted in ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI on Eylül 23, 2011 by şenol erdoğan

YA DA

DIVINE RIGHT OF KINGS

(kral yetkisini tanrıdan alır)

 

Şenol Erdoğan

2006

“…onlar çobanlardı, yıldızların altındaydılar, gökyüzünden mahrum kentliler değil…”

“…hayır, tek neden bu değil. Bu durum, sadece onlara yaklaşmayı ve temas kurmayı mümkün kılıyordu. Kadim Yahuda halkının zorba imparatorluklara gösterdiği tavır bizim Ferris Fremont’a karşı tavrımızla aynıydı; onlar güç ve görkem tarafından lekelenmemiş, asimile edilmemiş bir halktılar. Ne olduklarına aldırmadan her zaman imparatorlukla savaştılar; her zaman bağımsızlık, özgürlük ve bireysellik için uğraştılar; Babil, Asur ve en çok da Roma’ya karşı yaptıklarıyla onlar, modern insanın öncüleriydiler. O zamanlar, onlar için Roma ne ise şimdi de biz Roma için öyleyiz.”

“…BAĞLILIĞIMIZI İNSAN HÜKÜMDARLARA VERMEMEMİZ GEREKTİĞİNE İNANIYORLAR. BİZE YOL GÖSTEREN EN YÜCE LİDERİN; GÖKTE, YILDIZLARIN DA ARDINDA VAROLDUĞUNA İNANIYORLAR.

BAĞLILIĞIMIZ SADECE VE SADECE ONA OLMALI…”

 Philip K. Dick

 

 Muhammed peygamberin ardında bir hilaf bırakmadan dünyevi yaşamının sona ermesi çok doğaldı. İlmi ibre hakken kimin “liderlik” vasfıyla toplum yönetimini peygamberî bir tavırla alması gerektiğini gösterse de kendilerine ölmeden az evvel tanrı şahit tutularak yasak edilen kavimcilik hususunda pek bir hassas olan Araplar peygamberlerini o saniyede siyasi arenada bir beden olarak yapayalnız bırakıp İslam tarihinin en kanlı kardeş savaşlarını İslam politiği adına yapmaya başladılar, bu en basit anlamda bir çıkar savaşıydı da.

Kadim zamanlardan beri; devlet ve onu temsil eden lideri, “kralın yetkisini tanrıdan alması” palavrasınca kendi içinde tanrısal güç ile (otoriter kompleks-iktidar arzusu-kaybetme korkusu) eşleşir ve eşleştirilir hale gelmiştir.

Vahdet gerçeğinden ötürü yapısında aşkın metafiziksel göndermelerin dışında dualizme yer vermeyen Müslüman yapılanma ne hikmetse söz konusu olan politik iktidar olduğunda Peygamberin, ölümünün sonrası en korktuğu şey olan şirk sınırlarından çıkmamaktadır. Yaratandan ulağına manevi sirayete şüphe yok iken (ki Yaradan’ı kitabında bu hususta “onun sadece bir beşer olduğu” gerçeğini hatırlatmaktadır, bu İsevi bir durum yaratmamak için olsa da, hurafet ile beslenen İslam’ın avam kesimi çoktan bu Mesihleştirme işlemini gerçekleştirmiştir) Peygamberin ölü bedeni yerde yatarken otorite kaygısıyla kavim kargaşasına ve tarihin acı veren “kardeş savaşları”na giren bir zihniyetin manevi yapısındaki sirayet sorgulanamaz derecede nefsin yok edimine uğramıştır. Hele ki malik’ül mülk gerçeğinin tabanda yok sayılması durumu, zaten nerdeyse her şey üzerinde konuşmamayı gerektirmektedir. Halifeliğin arzusu ve siyasi-ekonomik kavim kavgası başladığı anda bugün zaten hiç hatırlanmayan kitabın sözleri unutulmaya da başlanmıştı, oysa Allah, hepsinin bildiği gibi peygamberine buyurmuştu ki, ben insanı yeryüzüne halef olarak yarattım. Ki bu sözlerle bir şeyler oluşturma çabasına hiç gerek yoktur, zira İslam’da yaratanın bu konudaki buyrukları –adı üzerinde- net mi nettir. Sinekten yağ çıkarmaya kalkanın dahi basit ve zavallı çıkarımları dışında varabileceği bir yer yoktur. Vahdet-el vücut dosyasını şüphesiz ki kitabın da başlatmıştır Zat, ve o kitapta her şey açık olarak söylendiği gibi, kulağı, kalbi ve gözü arazlı olanlar da bu açıklıktan bir şey anlamayacaklardır da. Kitabın en ağır sözü net bir cümle ile söylemek gerekirse: harcanmaktadır. La ilahe illallah, en basit anlamda Ondan başka bir ilah olmadığına şahadet eden bu cümle net olarak ardından şu soruları barındırmaktadır: Ondan başka ilah yok ise, yaşamlarımızda onlarca ilah var ise, bu cümle Müslüman olabilmek için farz ise kimdir Müslüman, dünden bugüne ve şu an bireysel ve toplumsal içinde bulunduğunuz durumun gerçeğine bir bakarak bu soruya cevap verebilir misiniz? Hayır. Kur’an-i anlamda hayır. Zira ortada olan şey küfr dür.

Sizin Kâbe’niz (ki yaratan kitabından kulunun kalbinde barındığını ifade etmiştir) şayet tapınç nesnelerinden arınmamışsa, kitaben yargılanacaksınız, yargılanıyorsunuz demektir bu.

Bugünün halifelerine dek –doğal olarak- sirayet eden bu gizil iktidar arzusu, açık oyun, en baştaki yanlış insan yaratısı hiyerarşi salt politik çıkarcı bir arenadır. Arap yarımadasından Osmanlıya ve bugünün cumhuriyetine varasıya yapılan her türlü haysiyet yoksunu zorbalığın önünde durmaya kalkan tüm hak hareketler kişilerin katli yani kendisinin tanrının kolu olduğuna inanmış -?- olan İKTİDARIN katli ile karşılaşmıştır. Anadolu İslam coğrafyasında katledilen onlarca Şeyhin, dervişin adını herkes hatırlamaktadır elbet!

Doğal olarak günümüzde de bu sorunlu coğrafyanın sorunlu insan karakterinde ödleklik ve eziklikle desteklendiğini açıkça gördüğümüz devletin tüm organlarıyla birlikte bu soyuna sırt dönen ama tersini iddia eden yapının aynı güç silsilesini tüm manevi pislik ve dünyevi arzularının kocamanlığına rağmen nasıl zahiri bir oyuncak haline getirerek kullandığını görmek ve halkın bunun sözde farkında olmaması –ki o halk o kitapta ne yazdığını hiç bilmedi- insanın canını acıtmaktadır.

Peygamberin sarığı ile polisin üniformasının yer değiştirdiği bir toplum ve iktidar gerçeğini kimse yadsıyamaz. İşte burada halkın gözünde iktidar ve Allah birleşmektedir, bu korku, devletin ve organlarının hissedilen ağır korkusu, ta bu saydığımız yere kadar gitmektedir. Avam için tanrı ne ise devlet o dur, polisi de odur, devlet memuru da odur, bizim insanımızın devlet dairelerindeki anlamsız silikliğinin ve sinikliğinin de alt yapısında yatan bu anlamı varolmayan otorite korkusu, ilahlaştırılmış dinsel kişilere dayanan silsilenin getirdiği ve eninde sonunda Muhammed’e ve tanrıya getirilen dinsel yapının yanlış ve küfürle yönlendirilmiş Allah korkudur.

Elimizde şu an “inandığını” iddia eden bir devlet var! Peygamberinin savaşa giden askerlerine: savaşta dahi yeşile dokunmayın diye emir buyurduğu ama Bakanının “yeşillik görmek isteyen manava gitsin” diyerek Allahın yarattığı doğayı katleden siyasi düşünceyi haklı ve karşı çıkanları da haksız düşüren bir inanışa lütfen bir bakın!

İnandığı dinin adının içinde BARIŞ kelimesi yatan bir ülkenin topraklarında devletin tüm organlarıyla işlediği insanlık suçlarına, terörist devlet yapısına bir bakın. Ve kendi yapılarının iç dinamiğini gizlemek adına halka sundukları diğer “suç”lara “suçlular”a da bir bakın!

Eğitimi -burada elbette ki sistem dayatması devletin köleleştiren okul programlarından bahsetmiyoruz-, kültürel düzeyi –ki, dilim entelektüel demeye varmıyor- bariz ortada olan bir toplum var ve doğal olarak da bu insanların “iktidara güven noktaları” tüyler ürpertici bir tabansızlığa dokunuyor. Cumhuriyetin kısa tarihinin iktidar başarısızlıklarına bir göz attığımızda halkın denemediği siyasi bir oluşum olmadığını hatta 3 farklı partinin mutasyonu koalisyon hükümetler gibi mutasyon deneysel siyasi yapılanmalar ve bunların mutlak başarısızlıklarını görmekteyiz. Böyle bir yapı içerisinde parti seçme hakkını sonunu bilerek –tekerrür- kullanan çoğunluk, sözde dinsel bir parti yapılanmasının peşi-sıra hep olduğunca kör bir şekilde ilerlerken bunun tabanın da diğer siyasi oy seçeneklerinin dışında, salt: “bu seferde bunları deneyelim” aptal zihniyeti yatmamaktadır, çocuklarını “Allah çarpar”, düsturu ile eğiten avam, doğal olarak bilinçsiz bir bilinçle kutsal yandaşı bir yapılanmanın peşi-sıra seyredecektir. Zira; Alemlerin Rabbi Allah, sözde kendisi için çalışan siyasi iktidarın yardımcısı olacaktır; böylelikle: ekonomik refah sağlanacak, kontrgerilla ortadan kalkacak, savaşan (devlet için savaşan) çocuklarının şahadeti onaylanacak, karınları doyacak…dır.

       “Kuran’a göre şehadet sadece “la ilahe illa Allah” tır. Yani tek “o tanrı’dan başka tanrı” olmadığına tanıklık etmektir. Bu ifade, en güzel isimlere yani sıfatlara sahip ve isimlerinden biri hak (gerçek) olan tanrıdan başka hiçbir varlığa, peygambere, veliye, müçtehide, lidere, politikacıya, bilim insanına mutlak itaati veya baş eğmeyi reddeden bir özgürlük manifestosudur.”

  Politiklerin dinle bağlantısı tarikatsal –aslında tam anlamıyla cemaatsel- düzeydedir –zira dinsel her cemaat tarikat değildir-.

 Bu siyasi-ekonomik bir kazanım arzusunun ve amacının pazarlığıdır. Bu pazarlık politik olanın ta kendisidir. Bu yapının tabanı en basitinden: cemaat oyları ve iktidar –adayı- arasındaki ilişkiye dayanır. Aslında burada iki alt devlet yapısı mevcuttur: birincisi, hükümet olan devlet –ki üst devlet yapılanmasının hâkimiyetinde –yönetiminde- bir işçi yapılanmadır-, diğeri ise kendi içinde farklı bir şekilde devletleşmiş olan ve politik bir dinamiğe sahip, kendi tüzüğünü, ekonomiğini oluşturmuş cemaatin kendi varlığıdır. Her ikisinde de halk aynı yerdedir, tektir: “kullanılmak” noktasında. Tıpkı aşiret yapılarında tebaanın oyunu verecek olan partinin mutlak şekilde bilmesi ve kabul etmesi gerçeği gibi.

Nasıl ki dinsel güç, şehit kutlu söylemini saptırıp içini boşaltıyor ve milliyetçi saptırımları da içine katarak otoritesini tehdit altında bırakan diğer arzu güçlerine karşı kullanıyorsa bu gücü yönlendirmek istediği her türlü arenaya sürüklemek-çekmek hakkını da elinde bulundurmaktadır. Devletin bu kullanım tarzı dışındaki hedeflerinden birisi de herkesin bildiği üzere yakın ilişki metoduyla bu dinsel yapılanmaları kontrol altında tutmaya çalışmaktır. Zira yukarda da dediğimiz gibi bu dinsel yapılanmalarda kendi içlerinde değişik politik haz ve iktidar arzularına sahip olduklarından dolayı olası tüm hükümetler için aynı zamanda tehlikelidirler de.

Tüm bunlar, devlet-tarikat ilişkisinden öte, devlet üstü yapılanmanın güç dengesi teorileridir.

Muhammed Peygamberin vefatı sonrası, ümmet varolan metafiziksel yapıya sırt dönmekten de öte gitti ve hatta heterodoks düşünce türleri direk olarak dinsizlik olarak yaftalandı –ki bu hala günümüzde de sürmektedir-. Yüce Yaratıcı, kitabında her ne kadar tüm yolların kendisine vardığını, din türleri arasında doğruyu onaylayacak bir merciinin bulunmadığını ve olsa olsa bunun kendisi olduğunu çok çeşitli şekilde vurgularken, peygamberleri kastederek benim indimde onların arasında bir fark yoktur diye buyururken ve büyük dinleri sayarken üç büyük futbol takımı gibi lanse edilen din adlandırmalarının da dışına çıkarken, suni yapılanmanın tuhaf bir şekilde gösterdiği nefretimsi tavır hiçbir kitapta yer almamaktadır. Anadolu coğrafyasında ve dahi Balkanlarda devlet tekeline alınmış olan dinin arındırılmasına yönelik varolan karşıt ve özgürlükçü hareketler, yapılanmalar, ayaklanmalar Allah’tan başka bir iktidar olamayacağının altını çizmekteydi. Günümüzde de süratle devam eden devleti ve tanımsız insan çıkarı oluşturusu organlarını ilahlaştırma realitesine ontolojik-anarşist bir karşı koyum söz konusudur. Bu teori ve pratikle kavga veren şeyhlerimizin önüne bugünde yapıldığı gibi zorbalıkla: kan ve şiddetle ve öldürmekle geçilmiştir, şimdiki polis devletinin yaptığından bir fark yoktur. Bir insanı doğruluğundan dolayı bir meydan da asmakla, derisini yüzmekle, bir hapishane hücresinde işkence ederek öldürmek arasında varolan tek fark takvimin rakamlarıdır.

Allah kitabında ödeyebilen inançlı kişinin vergisini ne şekilde vereceğini çok net olarak ortaya koymuştur, halk devlete vergi ödemez, halk yaratıcısına şayet ödeyebiliyorsa vergi öder. Devlet yapısının tümüyle savaşmak zaten hak-dır. Bu inançlı bir insanın gitmesi gereken yoldur. Bu yolun sözde inançlı fetva verme meraklısı şirk-sever yaban otları; malik’ül mülk gerçeğine sırt çeviren tanımazlardır. Bunlar niteliksiz ve kişiliksiz dinsel politik safsataların üreticisi kapitalistlerdir.

Yaratan gücün neferi olmak ile devletin ve ordusunun uşağı olmak arasında mesafe üzerine konuşulamaz. Temellendirilemez bir milli inancın –ki rabbin yarattığı onun yarattığıdır, onların arasında dil, din, renk vs ayrımı yapanlar her şeyin dışında salt Hitler tohumudur- siyasi sapkınlık formunun kapı kulu olmaklıktan başka hiçbir şey değildir. Kul, rabbinden başka kimseden emir almaz ve kul sadece ondan çekinir, ondan af diler. Rab bu yolda öleni şehit sıfatıyla belirler ki diğerleri yani devlet oyunları ve devlet için ölenler sadece kurulu bir ordunun mağdurlarıdır.

Burada söz konusu olan teokrasi değildir, zaten dinsel yapıya yakınlık duyan bir hükümet de teokrasiyi topyekûn reddedecektir. Ama sorunda buradadır zaten, Mısır firavunu gibi kendini tanrı ilan etmek gerekmiyor elbet, bu yapılan çok daha pis bir iştir. Sen hem olası bir teokratik yapılanmayı reddet hem Allah’a yandaş olduğun izleniminle politik bir oyunun kendisi ol, İKTİDAR ol ZULMET ve Allah de. Çok nettir ki; piramitlerin inşasında kullanılan kölelerle günümüz modern zaman sonrası işçileri arasında herhangi bir fark yoktur. Olası mutlak bir İslam devletinin olamayacağı gerçeği salt fantastik imgelemlerle yıkılır. Zira politiğin yalana ihtiyacı vardır. Bunun mümkünlüğüne dair uzamı yaratacak olan inandırmaya endeksli halk için bir yalana. Kültürel- eğitimsel açıdan zeval halkın kapısı bu duruma zaten açıktır da. Zaten İslam’ın fantastik korku edebiyatıyla beslenip temelden bununla şekillendirildiklerinden İKİDARIN bu POLİTİK FANTASTİK oyununda aksi yönde oluşması mümkün bir sorun yoktur.

Saltanat-iktidar, hilafetin yerini hiyerarşik açıdan dolduramaz. Silsilenin sıfatlara dayanan güç skalası. Post-hilafet sendrom ve arzularına sebebiyet veren hilafetin topyekun reddidir. Bu politik histeriler şerdir.

Halkın İslam’ın metafiziksel kökenlerine yönelik bir bakışı açısının varolamaması dinin gerçek irfanına varabilecek bir yapısının olmayışı -ve oldurulmayışı elbet- halkın İslam’ın kalbine doğru giden gerçekliğin yolunu kat etmesini mümkünsüz kılar. Bu politikanın en güçlüsüdür. Diğer türlü, yüksek ve arınmış bir bilinçle bakabilen bilecektir ki, la ilahe illallah ise la mevcude illa hu ise zaten varolan salt zahiri boktan bir dünyanın savaşıdır.

Bilelim ki bu topraklarda sadece, Nesimi, Mansur, Bedrettin şehit edilmedi, yüzlerce şeyh, derviş Tanrının kutlu yolunda devleti tanımadıkları ve soytarılıklarını orta döktüğü için bedenleri yok edildi. Hallaç bir kelimeden dolayı katledildi falan değil elbet, bu işin masal yönü, Mansur dönem politiğine yönelik saldırılarından dolayı düzmece bir şeriat mahkemesiyle katledildi. Günümüzde uygulanan devletin yok etme politikasıyla ve sindirme usulleriyle bir farklılık da göstermektedir tarih elbet. İnfaz kavramı çoklu kılıklarla varlığını sürdürmektedir. Lakin verilen savaşın fenomen dışı yapısı gereği kaybı mümkün değildir. Allahtan başka iktidar olmadığını bilen ve kendisine iktidar diyen iktidarsızların kazanacakları bir savaş yoktur. Kitabında dediği gibi; onlara, zaten kaybetmiş olan onlara, haklılıklarına daha bir inansınlar diye istedikleri verilecektir ki kötü bir unutuş ile unutulsunlar.

Şehitliğin İslam’da yeri ve açıklaması çok nettir. Artık ondan geriye kalan; bu bahsi geçen politik yapı tarafından kullanılan çok güçlü bir silah oluşu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında ordu ve gerilla arasında yaşanan savaşta mağdur olan insan evlatlarının kandırısı artık sona erdirilmek zorundadır. Birilerinin bu ebeveynlere durumu izaha kalkışması gerekmektedir. Ancak bildiğiniz üzere devlet buna izin vermeyecek, tekerleğine çomak sokturmayacaktır. Ordu içinde kendi komutanları tarafından salt yürüyemedikleri-operasyon sırasındaki hedefe tırmanıştan bahsediyorum- için dövülerek öldürülen ve evlerine şehit diye yollanan çocuklardan bahsedilmesi gerek artık. Bu çocukların ne için savaşıp kim için neden katledildiği gerçeği daha fazla gizlenemez. Gizlenmemeli. Güneydoğu Anadolu’da yaşananlar iki halkın savaşı değil “devlet” savaşıdır, o savaş halk savaşı da değildir, kendi içinde bir silah ve politik pazarı olan çıkarımların kurbanı insanları er olarak kullanan kimliklerin yapay savaşlarından sadece birisidir bu.

Oğullarını döven bir toplumun oğullarının dövülmesi o ana babayı rahatsız etmez elbet, oğullarına küfür eden toplumun oğullarına küfredilmesi de, işte bu size benzeyen yapıyı seviyorsunuz siz, içinizdeki pis gücü seviyorsunuz, o denli seviyorsunuz ki Peygamberin adını dahi ordunun adına sokarak oraya peygamber ocağı demeyi becerip, dini, gene sömürmeyi başarabiliyorsunuz.

Yaşamdan o denli korktunuz ki artık görünmez olan tanrınızın soyut varlığı ve havaya giden dualar size yetmedi, ONLAR da bu günü bekledi zaten, size somut bir tanrı yaratmak için sıradaydılar hemen ve sizi somut bir güvenceye almak için, devletiniz vardı artık, polisiniz vardı, her şeyiniz vardı, sizi bu yerkürede sağlama alacak her şeyiniz, şimdi sıra sizden yaşamlarınızı, ruhlarınızı, gücünüzü, çocuklarınızı almaya gelmişti zira hiçbir şey karşılıksız değildi, sizlerde kendi kendinizin varlığını kapitalizme satan gönüllü kölelerdiniz işte hepsi bu.

Kalbi ve aklı dengede olan bir canlı için: devlet, millet, kavim, dil, din, ırk, renk, sınır, sıfat, bayrak yoktur, inanan içinse o vardır başka bir şey yoktur.

O BİR ASİT(lsd) GURUSU: Timothy Leary

Posted in KARŞI KÜLTÜR, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile , on Eylül 14, 2011 by şenol erdoğan

Şenol Erdoğan

Beni gerçekten heyecanlandıran çok az fotograftan biridir “Leary’nin en sıkı fotografı” dediğim: iki devlet ajanı Leary’nin kollarına girmiştir (arkalarında iki takım elbiseli memur daha vardır), Leary kendisini tamamen salmış ve savrulurcasına yürümektedir. Yağmurluğu andıran ceketinin cebinde merakımdan ölsemde ne olduğunu anlayamadım bir kitap ya da bir bülten vardır. Bu fotografın muazzam dinamiği kesinlikle Leary’nin suratındaki o pislik ve bir o kadar da esrik gülümsemeden gelir: suratındaki bu çoklu ifade onun yaptıklarının ve yapacaklarının anlatısı gibi durur.

T.Leary elbette ki beat generation bireyi değil, Kerouac’dan tutunda kuşağın temel taşlarından en bi kenardaki beatnike dek Leary ile ilgisi olmayan, onunla yazışmayan, “takılmayan”, engin LSD ve uyuşturucu tecrübelerinden ve bu bilgilerin hem pratik hem teorik yapısından faydalanmayan bir Allah’ın kulu yok gibidir. Bana kalırsa kesinlikle, beatlerle hippi kuşağı arasında duran bir nirengi noktası Leary. Ama bir o kadar da onu o ya da bu kuşağa mal etmek de hata. Dedim ya köprümsü bir herif bu. En belirgin özelliği -gene bana kalırsa- bir anti-psikiyatri gurusu olması, gerçi dünya altkültürü guru sıfatını ona druglar adına yapmış bulunmakta ya neyse.

Bireyin, düşünce gücünün çok daha yukarı düzeylerine erişip, mantıksal düzeneği, beynin algı klişelerini bertaraf ederek “öteki algı” nın kapılarından içeri girebileceğine dair: fikir ve deneyimleriyle beat kuşağı ile olan paralelliğini kuvvetlendiren bir drug anarşist-i o.

Birilerinin sandığı gibi, delilik ile deha arasında gidip geldiği falan yok elbette Leary’nin; zaten onun görülerine baktığımız zaman bu şekildeki ayrımcı nitelendirmelerin onun ortaya attığı argümanlar ve pratikleriyle uzlaşmadığı da görülür. CIA ve FBI, nasıl ki Ginsberg için tonlarca “tehlikeli adam” dosyasını üst üste dizip kule yapmışsa Leary artık tehlikeli tanısının anarşizan boyutlarını aşmış ve artık uluslararası bir altkültür teröristi haline dönüşmüştür. Timothy Leary 1920 Springfield doğumlu bir Amerikalı; Harvard bebelerine eğitmenlik yapmaya başladığında orta yaşını geride bırakmıştı; yaşamının buraya dek olan kısmını psycodelic araştırmalar ve LSD’nin algı üzerindeki etkileşimlerini araştırmakla ve tıpkı Burroughs’un; bağımlılığın fiziksel ve psikolojik tedavi sürecine yönelik çürümüş tıp dünyasının kabullenmeye yanaş-a-madığı alternatif ve de çözümleyici doğruluktaki yöntemleri ortaya koyması gibi o da psikanalize yönelik yaptığı çalışmalarla kokuşmuş tedaviler dünyasına parmağını dibine dek sokmuştu.

Üniversitedeki görevinden uzaklaştırılmasına sebep de halüsinojen etkenli maddeler ve diğer kimyasallar üzerinde yaptığı deneyleri oldu. Yaşamı boyunca, devletin “uyuşturucu” adını taktığı etken maddeler ve üzerlerine yazdığı çok sayıda kitaplar onun, hep aranan, hep içeri tıkılan, “tehlikeli” ve de tapılan bir adam olmasını sağladı.

O da tıpkı Burroughs gibi, Meksika’dan Afganistan’a uyuşturucu çeşitleri için dolaştı ve deneyimlerini, bu maddelerin dünyanın zavallı kanısının nasıl çok ötesinde olduğunu ve insanın içindeki tanrıyla tanışıp, bir olabilmesi için bir yöntem ve çoklu hastalıklar için gerçek bir tedavi yolu olduğunu açığa çıkarmak adına savaştı. Bunu yaparken, yani yaşamı boyunca, hep çok zevk aldı, cidden eğlendi, ya da bizim çocukların tabiriyle:”sıkı herifti, fena taşağa sardı”.

Herbert Huncke

Posted in BEAT GENERATION, KARŞI KÜLTÜR, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile on Eylül 14, 2011 by şenol erdoğan

Hz. Şenol Erdoğan

Herbert Huncke 9 Ocak 1915’te Greenfield/Massachusetts’de doğdu. Çocukluğu Chicago’da geçti, babasının burada H. S. Huncke and Company adlı, makine parçaları satan bir dükkânı vardı. Huncke New York’a ilk defa otostopla gittiğinde on yedi yaşındaydı. Daha sonra Chicago’ya geri döndü ve 1939’da temelli olarak New York’a taşındı. Madde bağımlısı olan genç Huncke, çalışamıyordu: “Böylece ben de etrafta dolanıp üçkâğıtçılık yapmaya, -bilirsiniz işte- bir şeyler yürütmeye, bir bakıma öğrenmeye başladım.” Diye anlatıyordu bu dönemi.

William Burroughs’la 1944’te, Burroughs, testereyle kesilmiş bir çifte ve bir miktar morfin syrette satmaya çalışırken tanıştı. Biyografi yazarı Ted Morgan’a göre Burroughs, Huncke’yi: “sığ derinliklere doğru, bir çeşit Virgil* rehberi…ilk “hipster”…bu üçkâğıtçıların dünyasından yükselecek, henüz embriyon halindeki bir karşı-kültürün yolunu işaret eden bir anti-kahraman…” olarak görüyordu.

Huncke Burroughs’u eroinle, Burroughs da Huncke’yi Ginsberg ve Kerouac’la tanıştırdı. Ginsberg ve Kerouac, Huncke’yi yazar olması için yüreklendirdiler (daha sonra arkadaşları Carl Solomon ve Neal Cassady’ye de yapacakları gibi). Elsie John ve Joey Martinez, Huncke’nin ilk öykülerindendir.

Huncke’nin ortaya koyduğu ürünler oldukça mütevazıdır, kendisi de sadece “doğruyu söylemeye” çalıştığını söyler. Ginsberg ise Huncke’nin ürünleri konusunda daha iddialıdır: “Huncke’nin yazıları, kaynağını onun jargonundan alır: Gerçek öykücülük, yani sadece konuşmak. Bu yüzden eserleri hem münasebetsiz, hem de arıdır. O, hakiki ve yeni bir bilincin aracı olmuştur. Önce tarihin dışında kalmış olanlara ve sonra tüm nesillere yayılan bir bilinç.”

*Virgil: Hayatını şiire adamış Latin şair.

 

 

 

Huncke’nin metinlerinden:

Elsie John

Kimi zaman Chicago’yu ve ilk gençlik tecrübelerimi hatırlarım. Özellikle tanıdıkları hatırlar ve sıkça olduğu gibi, tüm zaman süreçlerini kendi içimdeki belli değişimlerin işareti olarak görürüm. Fakat çoklukla insanları düşünürüm ve bir tanesini daha berrak anımsıyorum, sırf sıra-dışı olduğundan değil ha, aynı zamanda bugün artık onun sahiden güzel bir parça olduğunu fark ettiğimden.

   Altı buçuk fit uzunluğunda, büyük oval kafalı bir devdi o. Kocaman, derin denizlerin maviliğindeki gözlerinde gizli bir hüzün, sanki hayatının dramını yansıtan, bir hüzün okunurdu. Neşe saçtıkları, parıldadıkları, derin bir anlayışın izlerini taşıdıkları da olurdu o gözlerin. Daima diri, görmüş-geçirmiş, hallerinden memnundular. Saçı inceden gölgeli ve kadın saçı gibi uzundu. Ona çok özen gösterirdi. Taptığı ve can dostları olan üç oyuncak Peke’sini okşayarak geniş bir yatağın ortasında bacakları çapraz bir biçimde otururken, odasının ortasında gölgesiz sarkan bir tepe lambasının ışığının yansıdığını şimdi bile görebiliyorum. Vücudu ince eller ve uzun, incelen parmaklarla – ki tırnakları bazen gümüşî yahut yeşildi – sona eren uzun kollarıyla enliydi. Büyük ağzı daima bir parça sersem bir gülüş yayardı ve hep açık kırmızı boyalıydı. Göz kapaklarına yeşil ya da mavi gölgeler verir ve kirpiklerini genellikle üççeyrek inç uzunluğunda olana kadar rimelle boyardı. O kendisini çeşitli eksantriklikler arasında, tek gerçek hermafrodit olarak teşhir ederdi ve kendine Elsie John derdi. Onunla tanıştığımda, otuzlarının başındaydı.

Aslen Almanya’da bir yerden geliyordu ve bu ülkeye gelmeden önce, Avrupa’yı hemen hemen gezmişti ve saatlerce yaşadığı acayip deneyimlerden söz edebiliyordu. O eroinmandı ve daha çok kokaini tercih etse de, yüksek dozlarda eroin enjekte ederdi ve bunu da âdeta büyük, ermiş bir put misali oturarak yapardı.

 Onu ilk tanıdığımda, North State Street’te küçük bir otelde kalıyordu. O köhne bir oteldi ve muhtemeldir ki artık yok. Bir vakitler o vodvil aktörleri için bir nevi mesken olmuştu. Harabeydi, odaları küçüktü ve boya yüzü görmemişti. Üç köpeği ve büyük bir gardırobuyla bu odalardan birinde yaşardı. İyi hatırladığım şeylerden biri de yatağının karşısındaki duvara asılı uzun, ince bir aynanın önünde durarak makyaj yapması ve tozlar ve birtakım kozmetik ürünleriyle nadiren çıkardığı bir maske meydana getirmesiydi.

Onunla tanıştığımda, birkaç arkadaşla bir lezbiyen âleminden geliyordum ve onu görmemle, eşekten düşmüşe döndüm. Kocaman ve tuhaftı. Bizim kızlardan biri onu tanıyordu ve o hepimizi dairesine o zamanlar ki adıyla pot-tea (haşiş) içmeye davet etti. Sesi oldukça alçak ve söylediği her şeye kendiliğinden bir anlam veren bir parça vurguyla memnunluk vericiydi. Ayrılırken, tekrar gelmemi rica etti; çok geçmedi, düzenli ziyaretçisi ve dostu oldum onun.

   Elsie isminden hoşlanırdı. Onu tanıdığımdan beri Elsie’ydi hep.

   Birlikte eroin kullanmaya başladık, kimi zaman iki-üç gün onun evinde yatardım. Johnie isimli bir dostum bize katıldı ve bir nevi üçlü olduk. Johnie sonradan eroin teslimatı yaparken bir otelde narkotikçilerce vurularak öldürüldü. Onu malı elden çıkarırken enselediler ve vurdular. Ama dedim ya, bu dönemde hep bir aradaydık.

   Elsie Batı Madison Caddesi’nde bir pasaj gösterisinde çalışıyordu ve o zamanlar eroin şimdikinden çok daha ucuz olsa da, gerçekte alışkanlığını körükleyecek kadar kullanmıyordu. Madde satmaya karar verdi. Ama pek başarılı değildi bu işte. Herkes çok geçmeden uyanıyordu; o sizin rahatsızlanmanıza izin vermezdi, sonuçta kârdan çok zarar vardı ortada. Muhtemelen dost olduğu orospulardan biri eroin enjekte ederken yakalandı ve nereden bulduğu sorulduğunda Elsie’yi gammazladı. Kapı itilerek açılıp da kocaman kırmızı suratlı aynasızın “Polis” diye bağırarak peşinde iki arkadaşıyla odaya daldığı anki şaşkınlığı ve dehşeti asla unutamayacağım. Elsie’yi görünce ötekilerden birine döndü ve şunları söyledi: “Bu soysuz piçe haddini bildirin. Bu defa sert kayaya çarptık, bu kesin. İlk kez homoseksüel bir fahişe görüyorum. Ya bunlara ne demeli?” Köpekler Elsie’nin etrafına kümelenmişler, havlayıp duruyorlardı. “Kahrolasıca köpekler,” diyordu kendini Elsie’ye doğru iterken.

   Elsie tüm ağırlığıyla kendini yukarı çekmişti. “Ben çift cinsiyetliyim ve bunu kanıtlayacak belgelerim var.” O gösterisinde kullandığı birkaç kitapçığı polise uzatmaya çalıştı. Bu arada, polislerden biri eserlerimizi (!) ve yaklaşık yarım onsluk eroini bulmuştu ve çekmeceleri çekip eşyaları yatağın içine dökerek Elsie’nin gardırobunu açmakla meşguldü. Polislerden biri tam bir köpeğe doğru adım atıyordu ki, Elsie bağırmaya başladı.

 Hepimizi Güney Caddesi’ndeki şehir kodesine tıktılar; Johnie ve ben reşit olmadığımızdan, ertesi sabah salıverildik.

 Son gördüğümde, Elsie içerdeydi. Bizimle aynı gece tutuklanan bir grup genç Batı Yakalı serseriyle çevrili köşede çömeliyordu. Onlar kendilerini ona takdim ediyorlardı ve küfrün bini bir paraydı.

Norman Mailer – Bio

Posted in BEAT GENERATION, KARŞI KÜLTÜR etiketler ile on Eylül 14, 2011 by şenol erdoğan

Norman Mailer 31 Ocak 1923’te Long Beach / New Jersey’de doğdu. Harvard’dan mezun olduktan sonra Pasifik’teki Birleşik Devletler Ordusu’nda on sekiz ay görev yaptı. Burada yaşadıkları, II. Dünya Savaşı’yla ilgili romanı The Naked and the Dead (1948) için esin kaynağı oldu.

Soğuk savaşın yarattığı baskıya karşı Mailer, Village Voice gazetesi için, Amerikan medyasına karşı açtığı kişisel savaşını anlattığı haftalık yazılar yazmaya başladı. 9 Mayıs 1956 tarihli yazısında şöyle diyordu: “Havada evrensel bir isyan var ve şu anki iki süper-ülkenin enerjileri, bizim sahip olduğumuz enerjiden çok daha hızlı tükeniyor. Eğer durum buysa, o zaman Hiplerin tahrip edici, özgürleştirici, yaratıcı nihilizmi; çılgınca sürmekte olan etkili bir değişim arayışı, bütün şiddetiyle ortaya çıkabilir.” 1950’lerin ortalarında “hip” sözcüğü “beat” sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılıyordu. Neal Cassady de William Burroughs’la tanışmasını anlattığı çalışmasına The History of the Hip Generation adını vermişti.

Mailer’ın hip konseptinin kaynağını “iki yüzyıldır totalitarizm ve demokrasi arasındaki sınırda yaşayan Amerikalı ‘zenci’lere” dayandırdığı The White Negro adlı incelemesi, 1957’de Dissent dergisinde yayımlandı. Mailer, şiddete olan ilgisini, siyahi hipster’i “felsefi psikopat” olarak yorumlayarak gösterdi. Bazı okurlara göre bu tanım, aşağılayıcı bir stereotipti. Daha sonra Mailer da denemesinin ikinci yarısının kusurlu olduğunu kabul etti. Ted Morgan’ın daha ılımlı yorumuna göre Mailer’ın “White Negro”su, “saldırgan bir toplum karşısında siyah bir insanın hissettiği tehlikeyi hisseden ve ‘Neden ben de toplumun yaptığı gibi içimdeki psikopatı cesaretlendirmiyorum?’ diye soran, yeni insan.” The White Negro, City Lights Books tarafından broşür olarak basıldı ve Mailer’ın 1959 tarihli Advertisements for Myself isimli çalışmasında da yer aldı.

John Clellon Holmes

Posted in BEAT GENERATION, KARŞI KÜLTÜR, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile on Eylül 14, 2011 by şenol erdoğan

Haz. Şenol Erdoğan

 

Şair, deneme ve roman yazarı olan John Clellon Holmes, 12 Mart 1926’da Holyoke / Massachusetts’te doğdu. Jack Kerouac ve Allen Ginsberg’den daha az tartışmalı ve deneysel yazılar yazan Holmes, onların karmaşık değerleri ve dokunaklı hırslarının, kendi küçük evrenleri dışında başka bir şeyin sembolü olduğunu kavrayabilecek duyarlılığa sahipti -her ne demekse-. On the Road gibi meşhur romanların yayımlanmasından önce Kerouac, Ginsberg ve Cassady’den esinlenerek oluşturduğu karakterlere dayalı Go adlı bir roman yazmıştı (1952).

Holmes, Jack Kerouac ile bir partide tanıştı ve bu gelecek vaat eden iki genç romancı, arkadaşlıklarının temelini “yazmak” üzerine kurdular. 1948’de Holmes, Jack Kerouac’ı kendi jenerasyonunun benzersiz özelliklerini tanımlaması için teşvik etti ve Kerouac da “beat generation” terimini icat etti. 1952’de Go’nun yayımlanmasından sonra Holmes, New York Times Magazine için yazdığı “This is the Beat Generation” başlıklı makalede bu tamlamayı dünyaya tanıttı.

Holmes ve Kerouac hayatları boyunca arkadaş olarak kaldılar. Barry Gifford’ın sözlü Jack Kerouac biyografisi Jack’s Book’ta, Kerouac’ın Holmes ve karısıyla vakit geçirmek için Old Saybrook’a yaptığı yalnız ziyaretlerle ilgili dokunaklı hikâyeler vardı-r.

Holmes, Yale Üniversitesi’nde konferanslar verdi ve Brown Üniversitesi’nde atölye çalışmaları yaptı. Son şiir kitabı Dire Coasts 1988’de yayımlandı. Altmış iki yaşındaki John Clellon Holmes aynı yıl Middleton’da, ardında üç roman, elyazması şiirler, denemeler ve anılar bırakarak yapacak son iş olarak öldü.

  The Game Of The Name’den

   50’lerin sonunda Beat Generation’a yönelik temel öfkenin ardından, muhalif araştırmalar, toplum, medya ve eleştirmenler “beatlik”den bahsedildiğinde, ülkedeki Bohemlerin fukara yataklarına meylettiği düşük mahallelerde yaşayan bir kısım Thoreaus şehirlinin aile biçimlerinin kastedildiğine karar verdiler. Onlar kısaca “beatnik” olarak adlandırıldılar.

   Bu alaycı sözcük bugünkü Beat Generation’a miras olarak kalmıştır (“Beatniklerin esas kısmı kenar mahallelerdedir, ahlak bozukluğu, köklü memnuniyetsizlikler, genç suçlular ve beatniklerle temsil edilir, eğer beatnik olmak isterse, oğluma destek vermeyi asla düşünmüyorum) ve aslında San Francisco’da nükteli bir köşe yazarı tarafından North Beach Bohemia’nın sakallı, sandaletli kahvehane aylaklarını tasvir etmek için uydurulmuştur, ama o kitle iletişimince, herkes beatniklikle ortaklık kurduğu elverişli bir karikatür olarak benimsendi alelacele. Çok geçmeden entelektüellere “yumurta kafalar” demekten hoşlanan tüm bu idrak sahibi insanların sözlüğüne girdi. Eğer onları anlayamıyorsanız, yaftalayın olsun bitsin.

   Beat tavrından söz edildiğinde Kerouac’ınkinden ziyade Caen’in fikrinin kastedilmekte olduğuna ilişkin evrensel görüş Beat Generation’ı halk nazarında bir anda kötü şöhret sahibi göstermek ve az çok terimin daha geniş, daha derin imalarını daimi olarak örtmek gibi paradoksal bir etkiye sahip oldu. Önyargılı görüşümce, Beatnikler ve Kitle iletişimi düzeni bozulanların ve bu yüzden değerli olanların çoğunu karalamakta başarılı oldu ve bu fikrin daha ciddi, eleştirel tahminlerini tartmadan önce, meselenin bu yönüyle ayrıca meşgul olabilirim.

   Beatnikler temelde Bohemyalıydılar (Bohemia daha çok çingenelerin oluşturduğu bir topluluktu ve onlar toplum kurallarını dikkate almadan yaşıyorlardı). Yani unutulmuş sanatçılar, sömürge yerleşkeler, kentlileşmiş Trobriand Adalılar. Onlar sanayi devriminin karınca misali yığınlarından, onun sebep olduğu ahlâki erozyondan kaçarak, tüydükleri toplumun bir tür parodisini meydana getirmek üzere derhal yöneldikleri sanat dallarının hudutları etrafında sefil gettolara toplandılar. Hayat tarzı On the Road adlı eserde “Çığlık” olarak tasvir ediliyordu ve diğer eserler onların gerçek ilişkilerine bir yön verseler de, yuvalar ve meydan köşeleri olarak kalıyordu temel yerleşim alanları. Durmaksızın “sıçan yarışı”ndan ve öz grup kimliklerinden bahsediyorlardı ki, birkaç yönerge değişikliğiyle, Lewittown’da neredeyse unutulmuş olarak yitip gitmiş olacaklardı.

   Elbette Bohemyalılar daima davranış kalıplarının pek çoğunu burjuva kesimini dikkatle izleyerek ve sonra da tam tersini yaparak geliştirmişlerdir, ama Beatnikler, pek çok Bohemyalıdan farklı olarak, Meydanları sarsma ihtiyaçlarının salt meydanların sarsılma ihtiyacının karşılığı olduğunu itiraf edebiliyorlardı ve bu kiralık beatnik hevesi ve monte edilmemiş beatnik takımı gibi ticari örneklere yol açtı. O aynı zamanda giyim-kuşamı, tatları, davranış kalıplarını ve hatta onların muhalefet ettiği benzeyişin tıpatıp görüntüsü olan değerleri içine alan katı bir dil tek tipliğine de yol açtı. Tek fark beatniklerin, meydanlarla dertlerinin olmasıydı, oysa meydanların onlarla bir derdi yoktu, ve çok daha iyi bir tertip meydan kiralanabilen bir vekillik olmuş olurdu herhalde, zira her apartman dairesini gerçekten sallamak istiyorsan bir Meydana ihtiyaç duyardın . . .

Şimdiye kadar malum olduğu üzere, bir terminoloji kargaşası bu kuşağın isimlendirilmesini zorlaştırmıştır ve Mailer’in oyu muhtemelen “Hip” lehine olurdu. Şimdiye kadar top yekûn etiketlerden kurtulmuş olduğumuzdan kesinlikle şüphem yok. Ortak olduğum birine asla düşkünlüğüm yok ve sadece Yeni Uyanış ile ilgiliyim çünkü o işlenmemiş ve belki de yanıltıcı bir sıfattı, ama gelin görün ki Mailer ve Hip kısa bir incelemeyi hak ediyor.

   Anlaşıldığı üzere, ben The White Negro’yu Yeni Uyanış’ın bir ön müzakeresi olarak görüyorum. Nasıl ki Notes from Underground zamanının Avrupa’sına bir ışık tutuyorsa, bu çağın gizli tarihine de bu eser ışık tutmaktadır. White Negro’da sonradan yazdığı bir dipnotta Mailer şöyle diyor: “Beat Generation muhtemelen en çok hipsters ve beatnikleri dahil etmek için kullanılmıştır.” Ardından o ikisi arasındaki farkları açıklamak için ayrıntılara girer. “Beatnikler daha entelektüel, daha az seksidirler; onlar mistik, barışçıl ve nevrotiklerdir, buna karşılık hayattan kopuk olmayan hipstersin arzuları fazladır ve o kendine daha fazla yaşam sevinci sağlamak için uyuşturucu sefahatine dalar, o sinir sisteminin yazgısıyla savaşır, Faust’un bir eşidir.” Bu mesele ile uyuşamamamın pek önemi yok. Beatniklere değin görüşlerim bellidir. Ama Hiplik ve Beatlik (o benim ifadem) tam bir bilinç ara yoluna varırken ve ayrı yönlere gitmeleri gerekirken, Mailer ile şu “sinir sisteminin yazgısı” mevzuunda ayrılıyoruz.

   Mailer’in hipsters’i dünya cangılına geri dönüyor. Orada Güç ödül, Ego silah, ve Hip nişanlanan hedef tahtasıdır. Ama sinir sisteminin yazgısı, Faust’un zihninin Bilgiyi toplaması gibi Heyecanı toplayan sinir sisteminin yazgısı, merhametsiz bir şiddet demektir, tam da Faust’un alınyazısının lanetlenmesi kadar şüphesiz. Ne akıl ne de sinir sistemi Bilincin tümü için yeterince geniş bir kanaldır. Ve bilincimiz yirminci yüzyılın bu yarısının temel olgusunu sinirlerimiz ya da akıllarımızın bir başlarına kapsayabileceklerinden daha fazla kapsar.

   Mailer’in ayak parmağını Tanrıya çarptığını düşünmüşümdür hep. O duyguların verisi içinde budaklanmış bir metafizikçidir. Demek istemiyorum ki, o bütün en ince algılarının onu götürdüğü ego çıkmazına katlanabilecek gibi görünmüyor dediğimde küstahtır. Tüm yüksek bilinç durumlarının yoğunlaşmasına yönelik birleştirici bir öğe vardır. Ve o bilir ki, ego çözülüşünün en yoğun olduğu noktada, onun görünüşü de sırf karakter zırhının erimeye başladığı son anda geri çekilmek için, Sade ve Sweenbourg’un bilgilerinin ayyaşça birleşimine yaklaşır ve bir kez daha Ego’yu Benlik ile kaynaştırmakta ısrar eder.

   Onun Beat (onu dilediğiniz gibi isimlendirin) versiyonu kesinlikle bu dünyalıdır ve o kendinin diğer versiyonlardan daha anlaşılır, daha çekici olduğunu göstermişti. Hatta o ciddi bir insanın ciddiye alabileceği açık dünyaya bir giriş noktası tesis etmekte de başarılı olmuştur ve onun sonuçları henüz belirsizdir. .

Brion Gysin

Posted in BEAT GENERATION, KARŞI KÜLTÜR, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI etiketler ile on Eylül 14, 2011 by şenol erdoğan

Şenol Erdoğan

Amerikalı ressam, yazar, simyacı, araştırmacı, müzisyen, kâşif vs. İsveçli bir babanın ve Kanadalı bir annenin oğlu. 1934’den itibaren sıkça görüştüğü sürrealist grubunun varolduğu Paris’te konaklıyor. Homoseksüelliğin kolektif bir sergi fırsatı olduğunu söylemesi üzerine, Homofobik Breton onu şiddetle gruptan atıyor.

Adamımız savaş boyunca New York’taydı, bu süreçte kendisini resme ve tarihe adadı, Uncle Tom’un biyografisini ve Kanada’daki baskının hikâyesini yazdı. Fulbright burslarından birini alarak Fransa’ya gitti.

Paul Bowles ile Fas’a göçtü. O zamanlar “Les Mille et Unes Nuits” adlı bir restoranın açıldığı Tanca’da, Jajouka müzisyenleriyle birlikte kalmaya ve bu müziği öğrenmeye karar verdiler.

Paris’te bulunduğu 1959 yılında William S. Burroughs ile tanıştı. Edebi birlikteliklerine Beat Hotel ile başladılar. Bu süreçten sonra zaten B.G bir beat generation karakterine dönüştü. Ian Sommerville ile birlikte yaptıkları Düş Makinesine bir nokta koyan Gysin; yarattığı cut-up tekniğinin edebi eserlerde kullanılabileceğini ortaya çıkartmakla beraber bunun üzerinde oldukça fazla sayıda permütasyonlar denedi. Ki bunun en iyi yansımasını W. S. Burroughs’un cut-up metodunu kullanarak oluşturduğu eserlerinde görebiliriz.

“The Process”i yazmak için 1965-68 arasında Tanca’ya kapandı. 1970-73 arasında da “The Naked Lunch”ın senaryosunu yazdı ve ikinci romanı olan “Beat Museum -Bardo Hotel”i Paris’e dönüp yazmaya başladı.

Edebi eserine paralel olarak Brion Gysin resimsel arayışlarına da devam etti. Sürrealistlerle olan kötü macerasından sonra serigrafik gökyüzü resimleri yapma çalışmalarını sürdürdü.

1943’te Japonca öğrenen Gysin hattatlık sanatını keşfetti ve Fas’ta kullanılan Arapçayı yazmayı öğrenmeye başladı. Bundan sonra da bu iki farklı tarzın harflerini ve resmini birleştirdi. Gysin, bunları batılı boşluğu reddeden hattatsal tualler üzerinde yapmayı planlayacaktı.

Tanca’da William Burroughs tarafından sunulan kişisel bir sergi açtı. Brion Gysin’ın Arap yazısının yataylığı ve Japon yazısının dikeyliğiyle birleştirilmiş parmaklıkları kendi yazınında ve William Burroughs’unkilere, The Third Mind”da da olduğu gibi sık sık destek sağlıyordu.

80’lerde, kendisini müziğe ve resme adayan Gysin, Şilili bir ressamın oğlu olan Ramuntcho Matta ile birlikte birçok kayıt yaptı. 1982’de Londra’da kendisi için düzenlenen ve 4 gece süren Final Akademisi’ne katıldı.

16 Haziran 1986’da, Paris’teki odasında, akciğer kanserinden öldü. Hala yayınlanmakta olan eserlerini Fransa Vakfı’na, ses arşivini de Ramuntcho Matta’ya bıraktı.

Hep otel odalarında ya da arkadaşlarının odalarında yaşadı, odaları ve kokaini severdi, öyle de öldü.

Brion Gysin, Paris Git-Le-Cour Caddesi 9 numaradaki Beat Hotel ile ilgili anılarını, arkadaşı Harold Chapman’ın bu konudaki fotoğraf denemelerine eşlik etmesi için bir araya getirdi. Chapman’ın bu müthiş eseri, otelin 1950-1960 arasındaki altın çağını anlatır. Otel sahibi Madame Rachou’nun 1963’te oteli Korsikalı bir çifte satmasının ardından, otel tamamen yenilendi ve adı Hotel Vieux Paris olarak değiştirildi. Burroughs, otelin barında bir kadeh şarabın bir fincan kahveden daha ucuz olduğu eski günleri özlemle hatırlar. American Express Paris Rehberi, Seine’in güney kıyısında edebiyat dünyasının önemli mekânlarını kapsayan Literary Left Bank turunda, “Allen Ginsberg ve diğer beat kuşağı üyelerinin kaldığı” bu otele de yer verir. Burada, Ginsberg ünlü şiiri At Apollinaire’s Grave’i yazdı ve Peter Orlovsky 1957’de şiir yazmaya başladı. Ertesi yıl ise Gregory Corso, Bomb adlı şiirini yazdı ve Jack Kerouac geceyi orada onunla birlikte aynı odada geçirdi. Yine Beat Hotel’de William Burroughs, yayıncısı Maurice Girodias (Olympia Press) için Çıplak Şölen’in metnini hazırladı ve arkadaşı Brion Gysin ile birlikte, “cut-up” adını verdikleri metodun da dahil olduğu birçok edebiyat deneyi yaptılar.  Gysin 1986’da, Beat Hotel’deki beatnik hayatıyla ilgili The Last Museum adlı bir pornografik-mizah romanı yayımladı. Romanda William Burroughs “William Burroon”, Gregory Corso ise “Gregorio Corsorio” adıyla yer alıyor.

Beat Hotel’den

William Burroughs’un deyişiyle, “tam yetki” ile mütevazı pansiyonumuza giren Madam Rachou muhteşem pansiyoncumuz ve koruyucu meleğimizdi. Polise hiç tahammülü yoktu. Bize karşı şefkatliyse, onlara karşı hırçındı, onların mekâna ayak basmalarına izin vermemeye kararlıydı, hatta buna caddedeki demode çinko başlı kolu olan küçük bistrosu da dahildi. Belki sade giyimli aynasıza beyaz şarabından bir iki yudum koklatıyor olabilirdi. Öyleyse de günahı boynuna. O öyle mini miniydi ki, eşyaları daha iyi görmek için bir şarap mahfazasının üstüne çıkardı. Daracık ve küçücük sokağımıza bakardı salon bitkilerinin ardından kim gelmiş kim gitmiş görmek için. Hatta kapıdaki bir bölmeden pis giriş koridorumuzu dahi gözetlerdi, çaktırmadan kim içeri yahut dışarı sıvışmaya çalışıyor anlamak için. Şayet şüpheli bir şahıs bir an içeri dalacak olsa, kol demirinin ardından fırlar ve şüpheli adamı -ya da kadını- merdivenlere bakan yemek odası penceresinden bir saniye kadar süzerdi. Esasen o basamak oraya borcunu ödemeyen pansiyoneri bacağından yakalamak için konmuştu.

   Madam Rachou elektrik sistemine asla ve asla güvenmiyordu, bunun için hatırı sayılır sebepleri vardı. Eve 19. Yüzyıldan kalma ilkel elektrik tesisatı bağlanmıştı ve evin kilerlerinde Latin Mahallesi’ndeki binaların çoğunda olduğu gibi Roma çağları hüküm sürüyordu. Bununla birlikte, arazisi üzerindeki 6 buçuk katlı kırk tuhaf odada olan biteni az çok anlamak için ona bel bağlamaya mecburdu. Bu onun casusu, hafiyesi “Işık Denetim Paneli”ydi, Bay Chapman’ın deyimiyle. Onu aldatmak için birçok yol vardı ki 19. Yüzyıl icadını gölgede bırakırdı. William Burroughs, Ian Sommerville ve Ben yıllar evvel, o aydınlık yıllar, teyplerle civarda oynamaya başlardık, Madam Rachou’ya daha fazla vat için para ödemeyi ihmal etmeden. Daha sonra Ian üç odamızı dar sokağımızdaki cephenin üzerinde ilmekle tutturulan elektrik sayacı kordonlarıyla sarardı. Bu teybin üstündeki permütasyonlar için yeterince cereyan sağlardı ama biz onları mum ışığında dinlemek zorunda kalırdık. Saniyede on üç ışık kesintisi, sekizde alfa bandında birden çalan “Dreammachines”. Canımız yaşlı madam Rachou’nun çığır açan tuhaf icatlara dair hiçbir fikri yoktu.

   Yoksa her şeyin farkında mıydı? William şu anlamlı sözü ederdi: “Madam’ın kuralları vardır.” O ne demek istiyordu? Hatırlıyorum, bir seferinde kira parasını ödeyemediydim de, meteliksiz ressamlara evini açmasının ne kadar ulvi bir davranış olduğunu vurgulayarak yağlıyordum onu. O havalı bir şekilde, şöyle karşılık verdi: “Oh, Mösyö Monet’yi tanıdım tanıyalı böyleyim. . .” Empresyonistlerin devrini anımsamak için hafızamı yoklarken ondan şüphelenmeden edemedim. O on ikisinde Monet’nin nilüfer havuzlarının ortasındaki stüdyosuna ve evine kısa bir yürüyüş mesafesindeki Giverny’de bir kasaba hanında çalışmaya başlamıştı. Monet devasa tuvallerinin üzerinde bir sabah çalışmasının ardından eski dostu Pissaro ile öğle yemeği yemek için aşağıda dolaşırdı. “Peki ya oğlu genç Pissaro’ya ne oldu?” Ona Paris’te bir milli müzede o zamanlar eserlerinin sergilendiğini söylemekten mutluydum ve onu o sergiye götürmeyi teklif ettim ama ne yazık ki Beat Oteli bekçiliği tüm zamanını alıyordu.

   “Bu pire torbası mahfazası sanat tarihçilerince belgelenecek,” diye yazıyordu bir diğer erkek öğrenci “Death of Number Nine Rue Git le Coeur” adlı eserinde. Zamana karşı savaştığımızın bilincindeydik. Küçük kalelerimizin aşırı şöhretinin tehlikelerinden tümüyle haberdardık. LIFE gibi parlak bir cilt içinde fotoğraflarla eş zamanlı bir makale gece yarısı mekânı yakabilir ve biz sokakta yahut kodeste hatıralarımızla baş başa kalabilirdik. Borç çağında yaşıyorduk. Ceplerinde bir dolu Amerikan Express seyyahları çekleri bulunan ve kollarının altında Amerikanlaştırılmış bir Boheme savaş sonrası rehberi “Günde Beş Dolara Avrupa”yı taşıyan toy Amerikan gençlerine küçümseyerek bakardık. O lanet olasıcalar başka bir yerde kalabilirlerdi pekâlâ. Beş dolar bir sürü ekmek demekti ve Madam Rachou borç verme hususunda titizdi. Onun ilkeleri vardı öyle ya da böyle. Beat Oteli’ndeki beatler doktora tezlerine konu olacaklardı ve onlar şimdiden Sorbonne’da ders konusu oldular bile. Bununla beraber biz şu küçük, sarı kafaları bomboş, yanan mumlardan yangın çıkarıcı başlıkları olan İsveçli kızlara hesap mı vereceğiz? O kolay. Onlar Müzelerden birinin korosu ki Corso ne zaman konuta gelse gümüşî soprano sesleri merdivenlerden sesleniyor: “Gregory! Gregoooory!” Buna karşılık Corso ölümsüzlük merdivenlerinin son sırasının tepesindeki çatının altındaki yuvasından birkaç müstehcen sözler savurmadan edemiyor: “Siktirin! Ölümsüzlükle meşgulüm şu an, daha sonra gelin, sevgili şairler.”

Dream Machine’nden

Taşımacılık departmanı tüzüğü der ki; otoyol kenarlarına dikilen ağaçlar bir örnek yükseklikte ve uzak mesafelerde yerleştirilmemelidirler. Bunun nedeni; uzun bir süre bu ağaçların arasında yol alan sürücüler konsantrasyonları etkileyebilecek ışık darbeleri ve ses seviyesinde değişimler olduğunu görüyorlar. Ardından uyuklama, mide bulantısı ve ‘otoyol çılgınlığı’ ortaya çıkar. İngiltere ve Amerika’da elektronik flaş ışıklarının ve yüksek titreşimli ses seviyelerinin insanoğlu üzerindeki etkisini araştıran bazı testler yapılmış. Şimdi bu araştırmanın kalabalıkların kontrol altına alındığı alanlardaki bazı güvenlik ajansları tarafından kullanıma sunulduğu doğrudur. Yaklaşık olarak dört kişide birinin sara nöbeti geçirmesine neden olabilecek sistemlerin geliştirildiğine inanılıyor –gösteri yapan yığınları şaşırtıp dağıtmak için gerekli olandan daha fazlası.

15 Şubat 1960 yılında Grey Walters’ın ‘Yaşayan Beyin’ adlı kitabından o sıralar fazlasıyla etkilenen Ian Sommerville Brion Gysin’a bir mektup yazar. “Basit bir titreşim makinesi yaptım. Ona gözlerin kapalıyken bakıyorsun ve titreşim göz kapaklarının üzerinde oynuyor. Gözlerin önünde belli bir düzlem üzerinde duran kaleydoskop renklerinin eşliğinde görüntüler beliriyor ve yavaş yavaş daha karmaşık ve güzel olmaya başlıyorlar. Bir süre sonra görüntüler sürekli gözlerimin arkasındaydılar ve etrafımda oluşan sınırsız desenlerle birlikte o manzaranın tam ortasındaydım. Belli bir süre içimde, uzaya özgü, neredeyse dayanılmaz bir hareketlilik hissi doğdu fakat bunu sona erdirmeye değerdi, çünkü olay durduğunda yeryüzünden yukarıya doğru yükselmiş, evreni saran bir görkem ateşi içindeydim. Daha sonra etrafımdaki dünyayı kavrayışımın gözle görülür bir şekilde arttığını fark ettim. Sürüklenme ve yorgunluğun bütün tanımları yok oldu…”

Gysin Sommerville’in “Titreşim Makinesi”ne dair son tarifini takip ederek kendininkini yapmak için işe koyuldu. Makinenin içine kendi ‘titreşim’ deneyimlerinden elde ettiği biçimlerden yararlanarak ortaya koyduğu bir resimle kaplı bir silindir ekledi (Gerçekten de Gysin’in son resmi onun makine önünde tecrübe ettiği görüntülerden ortaya çıkmıştı) O zaman Gysin şöyle yazmıştı: “Belki de titreşim uygulamalı ruh bilimin geçerli bir aracı olduğunu kanıtlıyordur: bazıları görür bazıları görmez. Açık gözle görülebilen desen/resimleriyle RÜYA MAKİNESİ insanın görmesine neden olur. Bir sönüp bir yanan desenin yükselip alçalan unsurları özgün ‘sinemanın’ gelişmesini destekler, izleyici için müthiş bir haz verici ve muhtemelen öğretici olur.

‘Sanat nedir? Renk nedir? Görüntü nedir? İnsan Rüya Makinesinin ışığında eski ve modern soyut sanatı gözleri kapalıyken gördüğü zaman bu eski sorular yeni cevaplar gerektirir.’

SANAT TARİHİNDE, GİZEM VE BİLİM TARİHİNDE, YERYÜZÜ TARİHİNDE SADECE BİR NESNE GÖZLER KAPALI OLARAK GÖRÜNTÜLENEBİLMİŞTİR: RÜYA MAKİNESİ.

Rüya Makineleri ‘modern’ resim ve heykelde kinetik buluşu bir sonuca getirmiştir. Rüya Makinesi yeni bir çağ ve yeni bir görüş alanı açmıştır… İçsel Görüntü

Bir Rüya Makinesine bakın, derine bakın. İşte, insan beyninin psikolojisinde var olan esas düzeni GÖRÜYOR olacaksınız aslında. Sizin beyniniz. Kaos üzerine yüklenen düzen. Cisim üzerine yüklenen hayat. Tarih ve Gizem.

“Bir Rüya Makinesine gözleriniz kapalı yaklaştığınız zaman artık sanatçı siz olursunuz. Rüya Makinesinin görmeniz için dürttüğü şey sizinkidir…kendinizsinizdir. Kafanızın içinde aniden dönüp durduğunu gördüğünüz parlak içsel görüntüler kendi beyin faaliyetiniz tarafından üretilirler. Bu göz kamaştıran ışıklar ve ilahi renkler taşıyan imgeler ilk defa gözünüze ilişmiyor olabilir. Rüya Makineleri bunları sadece içine bakmayı tercih ettiğiniz sürece sağlar. Belki de gördüğünüz şey kendi hesaplanamaz hazinenizden daha önce tecrübe ettiklerinizden daha geniş bir görüntü, normal olarak ortaya çıkmış bütün insanlıkla paylaştığımız ‘Jung Öğretisi’ne ait semboller deposudur. Sanatçı ve zanaatçılar çağlar boyunca bu depodan faydalanarak sanatın unsurlarını resmetmişlerdir. İmgelerin hızla değişimi esnasında çarpıları, yıldızları, ışık halkalarını hemen tanırsınız… eski Kolombiya dokumacılığında ve İslam kilimlerindeki desenler gibi… seramik çinilerin üzerindeki tekrarlanan desenler… tüm zamanların nakış işlemeleri… soyut sanatın hızla alçalıp yükselen seri imgeleri… palet bıçağı ile yayılmış taze boyanın sonsuz açılımları gibi görünen ne varsa…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.