sitüasyonist enternasyonal kitabı üzerine

Posted in Uncategorized on Aralık 2, 2009 by şenol erdoğan

DURUMUN DURUMU / Şenol Erdoğan

Bir kitap üzerine başkalaşımlar…

sitüasyonist enternasyonal için yaklaşık 5.100 sonuçtan 110 arası sonuçlar (0,26 saniye) 

 sitüationist international için yaklaşık 138.000 sonuçtan 110 arası sonuçlar (0,23 saniye) 

Türkçe ve İngilizce Google aramasında 22 Ekim 2009 03:10 sularında alınan veri budur. İnternet Enternasyonal yandaşları tarafından şu an için gayet verimli bir şekilde kullanıldı, devam da ediyor. Türkiye için bunu söylemek (çok şeyi söylemekte olduğunca) zor.  En azından yukarıdaki rakamları birbirinden çıkardığımız vakit ortaya çıkan rakam 132.900. bu çok şeyi anlatan bir rakamdır düşünebilene.

Her şeyden önce bu metin denemesinin zorunda olduğu ilk şey daha önce yazarının ya da yakınındaki insanların yaptığını tekrar etmemektir, kaynak görevi görmek ve ya “durum”u anlatmak hiç değildir. cyberzenarchy.wordpress.com başta olmak üzere Sitüasyonist onlarca metin ile şu an Türkiye’de iyi bir sanal kaynak yarattık -elbette beslemeye devam etmek gerekmekte. Ki hatta hala hayatta olan Ken Knabb, Türkçe metinlere http://www.bopsecrets.org/turkish/index.htm adresinde yer verdi, şu anda ise Türkçe olarak web de yayımladığımız diğer metinleri kendisine ulaştırdık ve sitesine yüklemek üzere. Enternasyonal kelimesinin sadece kelime olarak değil eylemsel olarak da yaşadığını görmek ve bunca yıldır ilk defa Enternasyonalin içerisinde “Türkçe” kelimesini görmek oldukça önemli.  

Ülkemiz çok şey üzerine çok konuşulan ama konuşulanlar üzerine somut adımlar atılmayan diyar olma özelliğini hiç elden bırakmadı, bırakmayacak gibi de. Bildiğim kadarı ile ilk defa bir yayınevi bastığı kitabı, rafa çıktığı anla eşzamanlı ücretsiz olarak internet’e verdi. Sitüasyonist Enternasyonal isimli kitap başlı başına sitüasyonist bir hareket olarak ortaya çıktı ama bunu kimler fark etti ve daha acısı kimler görmezden geldi! Şimdi kitabın girişindeki nota bir göz atalım:

Geç kalmışlık, hep…

Aslında Türkçede çok önemli 3 Sitüasyonist metin sunuldu bize, “azınlık” tarafından önemsendi bu metinler salt, doğal olarak da satmaları on yılı buldu, sürüyor… Hep olduğunca b filmi tadındaki ülkelerde tarih, nesneleştirilir ve satılır, kapitalin malı edilir. Sözde muhalif de kör alıcı konumundadır. Bu her an “enternasyonal”in de başına gelebilir, “piyasa” bunu gösteriyor. Debord’un “satıldığı” bir dünyada sanırım “gösteri”den bahsetmeye artık gerek yok. Blisset’in dediğince: “Debord harbiden öldü” ama “akbabalar” yaşıyor. Kültür seviciliğin kuşları… Bu kitap neden ortaya çıktı: katıldığımız bir Sitüasyonizm üzerine panelde, iki akademisyenin nasıl zırvaladığını gördükten sonra alınan karar neticesinde ortaya çıktı. Enternasyonal’in “yığın” halinde külliyatını bütününden neredeyse bir şey anlamayacak olan insanların önüne koymak anlamsızlığın ta kendisidir. Manifestosal bütüne pratiksiz bugünden bakmanın saçmalığı üzerine konuşmaya da hiç gerek yoktur. Yapılması gerekenin ne olduğu üzerine değerli insanların katılımı ve fikirleriyle kısa bir yürüyüş sonrasında alınan karar şuydu: “nedir” sorusunun net cevabının verilmesine yaklaşılması ve tam anlamıyla pop yapılanmadan uzak “hap” kavramı dışında bir “giriş” sunarak; bu, “nedir” ortadan kaldırışını çok yönlü beslemek. Bu oldu.

Son olarak, kitabın yazarları da çevirmenleri de eserlerinin yayın haklarını ÖZGÜR BIRAKMIŞLARDIR. Bu kitabın hiçbir hakkı mahfuz vs değildir. Dileyen internetten indirebilir.

Bu kolektifte zevkle emek veren herkese teşekkür ederiz.

GOD SAVE THE T.C” 

Öyle ki bu alıntı metin kitap üzerine oldukça net bilgiler veriyor bana kalırsa; benim değinmek istediğim noktalar kitabın yayımlanmasından sonra ola gidenler. Her şeyden önce günahı ve sevabıyla iki hatırı sayılır sergi çalışmasıyla birlikte orta çıktı kitap –bu planlanan bir şeydi bir yandan da- geçen yılki Tüyap bünyesinde Ali Şimşek koordinasyonuyla yapılan sergi ve Daralan’da Rafet Arslan tarafından kotarılan bir diğer sergi. Pekiyi kitap çıktıktan sonra ne oldu: Ege Üniversitesindeki atak bir takım gençler “okul duvarını” zar zor aşarak Sitüasyonist Enternasyonal, Beat Kuşağı, Dada, Punk, Sürrealizm gibi başlıklar altında 2 günlük bir sempozyum düzenledi, Debord’un filmleri Ali Şimşek tarafından Taksim’de, Şenol Erdoğan tarafından Kadıköy’de, Rafet Arslan tarafından İzmir’de gösterime ve internette özgür dolaşıma sokuldu. Tüm bu olanlar için onlarca insan çalıştı-çabaladı. “Underground Poetix” dergisi sitüasyonist bir tutumla yayımlanmaya başlandı, (gene internete de ücretsiz olarak verilen) Hakim Bey’in “geçici otonom bölge, ontolojik anarşi, şiirsel terörizm” kitabı yayımlandı. Uluslararası kritikçilerin ifadesiyle post-sitüasyonist bir metin olara da kabul gören McKenzie Wark’ın “Hacker Manifestosu” yayımlandı. Tüm bunları ifade etmemin tek sebebi varsa o da şudur: Sitüasyonizm tarihe gömülü kalmış bir akım ya da benzeri bir oluşum değildir, tuhaf bir şekilde onların terörist yanı –belki de desteklenmesi ve uygulanması “zor” olduğundan- hep görmezden gelindi, kâğıt üzerinde teori yapan safsatacılara indirgendi, özü hareket olan bir oluşum –tıpkı Jack Kerouac ve Beat tayfasının başına 3.dünya kültürünün ördüğü rezalet çorabı gibi- mastürbatif makale safhasında tutuldu, hatta elitize bile edildi, marjinalleştirildi.

Önemli olan şudur, sitüasyonizm önüne arkasına “post”lar takmadan, yaşamak için bunlara ihtiyaç duymayan ve dediğimce de yaşayan bir gerçekliktir, önemli ve hayatta olan da bu.

Şayet birileri bu işin sadece okumasını yapmak istiyorsa; yukarıda adı geçen internet siteleri ve kitaplar ve adı geçmeyenlerden özellikle Greil Marcus’un “Ruj Lekesi” gerekli donanımı yola çıkana sağlayacaktır, ama bilinmesi gereken Sitüasyonist Enternasyonal’in tıpkı şimdimize miras kalan manifestoları gibi kâğıt üzerinde pek bir “gerçek” durmadığıdır, en iyi ihtimalle bu okumaların kişiyi “sokağa” ittiğini düşünerek rahatlayabiliriz. Yoksa artık herkes biliyor ki Fransız polis müdürü haklı çıktı! Yeni rakamlara ve renklere inanlardır kâğıtları taşa dönüştürecek olanlar!

   Şenol Erdoğan

RAF’a giriş (radikal solun tarihi üstüne 1 kolaj) underground poetix/Rafet Arslan

Posted in Uncategorized on Aralık 2, 2009 by şenol erdoğan

RAF Risalesine Giriş

ya da

Radikal Solun Tarihi Üstüne 1 Kolaj

Tarih bugün yaşanılan gerçekliği, Gerçek ile sınayabildiğimiz bir silahtır. Egemen sınıfların yazdığı ‘resmi tarihe’ karşı tarihler ile yanıt vermek gerekir. Ece Ayhan’ın tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocukları, resmi tarihe karşı-tarihle yanıt verme çabasıdır aynı zamanda. Geçmiş devrimci deneyim bu günü anlamak için de bir fener olabilir. Burada W.Benjamin’in tarih kavramı üstüne belirttiği gibi geçmişin yenik, unutturulmuş anlarına kaplan sıçrayışları yapmak gerekir. Çünkü  ‘düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan. Ancak bu endişeyi içinde tutan tarihçi, geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahiptir. Ve düşman kazanmaya devam ediyor hala…’

Alman faşizmini yaşamış, Gestapo’nun eline düşme kaygısıyla hayatına son vermiş Benjamin’in sözleri ile RAF(Rote Armee Fraktionen) üstüne düşünmeye başlamak doğru olacaktır. Egemenlerin düz, ilerlemeci tarih anlayışına karşı, devrim tarihin sürekliliğini parçalamak için yola çıkar. Alman sonbaharını anlamak için Spartakist hareketinin ezilmesine, Alman faşizminin kuruluşu ve vahşi eylemlerine geri dönmek gerekir. Tıpkı 70’ler Almanya’sındaki devrimci isyanın kökenlerini tarih içinde sıçramalar yaparak görülebileceği gibi.

Faşizme Karşı Özgürlüğün Hayaleti

Hayat bu, onu cesaretle yaşamalıyız

Rosa Luxemburg

Rosa Luxemburg ve arkadaşları 1916 yılı başında Spartakusbund/Spartaküs Birliğini kurdular. Parti hiyerarşisine değil konseylere dayalı, özgürlükçü bir sosyalizmi savundular. 20 yüzyıl başında Luxenburg, Lenin ve Kroppotkin ile birlikte dünya solunun en önemli liderlerindendi. Alman devleti, Rusya’daki Sovyet ihtilali sonrası kızıl tehlikeye karşı özel eğitimli Freikorps birliklerini kurmuştu. Almanya da artarda patlayan ayaklanmalara bastırmak için 15 Ocak 1919′da Rosa Luxemburg ve  Karl Liebknecht, Freikorps tarafından gözaltına alındılar. Dövülerek öldürülmüş bedenleri Landwehr nehri kanallarında bulunur.

Ardından Bayern şehrindeki komün bu özel birliklerce kuşatılacak ve 600 direnişçi öldürülerek şehri teslim alacaklardı. Yükselen tepkiler sonucu 1921dağıtılan Freikorps ilerleyen yıllarda Adolf Hitler tarafından yeniden toparlanacaktır. Alman Sonbaharı olarak anılan süreci anlamak için Alman Devletinin tarihsel süreçteki faşist yönelimlerini okumak gerek.

RAF’ın 5 eylül 1977 günü kaçırdığı İşverenler Sendikası ve Alman Sanayiciler Birliği başkanı Hans-Martin Schleyer’in ifşa ettiği kişisel tarihi ibret vericidir. 1931 yılında 16 yaşında Hitler Gençliğine üye olmuş, 19 yaşında ise 227014 numaralı SS üniformasını giymiş ve savaş sonunda Fransızlarca yakalanana dek SS görevlerini hırs ve kinle sürdürmüştü.

Rosa Luxenburg’un hayaleti uzun yıllarca Alman devlerinin faşizminin üstünde gezmiştir. Alman Komünist Partisi kökeninden gelen saygın gazeteci-yazar Ulrike Meinhof’un bir devrimci militan olarak yaşadıkları akla hemen Rosa’nın katlini getirmiştir. Ulrike 20 bin tirajlı, prestijli sol gazete Konkret’in 1959-68 yılları arasında baş yazarıdır ve Alman radikal solunun önemli ismidir. Genet’ten Satre’ye kadar dünya kamuoyu Ulrike ve arkadaşlarının yaşadığı yeni faşizmi yakından takip edecektir.

 

Rosa ve Karl’ın katli sonrasında  öncülüğünü Richard Huelsenbeck ve Raoul Hausmann’ın çektiği Alman Dada grubu ‘Dadacı Devrim Komitesi’ni ilan edip, komünizm talebini açıkça dile getirdi. Ardından da 1920 yılında Berlin’de bir sergi sırasında sanatın ölümü ilan edildi. Bu çıkışla Alman Dada’cıların amacı, sanata karşı önceliği pratik politik mücadeleye ve devrim hareketine çekmekti. Landwehr nehri kanallarında devrimin hayaleti yüzerken, görev sanatı politikleştirerek hayata dönüştürmekti.

Kent Gerillasının Tarihsel Kökleri

Söz konusu olan, terörizme bir gerekçe bulmak değil, onu hiyerarşik sosyal topluluğun kendi kendini düzenleyen mekanizmalarını baltalama ve sergileme yeteneğine sahip bir eylem; en ümitsiz, ancak soylu bir eylem olarak görmektir. Böyle düşünüldüğünde, yaşanılmaz bir toplumun mantığına dahil olan cinayet, sadece armağanın içbükey bir biçimi olarak ortaya çıkabilir.

(gençler için hayat bilgisi el kitabı/Raoul Vaneigem,sayfa 36, Ayrıntı yayınları)

Suikastçi (assassin) sözcüğünün kökeni haşşaşiyun (haşhaşin)’a dayanır. Selçuklu hükümdarlığı sırasında, örgütlediği isyancı grupla beraber Alamut kalesini kuran Hasan el Sabbah’ın grubuna Haşhaşinler adı takılmıştı. Her türlü otoriteyi reddeden Haşhaşinler ilk profesyonel gerilla grubu kabul edilir. Resmi tarihin unutturduğu Hasan’ın düşünceleri uzun yıllar yeraltında kuşaktan kuşağa aktarılmış, 20. yüz yılda W.S. Burroughs’dan Hakim Bey’in çalışmaları ile sürekli olumsuzlanan bu filozof-eylemcinin görüşleri gün yüzüne çıkmıştır.

Avrupa özgülünde kent gerillacılığının ilk kuramcısı-eylemcisi Louis-Auguste Blanqui’dir. 1867 yılında ‘silahlanmak için  direktifler’adlı broşürü yazan Blanqui’nin tüm hayatı Fransız devletine karşı ayaklanmalar düzenlemekle geçmiştir. Sürekli gizli örgütler kurarak, uzman bir savaşçı grubunun doğrudan eylemi iktidarı yıkmayı hedeflemiştir. Mevsimler Derneği adını verdiği gizli örgüt ile Mayıs 1839 da bir kaç günlüğüne Paris kentini ele geçirmiştir. Uzun yıllarını hapiste geçirir, Kömün 1871’de patladığında Blanqui yine Bastille’dedir. Komün yürütme komitesi ellerindeki tüm esirlere karşı Blanqui’yi takas etmek ister. Theirs, Komünün başına bir gerilla komutanı geçirtecek bu öneriyi kabul etmez. Aynı dönemlerde Rus devrimci nihilizminin yaktığı ilk ateş, Avrupa çapında bireysel anarşist eylemcilerle devam edecekti.

Benjamin, Baudlaire yıkıcı  şiirinin devrimdeki karşılığı olarak gördüğü Blanqui’nin radikal mirasını yok etmek için Avrupa sosyal demokrasisinin özel bir çabası olduğunun altını çizer. Benjamin 1921 yılında yazdığı ‘şiddetin eleştirisi’ adlı makalesinde devletin yasallığının temelinde yasa koyucu ve yasa koruyucu şiddetin olduğunun altını çizer. Yurttaşların devletin şiddetine boyun eğmesi iktidarın bekasının temelidir. İktidarın şiddetine karşı, halkın kutsal şiddeti çağırması bir haktır.20 yüz yıl başındaki Sorelci genel grev hakkı ve Konsey deneyimleri ile filizlenecek bu anlayış, 1936 İspanya Devriminde Duritti’nin tugaylarınca hayata geçirilecektir.

Mayıs Ruhunun Savunmadan Saldırıya Geçişi

‘Günümüzde bu sisteme karşı gelişen her türlü radikal muhalefet global bir boyut kazanmak zorundadır. İçinde bulunduğumuz tarihsel anda, insanlığın kurtuluşu için çalışanlara düşen en önemli görev, devrimci güçlerin globalleşmesini sağlamaktır’

(anti-otoritercilik üstüne/Rudi Dutsche, 1969)

Bu gün 68 kuşağı diye anılan ve 40. yılı çeşitli etkinliklerle kutlanan hareket, küresel bir devrim hareketiydi. Politik devrimi başaramasalar da kültürel devrimi yapmış hareketin sonu Fransız anti-otoriter öğrenci hareketinin, De Gaulle yönetimi ve onunla uzlaşmış KP ve sosyal demokratlarca yenilgisi olarak ele almak yanlış olamayacaktır. Majör devrim hareketinin yenilgisi ardında, hareket kısa sürede alternatif eğitim, özgür kreşler, ev komünleri, anti-psikiyatri hareketi, anti-nükleer cephe gibi minör mücadele kanallarına akar. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrası görece demokrasi dönemlerinde yetişmiş Avrupa halkı,yeni isyankar kuşakla beraber 60’lı yıllarda yeniden  hortlayan polis devleti ile karşılaşırlar. Savunma halindeki hareket 70’li yılların başında Avrupa’nın farklı ülkelerinde, farklı örgütlenmeler ile saldırıya geçecektir.

Alman anti-otoriter hareketi, öğrenci lideri Rudi Dustsche’nin küresel emperyalizme karşı küresel direniş formülünü 60’ların sonunda kitle eylemlilikleri ile hayata geçiriyordu. Comün 1 grubundan Fritz Teufel kaleme aldığı Situasyonist ruhlu ‘Berlin’in büyük magazaları ne zaman yanacak’ adlı bildiriden dolayı 6 ay hapsedilmiştir.Comün 1 adlı şenlikli muhalefet temelli Dadaist-Situasyonist örgütün militanlarından Benno Ohnesorg’un 2 Haziran 1967’de İran şahını ziyaretini protesto gösterilerinde vurulup öldürülür. Nisan 68’de ise Rudi Dutsche Berlinde bisikleti ile giderken başından kurşunlanır. Saldırı tüm Alman demokratik kamuoyunda infial yaratır, ülke çapındaki gösteriler, öğrenci hareketini ve Rudi’yi hedef gösteren basın tekeli Springer’e karşı bir öfkeye dönüşür. Springer’in  bina ve araçları kundaklanır.

Ulrike Meinhof, Konkret gazetesindeki yazısında aslında RAF’ın ilk sinyallerini verir: ’Rudi’ye sıkılan kurşunlar şiddet karşıtlığı düşünü sona erdirdi. Silahlanmayan ölür; ölmeyenlerse canlı canlı cezaevleri, ıslahevlerine, toplu konutların kasvetli betonlarına gömülür’

1970 yılında kurulan Sosyalist Hastalar Kolektifi-SPK(Sozialistisches Patientenkollektiv) anti-psikiyatri hareketinin en radikal kanadını temsil eder. Almanya’nın Heidelberg kentindeki bir klinikte bir araya gelen 4 psikiyatr ve 40 hasta; hastalığın kendisini bir silaha çevrilmesi önermesi ile yola çıkar. Hastalık, tekil insanlarda gerçekleşen bir şey değildir, hasta olan toplumumuzdur.Hastalık diye adlandırılan şey, aslında kapitalizmdeki toplumsal çelişkilerin bilinçdışı bireysel ifadesidir. Kapitalizm sermaye yaratmak için hastalık ve tıbbın, özellikle de psikiyatrinin içinde işlevlerini bulduğu bir imha sistemi üretiyordu. Hastalığın karşıtı ise devrimdir.

17 aya sığan çığır açıcı bir deneyim, Alman Devletinin SPK’yi, RAF ile ilişkilendirip, otonomiyi dağıtması üzerine gerçekten yer altına çekildi ve bir çok  üyesi RAF’a katıldı

Che’nin Mirası ve Latin Amerika Dersleri

‘Belli bir tarihsel durumda, devrimi yapmaya karar verenler arasında tek bir ortak nokta üzerinde birleşmek zorunluluğu vardır’

                                              (devrim de devrim/Regis Debray, 1965)

Küba devrimin en karakteristik sembolü Che Guevara füze krizi sonrası iyice Sovyetler Birliği rejimine yaklaşan Küba’daki sanayi bakanlığı görevinden istifa edip, ortadan kaybolur. Küba devrimi süreci, resmi komünist anlayışın bürokratik parti aygıtının kışkırttığı genel grev ile yapılacak devrim modeli (ki o ayaklanma hiç gelmiyor yada hep erteleniyordu) modelini çöpe atmıştı. Kararlı küçük bir grup öncü ile yola çıkan silahlı hareket ile devrim yapılabilmişti. Regis Debray bu pratiği İspanyolca askeri üs anlamına gelen foco kavramı üzerinden teorileştirmişti. Che önce Afrika da ardından Bolivya da isyanı küreselleştirmeye çalıştı. 67 Ekiminde Bolivya da katli onu 68 kuşağının itici sembolüne çevirdi. Bolivya da tutuklanan kuramcı Debray ise yıllar sonra Fransız devletinin bir nevi resmi  teorisyenine dönüşecekti.

Che’nin ölmeden önce 3 kıta konferansına yolladığı ‘İki 3 daha fazla Vietnam’ bildirisi, önce Latin Amerika da boy gösterecek şehir gerillalarına ve ardından 70’lerin radikal Avrupa soluna yol gösterecekti. Uruguay da kurulan MLN-T/Tupamaros hareketi bu öğretiyi, kırsal değil metropol merkezli bir ülkeye taşıdı. Ardından Brezilya Komünist Partisinin önemli ismi Carlos Marighella, partiden istifa edip kendi illegal grubunu kuracaktı.Marighella’nın  yayınladığı ‘kent gerillası el kitabı’ dünyanın tüm metropollerindeki radikalleşen gençlik hareketlerinin el kitabına dönüşecekti.  

Horst Sohlein, deneysel tiyatrocu…

Andreas Baader, güzel sanatlar fakültesi öğrencisi…

Gudrun Esslin, Voltaire Yayınevi kurucusu, edebiyatçı…

Ulrike Meinhof, Konkret gazetesi başyazarı…

1970 yılında RAF kolektifini kuran grubun çekirdeğindeki insanların sanatsal kökenlerden gelmeleri sadece ilginç bir rastlantı mıdır?

Dadacı Devrim Komitesi’nden, Walter Bejamin’in faşizmin politikayı estetize etmesine karşı, sanatı politize edilmesi çağrısına kadar, sanatın pratik hayat ile aşılmasına yönelik  tarihsel bir bağdan bahsetmek yanlış olmayacaktır. RAF’a göre ‘silahlı mücadeleden kazanılacak olan her şeydir: kolektif özgürlük, hayatın ta kendisi, insanlık onuru, kimliğimiz’dir.(kızıl ordu fraksiyonu/Anne Steıner&Loic Debray, Metis yayınları, sayfa 89)

 

Sokakta Savaş Günleri

‘mücadeleye başlamak, kendini sistemin gözleriyle görmeyi kesmek, dayatmalar tarafından belirlenmeye daha fazla izin vermemek, bunaltıdan sıyrılmak’

                                                                                                   (RAF, A.g.e 142)

1970 yılında 4 büyük mağazanın kundaklanmasından aranan Baader’in yakalanıp, bir nevi polis gözetiminde yarı-açık cezaevi olarak kapatıldığı enstitüye yapılan baskın RAF’ın kuruluşunu temsil eder. 22 Mayıs 19702te anarşist Agit 88 dergisine yollanan Kızıl Ordunun İnşası adlı bildiri ile Raf’ın silahlı bir fraksiyon olarak varlığı duyurulur. Kamuoyunda tanınan önde gelen iki militanı Baader ve Meinhof nedeniyle Alman basını örgütü Baader-Meinhof çetesi olarak adlandırır, örgüt bu tanıma şiddetle karşı çıkar. Çünkü RAF geleneksel sosyalist örgüt hiyerarşisi, partinin fetişleştirilmesi ya da lider kültüne tamamen karşıt bir gruptur. Sovyetler Birliğine eleştirel yaklaşırlar ve Çakal Carlos örneğindeki uluslar arası terörizm ile bağlantıları yoktur. Sürekli bağımsız ve otonom yapılarının altını çizerler. Askeri-politik bir çekirdek olarak proletaryanın öncülüğü ilkesine karşıdırlar. Almanya da devrim yapmak gibi bir amaçları yoktur(yada bunun o anki imkansızlığının farkındadırlar), amaçları küresel emperyalizme Batı Avrupa’dan bir karşı cephe açmaktır. Öğrenci hareketi gibi, özellikle Vietnam’daki Amerikan işgalinin yarattığı vahşeti hedef tahtasına alırlar.İdeolojik donanımlarında metnimizde bahsettiğimiz tarihsel gelenek yanında F. Fanon, W. Reich, H. Marcuse adlarını da anmak gerekir.

Banka soygunları ve sabotajlarla başlayan pratik, faşizm dönemini hatırlatan toplu gözaltılar, mahalle baskınları, şüphelilerin vurulması, sebepsiz tutuklamalar gibi polis devleri uygulamalarına paralel olarak daha da radikalleşir. Mayıs 72’de tüm Alman gazeteleri aranan19 militanın fotoğraflı listesini basarlar.

Uygulanan sıkıyönetim ile bir ay gibi kısa bir zamanda RAF’ın çekirdek kadrosu yakalanır.Dışarıdaki polis devleti, cezaevlerindeki tam tecrit uygulaması ile devam ettirilir. Bilim kurumu Alman devleti ile birlikte RAF’ı tam anlamıyla teslim alarak yok edecek deneylere girişir. Duyumsal olarak yoksun bırakma adını taşınan tam tecrit uygulamaları RAF ve  SPK mahkumları üzerinde denenir ve 73 yılı başında toplu açlık grevleri başlar. Zorla beslemeye rağmen Holger Meins açlık grevinin 53. gününde hayatını kaybeder.Dışarıdaki mücadele mahpusların tecridine ve insan haklarına ihlallere yoğunlaşır.

9 Mayıs 1976 günü Ulrike Meihof’un hücresinde aslılı bulunduğu açıklanır, aynı kader 77 yılı ekiminde Anderas Baader ve Jan-Carl Raspe’nin hücrelerinde tek kurşunla  öldürülmesi; Gudrun Eslin’in hücresinde asılı bulunması ile devam eder. 17 ekim’i 18’ine bağlayan gece yaşananların tek tanığı bir bıçakla göğsünü delik deşik ettiği ilan edilip, sağ kalmayı başaran Irmgard Möller’dir. Möller bayıldığını ve hiçbir şey hatırlamadığını söyler. Ona göre hücreye verilen bir gaz ile bayıltılmış ve ardından intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.

Uluslararası kamuoyu intihar iddialarına inanmaz, fakat Alman devleti ciddi bir soruşturmaya mahal vermeden olayı ört bas ederek kapatma yolunu seçer. Alman sonbaharı radikal solun mücadelesinin tasfiyesinden öte, Alman devletinin  Nazi geçmişinin devamına dair bir korku hikayesi olarak okunmalıdır. Rosa Luxenburg’a yapılan şey Ulrike’ye yapılmış, muhalefet açık zor ile yok edilmiştir. Alman devleti, RAF’ın gelişkin demokratik görünümlü batı rejimlerinin aslında yeni tip bir faşizm ile yönetildiği tezini, gösterdiği terör pratiği ile ispat etmiştir.

Alman sonbaharının 31 yıl dönümünde liberterlere düşen görev, Benjamin’in deyişiyle geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahip olduklarını unutmamaktır. Çünkü; düşman kazanmaya devam  ediyor hala…

 

05.Ekim. 2008

Yazan ve derleyen: Rafet Arslan

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

GERİLLA ONTOLOJİSİ

 Underground Poetix: “edebiyat terörizmi” tabirini zavallıca bulur! UP: kültür terörizmini destekler. UP: kültür teröristidir. UP: dinlerde olduğu gibi dillerde de kurumlara inanmaz. UP: tüm kurumların düşmanıdır. UP teröristtir! UP: kimsenin değildir, kimseci değildir, kimseye yandaş da değildir, sözcü değildir!

Fabio Zucchella’nın Stewart Home ile yaptığı söyleşi*

 

ZUCCHELLA:  The Assault on Culture’ın amacını açıklayabilir misiniz?

HOME: The Assault on Culture ile ne yapmaya koyulduğumu çoğu okurun gerçekten anladığını sanmıyorum. Benim asıl ilgilendiren tarih-ler-in yapısı, tarihselleştirme süreci idi. Detaylara ne kadar önem verilmiş olunursa olunsun, tarihin yapılanması her zaman tartışılmakta olunan konuyu kabaca tahrif etme / bozma sürecidir. Bence bütün tarihsel savlar niteliği gereği özneldir ve görünürdeki konularından çok onu yapanlar hakkında daha çok şey söyler. Benim niyetim, kişinin tüm öznelliğini takındığı ve konusunu tamamen tahrif ettiğini tereddüt etmeden söyleyen “kötü” tarih yazmak. Buna giriş yazısında şu tip şeyler yazarak dikkat çekmiştim: “Oluştuktan sonra, Free Spirit’den Winstanley, Coppe, Sade, Fourier, Lautreamont, Wiliam Morris, Alfred Jarry’nin yazılarına ve oradan da Fütürizm ve Dada’ya- Sürrealizm üzerinden Lettrizme ve çeşitli Sitüasyonist hareketlere, Fluxus’a, “Mail Art”, Punk Rock, Neoizm ve benimsedikten sonra, – bu perspektifin “tarihsel doğruluğu”yla canımızı sıkmadan- bu fragmanlardan “anlamlı” bir anlatı yapılandıracağız.” Yani ortaya koyduğum şey retoriksel bir yapı ve gerçekten de uyuşmayan elementleri kasten bir araya getiriyorum. Yirminci yüzyılın Lettrizm ve Sitüasyonizm üzerinden Avangard’dan Fütürizm, Dada ve Sürrealizm’e varan makul bir sondajlama tarihi kurmak mümkünken, Punk Rock ve çağdaş anarşist mezhepler/ kültler gibi elementler bütün bu yapıya hiç de uymaz. Bütün bu yapılanmayı bir arada tutan dikişlerin, formun ve içeriğin ‘yapıbozumcu bileşimi’ içinde görünmesini özellikle sağladım. Bu bana tarihçi bir çalışmayı alimce yazmanın tercih edilir yolu gibi gözüküyor yani beni ilgilendiren bir konuyu, akademik kurumların ileri sürdüğü bir şekilde yazmaktan daha iyi. Şurası kesin ki, sözde acımazsız eleştirmenler kitabı bir boka yaramaz diye bertaraf ederken bir şeyi gözden kaçırdılar. Ben, en azından metaforik olarak zaten bir bok olmasına niyetlendiğim halde. Gerçek şu ki Assault on Culture ve Society of the Spectacle ( Gösteri Toplumu) gibi çalakalem yazılmış türlüler, ciddiye alındığı varsayıldığında,  onları üreten kültür hakkında bayağı şey söyler.

Takıntılı bir şekilde tarihsel diskurlara gömülü kalmış bir kültür, derinlemesine boka batmıştır ve nereye doğru gittiği de belirsizdir. Keza, bugün kim sahiden “kötü” bir kitap okumak istiyorsa bu aynı derecede toplumu itham ettiği anlamına gelir. Mademki, toplu pazara atılmış ölü metalar istisnasız bir şekilde amansızca vasattır,  kişi kitabı kendi yazmak zorundadır.

Assault okuyucusunun çoğunun benim tarihselleştirme süreciyle ilgili kaygılarımı paylaşmadığının farkındayım. Ben de bu durumu kitabı yapılandırırken epey bilinçli olarak istismar ettim. Assault, sitüasyonistler ve daha pek çok konuda bir yoluna bulma rehberi olarak da kullanılabilir. Uzmanların gazını almaya yardım ettiği sürece bunun yararlı olduğunu düşündüm. Assault çeşitli akımlara bir giriş, başlangıç noktası olarak görülebilir tabii ki ben kesinlikle herhangi bir şeye herhangi bir derinlikte tahlil ettiğimi iddia etmem. Bu durum, okurun şeyleri kendi kendine takip edebilecek entelektüel yapıya sahip olduğuna inandığımdan illaki bir noksan olarak görülmemeli. Çoğunluğunun Sitüasyonistler ve Fluxus’a ayrılmış olduğu gerçeğine rağmen kitap Neoizm bölümü etrafında örgütlendi. Ama sadece birkaç “profesyonel””eleştirmen” bunun farkına varmış görünüyor. Neoizm’i Yirminci yüzyılın sanatsal Avangard geleneği içinde yarı-pop bir kültürel hareket olarak satmak tahayyül edebileceğim en aptalca bağlamlaştırma. Ve bu bağlamlaştırma Neoizm’in tek başarılı bağlamlaştırması olarak kaderini belirledi. Böylece bana tarihselleştirme süreçlerinin nasıl işlediğinin yollarını başarıyla resmetmemi olanaklı kıldı.

Neoizm ile uzun süreli bir bağlılıkları olan bazıları benim kendimden utanmam gerektiğini söyledi ama sonra benim teori ve pratik arasındaki geçitte sürekli olarak yeniden şekillendirme konusundaki ilgimi paylaşmadılar. Bazı daha akıllı Neoistlerin aktivizmi küçük düşürmelerini anlasam da, çoğunun kayıtsız şartsız kucakladığı Neo- Platonic tefekkür aşkına ayıracak vaktim yoktu. Tabii ki Assult’ı oluştururken ilgilendiğim salt tarihçilik’ten fazlasıydı. “Çizgisel zaman” mefhumunun epistemolojik olarak sorgulanabilirliğinin fazlasıyla farkında olarak, Avangartçılığın anlamlı bir kategori olarak kullanma girişiminin, kitapta anlatılan ütopik akımların sözüm ona karşı çıktığı toplumsal sistemin temel inanışlarını yeniden yaratma yollarını açıklamaya çalıştım. Çıkarımsal olarak avangardın uzayı zamana yeğleyen Peter Burger gibi eleştirmenlerin retoriklerini eliptik olarak bu tarzda sınadım.

ZUCCHELLA: Birinci baskı 1988 tarihli. Sizce, son 8 yılda, bahsetmeye değer ütopik akımlar oluştu mu yeni bir varsayımsal baskı için?

HOME: Bana son yıllarda en çok ilham veren şey, İngiltere’den çok İtalya’da daha iyi bilinmesine rağmen Luther Blisset Projesi oldu. Gerçi buralarda da tutulmaya başladı artık. Psikocoğrafyasal ve bunla bağlantılı fikirlerle ilgili ilginç intibaklar var: London Psychogeographical Association (Londra Psikocoğrafyasal Birliği), Association of Autonomous Astronauts (Otonom Astonotlar Birliği), Decadent Action (Çöküş Hareketi), Equi – Phallic Alliance ( Equi- Phallic İttifak), Manchester Area Psychogeographic, College of Omphalopsychism, the Bureau of Unitary Cosmopolitanism (Üniter Kozmopolitanizm Bürosu)  ve Heratical Institute (Dindışılık Enstitüsü) gibi. Bu grupların metinlerinden bir antoloji topluyorum ve giriş bölümlerinde onlarla ilgili bir şeyler yazacağım.

 

ZUCCHELLA: “Cranked Up Really High”, Greil Marcus gibilerinin ileri sürdüğü yıkıcı teoriler hakkında ve de genel olarak ciddi kültür hakkında bir alıştırma mı sadece yoksa punk’ın tarihsel bir tetkiki mi?

HOME: Tarihin yapılanmasına olan ilgimden bahsettim zaten. Eğer Assult tarihçilik pratiklerine yaptığım eleştirel bir bakışı simgeleyen fazlaca ve zengince bir safhaysa; Cranked de meydana getirdiğim yapıyı oyma girişimidir. Kitabı yazdığımda janr teorisini film eleştirisinden aşırıp müzikal tür olarak punk’a uygulayan biriyle karşılaşmamış olmak beni hala şaşırtıyor. Basitçe janr teorisini varolan PUNK edebiyatına mekanik olarak uygulasaydım, o zaman saygı gören ve iyi karşılanan bir kitap üretmiş olabilirdim. Neyse, daha önce de söylediğim gibi benim ilgim kötü ve tercihen acımasız/ iğrenç kitaplar üretmek. Böylece ben de PUNK’a müzikal tür olarak yaklaşıma karşı ideolojik bir Punk Rock diyalektiği biçtim. Ayrıca kitabı ilerlettikçe rock jurnalizminin pek çok şeklinin parodisini de yaptım. Tüm bunlar çalışmamın alabileceği akademik bir güvenilirliğin altını kazımak için oldukça bilinçlice oluşturulmuş bir program. Umarım insanlar Cranked ve Assult’ı okuduklarında gülerler, bir hiciv olarak okunması için niyetlenildi.

 Eğer Greil Marcus gibileri Sex Pistols’a odaklanarak punk’ın resmi tarihlerini yazdılarsa, o zaman Cranked, meta-tarihsel bakış açısı ile zaruri olarak düzeltici ve nispeten “meçhul” ve “bilinmeyen” gruplara ilgisiyle bir karşı-tarihtir.

Kitabın eleştirel alımlanması farklı farklı olduğu sürece, ne yaptığımla ilgili karar vermeyi okuyucuya bırakmaktan mutlu olurum. “Kötü” eleştirileri seviyorum. Eğer oybirliğiyle olumlu dönüşler alsaydım o zaman yanlış bir şeyler yaptığımı hissederdim. Arkadaşlarımın kim olduğunu bildiğim sürece, onaylama beklemiyorum ve sevilmemekten hoşnudum.

 ZUCCHELLA: Kurgu kitaplarınızdan hiç biri İtalyancaya çevrilmedi. Bunla ilgili ne dersiniz?

HOME: İngilizcede basılmış dört romanım ve bir de kısa hikayeler toplamam var. Bunlar Pure Mania, Defiant Pose, Red London, Slow Death ve No Pity. Blow Job adlı eserim Fince’ye Oppi Tule Idästä olarak çevrildi ki bu başlığın birebir bir çevirisi değil. Ayrıca Come Before Christ and Murder Love adlı romanımı yeni bitirdim ve henüz hiçbir dilde yayımlanmadı. Bu kitapların hepsi retorikle ilişkili, özellikle de “kökenci” politik diskur formatında. Ayrıca “kurgular”ımda da oldukça sıklıkla sanatı ideolojik bir biçim olarak konu ediniyorum. Bu kitapların bir başka unsur da, gençlik istismarı, pornografi ve hardboiled suç gibi yazın türlerinde farklı şekillerde kullanılan teamüllerin yapıbozumudur. Yine de temel olarak, ideolojik ve “bilgi”yi örgütleme anlamında okültle ilgilendiğimden beri, Come Before Christ and Murder Love, ilgimde manidar bir kaymaya işaret ediyor.  İlk ağızdan anlatıcının şizofrenik olup olmadığı ya da kendisinin de iddia ettiği gibi kurbanlık halinin, zihin kontrol deneylerini destekleyip desteklemediği okuyucunun kararına bırakılmıştır. Daha önceki romanlarda ana karakter Londra’da farz edilebilirken, Come Before Christ and Murder Love’da anlatıcı ABD’ye ve Zürih’e kaydığı gibi Essex, Kent ve Suffolk gibi İngiliz bölgelerine de kayıyor. Anlatıcı fazlasıyla çatallanmış durumda. Anlatıcının kabul görülmüş personaları dağıldıkça ve kurgu olarak açığa çıktıkça; Güney ve Doğu Londra’da,  Greenwich ve Spitalfields’ın  “ayrı” coğrafi lokasyonları sırasıyla, “Greenfields”in meta-kurgusal alanını yaratmada birleşiyorlar. Eğer “seks, şiddet ve anarko-sadizm” sloganı önceki romanlarıma uygulanabilirse, sonrakiler tam olarak “yeme, sikişme ve okültizm” ibaresiyle özetlenebilir. Gayet bilinçli olarak inanç içindeki tüm inançların altını kazımaya koyuldum. İnsanlara gündelik hayat problemlerini çözmek için basit çözümler seti sunmakla ilgilenmiyorum.

ZUCCHELLA: Kurgu çalışmalarınızı sadece eğlencelik olarak mı görüyorsunuz?

HOME:  Come Before Christ and Murder Love isimli roman The Assault on Culture’ın “inandır” diyarından, herhangi bir yazı sonunda ne kadar kurguya kaçabiliyorsa o kadar uzaklaşmıştır.  

Tüm kitaplarım neşeli olmakla beraber, okuyucuya kitaplarımı sadece tek bir anlayışla okumalarını dayatmak gibi bir “gerçek”in olmamasından tat alıyorum. “Benim” “kurgumun” “sadece” “eğlencelik” olduğunu söylemek bana kalmış bir şey değil. “Çalışmalarım”a nasıl davranmaları gerektiğine karar vermek her bir okuyucuya kalmış.

ZUCCHELLA: Art Strike projesi bir başarı mıydı?

HOME: İngilizce’de bir deyim vardır: “başarısızlıktan daha iyi bir başarı olamaz”. Bu minvalde Art Strike bir başarısızlıktı, yani bir başarıydı. Romancı olarak “kariyer”imi epeyce geciktirdi. 1990 ve 1993 yılları arasındaki üç yılda hiçbir şey üretmedim veya röportaj vermedim. Basmakalıp bir edebi kariyer istemediğimden olayların gelişiminden çok memnundum. Bir Art Strike olarak eylemsizliğimi düzenleyerek reklam peşinde koşan diğer birçoğundan daha ünlü oldum. Bu da kitaplarımın takipçilerini artırdı anlamına geliyor. The Art Strike, Iain Sinclair’ın romanı Radon Daughters’da çoktan kurgusal bir tasvirle anlatıldı. Tabii ki başarıyla uğraşmak başarısızlıkla uğraşmaktan çok daha zor, ama inanıyorum ki üstesinden gelebilirim…

ZUCCHELLA: Şimdiki projeleriniz neler?

HOME: Avangard ve okült’ün- o okült ki prensipte Keltik-Druidik şeklide ele alınır- ikiz kategorilerini yapıbozumuna uğratma girişimi içinde avangart’ın ölüm-teorisini üretiyorum. Ayrıca “kurgu” ve “gerçeklik” arasında anlamlı bir ayırıma gitmenin imkansızlığını gösteren çeşitli aktiviteler tasarlamakla meşgulüm. Kendim, arkadaşlarım ve beni ilgilendiren herhangi bir şey hakkında yazarak, tarihselleştirme sürecini sorgulamaya devam edeceğim. 

  • “Disputataions on Art, Anarchy and Assholism” içerisinde yayımlanmıştır. / 1997
  • Stewart Home’un eserleri Underground Poetix YAYINLARI projesinin kapsamı içindedir!

“UNDERGROUND POETIX”: 2.   3.   VE SON SAYISI (4) İLE TÜM KİTAPEVLERİNDE

Chicago ‘68 @November 1968 //Underground Poetıx

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

underground poetix sunar

lutfen kaynak belirtiniz..

Grooving in Chi
Terry Southern
November 1968

 Chicago ‘68

Bu öğleden sonra, havaalanından otele giden yolda, Bunuel filmlerinden çıkma bir şey gördüm; Jersey dairelerine benzeyen virane bir hanede, küçük çubuklarla silahlanmış her biri on yaşlarında dört oğlan terk edilmiş bir kulübede enkaz yığınları arasında, sarhoşluktan sendeleyen ve düşmek üzere olan iri, zenci, felçli bir adama çılgınca vuruyorlardı. Sahnenin elli feet yakınından geçen taksi yavaşladı, şoför doğrudan oraya baktı, belirgin bir tepki göstermeksizin.

“Bekleyin bir dakika,” dedim geçip giderken, “şuradaki adamı böyle fena dövmeleri. Yardım etsek iyi olur.”

Şoför omuz silkti ve taksiyi ara bir durağa çekti. “Üçkâğıtçılar yüklü,” diye mırıldandı ardımızdan bakmak için kafasını pencereden uzattığında.

“Az geri git,” diye önerdim, “ne de olsa çekip gidecekler.”

“Hı-hı,” ağır ağır geri gitmeye başladı, “ya gitmezlerse?”

 “İsa aşkına onlar daha çocuk,” bunu mutlak bir ikna gücü eksikliğiyle söyleyip daha yakına çektiğimizde teşhisimin doğru olduğu ortaya çıktı; son bir çırpıntıdan sonra ve bir sürü bluğ öncesi tiz küfürlü çığlığının ortasında,  çocuklar avlarını bırakıp paldır küldür kulübenin karşısına doğru kaçıştılar.

“İyi misin?” diye sordum zenciye, şimdi kaldırıma daha yakındı, hala sendeliyordu ama görünüşe bakılırsa yarasızdı. Doğrudan ya da sözlü bir tepki yerine, cevabı büyük, boş ve hurdası çıkmış bir çöp kutusunu yakalayıp, başının üzerinde yükseltip, taksiden taraf çarpmak oldu.

“Dur,” açıklamaya başladım, “ben, dostum…” ama şoför vakaya ilgisini tamamen kaybetmişti, uzaklaştı.

“Oğlum, o üçkağıtçı da yüklü müydü,” dedi beş dakika sonra, duygusuzca.

Nadir bir sahne – iyiye mi yoksa kötüye mi işaret, alışıldık mı?

Akşam, altı bizim uzlaşmaz küçük basın ekibimiz- Jean Jack Genet, Willy Bill Burroughs ve ben, sunucunuz randevu üzerine, gruba bir miktar denge katmaya çalışıyoruz. Elde bir de Esky editörü John Berendt, işi: bu kaçıkları güçlendirmek ve KFS (“Uçuş Hızını Korumak!”) Tuhaf, küçük Downstairs Lounge’da buluştuk, otelimiz, Chicago-Sheraton’daki, türlü barlardan birinde ve John Berent görev dağılımımızı yapmakta hızlıydı. “Sen, Jean Jack Genet, tüm suç teşkil eden davranışlarından ve yüksek mertebelerdeki sapkınlıklarından dolayı tetiktesin! Sen, Koca Bill Burroughs, meraklı ve tecrübeli gözünü bu delegelerin, adayların ve tüm istasyon yetkililerinin uyuşturucu kullanımından doğacak her çeşit kargaşa sinyaline dik! Ve sen, T. Southern, çifte tetiktesin, bu toplantının absürdlüğünden doğacak her türlü davranış için!”

Böylece görevlendirilip, Vietnam’da Savaşa Son için Ulusal Seferberliğin başı ve planlı gösterilerin baş koordinatörlerinden biri olan adam, Dave Dellinger’i ziyaret etmeden önceki iki saat durmaksızın içtik. Buluşmamızdan önce şu sözde Dellinger’in bir çeşit yaşlı-ahmak, şimdi nerde olduğunu bilmeyen bir çeşit başka dönemden kalma solcu, sadece bir zorlayıcı örgütçü olduğunu düşündüm… hatta belki de dev-komünist-zenci-ibne. Ama hayır, müthiş ve matrak olduğunu ispatladı.

 “Gösterilerimiz tamamiyle barışçıl olacak,” diye açıkladı (bariz bir kehanet eksikliğiyle) sonra da koalisyonu ve programı açıklayarak devam etti. Diğer iki asli grup S.D.S(Morningside Heights şöhretli), eğlenceli ve sevecen Yippieler. Aklı başında ve nazik  bir adam, önceki güz Pentagon gösterisini yönetmiş aynı Dave Dell, Liberation’un editörü ve biz basit ve kaba biçimde aydınlatılmış, pencereleri önceki günkü ironik endüstriyel patlamadan iptal olmuş, cam yerine ince plastik bir örtü tutturulmuş Chicago (Rüzgarlı Şehir) gece esintisinde absürtçe çırpınan ve bu sahneye sürreal bir kalite veren bir odada oturup konuştuk. “Biz bir karşılaşma aramıyoruz.” Dedi Dave, teoride de gerçekte de, toplantı boyunca söylenen her kavramın içinde tesadüfen bana en manalı gelen terim.”biz sadece önceden belli olan sonucu protesto etmek istiyoruz, bunun kapalı bir anlaşma olduğunu, bir aday olarak Humprey’in alternatifi olmadığını da ve daha önemlisi tabi ki de Vietnam’daki savaşa devam eden karşıtlığımızı belirtmek için.”

 “Lincoln Park’da ne oluyor?”

Öğlenin erken saatlerinde, belediye Başkanı Richard Daley’in ofisinden bir duyuru yayınlandı, o gece saat onbire kadar herkesin parkı terk etmesi gerektiğine dair. Bu emir epeyce uygunsuzdu, çünkü neredeyse iki bin yip-yip Yippie ABD’nin çeşitli yerlerinden gelmişti ve kesinlikle gidecek başka yerleri yoktu, herkesçe bilinen aylar boyunca oteller doluydu, üst üste Link’e yerleşmişlerdi.

 “Umarız Belediye Başkanı kararını yeniden gözden geçirir,” dedi Dellinger, yönetici-makuliyetiyle, “böyle bir durumla baş etmenin en iyi yolunun ona karşı gelmek yerine üstlenmek olduğunu anlar belki de.” Bu gerçek açıktı ve ansızın aklına kendi John Jack Lindsay’imi getirdi ve kendi lehine, nasıl başa çıktığını, tanrı onu kutsasın, orada gömlek kollarıyla gezinerek, sosisli sandiçle, minik şirin Panasonic transistörlü kaset birimi güzel bir ses çıkararak, hatta Chicago, Açık Yeşil tadında! Dumbbell Dick’in olayı nasıl soğutabileceği, soğutmakla kalmayıp hepsini P.R.’nin lehine çevirebileceği o kadar açıktı ki orada Dave Dellinger’e daldıkça kendimi bir çeşit çiroz ve aç Pierre Sal gibi hissettim, ikisi de inanılamayacak kadar güzel Koca Dave ve oğlu Ray’e kendimi verdikçe, -oğul- fiziksel-ruhani-boplar, mavi bereli, Baba Dave’in başka bir şey olduğunu bilerek, bazı ahlaksız ya da hasta kaçıkların ona zarar vermeyi göze alabileceğini bildiğinden. babasının ardından kedi gibi koruma edasıyla dolaşan.

Ansızın pek de İngilizce bilmeyen Bay John Jack Genet, uzmanımızdan (Richard Dick Seaver, Evergren-Grove şöhretlisi)  Hugh Hefner’in ibne olup olmadığını çevirmesini istedi.

Eh, gerçekten. Demek istediğim cinsel mevzularda dar görüşlü değilim, ama ne vakit bir tuhaf Fransız Hef’i patlatmaya kalksa biraz gerilirim. Maalesef o an daha az gergin bir şeyim yoktu, ben de arkama yaslamdım ve tabiri caizse konu düştü. Dellinger, tabi ki de Hef seksi hakkında hiçbir şey bilmiyordu, ya da(ben kefilim) takmıyordu. Her durumda da konu daha ciddi mevzular adına şöyle ki Allen Ginsberg’i bulduğumuz yerde düştü. Allen’ın parkın hemen karşısındaki Lincoln Otel’de kaldığı ortaya çıktı; biz de direksiyonda Dick Seaver ile kente, hareketin merkezine doğru hızla sürdük, yasağa on dakika vardı. Açık olan bir şey daha olay yerine vardığımızda açık mavi polislerin çoktan üçlü sıralar halinde toplanmış olduklarıydı…coplar, gaz, ve de gaz maskeleri, sis-bombaları, ve ateşli silahlar, tuhaf bir görünüm diyebilirim. Ötede parlayan üç şenlik atışı dışında tamamen karanlık olan parkın etrafındaki kaldırıma dizildiler. Polis birliğinin orta yerinde tepesinde projektörlerle koca bir zırhlı araç; önündeki karanlıkta dikilen üç adam, iki taraftakilerin ellerinde göz yaşartıcı gaz kovanlarını ateşleyecek türden silahlar, ortalarında ise devasa bir hoparlör üzerinden duyuruları yapan adam.

 “Bu son uyarı. Parkı boşaltın. Dağılın. Dağılmak için beş dakikanız var. Bu partan çıkmak için beş dakikanız var!”

Hemen sonra Fug’den ve E.V.O.’dan tanınan, Ed Sanders’ı gördük iri kıyım polislerin etrafından yolunu yarıyor ve beş dakika sonra karanlıkta kayboluyordu.

“Nerde şu çatlak ibne Al Ginsberg?!?” diye bağırdım, ona yetişmek için koştururken. Şans eseri, patırtım dinmeden, Ed sözlerimi iyi niyet ve zeka emaresi olarak kabul etti. “Şu, şeyi yapıyor,” dedi, “ateşin orada” diye işaret ederek.

Hepimiz o yöne doğru yürümeye başladık. Gözlerimiz karanlığa alışmaya başlayınca, yaklaşan ateşin ürpertici ışığında, daha önce bomboş bir karanlık olan yerde yüzleri ve şekilleri seçebiliyorduk. Orada bulunan insanların sayısını tahmin etmek zor ama heryerdeydiler, muhtemelen binden fazlası ortalıkta dolanıyor, görünüşe göre yarısı da parktan çıkmak için caddeye doğru yürüyordu, diğer yarısı yarım ışıkta öylece ne yaptığını bilmeden dolaşıyordu..

Allen’i elli kadar kişilik bir grubun orta yerine oturmuş, şu şeyi yaparken bulduk, ki bu durumda o şey “Om” du, diğerlerinin “Om” u değişen perdelerde, tonlamalarda ve ses düzeylerinde söylemelerine öncülük ediyordu. Sanders polisin 11’de içeriye girmesi söylentisinin panik ve keşmekeş yarattığını söyledi.Ginsberg buna karşın insanları etrafına toplayıp bu Om şeyini yaptırarak sükuneti sağlamıştı. Ardımızda hoparlör vızlarken dingin görünüyorlardı: “Son uyarı. Memurlar beş dakika içinde içeri hareketlenecektir. Parkta bulunan herkes tutuklanacaktır.”

Diğerleriyle oturduk, özellikle de Genet’i sevindiren Ommaya katıldık, orada yarım saat kadar oturduk, halka giderek büyüyor ve “son uyarılar” tekrarlanıyordu. Gece yarısına geliyordu. Burroughs saatine baktı ve ne yapabileceğinden emin bir farkındalıkla fısıldadı, “Geliyorlar.” Tam o an üzerimize gelmeye başlayan zırhlı araç üzerindeki projektörler patladı. Aracın her yanında bin kadar polis vardı.

“Pekala, Bill, sanırım başka bir taktik izlesek daha iyi olur” diye önerdim doğrulurken. Kahretsin biz burada gözlemciler olarak bulunuyoruz, Allen’ın uçmuş tasarılarının bir parçası olarak değil. Söyleşi ekibinin tamamının ilk seferde batması düşünülemez bir şeydi. Genet, ikna edilmesi en zor olandı, ama Ginsberg’in ısrarıyla hepsi de onun otel odasına gittiler. Bu esnada polis kalabalıkla ilk temasını gerçekleştirmişti, bunlar gerçekte parktan çıkmaya çalışan insanlardı ama ters yöne sürülmüşlerdi ve şimdi de etrafımızda kaçışıyorlardı. Işık duvarına karşı bir karartı halinde, tuhaf kasklı bu akıl almaz grup mesafeyi küçülterek,  coplarını sallaya sallaya yaklaşıyordu. Derhal gitmemiz gerektiği kararlaştırıldı. Tereddütsüz bir yürüyüşle hareketlendik, paniğin bu kadar bulaşıcı olması acayip.Sokağın yakınında, bizim olduğumuz yere ulaşmalarını görmek için geriye baktım, ki orada bir düzine kadarı hala oturuyordu. Onları tutuklamadılar, en azından hemen değil; canları çıkana kadar coplarla dövdüler, en az bir sefer de dipçikle. Kalkıp koşana ya da (yapabilenleri) sürüklenmeye başlayana kadar onları dövebildikleri kadar dövdüler. Tutuklanmış olanları polisler arasında kavga yaratmış gibiydi, jimnastik topu gibi vurulup açıkça tırmanan hiddetele, bir polisten ötekine ittiriliyorlardı. Öfkenin daha fazla öfkeyi doğurduğu, polislerin giderek daha gaddarca sertleştikleri ve hiddetlerinin arttığı bizim vahşet günlerinde gözlemlediğimiz, ve kısmen öngörülmeyen bir durumdu.

Drake Otel’in lobisinde o saatte şaşırtıcı belki de tarihi bir karşılaşmaya tanık olma fırsatı bulduk, nüdist aday, Louis (“Saklayacak bir şeyim yok”) Abolafia ve kurucusunun Andy Warhol’u öldürmeye çalıştığı S.C.U.M (Adam Parçalama Cemiyeti) aday listesinde yarışan hırçın Babe Bushnell’in karşılaşması. Dikkat çekici bir tür “cinslerin savaşı” denebilir. Babe kendi “parçalama”sını ve işlemin nerede başlaması gerektiğini haykırırken, Abolafia çıplak derviş ya da Napoli dansı gibi görüneni uygulamaya başlayıp onun fikirlerini gölgede bırakmaya çalışıyordu. İki aday da lobiden atılmak durumunda kaldı.

Öğle yemeğinden hemen sonra görev sorumluluğuyla arabalara doluşup Convention Hall’ın yolunu tuttuk. Askeri bir tesise yaklaşmak gibiydi; dikenli teller, kontrol noktaları, her parçası ile; Genet afallamıştı, fiziksel olarak hastalanacağından korktum; Burroughs tabi ki de kendinden geçmişti; her şey öylesine groteskti ki bir noktada keyif dansı bile yaptı. Burroughs’un kayıt cihazı vardır ve cut-up’larını ve parçalama teorisini bu amaçla uygular- delegelerin ve komiteden insanların konuşmalarını kaydedip, aralarında boşluklar bırakıp bu boşluklara başka konuşmalar yerleştirip, son olarak da bu klişe ve saçmalık yığınını bir radyo yayına benzeyecek şekilde çalar, kayıt cihazının tam da bir taşınabilir radyo şeklinde olması bu imkanı güçlendirir. Burroughs’a göre bu bantlar Convention Hall’da durmaksızın çalınırsa, bu tekrarların bilinçdışına etkisi, beklenmeyen sonuçlar ve genel aptallık, dinleyenlerinin zihnini öylesine bulandıracak ki, bilinçlerini bir anda aktifleştirerek “Convention Profil”i için yıkıcı bir unsur olacaktır.

 Tüm gerekli belgelere sahip olmamıza rağmen binaya kabul edilmek için epey zaman harcadık. Burroughs ve ben tam birer edep ve moda numuneleri iken kabul etmeli Ginsberg ve Genet epey absürd-görünüşlü adamlardı. Her durumda kapı görevlileri kümesi, omuz uzunluğunda saçları, mor takımı ve sandalları olan İngiliz fotoğrafçı Michael Cooper’ın da katılmış olduğu grubumuza tek bakış attıklarında sanki oraya hiç varmamışız gibi dönüp gidiyorlardı.

“Akreditasyonumuz usüle uygun, memur bey,” diye ansızın atıldı Esky’den John Berendt, boyunlarımızda çevrili geçiş izinlerini göstererek. “Öyle mi dersiniz?” dedi teğmen, bakmaya bile tenezzül etmeden.

“Onun akreditasyonundan ne haber?” dedi Ginsberg’i işaret ederek “Onunki de usüle uygun mu?” Ardından alaycı bir kahkaha attı.”Tabiî ki de öyle,” dedi Berent “ona geçiş iznini göster Allen.” Teğmen Allen’ın iznini gösterme çabasına aldırmaksızın gözlerini Cooper’a dikti “Onun da var mı? Lanet olsun ayakkabısı bile yok bunun!”

Bu, giriş yolundaki polislerin kıs kıs gülmesine neden oldu. Hemen sonra başka bir teğmen gelip, sorunun ne olduğunu sordu, ilk teğmen baş işareti ile bizi gösterdi, yeterince açık olmasına rağmen.

Ötekine “Geçiş izinleri var mı?” diye sorup, en yakındakini incelemek için kolunu uzattı. “Halletmek mi istiyorsun?” dedi ilk teğmen oldukça öfkeli bir ses tonuyla. “Sen hallet o zaman. Ben bunun bir parçası olmak istemiyorum.” Ellilik yüzde küçük bir çocuğun küsmüş ifadesiyle kollarını bağlayıp gitti. Diğeri bir süre onu izleyip, sonra tekrar bize baktı, belki de mesteklaşından birazcık daha az bir kuşkuyla.

Güvenlik şefleri tipik FBI CIA polisi kılığında ama bir derece daha az aptallardı; en azından kibirlerini gizlemek için biraz olsun çaba harcadılar. Her halükarda etraflı bir kontrolden sonra yolumuza devam etmemize ve binaya girmemize izin verdiler. Buna değeceğinden değil ama, Burroughs’un kasetleri ve kattaki geçici külhanbeyi hareketi dışında, olan biten ilgi çekici değildi. Apaçık ortada olan iğnenin içeri girdiği ve sonucu değiştirmenin imkansız olduğuydu. Ortada dolaşıyordu, hissedebiliyor, hatta neredeyse koklayabiliyordunuz. Daha beteri, en ucuzundan bir güreş maçı gibi, hilenin sahnelenmesi bile acemiceydi. Koca adamların, doğumgünü partisindeki çocuklar gibi, renkli şapkalarıyla tepinerek, bir aşağı bir yukarı zıplayarak, sandalyelerde ayağa kalkarak, çığlık atıp sallanmaları bulantıyı dindirmiyordu. Bunun absürdlüğü yetmezmiş gibi otele geri sürerken herkes bezmişti. Hepimiz kasetleri dinledik.

“Bir politikacının zihninde ne olabilir diye merak ediyorum,” diye düşünmeye daldı biri. Seaver bunu Genet’e tercüme etti ama o ilgilenmedi. “Merak ediyorum” dedi, içinde bulunduğumuz Ford’un kontol paneline gözlerini dikerek, “otomobile Galaksi adını veren birinin zihninde ne olabilir?”

Otelin yakınında bir alay Yippie’yi geçtik, baş tarafta dalgalanan bir kızıl bayrak, “Domuzlar gitmeli! Domuzlar gitmeli!” diye tekrarlıyorlardı. Öğrendik ki iki tutuklu liderleri Tom Hayden ve Wolf Lowenthal’ın tutuklanmasını protesto etmek için polis merkezine gösteri yapıyorlardı. Ginsberg artan gerilimden endişeliydi. Chicago’ya gelme nedenlerinden birinin bazı militan liderleri bir şiddet programı uygulmalarından caydırmak olduğunu açıkladı. Bir saat kadar sonra Lincoln Park’taki durumla ilgili bir mitingin sürdüğü Hilton Otelinin karşısındaki Grant Park’a vardık.  Gösterideki Yippieler oraya varmıştı, içlerinden biri İç Savaş kahramanlarından biri adına yapılmış mermer bir heykelin tepesine tırmanmıştı. Hilton’u koruyan büyük sayıda polis, çocuğu için için büyüyen bir kinle izliyordu sonunda bir tanesi ansızın caddeyi geçti ve onu aşağı çekti, çocuğun kolunu kıracak bir zorlamayla yaptı bunu. Kalabalığı inanılmaz bir nefret dalgası sardı ve işler kontolden çıkabilecekken herkes Lincoln Park için alanı terk etmeye başladı.

O akşam parkı işgal etmeye karar verdiler.

Oraya onbir civarında vardık ve hemen atmosferin önceki akşamdan çok farklı olduğunu hissettik, bir kararlılık havası ve yaklaşık iki kat daha fazla insan ki buna yirmi ya da otuz kadar rahip ve bakan da dahildi. Bir kaç kask ve bir sürü Kızılhaç pazıbantlı tıp öğrencisi göze çarpıyordu, kamp daha silahlanmamıştı, ama olacaktı. Gece yarısı polisler görünmeye başladı; parkın kuzey sınırından, çevreyolunun zıt yönünden geldiler, omuz omuza katı bir çizgide beş blok uzunluğundalardı. Gaz maskeleri bir hayli göze çarpıyordu. Kalabalıktan biri ön camın içine bir tuğla fırlattı, muhtemelen bir polisti. Sırası gelmişken, tüm polis operasyonunun en sinsi tarafı ‘yüzleştirme provakatörleri’ kullanımıydı. Bunlar hippie gibi giyinmiş, kalabalığı şiddet kullanmaya kışkırtan ve polis müdahelesini meşrulaştıran, ya da bunu beceremediklerinde kendileri böyle eylemlere girişen polislerdi. İşin ilginç biçimde önemli yanı bu düzenbazca giyinmiş gizli herifler öylesine bariz bir şekilde göstermelikti ki onları gözden kaçırmak mümkün değildi, görünüşlerinden değil ki kılıklarıyla kalabalığın geri kalanından ayırt edilemezlerdi, şiddeti kışkırtmalarından bile değil, ama bütünüyle yüksek perdeden, kaba, tatsız ahmaklıkları her söz ve jestlerini biçimlendiriyordu.

Her halükarda, tuğla ön cama vurduğunda, bana öyle geldi ki bu gitmemiz için başlama işaretiydi, böylece sakin geri çekilişimiz başladı. Bu, polisin saldırdığı andı. Çok hızlı geldiler, yakalayabildikleri herkesi coplayarak ve kaçışan gruba gözyaşartıcı-gaz kovanlarını ateşleyerek, bu yüzden mevzu gazın içinden gitmek ya da coplanmayı beklemek arasındaydı. Çoğu insan gazı seçti ve parkın güney kısmındaki caddeye karıştılar, el yordamıyla ve gözyaşları sel gibi akarken. Eğlence partimiz coptan epey ilerideydi ama gazdan değil, kimse gazdan kaçıyor gibi değildi, rüzgar iyiydi ve epey kullanıyorlardı. Allen’ın oteline bitişik caddeye yetiştik ve emniyette olduğumuzu sandık, parktan çıkmamızı istemişlerdi ve şimdi de dışarıdaydık. Ama pis gaz kokusu yüzünden oradan uzaklaşmaya devam ettik. Bloğa giden yolun yaklaşık üçte birindeyken, arkadan yükselen bir çığlığı ve çılgınca yaklaşan ayak seslerini duyduk, ardından kaldırım boyunca bize doğru koşan birkaç düzine insanın görüntüsü. “Geliyorlar!” diye çığlık attı bir genç kız, mutlak dehşet içinde yanımızdan geçtiğinde, arkasında onaltı yaşlarında yüzünün yarısı kanla kaplanmış bir çocuk koşuyordu. Kalabalığın arkasında, isanları kovalayan ve döven polisi görebiliyorduk. Geri kalanlarla beraber caddenin ortasına doğru koşmaya başladık, ama az daha ters yöne koşan insanlarla çarpışıyorduk.

 “O yöne gitmeyin, adamım,” dedi birisi, “orada epey dehşet bir manzara var.” Tuzağa düşmüştük, bir anlığına bütünüyle panik oluşmuştu, birisi (Şüphesiz Berent ya da Seaver) geçtiğimiz apartman girişlerinden birini deneme fikrini uyandırdı ve bir an sonra polis dalgası yolundaki herkesi temizleyerek esip gittiğinde hepimiz bu küçük koridora sıkışmışık. Şimdi kapının camlı girişinden görünmeyecek şeklinde çömelmek zorundaydık çünkü diğer yönden gelenler kapılara ve koridorlara koşup insanları dışarı alıyorlardı. Emin olmaksızın yandaki kapıda bunun olduğunu duyduk. Ve sonra kesin olarak sıra bizdeydi, yüzlerinde daha önce görmediğim bir öfkeyle, en iyisinden dört yüklüsü. Yine de, Genet onların polis değil de rollerini abartıyla oynayan aktörler olduklarında ısrarcıydı.

“Sizi komünist piçler!”

diye hırladı biri, defolun buradan! Hadi kıpırdayın!” Ve copunu en yakınındakine kaldırdı, ki bu durumda Genet’di, ama sonra, bir aziz olarak, sadece adama baktı ve omuz silkti, çaresizliğin tipik fransız jestiyle kollarını yarı kaldırarak. Ve saldırı gerçekleşmedi. Genet’in insanlar üzerindeli tuhaf gücüne bir hürmet daha. Bunun yerine bizi merkeze götürmekten bahsettikleri yere, caddeye doğru dürttü ve itekledi, ama sonra aşağıdaki bloğun birinden gelen bir hareket dikkatlerini çekti ve koşarak gittiler. Gerçekte aradıkları biz değildik, çocuklardı. Öğleden sonra parkta Ed Sanders ile konuştum. Yippieler bir domuz getirmişler, salona ulaştırabilirlerse, adaylığa koyacaklar. Domuz pembe ve yaklaşık bir pound ağırlığında. Çuval çantada taşıyorlar.  

Bu gece Chicago Stadyumundaki L.B.J. anti-doğum günü partisine gittik.Günün erken saatlerinde hazırlanan kaba ifadelerimiz okunduğunda neşeyle tepki veren moda izleyicisi ile neşeli bir vakaydı.

Yine de parktaki bugünkü manzara en tuhaf halini almış durumda. Yüz kadar rahip, öncesinden tüm gece sürecek dini-hizmet vereceklerini duyurmuşlar. On feet yüksekliğinde koca bir haç dikilmiş ve etrafına ateşler yakılmış. Olayın seyri önceki akşam olanlarla aynı. Sadece haçın varlığı, duman ve göz-yaşartıcı gazın içeri girmesi ve yutulması gösteriye gerçekdışı ve sinematik bir hava katıyor. Parktan kaçmamızla gölün yakınında ilginç bir olaya denk geldim. Gösteriyle hiç bir ilgisi olmadığı görünen genç bir çocuk bisikletiyle dış yolda beş ya da altıdan fazla polisin durduğu yerde dolaşıyordu. Bisikleti zorla alıp, gürültüyle gülerek çocuğu göle attılar. Şans eserei elli feet yakınlarda bir fotoğrafçı duruyordu ve olayın resmini çekti, ertesi gün (29, Çarşamba) Chicago Daily News’de yayımladı.

28 Ağustos, Çarşamba. Bu bizim en büyük, en tuhaf günümüzdü. Plan Convention Hall’a yürümekti bu yüzden kalabalık erkenden Grant Park’ta belirmeye başladı. Saat dört itibariyle yedi ya da sekiz bin insanı bulmuş durumdaydı. Belediye başkanı Daley bir gösteri izni çıkarmayı reddetti ve yürüyüş yapacak her bir kimsenin derhal tutuklanmasını emretti. Şimdiye kadar Ulusal Muhafızlar güçlerini toplamışlardı, parkın Michigan Bulvarından taraf toplanmışlardı, karşı tarafta, Hilton’un önündeyse polis ya da şimdi herkesin bildiği üzere “Domuzlar” duruyordu. Emir yine parkın temizlenmesiydi. O koşullar altında (kimsenin parka alınmaması) başka bir yerde yeniden toplanmanın en iyisi olduğuna karar verilmişti, ve büyük toplu yer değiştirme olarak niyetlenilen şey başlamıştı. Ve burası tam da Chicago yetkililerinin çılgın ya da sadistçe ya da ikisi de olan mantıklarının ortaya çıktığı an, çünkü park Michigan Bulvarına birkaç köprüyle bağlı ve yalnızca çıkış kapıları var; ama kalabalığın ilk kısmı en yakındaki köprüye vardığında, köprünün askerlerle ve süngülerle tutulduğunu gördük. Kalabalık köprünün etrafında toplanmayı sürdürdükçe, dağıtma emri yinelendi.

 “Hey, neden o süngüleri kıçınıza sokmuyorsunuz?”  diye önerdi birisi, şaka bir sürü göz yaşartıcı gazın yuvarlanmasıyla yanıtlandı ve kalabalık çılgınca parktan dağılmaya başladı. Aynı şey yakındaki iki girişte de yaşandı ki burada dağıtma ve toplama aynı anda yaşanıyordu. “Birinin peruğu koparıldı,” diye gözlemini aktardı Burroughs alaycı bir şekilde. Açıkça bu en kötüsünden  birini fena halde geri teptirecek bir yıldırma taktiğiydi. Parktan dışarı tek yol otoyolun göl tarafından yürümekti, uzun da bir rotaydı, o an itibariyle kalabalığın büyük bölümü Michigan Bulvarına ve Hilton oteline yetişmiş, hop oturup hop kalkıyordu. Polislerde öyleydi, böylece adrenalinin yükselmesini görebiliyordunuz.Parktaki karışıklık sonucu birbirimizden koptuk, kendimi Hilton’un kilitli kapılarının dışında, kargaşanın ortasında ve hızla yükselen huzursuzluğun içinde buldum. Camı yumrukladım.

 “Ben konuğum,” diye direttim.

“Anatarınızı görelim.”

“Resepsiyonda.”

“Üzgünüm.”

Şans eseri, tanıdığım bir adamı gördüm, camın önünde anahtarını sallıyordu. Beni içeri alabildi ve doğruca Michigan tarafınadaki otel barına gittik, süren arbedeye tirübün manzarası katan pencereleri vardı. An itibariyle herşey tuhaf ve hastalıklı bir spor faaliyeti gibiydi.

Bill Styron ve John Marquand Jr. Da bardalardı ve oturduğumuz yerde tartışmasız bir çöküş vardı, ellerde içkiler, sokaktaki çocukların mahvedilişlerini izlerken. Göz yaşartıcı gaz kilitli kapıdan bile girmeye başladı, kıyımın en yüksek noktasında beş ya da altı çocuk bardan yana dökme cama yapıştılar. Polisler artlarından koştu. Polislerden “Defolun buradan!” diye yapabildiği kadar hızlı bir şekilde bağırıyordu. Ama çocuklardan birinde bir sorun vardı, onyedilerinde, zayıf, sarışın bir oğlan. “Yürüyermiyorum,” dedi.

 “Buradan gideceksin seni küçük orospu çocuğu!” dedi ve sopasıyla kafasından yana copladı onu polis. Diğer ikisi onu tişörtünden yakalayıp barın zemininden lobiye doğru sürüklemeye başladı.

Yanımdaki, Hubert Humprey grubunun hasır şapkasını takmış orta yaşlı bir adam, olayı nefretle izledi.

“Şu lanet çocuklar,” diye mırıldandı, “bir tane temizini görmedim daha.” Sonra caddeye baktı, o dakika mavi kasklı uçan bir manga gaz maskeleriyle, coplarını sallayarak, doğruca kenarda duranlardan oluşanların üzerine saldırdı.

“Kahretsin,” diye homurdandı, “Bu şeye katlandıkça bu lanet polis devletlerinden birinde yaşayacağım.”

Küba’da Sosyalizm ve İnsan Ernesto Che Guevara

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

Küba’da Sosyalizm ve İnsan

Ernesto Che Guevara

İspanyolcadan çeviren: Emrah İmre

Sevgili yoldaş. Afrika’ya giderken yazdığım bu notları tamamlerken, vermiş olduğum sözü geç kalmış da olsam yerine getireceğim için büyük heyecan duyuyorum. Dolayısıyla yazımın başlığındaki konuya değinmek istiyorum. Bu meselenin Uruguaylı okuyucuların ilgisini çekeceğine inanıyorum.

Sosyalizme karşı ideolojik bir mücadele içinde bulunan kapitalist sözcülerin ağızlarından, bu sosyal düzenin veya içinde bulunduğumuz sosyalizmin inşa döneminin, bireyin devlet uğruna yok edilmesiyle özdeşleştirildiği savını duymak olağan bir hal aldı. Ben, bu savı yalnızca teorik anlamda çürütmekle kalmayacak, Küba’daki gerçekleri de olduğu gibi aktaracak, sonra da durumun geneliyle ilgili yorumlarda bulunacağım. Öncelikle iktidarı ele geçirmemizden önceki ve sonraki devrim mücadelemizin tarihine değineyim.

Bilindiği üzere 1959 yılının Ocak ayında zirveye ulaşan devrim mücadelemizin başlangıç tarihi tam olarak 26 Temmuz 1953’tür. Fidel Castro önderliğindeki bir grup bu günün şafağında Oriente bölgesindeki Moncada kışlasına saldırdı. Saldırı başarısız oldu, başarısızlık bir faciaya dönüştü, gruptan hayatta kalanlar hapse atıldılar ve genel bir af sayesinde serbest kaldıktan kısa bir süre sonra devrimci mücadeleye yeniden başladılar.

Sosyalizmin henüz filizlenmemiş bir tohum halinde bulunduğu bu süreçteki temel etkenlerden biri de insandı. Bireyselleşip kendine has özelliklere, bir isme ve soyisme sahip olan insan kendisine güveniyordu; başarıya ulaşması veya başarısızlığa uğraması kendi hareket kabiliyetlerine bağlıydı.

Kısa bir süre sonra gerilla mücadelesi safhasına gelindi. Bu safha iki farklı etkenden geliyordu: Birinci etken, o zamana kadar uyumuş olan ancak artık harekete geçmesi gereken bir kitleden oluşan halktı. İkinci etkense halkın öncüsü, hareketi ateşleyen, devrimci vicdanı ve mücadeleci hevesi uyandıran gerillaydı. İşte bu öncü güç, zafere ulaşılmasını sağlayan öznel koşulların yaratılmasını sağlayan ateşleyici etken olmuştu. Birey, günlük yaşamımızda ve zihnimizde gerçekleşen devrimde sürekli karşımıza çıkan bu fikrin proleter sınıfına uygulanması sürecindeki temel etkendi. Devrimci güçler içinde çeşitli üst rütbelere ulaşan Sierra Maestra savaşçılarının herbiri, bu rütbelere, kendi çaplarında önemli işler başararak ulaşmışlardır. Onların rütbeleri bu temele dayanmaktadır.

İnsanların, görevlerini tamamlamış olmanın sağladığı tatmin duygusundan başka hiçbir hedef gütmeden sorumlulukların en büyüğünü taşıyıp tehlikelerin en büyüğüne atılarak mücadele ettikleri birinci kahramanlık çağı böyle geçmiştir. Devrimci eğitim çabamızda bu öğretici konuya sıklıkla değineceğiz. Savaşçılarımızın davranışlarına baktığımızda geleceğin insanına dair ipuçlarına rastlayabiliriz.

Kendilerini devrim davasına adayan insanlar tarihimizin başka dönemlerinde de görülür. Ekim Krizi veya Florida kasırgası süresince halkın her kesimi, eşine ender rastlanır bir yiğitlik ve fedakârlık sergilemiştir. Bu kahramanca davranışı günlük hayata uygulamak için gerekli formülü bulmak, ideolojik açıdan bakıldığında, temel görevlerimizden biridir.

Entrikacı burjuvazi sınıfından gelen birçok üye içeren devrimci hükümet, 1959 yılının Ocak ayında kurulmuştur. İsyancı Ordu’nun varlığı, kuvvetin temel dayanağını oluşturan iktidarın oluşmasını sağlamıştır.

Hükümetin kurulmasının ardından aniden ciddi uyuşmazlıklar patlak vermiş olsa da, 1959 yılının Şubat ayında, Fidel Castro başbakan sıfatıyla hükümetin başına geçtiğinde bu uyuşmazlıklar çözüme bağlanmıştır. Aynı senenin Temmuz ayında, cumhurbaşkanı Urrutia’nın kitlelerin baskısına dayanamayıp istifa etmesiyle uyuşmazlıklar tamamen sona ermiştir.

İşte Küba Devriminin tarihinin bu noktasında, karakteri açıkça belirgin, belli aralıklarla sıklıkla ortaya çıkan bir kahraman belirmiştir. Bu kahraman, halkın ta kendisidir.

Bu bileşik oluşum, dışarıdan göründüğü gibi aynı kategoriye mensup (hatta iktidardaki mekanizma tarafından aynı kategoriye indirgenmiş) etkenlerin toplamından meydana gelmiş, koyun sürüsü gibi bilinçsizce hareket eden bir varlık değildir. Oluşumun, başta Fidel Castro olmak üzere, liderlerini tereddüt etmeksizin takip ettiği doğrudur. Ancak Fidel Castro bu güveni, halkının isteklerini ve arzularını düzgün biçimde yorumlayıp vermiş olduğu sözleri yerine getirmek için samimi bir biçimde mücadele ederek kazanmıştır.

Zirai ıslahata ve devlet kurumlarının yönetimi gibi zorlu bir işe katılmış, Domuzlar Körfezi’ne yapılan çıkarmayı kahramanca savuşturmuş; CIA tarafından silahlandırılmış olan çeşitli haydut çeteleriyle mücadelede galip gelmiş; modern çağın en önemli olaylarından olan Ekim Krizi’ni atlatmış olan kitle, bugün de sosyalizmin inşasında görev almaktadır.

Yüzeysel olarak bakıldığında bu olaylar, Devlet’in bireyi kısıtlamasından bahsedenleri haklıymış gibi gösterebilir. Kitle, eşsiz bir heves ve disiplin içinde hükümetin vermiş olduğu, ekonomik, kültürel, savunmayla ilgili, sportif, vb görevleri birer birer yerine getirmektedir. Başlama kararları genelde Fidel’den veya devrimin önderlerinden gelmekte ve halka açıklanan bu kararlar halk tarafından benimsenmektedir. Bazen de parti veya hükümet, edinmiş olduğu yerel tecrübeleri genele uygulayıp aynı şekilde çalışmaya devam etmektedir.

Ancak kimi zaman Devlet de hata yapabilmektedir. Böyle bir hata yapıldığında, halkı meydana getiren etkenlerin her birinin niceliğinin azalması sonucunda toplam gayrette de bir azalma görülür; bunun sonucunda çalışma felce uğrar ve yapılan iş miktarı yok denecek kadar azalır; işte o zaman bazı şeyleri düzeltmek gerekir. 1962 yılının Mart ayında, Aníbal Escalante tarafından partiye zorla kabul ettirilmiş olan bağnaz siyaset de aynen böyle bir sonuç vermiştir.

Bu mekanizmanın, akla uygun bir iş zinciri üretmek için yeterli olmadığı ve sistemle kitleler arasında daha planlı bir bağlantı kurulması gerektiği açıkça görülmektedir. Önümüzdeki yıllarda bu bağlantıyı iyileştirmemiz gerekmektedir, ancak, hükümetin üst konumlarında alınan kararlara göre şu anda karşı karşıya bulunduğumuz sorunlara verilen genel tepkilere adeta sezgisel bir biçimde kulak verilmektedir.

Fidel bu konunun ustasıdır. Fidel’in halkla kaynaşmasını anlayabilmek için onu iş başında görmek gerekir. Onun halka seslenişleri, birbirlerinin titreşimlerinden etkilenerek ortaya yeni titreşimler çıkaran diyapazonların bir sohbeti gibidir. Fidel ve kitle, yoğunluğu giderek artan bir sohbet sayesinde titreşmeye başlarlar ve bu titreşimin aniden ortaya çıkan doruk noktası, mücadele ve zafer çığlıklarımızla taçlanır.

Başından bir devrim tecrübesi geçmemiş olanların anlaması zor olan şey, bireyle kitle arasındaki, iki tarafın da karşılıklı iletişim içinde bulunduğu, yani bireyler topluluğu olan kitlenin liderlerle iletişime geçtiği bu yakın diyalektik birliktir.

Ortaya popülist akımlar yaratabilen siyasi figürler çıktığında böyle olaylara kapitalizmde de rastlamak mümkündür. Ancak bu akımlar gerçek sosyal akımlar olmaktan uzaktırlar; zaten öyle olsalardı onları kapitalizmle birlikte anmak yersiz olurdu. Bu akımlar, kendilerine hayat veren bireyin yaşam süresi kadar veya halkın aldanmaları kapitalist toplumun şiddeti tarafından sona erdirene dek hayatta kalabilirler. Kapitalist toplumda birey genelde kavrayışının ötesinde bulunan acımasız bir diktanın hakimiyeti altında bulunur. Yabancılaştırılan insan, değer yasası adı verilen görünmez bir göbekbağıyla tamamiyle topluma bağlanmıştır. Bu yasa insan yaşamının her safhasında kendini göstermekte, yaşamın gidişatını ve geleceğini şekillendirmektedir.

Kapitalizmin sıradan insanlar tarafından görülemeyen, kör yasaları, birey üzerinde fark ettirmeden etki olmaktadırlar. Bireyin önünde yalnızca sonsuzluğa uzanırmış gibi görünen engin bir ufuk görünmektedir. Kapitalist propagandanın çizdiği tabloda başarıya ulaşmak için bir ders olan Rockefeller örneği –doğru olsun ya da olmasın- işte bu mantıkla öne sürülmektedir. Böyle bir örneğin ortaya çıkması için gerekli olan sefalet ve böylesine büyük bir servetin ardında bulunan kötülükler ise çizilen tabloda yer almamakta ve bu olayın halkın gücüyle açığa çıkması her zaman mümkün olmamaktadır. (Bu noktada emperyalist ülkelerdeki emekçilerin, bağımlı ülkelerin sömürüsü sırasında uluslararası emekçi sınıfı ruhlarını günbegün kaybettiklerinden ve bundan dolayı emperyalist ülkelerdeki kitlelerin mücadelesinin zayıflamakta olduğundan bahsedilebilir, ancak bu konuya girersek notlarımızın esas konusundan epey sapmış oluruz.)

Yine de başarıya ulaşmak için kat edilmesi gereken yolun tehlikelerle dolu olduğu, ancak gerekli özelliklere sahip bir bireyin bu tehlikelerin üstesinden gelebileceği anlatılır. Hedef uzaktadır ve birey hedefe ulaşmak için kat etmesi gereken yolda yalnızdır. Dahası, bu yolda insan insanın kurdudur; bireyin başarıya ulaşması ancak diğer bireylerin başarısızlıkları sayesinde olabilir.

Şimdi de sosyalizmin ilginç ve heyecan dolu kuruluşunun kahramanı olan bireyi, eşsiz bir varlık ve toplumun bir parçası olarak sürdürdüğü çifte oluş içerisinde tanımlamaya çalışacağım.

Bu tanımlamayı yapmanın en basit yolunun bireyin tamamlanmamış, bitmemiş bir ürün gibi olmasından geçtiğini düşünüyorum. Geçmişin izleri bireyin bilincinde bugünü oluşturur ve birey, geçmişini temizlemek için sürekli çaba gösterir.

Bu süreç iki taraflıdır; bir tarafta dolaylı ve dolaysız eğitimiyle toplum yer almakta, diğer taraftaysa birey, bilinçli bir kendi kendini eğitim sürecine girmektedir.

Kurulmakta olan bu yeni toplum, geçmişiyle var gücüyle mücadele etmelidir. Bu zorunluluk hem bireyin kendisini sistemli olarak yabancılaştırmaya yönelik bir eğitimin ağırlığını taşıyan bilincinde, hem de eski ticari ilişkilerin ısrarcı bir biçimde sürdürülmeye çalışıldığı aradaki geçiş döneminin özünde de hissedilir. Kapitalist toplumda ekonominin merkezi ticari maldır. Ticari mal var olduğu sürece, etkileri üretim örgütlenmesinde ve bilinçlenmede hissedilecektir.

Marx’ın planında, geçiş dönemi, kendi zıtlıkları sayesinde yok olan kapitalist sistemin gösterdiği değişim patlamasının bir sonucu olarak açıklanmaktaydı. Oysa emperyalist ağacın budanmasıyla birlikte, Lenin’in öngörmüş olduğu üzere, korkunç sefaletten başka bir şey kurmamış olan devletler ortaya çıkmıştı. Bu devletlerde, kapitalizm, etkisini halk üzerinde çeşitli şekillerde hissettirecek kadar gelişmiştir, ancak sistemin dağılması, kapitalizmin kendi içinde bulunan, her fırsatı tüketen zıtlıklar değildir. Yabancı bir baskıcı güçten kurtulmak için verilen mücadele, ülke dışında meydana gelen ve ayrıcalıklı sınıfların sömürülenlerin sırtına binmesini sağlayan savaş benzeri olaylar sonucunda ortaya çıkan sefalet, yenisömürgeci rejimleri yönetimden indirmeye yönelik özgürlük hareketleri, böylesi bir olaya sebep olan olağan etkenlerdir. Gerisi bilinçli hareket tarafından yerine getirilir.

Bu ülkelerde halen sosyal çalışma için eksiksiz eğitim olanakları yaratılamamış ve zenginlik basit bir ayrımcılık süreciyle kitlelerin ulaşamayacağı bir noktaya getirilmiştir. Bir taraftan geri kalmışlık, diğer taraftansa düzenli olarak “medeni” devletlere kaçan sermayeler hızlı ve fedakârlık yapılmadan bir değişim gerçekleşmesini imkânsız hale getirmiştir. Ekonomik temelin oluşturulması için kat edilmesi gereken büyük bir mesafe vardır ve kalkınmayı hızlandıracak bir manivela gibi görülen maddi çıkarın aşınmış yollarını takip etmek oldukça kışkırtıcıdır.

Bu noktada, ağaçlara bakarken ormanı görememek benzeri bir tehlike söz konusudur. Kapitalizmden arda kalan kör silahların yardımıyla (ekonominin temel hücresi olarak ticari malları görmek, kârlılık, bireysel maddi çıkarı bir manivela gibi algılamak, vs) sosyalizmi gerçekleştirebileceğimiz hayaline kapılırsak, bir çıkmaza girmiş oluruz. Bu çıkmaza girmeden önce uzun ve karmaşık bir yol kat etmiş olduğumuz için de sapmış olduğumuz yollardan hangisinin yanlış olduğunu anlamamız zorlaşır. Ayrıca uyarlanmış olan ekonomik temel, bilincin gelişmesini baltalama görevini yerine getirir. Komünizmi, temelini yeni bir maddeyle atarak inşa edebilmek için yeni bir insan yaratmak gerekir.

İşte bu yüzden, kitleleri harekete geçirmekte kullanılacak aracı doğru şekilde seçmek büyük önem taşır. Bu araç temelde manevi açıdan elverişli olmalı, topluma uygun olması büyük önem taşıyan harekete geçirici etkenlerin en doğru şekilde kullanılması gerektiği de göz ardı edilmemelidir.

Önceden belirtmiş olduğum gibi, büyük tehlikelerin söz konusu olduğu zamanlarda manevi açıdan harekete geçirici etkenler kullanarak insanların üzerinde güçlü bir etki yaratmak kolaydır; bu etkenlerin etkisini uzun süre devam ettirebilmek içinse bilincin yeni değer yargıları edinecek şekilde geliştirilmesi gerekir. Toplum birlik olup dev bir okula dönüşmelidir.

Bu olayın ana hatları kapitalist bilincin ilk gelişmeye başladığı süreçle benzerlikler göstermektedir. Kapitalizm kaba güç kullanır, ama aynı zamanda da sistemdeki insanları eğitir. Propaganda dolaysız bir biçimde, sınıf rejiminin ilahi bir temele dayalı veya doğanın işleyişinin bir parçası olarak kaçınılmaz olduğunu açıklamakla görevli kişiler tarafından gerçekleştirilir. Böylece mücadele edilmesi imkânsız bir kötülükle karşı karşıya olduklarını sanarak bastırılmış olan kitleler yatıştırılmış olur.

Bundan sonra ümitlendirme safhası gelir ve bu noktada kapitalizm, kendisinden önce gelen ve sınıflar arası geçişe izin vermeyen kast sistemlerinden ayrılır.

Kast sisteminin temel prensipleri kimileri için halen geçerliliğini korumaktadır: Emirlere uyanların ödülü, öldükten sonra, eski geleneklere göre, iyilik yapan insanların ödüllendirildiği harika diyarlara gitmek olacaktır. Kimilerine göreyse bir yenilik söz konusudur; sınıf ayrımı kişilerin kaderine göredir, ancak bireyler bulundukları sınıftan çalışmak, kişisel girişimlerde bulunmak gibi yollarla ayrılabilirler. Bu yolları savunmak ve kişinin başarıya ulaşmak için kendi kendisini eğitmesi gerektiği söylemek son derece ikiyüzlü bir davranıştır ve bir yalanın doğruymuş gibi gösterilmesinden farksızdır.

Bizim davamızda dolaysız eğitim çok daha büyük önem taşır. Açıklama ikna edicidir, çünkü doğrudur ve herhangi bir mazerete gerek duyulmaz. Açıklama, Devlet’in eğitim kolu tarafından, Eğitim Bakanlığı gibi oluşumlar ve partinin istihbarat kolu vasıtasıyla, genel, teknik ve ideolojik eğitimin bir görevi olarak yerine getirilir. Eğitim kitlelere ulaşır ve öngörülmüş olan yeni davranış, sürekli bir tavra dönüşür; kitle bu tavrı benimser ve henüz kendilerini geliştirmemiş olanlara baskıda bulunur. Kitleleri eğitmenin dolaysız yöntemi budur ve bu yöntem de en az diğeri kadar güçlüdür.

Ancak bu bilinçli bir süreçtir; birey sürekli olarak yeni sosyal iktidarın etkisini hisseder ve bu güce tam olarak hazır olmadığının farkına varır. Dolaysız eğitimin yaratmış olduğu baskının altında, kendini uygun hissettiği ve gelişme eksikliği dolayısıyla önceden ulaşmasının mümkün olmadığı bir konuma alışmaya çalışır. Kendi kendisini eğitir.

Sosyalizmin inşasının bu safhasında yeni insanın doğmakta olduğunu görebiliriz. Yeni insanın sureti henüz tamamlanmamıştır ve bu süreç yeni ekonomik düzenlerin gelişimine paralel olarak ilerlediği için hiçbir zaman tamamlayabilir. Eğitimsizlikleri dolayısıyla kişisel amaçlarını tatmin etmek için kat etmeleri gereken yolda yalnız başına kalanların dışında, bir de birlik halinde uygun adım ileri gidenleri görmelerine rağmen yanlarındaki kitlelerden ayrı yürümeye meyilli kişiler vardır. Önemli olan, bireylerin topluma dahil olmaya ihtiyaç duyduklarının ve toplumun lokomotifi olmak gibi önemli bir konumda bulunduklarının bilincine her geçen gün daha çok varmalarıdır.

Onlar artık arzularına giden yanlış yollarda yapayalnız yürümemektedirler. Kitlelerle birlik olarak yürüyen parti, gelişmiş emekçiler ve gelişmiş insanlardan oluşan öncüleri takip etmekte ve onlarla yanyana yürümektedirler. Öncüler gözlerini geleceğe ve geleceğin getireceği ödüle dikmişlerdir, ama bu ödül bireysel ödüller gibi parıltılı değildir. Ödül, insanların birbirlerinden tamamen farklı özelliklere sahip olacakları yeni bir toplum; komünist insanların toplumudur.

Yol uzundur ve güçlüklerle doludur. Bazen kaybolup geri adım atmamız gerekebilir, bazense fazlasıyla hızlı yürüyüp kitlelerden ayrılabilir ya da yavaşlayınca sinsice peşimizden gelenlerin sıcak nefeslerini ensemizde hissedebiliriz. Devrimciler olarak bizler, olabildiğince hızlı bir biçimde yol almaya ve yeni yollar açmaya çalışırız, ama kitleden güç almamız gerektiğini ve kitlenin daha hızlı ilerlemesinin sadece biz kitleye örnek olduğumuz takdirde mümkün olabileceğini de biliriz.

Manevi harekete geçirici etkenlere verilen önemin dışında iki ana gruba bölünmüş olmak (tabii şu ya da bu nedenden dolayı sosyalizmin inşası sırasında bu gruplara katılmayanların oluşturduğu azınlığı saymazsak) toplumsal bilincin gelişimindeki göreceli eksikliği göstermektedir. Öncü grup ideolojik olarak kitleden daha gelişmiş durumdadır; kitle yeni değerleri tanısa da yeterince anlayamamaktadır. Öncüler öncü kuvvet olarak kendi çaplarında fedakârlıkta bulunmalarını sağlayan niteliksel bir değişim geçirmiş olsalar da kitle henüz olayların tamamını görememektedir ve belli bir seviyede uyandırılmaya, harekete geçirilmeye ve hatta baskıya ihtiyaç duymaktadır; bu, etkisi yalnızca yenilen sınıfın üzerinde değil, galip sınıfın bireyleri üzerinde de görülen proleterya diktatörlüğüdür.

Tüm bunlar, mutlak başarıya ulaşmak için bir dizi düzeneğe ve devrimci kurumlara ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Geleceğe doğru uygun adım ilerleyen kitleleri gözümüzün önüne getirmemizle birlikte ortaya birbirleriyle uyumlu biçimde işleyen kanallar, basamaklar, hendekler ve bu ilerlemenin rahatça gerçekleşmesini sağlamak üzere güzelce yağlanmış cihazlardan meydana gelen bir oluşum çıkar; bu oluşum, öncülerin ardından yürümek durumunda olanların doğal seçimlerini kolaylaştırır ve görevlerini yerine getirenleri ödüllendirip inşa edilmekte olan topluma karşı suç işleyenleri cezalandırır.

Devrim’in kurumlaşması henüz tamamlanmadı. Hükümet ve toplumun tamamı arasında eksiksiz bir özdeşleşme sağlayacak, sosyalizmin inşası sırasında ortaya çıkan alışılmamış sorunlara uyum sağlayabilecek ve burjuva demokrasisinin ortak alanlarını (örneğin  yasama kurumlarını) kurulmakta olan topluma nakletmekten olabildiğince kaçınmamıza yardımcı olacak yeni bir şey arıyoruz. Devrim’in kademeli olarak kurumsallaştırılmasına yönelik kimi girişimlerde bulunulmuş olsa da bu girişimlerin gerçekleşmesi pek süratli olmamıştır. Bizi frenleyen en büyük etken, resmi bir durumun bizi kitlelerden ve bireyden  ayırması, bunun sonucunda da devrimci amacın son ve en önemli safhası olan, insanları yabancılaştırılmaktan kurtarma safhasını görmemizi engellemesi olmuştur.

Aslında sayısının kademeli olarak artması gereken kurumların azlığına rağmen günümüzde kitleler, aynı amaç için mücadele eden bireylerin toplu bilinciyle tarihin sayfalarındaki yerlerini almaktadırlar. Sosyalizmde insan, standartlaşmış gibi görünmesine rağmen daha eksiksizdir. İnsanın eksiksiz olması için mükemmel bir mekanizma var olmasa da, insanın kendini ifade etme ve sosyal toplumda sesini duyurma imkânları sonsuzdur.

Yine de insanın tüm yönetim ve üretim mekanizmalarına bireysel ve toplu halde, bilinçli olarak katılımını önemle belirtmek ve bu fikri teknik ve ideolojik eğitimin gerekliliğine bağlamak gerekir, böylece insan bu süreçlerin birbirine son derece bağlı olduğunu ve birbirlerine paralel olarak ilerlediklerini anlayacaktır. Böylece birey, yabancılaştırma tarafından etrafına sarılmış zincirleri kırarak insan oluşunu algılar ve sosyal varlığının bilincine eksiksiz olarak varmış olur.

Bunun sonucunda birey hem özgür bir çalışma ortamında doğasını yeniden değerlendirme, hem de insan oluşunu kültür ve sanat sayesinde ifade etme fırsatı bulur.

Çalışma konusunda gelişmek için iş kavramı yeni bir kimliğe bürünmelidir; insanların ticari mallar yerine konma devri sona ermiş, tamamlanması gereken sosyal görevlere üst sınır getiren bir sistem tesis edilmiştir. Üretim araçları topluma aittir ve makine, işin yerine getirilmesini sağlayan basit bir siperdir. İnsan, maddi istekleri tatmin etmek için çalışılması gerektiğini öne süren sıkıcı fikri kafasından atmaya başlar. Emeğine bakınca kendisini görür ve yaratılan cisim veya yapılan iş sayesinde insan oluşunun yüceliğini kavrar. Böylelikle emek, kendisini yaratan kişiden bir parça içerse de artık ona ait olmayan ve para karşılığı satılan bir ticari mal olmaktan çıkarak insanın kendisine ait bir ifade, üyesi olduğu ortak yaşamı yansıtan bir etken ve sosyal görevini yerine getirmekten doğan bir tatmin duygusu haline gelir.

Bu yeni sosyal görev kategorisine işlevlik kazandırmak için bir yandan onu teknik gelişimle birleştirerek daha özgür koşullar yaratmak, bir yandan da bireyin insan olduğunun farkına ancak emeğini ticari olarak satmak amacıyla fiziksel ihtiyaçları için üretimde bulunmayı bıraktığında ulaşabileceğini savunan marksist düşünceye dayalı gönüllü işler yardımıyla mümkün olan her şeyi yapıyoruz.

İşimizde halen çözülmesi gereken kimi zorlayıcı etkenler olduğu açıktır; insan, çevresindeki tüm zorlayıcı etkenleri sosyal yapısına ait bir şartlı reflekse dönüştürmemiştir ve genellikle çevresinden gelen baskının altında üretim yapmaktadır (Fidel buna manevi zorlama adını vermektedir). Yine de kendi eseri karşısında, hem sosyal çevrenin baskısına maruz kalmadan, hem de yeni alışkanlıklarla sosyal çevreden kopmadan, mutlak ve manevi bir yeniden doğuş yaşaması gerekir. İşte bu yeniden doğuş, komünizm olacaktır.

Bilinçteki değişim de ekonomideki değişim gibi kendi kendine meydana gelmez. Değişiklikler yavaş ve belli bir düzene bağlı kalmadan meydana gelirler; kimi zaman hızlanır, kimi zaman yavaşlar, hatta geriye giderler.

Ayrıca önceden belirtmiş olduğum gibi, Marx’ın Gotha Programının Eleştrisi’nde bahsettiğine benzer sorunsuz bir geçiş dönemiyle değil, Marx’ın öngörmediği yeni bir safhayla, yani komünizmin ya da sosyalizmin inşasının birinci geçiş dönemiyle karşı karşıya olduğumuzu göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu dönem, şiddetli sınıf mücadelerinin yaşandığı ve dönemin öneminin tam olarak kavranmasının kapitalizm etkenleri tarafından gölgelendiği bir ortamda meydana gelmektedir.

Bu etkenlere bir de marksist felsefenin gelişimini sekteye uğratan skolastisizmi ve siyasal ekonomisi henüz gelişmemiş olan geçiş döneminin sistematik engelleri eklenince, halen yeni doğmuş bir bebek gibi yolun başında olduğumuzu kabul ederek daha geniş anlamda ekonomik ve siyasi bir teori geliştirmeden önce kendimizi bu dönemin tüm temel özelliklerini özümsemeye adamamız gereklidir.

Bunun sonucunda elde edeceğimiz teori, inşamızı temellendirdiğimiz iki sütuna büyük güç katacaktır. Birinci sütun yeni insanın oluşumu, ikinci sütunsa teknik gelişimdir. İki etkende de yapmamız gereken çok şey vardır, ama asli bir temel olarak teknik konuda geç kalmanın affı daha zordur, çünkü bu konuda ilerlemek körmelesine değil, dünyanın en gelişmiş ülkeleri tarafından açılmış uzun bir yolu takip ederek gerçekleşir. Fidel’in, halkımızın tamamının, bilhassa da öncülerin teknolojik ve bilimsel açıdan eğitilmesinin gerekliliği üzerindeki ısrarı işte bu sebeptendir.

Üretime yönelik olmayan faaliyetleri kapsayan fikirlere bakıldığında, maddi ve manevi ihtiyaçlar arasındaki ayrımı görmek daha kolaydır. İnsan uzun zamandar beri kültür ve sanat yoluyla yabancılaşmadan kurtulmaya çalışmaktadır. Birey her gün, ticari bir mal olarak geçirdiği sekiz küsur saat boyunca adeta ölü gibidir ve yaşama ancak manevi yaratılar sayesinde döner. Ancak yaşama dönmesini sağlayan bu ilaç da ölmesine sebep olan hastalıkla aynı mikropları taşımaktadır; o, çevresine uyum sağlamaya çalışan yalnız bir bireydir. Çevresi tarafından bastırılan bireyselliğini savunur ve gayesi kusursuzluğa erişme olan eşsiz bir varlık olarak estetik fikirlere karşılık verir.

Aslında bu sadece bir kaçış girişimidir. Değer yasası artık üretim ilişkilerinin bir yansıması olmaktan öteye geçmiştir; tekelci kapitalistler safi tecrübeye dayanan yöntemler kullanmalarına rağmen bu yasanın etrafına karmaşık bir yapı iskelesi inşa ederek yasayı uysal bir köle haline getirmektedirler. Bu temel üzerine inşa edilen bina, sanatçıları belli bir bir sanat şekli üzerinde eğitim görmeye zorlamaktadır. Buna karşı çıkanlara sistem tarafından zorla boyun eğdirilir ve yalnızca olağanüstü yetenekli kişiler kendi eserlerini yaratabilirler. Geriye kalanlarsa ya ücretli yüzkaraları haline gelir ya da ezilerek yok olurlar.

Bu noktada özgürlüğün açıklayıcı etkeni olarak görülen sanatsal araştırma ortaya çıkar, ancak bu “araştırma” bir zıtlaşma, yani bireysel yabancılaşmanın yol açtığı gerçek sorunlar ortaya çıkana dek görülmesi güç olan sınırlara sahiptir. Böylece anlamsız kederler veya avam eğlenceler, insani endişelerin kullanışlı emniyet subapları haline gelirler ve sanatı bir karşı çıkma aracına çevirme fikriyle mücadele edilmiş olur.

Oyunun kurallarına uyanlar çeşitli ödüllerle onurlandırılırlar, ki bu ödüller bir sirk maymununun numarasını yaptıktan sonra aldığı ödüllerden farksızdır. Ödülleri almanın tek şartı görünmez kafesten kaçmamaktır.

Devrim iktidarı ele geçirdiğinde tamamen evcilleştirilmiş olan kişiler bir göç gerçekleştirmişlerdi; geride kalanlarsa, devrimci olsun ya da olmasınlar, yeni bir yol görmüşlerdi. Böylece sanatsal araştırma yeni bir ivme almıştı. Ancak yan yolların ana hatları belirlenmişti ve kaçış kavramı özgürlük sözcüğünün ardına gizlenmişti. Bu tutum birçok defa, bilinçlerindeki burjuvacı idealizmin bir yansıması olarak, devrimcilerde bile görülmüştü.

Benzer süreçlerden geçen ülkelerde bu eğilimlerle abartılı bir dogmatizm kullanılarak mücadele edilmeye çalışılmıştır. Genel kültür adeta bir tabuya dönüşmüş ve kültürel gayenin doruk noktasına ulaşılmıştır. Bu doruk noktası, resmi boyutta, doğanın tam bir temsili gibi gösterilmiş ve çok geçmeden de gösterilmek istenen sosyal gerçeğin mekanik bir temsili, yani yaratmayı arzuladıkları, neredeyse hiçbir anlaşmazlık ve ayrılık içermeyen, ideal toplum haline dönüşmüştür.

Sosyalizm gençtir ve kimi hatalara sahiptir.

Biz devrimciler, geleneksel yöntemler onları yaratan toplumun etkisine maruz kaldıkları için genelde gelenekselden farklı yöntemler kullanarak yeni insanı geliştirmek için gereken bilgi donanımına ve aydınlara özgü cüretkarlığa sahip değilizdir. (Bu noktada biçim ve içerik ilişkisiyle ilgili konu yeniden belirir.) Çevreye uyum sağlamakta büyük zorluk yaşarız ve maddi yapının sorunları bizi içine çeker. Hiçbir sanatçı hem geniş bir genel yetkiye hem de geniş bir devrimci yetkiye sahip değildir. Parti’nin üyelerinin bu görevi ele alıp asıl amaca ulaşmanın, yani halkı eğitmenin bir yolunu bulmaları gereklidir.

Bu noktada aranılan şey basitlik, yani herkesin anlayabileceği, emekçilerin anlayabileceği bir şeydir. Hakiki sanatsal araştırma yok olur ve genel kültür sorunu mevcut sosyalizme ve ölü (dolayısıyla da tehlikesiz) geçmişe uyum sağlayacak şekilde azalır. Böylece sosyalist gerçekçilik, geçmiş yüzyılın sanatının temelleri üstünde doğar.

Ancak 19. yüzyılın gerçekçi sanatı aynı zamanda sınıf sisteminin özelliklerini taşır; hatta belki de 20. yüzyılın yabancılaşan bireyin acısını açığa vuran, yozlaşmış sanatından bile daha katkısız kapitalist özelliklere sahiptir. Kapitalizm kültür alanında olabildiğince etkili olmuş ve geride sanatın kokuşmuş cesediyle günümüzün yozlaşmışlığından başka bir şey bırakmamıştır. Peki geçerli olan tek çözümü neden sosyalist gerçekçiliğin donuk biçimlerinde arıyoruz? Sosyalist gerçekçilik, “özgürlük” ile karşılaştırılamaz, çünkü özgürlük günümüzde mevcut değildir ve yeni toplumun gelişimi tamamlanana kadar da olmayacaktır; fakat gerçekçilik adına papalık tahtına çıkmışçasına aşırı bir tavra kapılmamak ve 19. yüzyılın ilk yarısından sonra ortaya çıkan tüm sanat biçimlerini kınamamak gerekir, çünkü böyle yapıldığı takdirde Proudhoncu bir yanılgıya düşülerek geçmişe dönülecek ve günümüzde doğup kendini yapılandırmakta olan insanın sanatsal ifadesine deli cekedi giydirilmiş olacaktır.

Araştırmaya olanak sağlayacak ve devletin para yardımlarının verimli tarlasında kolayca yetişen yabani otları budayacak kültürel ve ideolojik bir mekanizmanın gelişimine ihtiyaç vardır.

Bizim ülkemizde mekanik gerçekçiliğin hatası değil, onun karşıtı denebilecek bir hata ortaya çıkmıştır. Bu hata, 19. yüzyılın ve bizim yozlaşmış, hastalıklı yüzyılımızın fikirlerini temsil etmeyecek olan yeni insanın yaratılması gerektiğini anlayamamış olmaktan kaynaklanmaktadır. Bizler, 21. yüzyılın insanını yaratmalıyız. Bu halen öznel ve düzensiz bir heves gibi görünüyor olabilir. Araştırmalarımızın ve çalışmalarımızın temel noktalarından biri de tam olarak budur zaten; teorik alanda somut başarılar elde ettiğimiz veya tam tersi şekilde somut araştırmalarımızın temeli üzerinde önemli teorik sonuçlara vardığımız ölçüde, tüm insanlığın davası olan marksizm-leninizme değerli bir katkıda bulunmuş oluruz. 19. yüzyılın insanına karşı gösterilen tepki, 20. yüzyılın yozlaşmışlığına hapsolmamıza sebep olmuştur; bu çok ağır bir hata olmasa da revizyonizme geçit vermemek adına bu hatanın üstesinden gelmemiz gerekir.

Geniş kitleler gelişmeye devam ediyorlar; yeni fikirler toplumda hızla yükseliyor, değer kazanıyor; toplumun tüm fertlerinin eksiksiz biçimde gelişmesi için gereken maddi olanakların varlığı, emeği çok daha verimli hale getiriyor.  Şimdi mücadele vaktidir ve gelecek bize aittir.

Özetle, aydınlarımızın ve sanatçılarımızın çoğunun suçu, günahlarının temelinde yatmaktadır; onlar hakiki devrimciler değildirler. Karaağaca armut aşılamayı deneyebiliriz, ama bir yandan da armut ağaçları dikmeye bakmalıyız. Yeni nesiller günahtan arınmış halde geleceklerdir. Olağanüstü yeteneklere sahip sanatçıların ortaya çıkmasını sağlayan olanaklar, kültür alanına ve ifade olanaklarına dek genişleyecektir. Bizim görevimiz, anlaşmazlıklarla parçalanmış olan şimdiki neslin yoldan çıkmasına ve yeni nesilleri yoldan çıkarmasına engel olmaktır. Memur zihniyetine sahip ücretli, uysal köleler ve devletin sırtından geçinen, tırnak işaretleri arasında özgürlük arayan “burslular” yaratmamamız gerekir. Yeni insanın şarkısını halkın kendi sesiyle söyleyecek olan devrimciler çok yakında geleceklerdir. Bu, vakit isteyen bir süreçtir.

Gençlik ve Parti toplumumuzda önemli rol oynar.

Gençlik özellikle önemlidir, çünkü şekil vermesi kolay bir hamur gibidir ve eski insanın hatalarını taşımayan yeni insanı yaratmak için son derece elverişlidir.

Gençlik, gayemize uygun olarak yetiştirilir. Gençliğin eğitimi gün geçtikçe kusursuzlaşır ve gençleri küçük yaştan itibaren işgücüne katılmaya teşvik etmemiz gerekir. Bizim burslularımız tatillerde veya eğitimleri süresince fiziksel işlerde görev alırlar. Çalışma kimi durumlarda bir ödül, kimi durumlardaysa bir eğitim aracıdır, ancak asla bir ceza değildir. Yeni bir nesil doğmaktadır.

Parti, öncü bir örgüttür. Emekçilerin en iyileri, yoldaşları tarafından Parti’ye üye olmaya teşvik edilirler. Parti bir azınlıktır, ancak nitelikli kadrosu sayesinde büyük bir yetkiye sahiptir. Gayemiz, Parti’nin kitlelerle bir olmasıdır, ancak bu yalnızca kitleler öncü seviyesine gelene dek geliştiklerinde, yani komünizmi özümseyecek şekilde eğitildiklerinde gerçekleşebilir. Bu eğitime ulaşmanın yolu da çalışmaktan geçer. Parti kitlelere örnek teşkil eder, dolayısıyla kadrosu emekçiliğin ve fedakârlığın öğretici kürsüsü olmalı ve bu sayede sosyalizmin inşası boyunca ortaya çıkan zorluklara, sınıf düşmalarına, geçmişin izlerine ve emperyalizme yıllarca göğüs germiş olan kitleleri devrimci görevin amacına ulaştırmalıdır.

Şimdi, insan kişiliğinin ve insanın, tarihe geçecek başarılara imza atan kitlelerin bir üyesi olarak oynadığı rolü açıklamak istiyorum.

Fidel, Devrim’e ilk yıllarda itici bir güç, sonrasında da daimi olarak yön ve ilke kazandırmıştır; ancak aynı amaca sahip yetkin liderler olarak yetişen başarılı bir devrimci grubu ve kendisine liderlik edenleri takip edecek, sadık bir kitle de mevcuttur. Kitle liderlerine sadıktır, çünkü liderler kitlenin arzularını yerine getirirler.

Yılda kaç kilo et yendiği, yılda kaç kez tatile gidildiği veya günümüz maaşlarıyla yurtdışından gelen güzel eşyalardan kaç tane alınabildiği önemli değildir. Önemli olan, bireyin kendisini daha eksiksiz, ruhu zengin ve sorumluluk sahibi hissetmesidir. Bizim ülkemizdeki birey, yaşamakta olduğu muhteşem dönemin fedakârlık sayesinde elde edilmiş olduğunu bilir; fedakârlığa alışıktır. Fedakârlık ilk olarak Sierra Maestra’da, sonra mücadelenin gerçekleştirildiği sayısız yerde, daha sonraysa Küba’nın tamamında öğrenilmiştir. Küba, Amerika kıtasının öncüsüdür ve hem gelişmişliğinden hem de Latin Amerika halklarına mutlak özgürlüğün yolunu gösterdiğinden dolayı fedakârlık etmeye mecburdur.

Ülkenin içinde liderler öncü rollerini yerine getirmelidirler ve insanların hiçbir maddi karşılık beklemeden her şeylerini ortaya koydukları, gerçek bir devrimde devrimci öncülük görevinin hem ihtişamlı hem de üzücü olduğu büyük bir içtenlikle söylenebilir.

Komik duruma düşmek pahasına da olsa, gerçek devrimcinin hareketlerine büyük bir aşkın yön verdiğini belirtmek zorundayım. Bu nitelikten yoksun bir gerçek devrimci düşünülemez. Liderlerin en büyük dramlarından biri de budur belki; ruhları tutkuyla yanıp tutuşurken sükunetlerini korumak ve en acı verici kararları gözlerini kırpmadan alabilmek zorundadırlar. Öncü devrimcilerimiz halklara ve davaların en kutsallarına duydukları bu sevgiyi idealleştirip tek ve bölünmez hale getirmelidirler. Onlar, sıradan duyguların ufak kıpırdanmalarına kapılıp sıradan insanların seviyesine inemezler.

Devrim’in liderlerinin, ilk adımlarını atmalarına rağmen babalarının adlarını öğrenemeyen çocukları; Devrim’i amacına ulaştırmak adına hayatın genel fedakârlığının bir parçası olmak zorunda kalan karıları; Devrim yoldaşlarıyla sınırlanmış bir arkadaş çevreleri vardır. Onlar için Devrim’in dışında bir hayat yoktur.

Bu koşullarda aşırı dogmatik ve nesnel skolastik fikirlere kapılmamak ve kitlelerden kopmamak için büyük bir insancıllıkla birlikte büyük bir adalet ve doğruluk duygusuna sahip olmak gerekir. Bu insanlık sevgisini somut işlere ve başkalarına örnek olacak ve onları harekete geçirecek davranışlara dönüştürmek için her zaman çaba göstermeliyiz.

Partisinin içindeki devrimin ideolojik açıdan itici gücü olan devrimci, sosyalizmin inşası dünya çapında gerçekleşmediği takdirde, sarf ettiği kesintisiz ve ancak ölümle sonlanabilecek çaba tarafından tüketilir. En önemli amaçların yerel çapta gerçekleştirilmesi esnasında devrimci şevki körelir ve milletler arası proleter birlik ruhunu unutursa, liderlik ettiği devrim itici bir güç olmaktan çıkarak uyuşukluğa kapılır ve uzlaşılması mümkün olmayan düşmanımız emperyalizm bu uyuşukluktan faydalanıp arayı kapatır. Milletler arası proleter birlik ruhu hem bir görev hem de devrimin gereklerindendir. Biz halkımızı buna göre eğitiriz.

Günümüz koşullarında kimi tehlikeler olduğu açıktır. Bu tehlikeler sadece dogmatizm ve büyük gayeye doğru ilerlerken yarı yolda kitlelerle ilişkilerin soğuması değildir; kimi zaaflara kapılınması da olası bir tehlikedir. İnsan tüm yaşamını devrime adamayı düşünüyorsa zihnini çocuğunun bazı şeylerden mahrum kaldığı, çocuklarının ayakkabılarının eskidiği, ailesinin kimi gerekli eşyalardan yoksun olduğu düşünceleriyle yormamalıdır; böyle endişelere kapıldığı takdirde zihni, gelecek yozlaşmanın tohumlarının yetişmesine elverişli hale gelir.

Bizlerse çocuklarımızın sıradan insanların çocuklarının sahip olduğu şeylere sahip, yoksun olduğu şeylerdense yoksun olmalarını sağladık; ailelerimiz bunu anlamalı ve bunun için mücadele etmelidirler. Devrim insan sayesinde yapılır, ama insan devrimci ruhunu günbegün kuvvetlendirmelidir.

Böylelikle uygun adım ilerleyebiliriz. Bu devasa kervanın başında Fidel yer almaktadır ve bunu söylemekten ne utanır ne de korkarız. Onun arkasında Parti’nin en iyi kadroları, onların hemen arkasında, muazzam güçlerini hissettirecek kadar yakında da ortak bir amaca doğru yol almak üzere sağlam biçimde birlik olmuş bireylerden meydana gelen halk yer alır; bu bireyler yapmaları gerekenin bilincine varmışlardır; onlar ihtiyaçlar ülkesinden kaçıp özgürlüğe kavuşmak için mücadele eden insanlardır.

Bu devasa kalabalık kendi kendini idare eder; idaresi, kendi varlığına duyduğu ihtiyacın bilincinde olmasının bir sonucudur ve artık binlerce parçaya bölünmüş, patlayan bir el bombasının parçaları gibi etrafa saçılmış, amacına ulaşmak için her şeyi göze alan, belirsiz bir gelecek uğruna benzerleriyle sürekli mücadele halinde bulunan, dağınık bir güç değildir.

Önümüzde yapmamız gereken fedakârlıklar bulunduğunun ve öncü ulus kurmak gibi kahramanca bir çaba karşılığında bir bedel ödemek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Biz liderler, Amerika kıtasının başında bulunan halkın başında olduğumuzu söylemeye hakkımızın olması için ödememiz gereken bir bedel olduğunu biliyoruz. Her birimiz, ödül olarak bir görevi yerine getirmenin verdiği hazza kavuşacağımızın ve birlikte çalışarak ufukta doğan bir güneş gibi parlayan yeni insanı yaratabileceğimizin bilincinde olarak üstümüze düşen fedakârlığı eksiksiz olarak yerine getirmekteyiz.

İzninizle sonuç olarak şunları söyleyeyim:

Biz sosyalistler daha eksiksiz olduğumuz için daha özgür; daha özgür olduğumuz için daha eksiksizizdir.

Mutlak özgürlüğümüzün iskeleti şimdiden oluşmuş haldedir; bu iskeletin eti ve elbiseleri eksiktir, ama onları da yaratacağız.

Özgürlüğümüz ve özgürlüğümüzün sürekliliği kan rengindedir ve fedakârlıklarla doludur.

Fedakârlığımız bilinçlidir ve inşa ettiğimiz özgürlüğün bedelidir.

Yol uzundur ve bir kısmı hiç bilinmemektedir, ama bizler sınırlarımızı biliriz. Bizler, kendi çabamızla 21. yüzyılın insanını yaratacağız.

Kendimizi her gün çalışmaya adayarak yeni bir teknikle yeni insanı yaratacağız.

Bireylerin kişiliği halkın en yüksek erdemlerini ve arzularını temsil ederek yoldan ayrılmadığı sürece harekete geçirici ve yol gösterici bir role sahip olacaktır.

Yolu açan öncü grup, iyilerin de en iyilerinden oluşan Parti’dir.

Eserimizin gövdesini meydana getiren hammadde, gençliktir. Umudumuzu gençliğe bağlıyor ve onu, bayrağı bizden devralmak üzere yetiştiriyoruz.

Bu aciz mektup bir şeyleri açıklığa kavuşturabiliyorsa, amacına ulaşmış demektir.

El sıkışmak veya “Ave Maria Purisima” gibi bir adet haline gelmiş olan selamımızı kabul edin. Ya vatan ya ölüm.

Bu metin Uruguay’ın Montevideo şehrinde basılan haftalık bir dergi olan Marcha’nın editörü Carlos Quijano’ya hitaben yazılmış ve derginin 12 Mart 1965 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

 

Çevirisi yapılan metnin orijinali, Ernesto Che Guevara’nın, Editorial de Ciencias Sociales tarafından 1977 yılında Havana’da basılan Escritos y discursos eserinin 8. cildinde bulunmaktadır.

Anti-Halife İbn Arabî, Manevi Hikmet ve Mülhid Gelenek Peter Lamborn Wilson – (a.k.a. Hakim Bey)

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

Anti-Halife

İbn Arabî, Manevi Hikmet ve Mülhid Gelenek

Peter Lamborn Wilson – (a.k.a. Hakim Bey)

(çeviri: Mayıs)

I.  

ve Hızır, Gizli Peygamber, Yeşil Adam, Hiperborea Kralı, Musa’nın kurnaz yaveri, İskender’in hilekâr aşçısı, Zulmet Diyarı’nda ab-ı hayattan içen Hızır. Her bir adımında ezhar ve nebatat boy verir ve o suyun üzerinde seyran eder, İbn Arabî’nin gemisine doğru yürüyerek yaklaşır; yeşil cübbesi yeşil dalgalara dökülür –  belki de o dalgalardan dokunmuştur. Yahut yine Hızır mürşitsiz kalmışlar, delilere ve kınananlar, müstesna kişiler için çölün ortasında beliriverir su ve irşadla… “Ve bu hayatta nazara değer üç şey vardır: su, yeşillikler ve güzel bir çehre…”

ve bir mağarada sır olan Gizli İmam; belki Samiriye’de, belki Yemen’de, safî zümrütten bir adada, zümrütten ağaçlar ve yeşil berilden çiçekleriyle, yeşim taşından sarâylarıyla Suretler denizinin ortasındaki Muşabehet Berzahı’nın ötesini yurt tutan – karalar giyinmiş bir adam düşlerinde simyacılara görünen, düşlerde irşat eden…

ve Peygamber’le görüşen – ama ancak düşlerinde – Yemenli münzevi Veysel Karani, o ki Ehlibeyt’e katılmıştır, mürşidi olmayanlara düşlerinde görünür ve onları Üveysiye Tarikatı’na irşat eder.

II. Silsile

Sühreverdi el Maktül; mülhidlikle suçlanıp idam edilen, tahayyülünde yahut düşlerinde – yani Âlem-i Misal’de – karşılaştığı rehberlerle kendine bir İrşat Zinciri düzen. Buyurun o halde aşağıda böylesi bir silsile oluşturan isimlerden gayrı nizami bir liste – Misal’de yahut hayalî…

Hallac-ı Mansur; “Ene’l Hakk” dediği için mülhidlikle suçlanıp ölüm cezasına çarptırılan, ‘mükemmel âşık ve muvahhit” Şeytan’ın savunucusu, Zenci Köleler İsyanı destekçisi, kendi şeyhinin mührünü bastığı fetvayla darağacına çekilen.

Hafız-ı Şirazi; “seccademizi şaraba boyamamızı” salık veren;

Mahmut Şebusteri; “Müslümanlar İslam’ı gerçekten anlasaydı hepsi de putperest olurdu” diyen;

Ahmed Gazali, Fahreddin-i Iraki ve Evhadüddin Kirmani; Şahit Oyunu (Şahit-bazi) ya da ‘Köseler Temaşası’nın (Naẓar ila’l-murd) üç şairi;

Şeyh Hüseyin Kâşifi, Herat’ın yoktan anlamaz simyacı evliyası;

Lal Şahbaz Kalender, Sindlerin “Kızıl Şahin”i, Kanunsuz dervişlerin ve haşhaşilerin şeyhi;

Hassan Sabbah, Alamut Dağı’nın İhtiyarı, Suikastçiler’in kurucusu ve “Yasanın Boyunduruğunun kırıldığını” ilan eden torunu Hasan II “Selam üzerine Olsun”;

Mısırın Fatımi “Anti-Halife”si Hakim; simya makaleleri yazan ve Kahire’de günün yerini geceye gecenin de güne bırakmasını buyuran, çölde sırlara karışan;

Sunan Kalijaga; bâtınî İslam’ı Java’ya götüren ve Hint destanlarından esinlenen Wayang Kulit Gölge oyununu icat eden;

Müştak Ali Şah, Kirman’da sitarıyla ezan çaldığı için recm edilen kaçık müzisyen;

Muhyiddin İbn Arabî; Hızır’ın irşat ettiği, on dört yaşında bir kıza aşk şiirleri yazdığı için Kahire’den defedilen, Vahdet-i Vücut Okulu’nun kurucusu.

Mevcut teşebbüsümüze özel bir baraka nasip etmeleri için bu şahsiyetlerin her birine niyaz edilerek bu isimlere aşina olanlara gereken söylenmiş olacaktır, bundan sonra yazılanlarsa ziyadesidir. Bu şeyhlerle karşılaşmak ancak mezarlarına yahut kitaplarına hac yolculuğu yapmakla mümkündür (ne de olsa türbeler de divânlar da içlerinde canlı ruhlar barındırabilen dikdörtgen biçimli ölü nesnelerdir) – ya da imgelem veya rüyalarda – ve aslında burada söyleyebileceğimiz her ne varsa hâlihazırda onların varlığında muhtevidir.

Bilimdeki ‘Afet Teorisi’ yerkabuğu ya da insan toplumu gibi herhangi bir sistemin bir özelliğinde vuku bulan ani ve şiddetli değişikliklerle ilgilenir. Halk arasında afet sözcüğü genelde ‘kötü’ çağrışımlarla kullanılır ancak kimi ani değişiklikler pekâlâ olumlu da olabilir. Vahyin kendisi bile bir afet sayılabilir. Mistik sezgi ya da Hikmet de insan bilinci denen sistem üzerinde bir afet etkisi gösterebilir.

Âlimler genelde değişimin tasvirini yapmakla yetinirken mistikler ve şairler bilincin afetlerine iştirak etmeyi ve hatta onları hızlandırmayı tercih ederler.  Aşağıda yazılanlar ne ilim sayılabilir ne de mistik bir şiir; daha ziyade İbn Arabî’nin öğretileri ve mülhid gelenek içindeki afet ihtimalleri çalışmasına bir önsöz niteliğindedir. Buradaki derdimiz ne tek başına gerçekler ne de şiir değil, şiirsel gerçeklerdir – belli bir yoğunlukta ani bir atılıma ya da olağan bilinç ve Âlem-i Hayal arasındaki sınırın feci bir biçimde yıkılmasına yol açabilecek bilgi kırıntıları.

Aşağıdaki metin ilmî bir metinden ziyade neredeyse bir hikâyedir – ‘kurgu’ fikri müphem kafa karışıklığımız, mübalağamız ve belagatimiz, elle tutulur şarkiyatçılığımız, rezil ve asılsız savlarımız için uygun bir füsus sağlayacaktır. Bu metin söylemin sınırlarına sürüklenerek tamamen keyfi bir anlambilim uçurumuna Rafadan Kafa misali çakılma riski taşıyabilir (‘kelimeler ben ne anlama gelmelerini istiyorsam o anlama gelirler!”). İranlı bir şairin (Selman Saveci) dediği gibi:

Duymayan kaldı mı namımı? Damdan düşen küvet gibi!

 

III. İbn Arabî ve Mülhidler

Henry Corbin, son dönemlerinde yazdığı İbn Arabi Sufizminde Yaratıcı İmgelem’in uzun ve enfes girişinde aslında, tüm çalışmalarına ışık tutan nevi şahsına münhasır bir “Şark Bilgeliği” felsefesini özetlemekteydi. Bu makale kendini bir geleneğin içine kök salmış olarak takdim eder: Corbin tüm gözde şahsiyetlerini zikreder (bunların pek çoğu şu an okuduğunuz metnin “silsile”sinde de geçiyor). Corbin’in makalesi, Şeyhül Ekber’in biyografisindeki belli başlı olaylara odaklanır ancak Corbin’in alt metni aslında kendi manevi otobiyografisini sunar. Kendisinin de söylediği üzre, bazı olaylar tecrübe etmiştir, kimi dünyevi kimi uhrevi, kimi tarihi kimi manevi. Bu bağlamda tevil, aklın hatta İmgelem’in bile ötesinde bir araç işlevi görür: bir batisfer misali beden de dâhil tüm benliği derinliklere batırmayı teklif eder – bir Afet Makinesi!

Bu olaylardan biri olan İbn Arabî’nin doğumgünü, Corbin’de saf bir okült eşzamanlılık iptilası, onun için arketipsel önem taşıyan bir tesadüfün coşkusunu uyandırmaktadır. Hicrî takvime göre bu doğumgünü (17 Ramazan 560/28 Temmuz 1165) Alamut’taki Büyük Diriliş’in (17 Ramazan 559/8 Ağustos 1164) ilk yıldönümüne tekabül eder. Corbin’in enfes siret-ül evliyası bizi bu çifte yıldönümünü, bu bayramı, tefekkür etmeye davet eder ama bunun nedenini açıklama zahmetine girmez. Bir ipucu verilir ya da belki de Corbin’in takıntılarından biri hülaseten ve daha ziyade esrarengiz bir biçimde açığa çıkar. Peki, Büyük Diriliş nedir ve İbn Arabî’yle tarihi bir tesadüf dışında ne gibi bir bağı olabilir?

Pek de şiddetle tavsiye edemeyeceğimiz diğer kitaplarında Corbin’in bu konu üstüne söyleyecek pek çok şeyi vardır. Ne var ki burada oldukça farklı bir bakış önerilmektedir, Ruz-i Kıyamet’in Büyük Diriliş’inin gerçek önemine dayalı bir bakış. Özetle, Alamut’un İsmailî Piri II. Hasan o gün Şeriat’ın genel bir bâtınî feshini ilan etmişti. Yasanın kelimesi kelimesine okunması üstündeki takiye perdesi kaldırılmış ve onun zâhirî biçimi yerle yeksan edilmişti. ‘Yasanın Boyunduruğu kırılmıştı.’ Vahyin içsel mânâsının ifşa edilmesi onun dışsal sembolizminin de iyi huylu bir tersyüz edilmesiyle sonuçlanır; bu ruhani bilgiye iştirak edenler örgütlü dinin hem kelimesi kelimesine okunmasından hem de yasal şeraitinden azade olurlar. Kelimenin her iki mânâsıyla da kodu kırmışlardır. Alamut İsmailîleri (ya da “Suikastçiler”) Ramazan’ın ortasında öğle yemeğinde şarap içerek Zâhirî Otorite’nin zorbalığına karşı bu genel affa işaret ettiler: ve böylece Oruçlarını ilelebet bozdular.

Zâhirî İslam zaruri olarak Kıyamet’i, ahlak kurallarını hiçe sayan, mülhid ve devrimci bir hadise olarak görmeliydi – ki haklı olarak öyle de gördü. Şüphesiz, Corbin’in de vurguladığı üzre İsmailîlik öncelikle irfan, Şark Hikmeti’ydi – ama aynı zamanda kendi propagandasını yapmak için açık bir saldırganlık ve gizli bir teröre de başvurmaktaydı. Siyaset ve dinin yekpare bir yaşam ve kültürün parçaları olduğu İslam âleminde, ilhad hem tenkit hem de münazara, hem söylem hem de savaş işlevi görür. İlhad, muhitindeki kültürle aynı dili konuşur ancak kimi sözcüklerin afetengiz bir öneme sahip olduğunda diretir: tıpkı küllerinden doğan Anka Kuşu gibi tüm dünyayı derunî bir biçimde dönüştürmeye muktedir gizli mânâlar.

O halde Kıyamet kurumsal, töresel ve geleneksel İslam’la kökten bir kopuşu temsil eder – İbn Arabî’ye atfedilemeyecek bir ihtilaf. Arabî’nin otobiyografik yazıları da kendi amelî yolunun bir parçası olarak İslam’ın töresel niteliğini pekiştirmeye yönelik klasik sufi eğilimine tanıklık eder. Yine de, aşırı ortodokslar Şeyh’i daima, büsbütün zanlı olarak değilse de bir şekilde müstehcen olarak görmüşlerdir.

Örneğin, Mısır’da yaşadığı dönemde, Mekke’deki Kâbe’yi tavaf ederken karşılaştığı terütaze bir kıza aşkını methettiği şiirlerinden oluşan Tercüman-ül Eşvak’ı yayınlamıştı. Yerel ulema bunda küfür kokusu aldı; İbn Arabî hiç vakit yitirmeden Suriye’nin yolunu tuttu – onun bir sonraki eserine ilham verdikleri için öfkeli mollalara şükürler olsun; erotik-mistik iki anlamlılığını göz alıcı bir skolastizmle savunduğu Tercüman-ül Tercüman. Yüzyıllar sonra (bundan birkaç sene önce) İbn Arabî’nin başı yine Mısır’da belaya girdi: Müslüman Kardeşler ve diğer gericiler Füttuhat-ı Mekkiye’nin yayınlanmasını yasaklayan bir yasanın geçmesini sağladılar. Ve Fazlur Rahman gibi âlimler de onu hâlâ daha ortodoks sufizmi tahrip etmekle suçluyor.

İbn Arabî’nin kıta sahanlığı tabiri caizse öyle geniş bir alanı kaplar ki tek bir haritaya sığdırılamaz. Yazdıkları en bîgünah ortodoks mistisizmden – örneğin Kuzey Afrika sufi tarikatları gibi – hiç de o kadar ortodoks olmayan türlü çeşit İslami bâtınîliği desteklemekte kullanılmıştır. Saf ve radikal bir vahdetçilik ileri süren R. el ahadiye ( “Nefsini bilen Rabbini de bildi” hadisi üzerine) gibi tezleri pekâlâ İsmailî metafizikçilerin haydutça amaçlarına dahi hizmet edebilir. Hakikatten de Corbin, İsmailîlerin tevil, İnsan-ı Kamil, Vahdet-i Vücut vs. gibi öğretilerinden bu yönde faydalandıklarını ortaya koyar. Alamut’un Nizarileri, Büyük Diriliş’i tarihi bir an ve mitsel ya da Hayalî bir Arketip olarak tecrübe etti; İbn Arabî’nin onlara sunduğu şey, Kıyamet yorumlarını ve bunun radikal neticelerini yayabilecekleri yeni bir kelime hazinesiydi.

Şeyh, İranlı şairlereyse gene bambaşka bir harita miras bıraktı; kart destesini açmaya Tercüman-ül Eşvak ve Füsus-ül Hikem’in 28. bölümüyle (“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: kadınlar, hoş kokular ve namaz” hadisi üzerine) başlayan bir fal haritası. Burada Aşk, dine denk hatta belki de ondan bile üstün tutulmaktadır; maşuk bir Şahit’e, Hakk’ın bir Tecellisi’ne dönüşür. Şairler, zaten varoluşlarının merkezini işgal eden bir manzume üstüne idraklerini genişletecek söylemin lisanını da yine İbn Arabî’den almışlardır: eros,  arzu ve erotik bilinçle mistik bilinç arasındaki sınır bölgesi.

Bu nazariyat manevi bir pratiği de ortaya çıkardı; cinsel arzuyu manevi farkındalığa dönüştürmek için Hayal Yogası’ndan istifade eden ‘Şahit Oyunu’. Bu yöntemler arasında şiirsel ve müzikal doğaçlama, dans ve güzel delikanlılara yöneltilen iffetli “nazar”lar yer alıyordu (bu nedenle de bu pratik “Köseler Temaşası” (Naẓar ila’l-murd)  olarak da bilinirdi.

Bu öğreti İbn Arabî’nin ölümünden sonraki yüzyıllarda kendi ekolüyle yakından bağlantılı bir dizi yetenekli şair tarafından yetkinleştirildi – Fahrüddin Iraki, Ehududdin Kirmani ve Abdülrahman Camî bunların en iyi bilinen üçüdür. Şahit Oyunu’na özel bir atıfta bulunmaksızın, Mahmud Şebisteri ve Şah Nimetullah Veli gibi şairler de İbn Arabî’nin metafiziğini yaygın bir şiirsel ve romantik simgecilikle sentezlediler. Tüm bunlar bir araya geldiğinde, Vahdet-i Vücut ekolünün genel bağlamı içinde yer alan Fars “Aşk Ekolü” denebilecek bir geleneği oluşturur.

Tabii söylemeye gerek yok, Şahit Oyunu şairleri her ne kadar Şeriat yasasına ve onun cinsel kurallarına uysalar da onların tehlikeli Ulvileştirme oyunu örneğin “Bir köle oğlanı öpüp de Tanrı’yı gördüklerini iddia ediyorlar” diye dert yanan İbn Teymiyye gibileri tarafından düpedüz mülhidlikle suçlanıyordu. Sufiler kendi özel hayatlarında ne kadar ortodokstular bilinmez ama yazdıkları şiirlerin İsmailîler gibi “hakiki mülhidler”e bir hayli katkısı ve desteği oldu ve de elbette onlar örneğin Iraki’nin şu dizeleri gibi dizeleri kelimesi kelimesine okumayı tercih ettiler:

Boşver gitsin Kâbe’yi:

Bak meyhanenin kapıları açık!

İvanov ve hatta Corbin gibi âlimlerin tüm itirazlarına rağmen, daha sonraki (Alamut sonrası) İsmailîler, Pers dervişan sufiliğini sadece bir maske olarak sahiplenmekle kalmamıştır. Şebusteri ve Şah Nimetullah gibi şairleri topyekûn kendi muazzam sentezlerine dâhil etmişlerdir, tıpkı İbn Arabî’nin daha ağırbaşlı metafiziğine yaptıkları gibi.

İbn Arabî’nin mülhid gelenek üzerindeki etkisinin haritasını çıkarırken, onun lisanının (ya da sınır taşlarının) kozmopolit âlim filozof-asiler ve âlim estetik/duygusal sufi şairler tarafından devralındığını görürüz. Ancak bu sentez Endülüs’ten Mısır ve Fars illerine doğru ilerledikçe daha popüler ve mezhebî bir nitelik de kazanmaya başlar. Kızılbaş, Hurufi, Alevi, Bektaşi, Ehl-i Hakk, Ali Hak, Kahseri, Üveysi – ve Şii simyacıları – gibi Şii tarikatlarının hepsi de temel karışımdan bir şeyler miras almıştır. Afganistan ve Kuzey Hindistan’da Kalenderiler, travesti dansözler ve haşiş-maulangları, Şattariye (Tez Yol) gibi mülhid sufi tarikatları ve Sühreverdiliğin kimi uzantıları gibi Kanunsuz (bi-şehr) olarak bilinen derviş zümreleri de geleneğin içinde yer alır; bir yandan da Ekber Şah’ın ‘Din-i Hak’ı gibi bağdaşımcı tarikatların yanı sıra İsmailîlik, Tantrik Hinduizm, Bakhti yoga, binyılcı Şiilik ve dervişane meczupluğun çeşitli halk bileşimleri de.

Bu isimleri zikretmekten kastımız sırf gizemci-akademik bir toz kaldırma değil bir tasarıya işaret etmektir; bir geleneğe niyaz edilmiştir ama sadece hâlâ yaşayıp yaşamadığını, hâlâ pratik ve soteryolojik (ya da salvifik) bir diriliğe sahip olup olmadığını sual etmek üzere.  Artık sadece İbn Arabî’yle özdeşleştirilmeyen bu geleneğin bir şekilde hayatiyet kazanıp şiirselleştirilebileceğini hayal edelim. Mülhid seleflerine atıfta bulunarak ve “Bilge” mânâsına gelen adında hitabemizin muhtevası yankılanan simyacı Hakim Billah gibi Mısır’ın Fatımi İsmailî “Anti-Halifeleri” onuruna buna “Anti-Halife” adını verelim. “Anti-Halife” adındaki bu kurgusal şahsiyet, aynı zamanda bu metin, uyandırdığımız geleneğin Hayalî dirimi yerine de geçecektir.

Anti-Halife geçmiş, bugün ve geleceğe dair kimi sorularımızı yanıtlayan bir kehanet görevi görecek olan bu metnin sınırları içinde var olmaktan öteye geçmeyecektir. Anti-Halife pekâlâ çelişkili, mülhid, kaçık, “töhmetli” olabilir – ancak kendi “geleneksel yetkesi”nin tanınmasını talep etmekte ve tüm yanıtlarını kendi özgün ve tutarlı geçmişine atıfta bulunarak belagatle ifade etmektedir.

Bu geçmişin anlamını bilmeyi istiyoruz ama bundan da öte –  bir nebze olsun hermönotik fenomenoloji tatbik edip hiç değilse bir saatliğine de olsa Anti-Halife’nin dünyasında yaşamayı becerebilirsek –  bize bu en gizemli uzamda (‘gündelik yaşamda’), bu en kıymetli lahzada, şu anda, öğretebileceği ne varsa onu da bilmeyi talep ediyoruz. Metin bir kez okunduktan sonra onu yeniden Âlem-i Misal’e salıverebiliriz – ve ola ki ondan üç beş şiirsel hakikat alıkoyarız.

IV. Döngüsel Zaman

İsmailîlik’te, tarih döngüler halinde cereyan eder. Bu bir Zaman’ı ölçme yoludur, anlamın Zaman’a hangi yolla nüfuz ettiğini simgeselleştirmenin yoludur. Ama İsmailîler sırf değişimin kendisine yaptıkları kadar gerileme vurgusu yapmazlar (Altın, Gümüş, Bronz ve Kurşun Çağları mitinde yapıldığı gibi). Muhafazakâr zihinlere göre işler daima kötüye gitmektedir: kusursuzluk Altın mazide kalmıştır. Radikallerse meselelere daha karmaşık bakar: geçmiş belli bir ilkselliği, kökenleri ve vahiyleri ihtiva eder ama zaman da kimi açılımlara, aşamalara ve gelişimlere gebedir. Bu açılımın modern “gelişim” mefhumuyla en ufak bir alakası bile yoktur tabi; döngüsel bir zaman anlayışı omega noktalarına, ne geçmişte ne de gelecekte herhangi bir nihai yetkinliğe, meydan bırakmaz.

İsmailî irfanının her bir alt-döngüsü vahyin zâhirî yüzünü temsil eden bir peygamber ve bâtınî yüzünü temsil eden bir veli (ya da asas, ki ‘assassin’de [Suikastçi] buradan gelir) tarafından ‘idare edilir’. Örneğin Musa, Yasa’yı getirmiştir – Harun’sa onun bâtınî anlamını öğretmiştir. İsa meselleri anlatmıştır – Vaftizci John’sa (ya da başka bir gnostik figür) onların gizli mânâsını Seçkinler’e açmıştır. Muhammed Kuran ve Şeriat’ı getirmiştir; bunların gizli mânâsı ise Ali’de vücut bulmuştur.

Ortodoks İslam – tüm kurumsal dinler gibi – vahyin son döngüsü olduğunu iddia eder. Bu durumda Muhammed’ten sonra gelecek bir peygamberi tanımak Müslümanlık’tan çıkmak demektir. İsmailîler bunu kabul ederler ancak peygamberlik döngüsünün yerini bâtınî tefsirciler döngüsüne bıraktığını savunurlar. Ehl-i Beyt. Bir bakıma bu, zamanın manevi niteliğinde bir gerilemeden ziyade ilerlemeye işaret eder ya da en azından harikulade bir kısmete: önceden sadece Seçkinlere öğretilen vahyin iç yüzü herkesin erişebileceği dışsal yol olacaktır. Zaman tersyüz oluyor, Vahiy ve Yasa öylesine gizli mânâları dışa kusuyor ki kelimelerin ve fermanların ta kendisini karşıtlarına dönüştürmek üzere tepetaklak ediyor,– ‘iyi huylu ters yüz etme’.

İsmailîlere göre bu açılım Ali’yle başlayıp ilk altı Şia İmamıyla devam eder ve sonra Cafer-üs Sadık’tan yedinci İmam olan oğlu İsmail’e geçer – sonra da Mısırlı ‘Anti-Halifeler’e, Fatımi hanedanına.

Fatımiler kendi halifelerinin soyunun Fatma aracılığıyla Peygamber’e ve Ali’ye uzandığına inanır: bunlar İmamlardır, seküler dünyanın ve aynı zamanda da manevi dünyanın yöneticileri: kral/veliler. Üst düzey mürşitlere İsmailîliğin bâtınî sırları öğretilirdi ama görünüşte Şeriat’a hâlâ riayet edilirdi. İç çemberde bu görünüşteki riayet takiye olarak adlandırılırdı yani ‘hoşgörülebilir ikiyüzlülük’; Fatımi daileri ya da misyonerlerinin de (Nasır Hüsrev gibi) takiye uygulamasına müsaade vardı, gerektiğinde Sünni ya da Ortodoks Şii gibi davranırlardı.

Suikastçiler olarak bilinen Pers ya da Nizari İsmailîlerle Fatımiler’in temel ayrılık noktası veraset meselesi yüzündendi – Halifelik/İmamlığın intikali. Burada kafa karıştırıcı bir mesele gündeme geliyor: bugün Nizari İsmailîlerin başı olan Ağa Han, soyunun Fatımi tahtında hak iddia eden Nizar’a dayandığını iddia etmekte ki o da soyunu Ali’ye dayandırmaktaydı. Nizariler, kurucuları olan, dillere destan Hasan Sabbah’ın gizlice Nizar’ın bebek yaştaki oğlunu Kahire’den kaçırıp Alamut’a getirdiğini ve kimsenin haberi olmaksızın yetiştirdiğini iddia ederler. Bu sırlar perdesi ardındaki İmam evlenir ve bir çocuk sahibi olur ve o çocuk da evlenip çocuk sahibi olur (muhtelif beşik-vekâletleri ve Bizans oyununu andıran alavere dalaverelerle dolu bir süreç) ve o çocuk da 1164’te Kıyamet’i ilan eden ‘ala zikrüsselam “Selam Üzerine Olsun” II. Hasan’dır. Laf arasında bu iddia Bombay’da bir 19. yüzyıl İngiliz mahkemesi tarafından da onaylanmıştır.

Moğollar Alamut’taki muazzam kütüphaneyi yakıp yıktıklarından, İsmailî tarihi de gediklerle doludur. Nizar’ın bebek yaştaki oğlu hikâyesini destekleyecek hiçbir delil bulunmaz. Bazı tarihçiler bu veraset iddialarının sonradan uydurma olduğuna inanırlar. Ama böylesi bir yutturmacayı kim tertiplemiş olabilir ki? Hasan Sabbah mı? Görünen o ki, kendisi sadece tahtta hak iddia eden ve katledilen Nizar adına vaaz vermiş ve asla kurtarılan bir bebekten söz açmamıştır. O halde bu dalavereci, Kıyamet’in Efendisi II. Hasan mıdır?  Yo. II. Hasan, Kıyamet’in ilk betimlemelerinde kendisini sadece İmam adına konuşmak üzere takdim eder. Görünen o ki ancak Kıyamet’ten birkaç yıl sonraya denk gelen hunharca ölümünden sonra açıkça İmam olduğu ilan edilmiştir.

Kıyamet’in hakiki doğası açığa çıkarılacaksa bu can sıkıcı tarihsel sorunlara da değinilmeli. Corbin, haklı olarak, Kıyamet’in tamamen bâtınî bir hadise olduğuna ve verasetle uzaktan yakından bir alakası olmadığına inanıyordu. Ona göre sonradan çıkan veraset iddiaları gerçekte Kıyamet’in en derin manâsına yapılan bir ihanetti, halis hür ruhu dogma, tapınma ve tarih kalıplarına sokma teşebbüsüydü.

Corbin, kanla geçen veraset mefhumuna karşı manevi düzlemde evlatlığa vurgu yapar; zaman, uzam ve genetik açıdan ayrık iki canı hısım kılan irşat yaklaşımı. Dahası Corbin tipik İsmailî “kendi kendinin İmamı” kavramını da takdim eder: kim nefsine dair irfan sahibiyse İmam modelinin de irfanına sahiptir ve gerçekte İmam olmuştur. Corbin’in savına göre bu tecelli yaklaşımına dayanarak II. Hasan İmam ‘adına’ konuşmuş, takiye peçesini ilelebet ve tüm gnostikler adına kaldırmış, Şeriat’ı lağvetmiş ve gizli mânâsını ilan etmiştir. Aslında, Kaîm ya da Sahib-ül Kıyamet, kendinden İmam olarak bahsetmiş olsa bile bunu yapması, manevi evlatlık ve içsel İmam kavrayışı öğretilerine bütünüyle denk düşer. Kıyamet gibi bir hadise, tarihin ve zamansız ‘An-ı Daim’in kesişmesinden meydana gelmektedir; yeniden kanbağı düzeyine indirgemek onu iflas ettirmek demektir. Bir bakıma herkes İmam olabilir ve yine bir bakıma herkes hâlihazırda İmam’dır zaten.

Ağa Hanlara tüm saygımla beraber (bilhassa üçüncüsüne, o ağırlığınca elmas bağışlayan ve Hafız üstüne mücevher değerinde bir tez yazan bon vivant ve kumarbaza) bu metin Corbin’in Kıyamet yorumunu takip etmeyi yeğler: ister Vahiy’e dayansın, ister Yasaya, isterse de kanbağına, rahiplerini tüm dışsal otorite biçimlerinden azade kılan bâtınî hakikatin topyekûn bir açılımı.

Kıyamet’in her bir yandaşı öyle birdenbire ve mucizevî bir biçimde kusursuz birer veli oluvermez tabi. Ama katılan ve işiten herkes için, bilen herkes için Yasa’nın boyunduruğu kırılmıştır. Yeni bir Döngü başlatılmıştır; bunu kavrayan herkes bunun içindedir; onlar için zaman farklı bir değere sahiptir. Bu Döngü içinde elbette farklı arayışlar içinde olanlar farklı idrak seviyelerine ulaşır. Ancak her biri için yol artık bâtınî tefsirle (tevil) başlar. Kuran ve Şeriat’ın manâları şimdi bir ilk adım olarak benimsenir.

Namaz, bilinçli nefsi kendi kendinin İmamlığına açmaya hizmet eden her türden süreç ve fiilin adıdır;

Oruç, bu farkındalık artışına sekte vuran her şeyden kaçınmaktır;

Hac, bireysel bilinci Nefs olarak nihai tecellisiyle bütünlemek üzere harcanan başlıca çabaları ifade eder;

Allah’a, Peygamberlere ve Meleklere İman, sembolik düzlemde ilahiyatın bâtınî kavrayışı anlamına gelir;

Zekât, nefsin cömertliği manâsındadır, tüm hayatın açık müşterekliği ve karşılıklı kavrayış (bilhassa da verilip paylaşılabilen farkındalık söz konusu olduğunda);

Adalet (Şi’a’nın ‘Altıncı Şartı’), Nefsin kendinde ve diğerlerinde, tüm yaşamda eşzamanlı kavrayışı ve her şartta bunun gereğinin gözetilmesi manâsına gelir;

Nihai Yargı, Pir II. Hasan’ın öğrettiği şekliyle Diriliş Günü’dür. Cennet ve Cehennem şu anda mevcut olan içsel hallerdir; kelime anlamıyla ahiret ilmi ya reddedilir ya da yoksayılır.

Bu yeni Döngü ilahiyatta olduğu kadar politikada da köklü değişimlere delalet eder. Herkes olası bir İmam’sa ve Kıyamet aracılığıyla doğrudan İmam’ın yetkesini paylaşıyorsa o halde her birey kendi hükümranıdır – paradoksal anarko-monarşizm denebilecek bir düzen. Her halükârda topyekûn devrimi birkaç yıldan daha fazla tadamamış olan Alamut halkı için tüm bunların ne manâya geldiğini hayal etmemiz çok güç. II. Hasan muhtemelen İsmailî toplumu içinde kendi ütopyacı yaklaşımını benimseyemeyen muhafazakâr unsurlar tarafından katledilmiştir.

Ancak bu metin – Anti-Halife – bağlamında Kıyamet halen daha açılımı süren bir Döngü’nün başlangıcına işaret eder. Corbin’in izinde giderek Kıyamet’i, âlem-i misal‘de ya da Hayal Düzlemi’nde tecrübe edebilir ve bu irfanı doğrudan ve dolaysız olarak alabiliriz. Kıyamet sürüyor ve buna iştirak etmek elimizde.

Onun aracılığıyla ‘An-ı Daim’ her an başucumuzda; dahası artık bizim için tarih Kıyamet bilincimizle tanımlanıyor. Şu halde biz de onun geçmiş ve mevcut açılımlarını, daima değişip duran stratejilerini, sürekli devrimci enerjilerini izah etmeye muktedir özgün Kıyamet tefsircileri olarak ortaya çıkıyoruz.

Mesela: Kıyamet, günümüzde cinsel özgürlük konusunda ne ‘derdi’? ya toplumsal devrim? ya özgün çağdaş manevi yollar? Bu soruları temel alarak Anti-Halife’yi bir kristal küre olarak kullanalım ve Düşlemlerle, prizmatik ışık yansımalarıyla mest olalım.

V. Cinsellik ve Hermönotik

Ahlâk kurallarını hiçe sayan pek çok tarikat cinsellliğe izin vermekle, eşcinsellikle ve sapkınlıkla suçlanmış ve bu mezheplerin pek çoğu da hakikatten “özgür aşk”ın çeşitlemelerini tecrübe etmişlerdir.  Âdemiler ve Aşk Aileleri, ‘cennette evlilik olmayacak’ ifadesini burada yeryüzünde de evliliğin olmaması olarak kabul etmişlerdi çünkü onlara göre Binyıl gelip çatmıştı. Alamut için de gelip çatan bir Binyıl vardı ve Suikastçilerin aşk hayatına dair hiçbir şey bilmesek de kolayca tahminler yürütebiliriz. Görünen o ki, Kıyamet felsefesinin mantıksal sonucu bizi pek çok radikal cinsel özgürlük yanlısının savunduğuna benzer çağdaş bir tutuma götürür.

Ahlâk kurallarının hiçe sayılmasıyla ilgili en yaygın yanlış anlayışlardan biri bu durumun, diğer insanların değerlerini ya da yaşamlarını hiçe sayarak ‘ne istersen onu yaptığın’ bir sefahatle sonuçlanacağı (ya da zaten aynı anlama geldiği) yönündedir. Neyse ki Nietzsche (o büyük İslamsever) hangi tarikat ya da inanç söz konusu edilirse edilsin bu meseleyi ilelebet açıklığa kavuşturdu: saçmalayan ve kendi kuyusunu kazan ‘şeytan’ı büsbütün bozguna uğratan ‘nefs terbiyesi’ olmaksızın ‘iyinin ve kötünün ötesinde’nin bir mânâsı yoktur. Ahlâk kurallarını tanımayan kimse, toplumun ya da Yasa’nın gözünde suç işleyebilir ama bunu ancak hiçbir ahlâk yasasının ulaşamayacağı denli yüksek şahsi etiğine dayanarak yapar. Ahlak kurallarını tanımayan etik buna imkân tanır çünkü öncelikle Hayalîdir, birey tarafından ‘üretilmiştir’, kişisel ve merkezîdir.

İslam, uygar insanlık tarafından bilinen pek az cinsel haz yanlısı dinlerden biri olarak başlar. Paul, ateşte yanmaktansa evlenmenin daha iyi olduğunu söyler ama Peygamber izdeşlerine ‘genç bir kadınla evlenip hayattan tat almalarını’ öğütler ve der ki “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; kadınlar, hoş kokular ve namaz.” On bir kez evlenmiş, izdeşlerinin dört eşi ve sayısız cariyesi olmasına müsaade etmiştir; bir seferinde ‘geçici evlilik’ kurumuna bile müsaade etmiştir ki bu, hâlâ daha Şiiler arasında uygulanagelmektedir.  Doğum kontrolüne izin vermiştir (ama kürtaja değil). Cinsel hazza verilen bu değer İslami maneviyatta‘tantrik’ bir niteliğe yol açmıştır ki bunun en iyi örneklerinden biri de İbn Arabî’nin (Füsus-ul Hikem’deki) cinsel birleşmeyi müşahedenin en yetkin biçimi olarak tasviridir:

Hakk’a erişmek bu yönden (Öz bakımından) olanaksız olup, bu ancak maddede söz konusudur ve Hakk’ın kadınlarda müşahedesi, Hakk’ı görmenin [şuhud] en azim ve en kâmil olanıdır. Ve en büyük kavuşma [vuslat] da cinsel birleşmedir.

… Hak, İradî Yönelimi ve İlahi Emir’in tasarımıyla, âlemin suretlerine Tabiat’ta (Külli Nefs’te) çiçek açtırır ki bu da; unsurlardan oluşan suretler âleminde cinsel birleşme, nurani ruhlar âleminde manevi irade (himmet) ve hitabet âleminde mantıksal çıkarım biçiminde zuhur eder ve tüm varoluş bu temel üçlünün her bir vechesiyle aksettiği bir aşk eyleminden başka bir şey değildir.

Âşık olduğumu düşünmekte haklılar; ve lâkin kime âşık olduğumu bilmiyorlar…

Bu, sadece şehvete sevgi duyan yani şehvet duyduğu mahalle, kadına sevgi duyan — ama meselenin aslı hakkında manevi bakımdan bîhaber kalan kişinin halidir. Eğer bilseydi, neden zevk aldığını da bilirdi ve (hakikatte) bu şehvetten zevk alanın kim olduğunu da bilirdi ve işte o zaman kâmil olurdu.

Olabildiğince devrimci olduğu halde İbn Arabî yine de temelde Kuran ve Hadislere de sinmiş olan erkek egemen bakış açısıyla yazar. Kadınlar kendi başlarına can taşıyan bireyler olarak görülürler ama erkeklere ait sahici mülklerdir. ‘Feminist İlke’nin İslam’da kendine yer bulmasının son derece güç olduğu dillere destandır. Doğrudur mistik, popüler ve bağdaşımcı düzeyde türlü çeşit Anima alâmetleri ve yankıları bulunur: Burak kültü, Fars şiirindeki Maşuk kültü. Peçeli ve mahrem kadın bâtınî ve gizli olan herşeyin simgesi haline gelir. Ama görünüşte, çağdaş ifadeyle – kadınlar düpedüz ezilmektedir. Bu peşin hükmün örneklerini bilmeyen yok ve bunlar ortodoks İslam’ı büyük töhmet altında bırakıyor.  Çağdaş bir Kıyamet mistiği bu sorunu nasıl ele almalı?

Bir başkasının esaretine ya da sefaletine dayanan bir özgürlük ya da haz nihai surette nefsi de tatmin edemez çünkü nefsin de sınırlanması ve daralması demektir, bir acizlik itirafıdır, cömertlik ve adalete karşı işlenmiş bir suçtur. Özgürlüğümüz başkalarının özgürlüğüne bağlıdır çünkü kaderlerimiz içinden çıkılmaz biçimde başkalarınınkiyle iç içe dokunmuştur özellikle de sevdiklerimizinkiyle. Metnimiz – Anti-Halife – şüphesiz (Şeriat’ın lağvedilmesiyle beraber) tüm evlilik biçimlerinin, geçici evliliğin, cariyelik ve köleliğin, sahip/mülk terimleriyle ifade bulan tüm insan ilişkilerinin (ebeveyn/çocuk ilişkisi de dâhil) yürürlükten kaldırılmasını önermekte. Şimdi, ortodoks İslam’a göre, bu özgürleşmenin sonucu düpedüz dizginsiz bir günah ve kargaşa hali olur. Ama Şeriat’ı tersyüz eden bâtınîler, aslında onun mânâsını ıskartaya çıkarıvermemiş tam aksine içselleştirmişlerdir. Bir ilişkinin (aşk, dostluk, karşılıklı menfaat) özü kin ve mülkiyetle zehirlenmişken boş bir kalıba sığınmayı istemezler. Onlar için cinsel hazzın manevi anlamı tüm özensiz ve bencilce tavırların, tüm şiddetin, tüm tatsız kin ve soğuk fetişizmin, kısacası tüm sefahatin önüne geçer.

Dahası, eril/dişil kutupluluğu artık tersine çevrilmiş olarak görülüp tecrübe edilebilir; Anima artık belirgin bir itibar kazanmıştır (ve Kali ya da Loro Kidul gibi tanrıçalara ibadet eden Bengal ve Java’daki İslami bağdaşımcı tarikatların anlamı da budur. Rivayet edilir ki Peygamber bir zamanlar müşahede edip Allah’a ‘eş’ olarak iki pagan tanrıçanın sağ kalmasına izin vermiştir – yani belki de bu ‘dişil’ İslam, özgün ve hatta ‘Kuran öncesi’ olarak bile görülebilir!). Pratikte İslam’ın bu şekilde dişilleştirilmesi ya da kutupların tersyüz edilmesi manevi bir uygulama, ‘hayırlı bir yaşam’ ve sahiden de kendi başına birer amaç olarak hazzı da şenliği (‘birarada yaşamayı’) de içeren, hem son derece etik hem de son derece insani bir cinsel davranış kodunu da kapsamalı.

Şeriat yetişkin heteroseksüel erkeğe pek çok ayrıcalık tanırken diğerlerineyse bunların pek azını tanıyor. Örneğin homoseksüellik kati surette yasak. Bir oğlanla cinsel birleşme yasaklanmış olsa da onu arzulamanın serbest olduğu iddiasına dayanarak Şahit Oyunu düşkünleri teoride iffetli kalmış sayılırlar. Kimi hadisler bu bakış açısını destekliyor; örneğin seven ama iffetli kalan ve hüsran sonucu ölenlerin şehit sayılması gerektiği söylenir. Iraki ve Kirmani, iffetliliğin yoga ya da simya açısından da yararlar sağladığına inanıyordu – ama şüphesiz psikolojik bir bakış açısıyla izledikleri yol aslında bir tür şehitlik gibi görünüyor olmalı… ve şiirleri de kendini bastırma ve melankoli unsurları taşır.

Ne var ki bu şiirler sıklıkla prensiplerin şeffaf olmayışına dayanır; dahası pek çok mülhid metin de kayıplara karışmış durumda. Acaba herhangi bir mistik, Şahit Oyunu’nu Kıyamet’le, Şeriat’ın lağvedilmesiyle, birleştirmeyi aklına getirmiş midir? Kimi dervişler sadece ‘bakışlarla’ ya da hatta öpücüklerle yetinmemiş olmakla övünürlerdi. Neden uygulamalarını anlamlandıracak ve müdafaalarına temel oluşturacakları bir felsefeden de – manevi bir cinsellik hermönotiği – istifade etmiş olmasınlar ki?

Böyle bir felsefe elbette sadece bir kaç mistik oğlancıyı değil tüm cinsel özgürlük inananlarını ilgilendirir. Kıyamet nişanı altında İbn Arabî’nin ‘tantrik’ öğretilerini Şahit Oyunu’nun gerçek uygulamasıyla (müzik, şiir, dans, şarap ve aşk yogası) birleştirecek olursak cinselliğin her türlü çeşitlemesini – hem ‘mübah’ şehvet hem de manevi uygulama olarak – içeren yeni bir değerler sistemine varırız.

Bu değerler sistemi tüm ortodoks ahlâkı kökünden kazır – ama alışageldik modern ‘Cinsel Özgürlük’ bakış açısına göre de hayli radikal sayılır. Dinî ahlak sıradışı cinselliği günah ve suç sayarak mahkûm eder ama kaba materyalizm de cinselliği neşesiz metalaştırmaya, arzunun fetişleştirilmesine, şiddet ve reklam pornografisinin türeyişine mahkûm eder. ‘Manevi bir boyut’ olmaksızın cinsel devrim kendini ancak sefahat ve başka çarpıklıkların eline alet eder.

Anti-Halife kendi yeni cinsel değerler sisteminin, hem dinî ahlâğı hem de kaba materyalizmi aştığını iddia etme cüretini gösteriyor. Fiziksel aşkın gerçekliğini ve merkezîliğini ilan ediyor ve aynı zamanda bu aşkı en yüksek manevi tecrübeyle eş tutuyor. Aşk dolu her bireyi, ister Yasa’nın boyunduruğu olsun ister yabancılaşmanın hissizliği, her çeşit baskıdan azade kılıyor. Mihenk taşı, haz ve iki bağımsız padişahın bunu paylaşma arzusudur. Ruh ve beden birdir – erotik olan, maneviyâtın özünü teşkil eder.

VI. Toplumsal Adalet

Ali’nin Halifeliği (ve İslam tarihi içinde belli başlı diğer kısa dönemler) haricinde Şiiler genelde İslam içerisinde görece güçsüz bir azınlık olarak varlık göstermiş ve buna bağlı olarak da Toplumsal Adalet üzerine bilhassa ilgi çekici bir öğreti üzerinde durarak işi bunu İslam’ın Altıncı Şartı olarak adlandırmaya kadar vardırmışlardır. Politik olarak (her ne kadar İslam’da ilahî olanı politik olandan büsbütün ayrımak asla mümkün olmasa da) Şiilik, sadece kanbağı veraseti değil manevi üstünlük iddiasında da bulunan bir dizi azledilmiş Halifelik makamı talibinden oluşan mistik bir monarşizm biçimi olarak başlar. Toplumsal olarak Şiilik, Haşimi aristokratları ve Ari Persleri, sürüsüne bereket kırsal fukara, ‘ilkel komünistler’ (bir zaman Mekke’deki Kâbe’den Hacer-ül Esved’i çalmayı başaran Karmatiler gibi), gayr-ı resmi mistikler ve muhalif entelektüellerden (simyacı Cabir ibn Hayyan ya da Saflık Kardeşleri, İhvan-ül Safa, adı verilen gizemli bilim adamları tarikatı gibi) müteşekkildi.  Devrim ya da hiç değilse devrim umudu bir Şii prensibi haline gelmişti. Ali’den sonra Ortodoks Oniki İmam’dan hiçbiri hükmetmedi – ama Ümeyyelere karşı girişilen başarılı ayaklanmada Abbasiler tarafından, Mısır’ı fethedip Kahire’yi inşa eden Fatımiler tarafından, İran’daki muzaffer Safeviler tarafından, Kuzey Afrika, Suriye, Fars illeri ve Hindistan’daki sayısız daha az başarılı isyancılar tarafından Şiiliğin kara sancakları hep taşındı.

Suikastçiler, tek bir kral tarafından hükmedilen tek bir toprak parçası olmayıp, aralarında binlerce kilometre olan; ordular tarafından değil fedai-teröristler, rüşvet, gizli propaganda tarafından savunulan; ilme ve öğrenime adanmış ve manevi mertebeye dayalı bir hiyerarşinin hüküm sürdüğü özerk kaleler ağından oluşan devrimci bir Şii ‘devlet’i kurdular. Kıyamet döneminde Şeriat’ın lağvedilmesi ve kendi kendinin İmamı öğretisiyle, bu ‘devlet’ ya da silahlanmış komünler ağı İslam âleminde başka bir yer ve zamanda eşine rastlanmamış bir hürriyetçilik düzeyine erişmiş olmalı. Bağdat Halifeleri onları yok etmeyi başaramadılar – Alamut’u ve dağınık müttefiklerini yerle bir etmeyi ancak Moğol istilası başarabildi.

20. yüzyılda Sünni modernleşme yanlıları ve reformcuları ilham kaynağı olarak Protestanlık ve Demokrasi gibi Batılı modellere yüzlerini döndü. Ne var ki Şii düşünürler daha devrimci felsefelere ilgi gösterdiler. SAVAK tarafından katledildiği iddia edilen Dr. Ali Şeraiti, pek çok İranlıya devrim ilhamı veren, Şiilik ve Sosyalizm arasında zekice ve az çok taraflı bir uzlaşma girişiminde bulunmuştur: gerek Şah, gerek Ayetullah gerekse de A.B.D. Dışişleri Bakanlığı tarafından hor görülen Mücahidan ya da Kutsal savaşçılar. Humeyni devrimi, dış etkiler ya da mülhid İsmailî benzeri aşırıcılığa bulaşmamış ‘saf’ bir Şiilik talep eder. Gençlik ve sürgün zamanlarında Humeyni’nin kendisi de gözükara bir mistik (İbn Arabî üzerine bir tez yazmıştı) ve asi olarak görülüyordu ama iktidara geldiğinde Şeriat’ı dayatarak hafif meşrep kadınları, muhalifleri, Mücahidanı, homoseksülleri, uyuşturucu bağımlılarını, Bahaîleri, sufileri, Yahudileri, İsmailîleri, Hıristiyanları, Kürtleri, monarşistleri, komünistleri yani neredeyse sonu gelmek bilmeyen bir yığın günah keçisini halk huzurunda idam ettirmiştir. Şu anda on üç yaşında veletleri gözü dönmüş bir Molok gibi yiyip bitiren Kürdistan ve Irak’taki sonu gelmeyen savaş nedeniyle ütopyacı Şii toplumsal deneylerinin tüm izleri yasadışı ilan edilmiş ya da ‘ertelenmiş’tir. Tiyatro, müzik, resim, dans ve başıbozuk şiir yasaklanmıştır. Zafer kazanan Şiilik, adeta Cotton Mather ve Dr. Mengele ele geçirdikleri bir düşmanı işkence tezgâhından geçiriyormuş gibi dehşet verici ve kasvetli bir hâl almıştır.

Peki, toplumsal adaletle ilgilenen bir bâtınîyi başka hangi güçler İslam dünyasında cezbedebilir? Pakistan ve Reformist hareketi mi? Petrolü ve Vahabiliğiyle Suudi Arabistan mı? Kaddafi mi? Belki de Afgan isyancıları?

Kimi mistikler Mısırlı Faruk, Afgan Zâhir Şah ya da Libyalı İdris gibi eskinin yoz, hortumcu, kalın kafalı şahlarına bile özlem duyabilir – ne kadar kötü olsalar da en azından dayatacakları bir ideolojileri ve ‘İman’ı saflaştırma’ gibi bir takıntıları yoktu. Doğrusu, geleneksel monarşizm hâlâ daha Guenoncu sufiler ya da Javalı Adil Kral taraftarları gibi bazı mistikler tarafından rağbet görüyor – ama bunlara samimiyet ve insani değerler ihsan edilse dahi fikirleri uygulanabilir değildir ve Kıyamet’in özgürlükçü ruhuna aykırıdır.

Alamut’ta neşr edilen toplumsal adaletin çağdaş bir türevini müşahade etmek – düşlemek – insana muazzam bir haz verebilir.  Yasa’nın lağvedilmesinin imlediği tek bir ‘politik düzen’ vardır: anarşizm. Dahası, kendi kendinin İmamı fikri de öz-hükümranlık, otarki, mânâsına gelir: her insan olası bir ‘kral’dır ve insan ilişkileri ‘hür lordlar’ın karşılıklı ilişkisi olarak sürdürülür. Elbette, Alamut belli bir hiyerarşiye sahipti – ama Nestor Makhno’nun anarşist ordusu da öyle değil miydi? Dahası, Nizari toplumunun ayırt edici özelliği olan ekonomik ‘komünizm’ ve özerk kaleler arası işbirliği de sendikalizm ve ‘konsey komünizmi’ gibi bazı fikirleri anıştırır. Tuhaf bir bireysel anarşizm harmanı, Bakunincilik ve ahlâk kurallarını tanımayan bir mistisizm modern politik lügatta Alamut’u özetlemeye yeter.

Alamut devrimini güncellerken Alamut mefhumunun kendisinin de işlevsel çağdaş bir türevini hayal edebiliriz – hür ruhların, savaşçıların ve âlimlerin korunaklı özerk yerleşkesi. Uçakların, bombaların ve toprak ve kaynaklar üzerinde evrensel bir devlet hâkimiyetinin çağında bu heves bir hayli imkânsız gibi duruyor.  Sonu gelmeyene metalar ve toplu ölümlerle hissizleşmiş bir dünyayı artık altınlar ve hançerlerle ayartmak ya da korkutmak mümkün değil; çöllerin ve dağların hepsi haritaya geçildi, bekçisiz ve vergisiz tek bir ıssız vadi ya da ada bile kalmadı. Peki ya hayatı idame ettrebileceğimiz sığınaklar? yapay adalar? yeraltı bilgisayar ağları? Antarktika? denizaltılar? yörüngeye yerleşen L-5 uyduları?  göktaşı kuşağı?

Bilim Kurgu hikâyeleri dışında ve dünyanın genel düzeninde afetengiz bir değişim olmadığı sürece bu Alamut türevlerinden hiçbiri uygulanabilir gibi durmuyor. Ne var ki ütopik hayaller enkazı arasında sağ kalan kimi tatbiki kırıntılar da yok değil. İnsan daima kendisi ve gerçek hayatını paylaştığı üç beş kişi için mümkün olduğunca sezgi, düşünce ve ifade özgürlüğü, adalet ve hoşgörü teşebbüsünde bulunabilir. Gizliden gizliye ‘hür bir lord’ olmak alenî bir köle, baskı ve adaletsizliğin gönüllü suç ortağı olmaktan iyidir. Daha genel bir mücadele içinse İsmailî tarihinin, görünüş itibariyle iktidarsız olunan dönemlerde uygulanacak devrimci taktikler sorununa verecek bir yanıtı da vardır: propaganda. Takiye ya da Gizlenme doktrinine göre İsmailîlerin mesajlarını canlı tutarak yaymak üzere gönüllü olarak kendilerini gizlemelerine ve rol yapmalarına müsaade edilmiştir. Böylesi bir durumda suikast ve politik komplo, terörizm ve eylemle propaganda trajik bir biçimde zarar verici sayılabilir. İşe yarayacak olan, kişisel ve kültürel düzeyde eylemdir – dilerseniz ‘şiirsel terörizm’ deyin – ve de sadece tanıklık etmek.

Her şeyden öte, ahir zaman Alamut zahidi, hazzı tecrübe etmek ve ahirete ya da ütopik bir geleceğe ertelememek için bir zorunluluk hissedebilir (tabii özgür bir ruh herhangi bir konuda ne kadar zorunluluk hissedebilirse). Bu ‘zaruret’ kendi nefsine adil olma ihtiyacından kaynaklanır çünkü kendilerini aldatanlar başkalarına karşı nasıl adilane (örneğin letafetle) davranacaklarını bilemez. Yine bir bâtınî, herhangi bir ahlakî ya da medenî yasadan daha talepkâr bir etik tasavvur etmeye muktedirdir çünkü bu öncelikle nefsin inkârı, garez ve umutsuz bir özlemden ziyade nefsin diğerlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesine dayanacaktır. Mevcut teknarşilerimiz, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan üst düzey yetkililerimiz ya da histerik açgözlülük komiserlerimiz bile bu tarzda bir eros politikasını topyekûn bastıramaz.

 ‘Gündelik hayatı’ özgürleştirme ve kendi tarihimizi Gösteri toplumunun – Yalan Dolan İmparatorluğu’nun –  elinden kurtarma tasarısı bireyle başlar ve diğerlerini de dâhil etmek üzere dışa doğru yayılır. Anti-Halife, Alamut harabelerinden afetengiz bir tutku arkeolojisi yaratır – ve bunun içinden de isyanımız kendi kendini yaratır.

VII. Beğeni

Burada ayin, mistisizm ve din gibi sözcükler zorunlu kurban, mantıksız sofuluk ve örgütlü karanlık gibi genel zâhirî mânâlarıyla alınamaz. Anti-Halife bu sözcükleri bâtınlaştırır, içlerini dışa çıkartır, onları iyi huylu bir tersyüz etmeye tabi tutar. Henüz ayin ve sanat, mistisizm ve kişisel farkındalık, din ve uyum içinde bir kabile yaşamı arasında bir ayrım gözetmeyen Paleolitik bir dilde kendi örneğini bulur. Bizim aslî ihtiyaçlarımıza ancak bunun gibi tedeavülden kalkmış ur-sözcükleri cevap verebilir. (Ve ancak şiir bunları yeniden yaratmayı ümit edebilir.)

Böylesi bir dil kullanan bir toplumda sanatçı (A.K. Coomaraswamy’nin de işaret ettiği gibi) özel bir insan türü olmaz, bilakis her insan nevi şahsına münhasır bir sanatçı olur. Aslında, bir Java pamongunun ya da Sumara tarikatı mürşidinin de bana öğütlediği mübah meselde de söylendiği üzere ‘Her insan bir sanatçı olmalıdır!’ Java ve Bali toplumlarında bu özdeyiş kültürel bir düstur olmaya kadar varmıştır. Gölge-kuklası, dans, gamelan, batik vb. sanatlara ve bu sanatlara iştirake muazzam bir itibar atfedilir. Kebâtınan ya da ‘saf bâtınî’ tarikatlar (gerek ortodoks İslam’la gerekse de aynı şekilde Hinduizmle olan bağlarını kopartmış olanlar) genelde takipçilerine tefekkür teknikleri ve sanat-beğenisinden başka bir şey öğretmez. Vecd-dans bu yolun hülasasını oluşturur: nefsin estetik amelle tam olarak özdeşleşmesi.  Yeteneği olmayan bir Javalı ya da Balili hayal-avı olmayan bir Lakota Siyusuna ya da rüya göremeyen bir Malezya Senoisine ya da ormanın müziğini duyamayan bir Afrika pigmesine benzer. Java’da bu ideal, kültürü herkesin anlayabileceği ve erişebileceği şekilde canlı tutan Bâtınilerin rönesansvari çabaları sayesinde Bağımsızlık’tan bu yana kısmî bir gerçeklikte de olsa varlığını sürdürmüştür. Batı’yı taklit etmektense pek çok Endonezyalı sanatçı geleneksel ve modernin seçkin yeni bağdaşımlarıyla deneylere girişmektedir (örneğin 1930′larda ortaya çıkan Bali ‘Maymun Dansı’ gibi); saf Klasik formlar bir kenara atılıverecek ölü yüklerden ziyade beslenip büyütülecek canlı ilham kaynakları olarak görülür.

Bizim gibi Batılılar arasında ise böyle paleolitik kültür kalıntıları Kilise, İmparatorluk ve Makine tarafından çoktan toprağa gömülmüştür. Bizim sanatçı klişemiz, sürekli olarak kültürel ideallerimize ihanet eden ya da onları yapmacıklığa maruz bırakan yahut da pahalı zırvalar ve elitist süprüntüler üreterek onlara yaltaklanan yabancılaşmış ve yalıtılmış bireydir. Bütünüyle marjinalize edilen ilk sanatçı zümresi olan Romantiklerden itibaren (ister ilerici olsun ister gerici) bir devrimci olarak sanatçı fikrinin, artık tahayyülünü paylaşmadığı ya da üretmediği bir topluma Hayır diyen sesin, izini sürmeye başlayabiliriz. Asrımızda tüm sanat, her ne sebeple olursa olsun modern toplumun karşısında durur – aslında Modernizm denen hareket de bundan ibarettir. Makinelere âşık olan Fütüristler bile bir devrim peşindeydiler – diğerlerine gelince, onların da her biri mevcut harabeye karşı ister geçmişten olsun ister gelecekten öyle ya da böyle bir kenara bir kaç kırık çömlek yığmaya çabalamıştır. Dadaizmle beraber sanatın öldüğü ilan edildi ve aynı zamanda tek devrimci olasılık olduğu da… Sürrealistler bu fikri devşirdiler ama sonra onlar da bunu bir Viyana-Moskova bulamacına sattılar. 50’ler ve 60’larda Lettristler ve Sitüasyonistler bu mefhumu yeniden su yüzüne çıkarıp cilalayarak sanatçıyı bir devrimci bilinç modeli olarak ifade ettiler – yine Shelly’nin ‘benimsenmemiş yasa koyucu’suyla yakın bir ilişki. Umumi Sanat’ımızın öldüğünü söylemek – ki bu düşünce ekolü bu kanıdadır – artık herkesin bir sanatçı olması gerektiği anlamına gelir. Paleolitik amentünün yeniden doğuşu. Modernizm ve gelenek bir uroborus misali.

Bir kez daha (aynen Alamutçu ütopyacılıkta olduğu gibi) çağımız, hüsran listemize bir yenisini eklemek üzere bir başka beyhude tutku gibi görünen bu rüya için elverişsiz duruyor. Nasıl olacak da şehirlerimizi Java ve Bali’ye dönüştüreceğiz? Bali bile artık Bali değil, şimdi Kentucky Fried Chicken ve kitlesel turizmle kirlenmiş vaziyette. Bununla beraber, sanatçılar yabancılaşmayı seçmiyorlar – onlar kabilenin imge-yığınına katkıda bulunamak istiyor – bu onların mesleği. Aslında modern toplum, çocuklarına oyun ve çalışmanın birbirini dışlayan ve birbirine düşman gerçeklikler olduğunu, tahayyül ve amelin ilelebet birbirinin zıddı olduğunu öğreterek bu yabancılaşmayı kendisi buyuruyor. Peki, sanatçı-hayalperestler toplumunu, çalışma ve oyun için ayrı sözcüklerin olmadığı bir dünya umudunu (efsanevi geçmiş ya da egzotik doğu ya da Kusursuz Gelecek dışında) nerede bulacağız?

Toplumsal adalet meselelerinde de olduğu gibi her çağ kendi ihtimallerini yaratır ve diğerlerini ortadan kaldırır, belli taktikler sunarken diğerlerini geri alır. Bu konudaki eylem ihtimalleri adalet alanında söz konusu olanlarla aynıdır: nefs çalışması ve propaganda.

Nefse dönük sanat eseri, tefekkür olarak sanatı ve sanat olarak tefekkürü içerir; kişisel çevrenin biçimlendirilmesini içerir; yakın yoldaşlar ya da seçilmiş işbirlikçilerle hayatta derin bir aslî amaç olarak doğrudan ve latif iletişimi içerir; manevi hallerin ifadesi olarak, ‘kendini ifade biçimi’ olarak hem görülebilir hem de gözle görülmeyen yapıntıları içerir; bir ahlak yasası ya da düello yasasının antik gülünçlüğünden bir şeyler taşıyan ama tüm teklifsiz özgürlüklere deneyim ve zerafet ihsan eden sanatçı yasasının benimsenmesini içerir.

Bu yeni sanat, Zen oyun yazarı Zeami’nin ‘İlk Çiçek’ – ‘Başlangıç Zihni’ – dediği kendiliğinden bir doğrudanlıkla görme ve eyleme yeteneği olan ‘manevi doğurganlığı’ kapsar; böylelikle, şimdi dünyayı robotlara özgü bir zekâ yoksunluğu ve/veya cehennemî bir savaşa hazırlayan ölümcül yetişkinlikten ziyade özgün bir olgunluk vaadi taşır.

Bu düzeyde, sanatın yapma şeylerle pek işi olmaz daha ziyade zihinsel bir durumla, bir varoluş yoluyla, kötüye kullanılamayacak bir jestle, bir hayatla ilgilenir.

Ne var ki, sanatı yapılmış şeyler olarak ele aldığımızda bir erekbilim ihtimali doğar – bir amaç, sanatın işe yararlığı ihtimali. Paleolitik kabile için bu amaç aşikâr ve mutlaktır: yapılmış her şeyin bir amacı vardır, yapılmış her şey sanattır. Böylesi bir kültür ne faydasız çirkin metalara ne de faydasız güzel metalara sahip değildir, ne de ‘faydacılık’ ya da ‘sanat için sanat’ gibi mefhumları vardır. Ne var ki biz nefes darlığı ve klostrofobi noktasına varana dek tüm bu darmadağınıklık içinde yaşayageldik; dışkısal anıtlar ve mozoloit müzelerin yükü altında belimiz büküldü; ayrık, yabancılaşmış, yalıtılmış, devinimsiz ölü sanat külçeleri altında ezildik. Peki o halde son birkaç paragraftır taslağı çizilen büyüleyici kişisel bâtınî sanatçı kültü açısından sanatımız şimdi hangi amaca hizmet edebilir? Ne diye sanat yapıyoruz? ve de kimin için?

Yeniden ‘propaganda’ sözcüğüne dönecek olursak bu sözcüğe genelde taşıdığı anlamdan çok daha fazlasını yükleme niyetinde olduğumuz gün gibi ortada olmalı. Totaliter uluslarda sansür kurumu buyrukla işler; demokratik uluslardaysa Piyasa aynı işi görür çünkü meta olamayan bir şeyin İmparatorluğa zarar verebileceği de havsalaya sığmaz. Avangart da ‘folk’ da reklamcılık için imge tedarikçisine indirgendiler; yeni bir sanat biçimi ve onun Umumi Medya tarafından onaylanması arasındaki gecikme süresi neredeyse ortadan kalktı. Böylesi bir durumda monolitin çatlakları arasında gidip gelen ya da sınırda bir varoluş sürdürmeye çalışan her türlü sanatın tek bir amacı olabilir: propaganda, isyancı propaganda.

Bu çekilmez bir zorbalık olan ‘devrim hizmetinde sanat’ anlamına gelmez – ne de ‘Toplumsal Gerçekçilik’ ya da herhangi bir tanımlanabilir ‘politik sanat’ biçimi. Çöp çöptür, niyeti ne kadar temiz olursa olsun. Yo, Anti-Halife için sanat politikadır, sanat devrimdir, sanat dindir. Tarzı ve içeriği her ne olursa olsun güzellikte muvaffak olan ve Makine tarafından yutulmayan sanat, zaten hâlihazırda bir hakikat propagandasıdır çünkü zaten kavranabilir ve düzenli bir hakikatin tezahürüdür. Lütfen bu sözcükleri platonik olarak almayın: ‘hakikat’ten kastımız soyut ve cisimsiz bir İdeal değil, ne de tarifsiz bir mistik mütalaa. Bu çok daha yalın ama yine de açıklaması ya da tanımlaması çok daha güç bir şey, Arapça’dan gelen zevk ya da Sanskrit/Java dilindeki rasa sözcüğüyle karşılayabileceğimiz bir şey:

BEĞENİ – SEZGİ – HİS – ESTETİK KATEGORİ – bir algının içselleştirilmesi (Hardal Tohumu Bahçesi’nde dendiği gibi ‘bambu olmak’) – bu nedenle mistik/estetik bir bilinç durumu – neyin ‘yakıştığına’ dair bir his – seçme ya da ayırt etme yetisi, diğerini değil de bu rengi ya da notayı ya da sözcüğü seçmek –sanatsal takdir, ‘güzel tat’ – sanat eseri ya da temsilin niteliği – doğrudan bir tecrübe olarak, tecrübeyle sabit ‘damak tadı’…

Burada tüm bu bâtınî propaganda alıştırmasının ana notasına, metnin anahtar sözcüğüne ve de Anti-Halife tarafından ‘önerilen’ esas manevi yola en yakın tahmine ulaşıyoruz:  hem nefs çalışması olarak hem de bâtınî ‘dava’ için yapılan propaganda olarak beğeni geliştirme.  Vızır vızır klişeler ya da ilahi isimler dışında nadiren bahsi geçen şeylere yönelik bir tutku uyandırmak için – tutkunun kendisine, Kaos’un oğlu Eros’a duyulan tutku – yaşamın kendine yönelik beğeni, ucuz taklitlerine ya da yalancı vekillerine değil: sanat olma tutkusu, kendiliğinden ve mutlak olarak.

O halde Anti-Halife, gelecekte herkesin sanatçı olmasını öneriyor. İşe önce bazı geleneksel sanatlarla başlanabilir; örneğin Fars ya da Kuzey Hindistan klasik müziği ve şiiri, Uzak Doğu dövüş sanatları, Java dansı, müziği ve kuklacılığı, kaligrafi ve tezhip.  Bu geleneklerin korunmayı hak etmesinin nedeni içsel güzellikleri ya da ilahîlikleri değil canlı ihtimaller olmalarıdır. Sanki başka bir dil konuşur gibi kültürel kabuğumuzdan sıyrılmamıza yardım ederler ve yeni güçlü çapraz-döllemeler ve bağdaşımlar için zemin sağlarlar.  Şark Hikmeti asrımız için tamamiyle ulaşılabilir kılınmıştır; geleceğin köksüz kozmopolit kültürü on bin kabile ve uygarlıktan sayısız mozaik ve mânâdala yaratacaktır.

Hem iyi davranış ve estetik terbiye hem edebiyat hem de manevi yol anlamına gelen Edep, sanatçı için de anarşist için de uygun sayılabilecek bir niteliktir. Emma Goldman bir seferinde anarşist bir toplumda herkesin bir aristokrat olabileceğini söylemişti: Nietszche’nin de dediği gibi ‘Radikal Aristokrasi’.

Diğer sanatların tamamlayıcısı ve onların baş ‘İlham Perisi’ olarak aşk sanatı: sufi sema’ının estetik-erotik bir aşk şöleni olarak tefsiri; müziğin, şiirin, dansın ve maşuğun varlığının sarhoşluğu.

Bir sanat biçimi olarak misafirperverlik. Javalılar ruhları yatıştırmak, iyi şans ya da rites de passage için ya da iyi yemek ve eğlence adına manevi eğilimli herhangi bir bahaneyle ‘Huzur Ziyafetleri’ (slametan) düzenlerler. Komşular ve gelip geçenler bir şenlik ve rahatlık havası içinde davet edilir.

Salonlar, müzikaller, sempozyumlar, remil güzelliğine ya da barok ve ayrıksı bir manevi nüfûza sahip noktalara hac yolculukları; büyük sanat eserleri ya da enfes budalalıkların kamusal kutlaması – ve nihai olarak da estetik atılım ve mistik ‘beğeni’ anlarına adanmış türbeler kurulması.

 ‘Şiirsel Terörizm’ – eylemle propaganda olarak sanat – estetik-Suikastçilik. Güçlü bir propaganda sanatı, güçlü bir duygu ya da rasa üretmeli – terör ya da haz kadar güçlü – ihmalkârlık, uyuşuk hissizlik, kendi kendini vuran benlikçilik ve kayıtsızlık perdesinin beklenmedik sanat eylemleriyle viran eylenmesi – duvarları olmayan bir nevi ‘Vahşet Tiyatrosu’.

Ve son bir öneri (Anti-Halife Arketipler Âlemi’ne geri dönmeden önce): bayram günleri icat etmek, saf kutlama edimleri. Örneğin İbn Arabî’nin doğumgünü ve Kıyamet’in yıldönümü olan 17 Ramazan – Vahdet-i Vücudu, Manevi Hikmeti ve Yasanın boyunduruğunun kırılmasını ifşa etmek üzere bir ziyafet.

Godard’ın Sinema Tarih(ler)i // Sinemanın Tarihi Bölüm bir (a) Bütün tarihler Jean-Luc Godard

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

FR, İNG ÇEVİRİ : mELİS oFLAS

UNDERGROUND POETIX

SUNAR:

Godard’ın Sinema Tarih(ler)i

 Sinemanın Tarihi

 Bölüm bir (a)

 Bütün tarihler

 Jean-Luc Godard

 Hiçbir şeyi değiştirme

Her şeyin farklı olabilmesi için

Oyunun kuralı[1]

Çığlıklar ve fısıltılar[2]

Ezilmiş çiçekler[3]

Sinemanın tarih(ler)i

Bölüm bir (a)

Sinemanın tarihleri

‘ler’ ile

Olmuş

Olacak ya da olmakta olan

Bütün tarihler

Madde ve bellek[4]

Olmuş olan

Tüm tarihler

1001 gece masalları

Kalpazanlar[5]

Olacak ya da oluyordu

Oldu

Ü olabilir mi

Üretimde olan

Üretimi engellediği söylenen

Kralların kitabı[6]

Konuş Hollywood

Anlat mesela

Son moğolun hikayesini

Irving Thalberg

Bir televizyon yapımcısı

Yılda maksimum iki yüz filmi düşünür

Irving Thalberg

Tek başınaydı

Her gün

52 filmi düşünürken

Kuruluş

Kurucu baba

Tek oğul

Müthiş çocuklar[7]

Ve bu tarihin buradan

Geçmesi gerekti

Vadideki zambak

Genç bir beden

Kırılgan ve güzel

Kötülük çiçeği

Scott Fitzgerald tanımlamış gibi

Bu varoluşun mirasına konmak için

Veba

Hollywood’un gücü

Konuş Hollywood

Bu varoluşun mirasına konmak için

Hollywood’un gücü

Müthiş çocuklar

Babil’in gücü

Bir düş fabrikası

Sinemanın tarih(ler)i

Sinemanın güncelliği

Güncelliğin sineması

Gulag takımadaları[8]

Çırılçıplak soyulan yüreğim[9]

Define adası[10]

Begüm’ün beş yüz milyonu[11]

İzi olmayan yollar

Sıfır

Sinemadan geçen

Ve bir izle saklayan onu

Artık başka yere gidemez

Bir düş fabrikası

Bunun gibi fabrikalarda

Komünizm kendi kendini tüketti

Onlara hayal kurdurtarak

Ve dahası evli de

Dünyadaki

Çok güzel kadınlardan biriyle

İzi olmayan yollar

Ya da anlat hikayesini

Howard Hughes’ın

Mermoz’dan[12] daha cesur

Ve daha zengin Rockefeller’in[13]

Umut

Yurttaş Kane’in yapımcısı

Ve TWA’nın patronu

Méls gibi

Gallimard’a yöneliyordu

Aynı zamanda da SNCF’ye[14]

Çırılçıplak soyulan yüreğim

Define adası

Begüm’ün beş yüz milyonu

İzi olmayan yollar

Ve Hughes Aircraft başlamadan önce

Pasifik’in dibinden çekmek

CIA’in denizaltlarını

RKO’nun küçük yıldızlarını

Her cumartesi

Limuzinle gezmeye zorlardı

Bir saatte iki mil

Bozmak riskinden kaçınmak için

Sarkmış göğüsleri sıçrarlarken

Ve ölüm

Daniel Defoe gibi

Cesaret edemedi Robinson Crusoe’yu öldürmeye

Anlat mesela

Bütün filmlerin öykülerini

Hiçbir zaman yapılmamış olan

     Yalnızım

     Eşya söyleyecek gibi

     O halde

     Bir gerekliliğin içinde zapt edil

     Herhangi bir şeye karşı

     Hiçbir şey yapamazsınız

     Eğer ben

     Yalnızca ben isem

     Yok edilemezim

     Ben olarak

     Ve çekinmeksizin

     Benim yalnızlığım sizinkini tanıyor

İnsanlık durumu[15]

Don Kişot

Ezilenler

     Yaşamımızın tüm ejderhaları

     Prensestiler belki

     Bizden güzellik ve cesaret görmeyi bekleyen

     Tüm korkutucu şeyler

     Hiçbir şeyler değillerdir belki de

     Ama çaresiz şeyler

     Beklerler yardım etmemiz için onlara

Anlat mesela

Bütün filmlerin hikayelerini

Hiçbir zaman yapılmamış olan

     Evet

    Gece geldi

    Diğer dünya uyanıyor

    Aşırı alaycı hafızasız cahil

    Nedensiz sürüklenip gösterilen

    Sanki sıfır noktasındaymış gibi

    Perspektif kaçış noktası

    Ve çok yabancı

    Bu dünyanın yaşayan ölüleri

    Yaratıldılar dünyadan önce

    Yansımaları

    Hisleri önceden kalma

 

Ezilenler

 

Anlat mesela

Bütün filmlerin hikayelerini

Hiçbir zaman yapılmamış olan

 

Diğerlerinden ziyade

 

Kadınlar okulu[16]

 

Diğerleri

Televizyonda görebiliriz onları

Değil mi

Sonunda abartmayacaklar

Çoğaltımların hiçbir kopyasını

 

Bütün göt öyküleri

 

Tehlikeli ilişkiler[17]

 

Aşkla oynanmaz[18]

 

Hoşça kal tatlım[19]

 

Çünkü özellikle bu yüzden önemli

ilk ve yapılmayan filmler

 

Günaydın hüzün[20]

 

Şeylerin dibi

Göt

Esas

Aşk eğitimi[21]

Bin dokuz yüz kırk Cenevre

Max Ophüls kadınlar okulu

Madeleine Ozeray’ın götünün üstüne düşer

Tam da Alman ordusunun

Fransız ordusunun arkasında yer aldığı

Ve Louis Jouvet’nin bıraktığı sırada

Tiyatro

Çok tanınmış bir şeydir

Sinematografi çok tanınmamış bir şeydi

Şimdiye dek

Sinemanın tarih(ler)i

Tarihin güncelliği

Güncelliklerin tarihleri

Sinemanın tarihleri

‘ler’ ile

LER LER

Otuz dokuz kırk kırk bir

Radyonun ihaneti

Ama sinema sadık kaldı

Çünkü lanetli Siegfried ve M’den

Büyük diktatör ve Lubitsch’e

Filmler yapılmıştı

Değil mi

Kırk kırk bir

Aynı karartılmış ölüm

Basit bir dikdörtgen

Otuz beş milimetre genişliğinde

Gerçekliğin tüm onurunu korur

Kırk bir kırk iki

Eğer zavallı görüntüler

Hala vuruyorsa

Öfkesiz ve nefretsizce

Bir kasap gibi

Bu, demektir ki sinema orada

Sessiz

Mütevazılığiyle

Ve olağanüstü gücüyle

Değişimin

Kırk iki kırk üç

Kırk dört

Gecenin içine dalan

Yansımadır

Sessizliği bastıran

 

Sessizliği bastıran

Genişler ışıkta

Gecenin içine dalan

 

Görüntüler ve sesler

İnsanlar gibi

Yolda tanışan

Ve bir daha hiç ayrılmayan

 

Değişimler

 

Jül Sezar

 

Bir kadın[22]

 

Bulantı

 

Şayet güneş geri dönmeseydi

 

Opera

 

Savaş orada

Bunu kanıtlamak için

Kitleler mitleri sever

Ve sinema kitlelere

Hitap eder

Eğer mit

Fantoma[23]’ya başlarsa

İsa’yı bitirir

İşitilen delilerin anladığı

Aziz Bernard’ın vaazını dinliyormuş gibi

Söylemekte olduğu başka bir şeydi

Belki, şüphesiz

Ama nasıl yok sayılır

Anladıklarımız

Bu bilinmez sesin

Kalbimizin en derinine saplandığı sırada

 

İşte bu güncelliklerinin dersi

Bir milletin doğuşunun

Umudun

Roman’nın, açık şehir

Sinematografi hiçbir zaman istemedi

Bir olay yaratmayı

Ama zaten bir görüntü

Çünkü ekran

Değil mi

Tıpkı beyaz bezi olan

Samiriyelinin gömleği gibi

Hafif kameraların yakalayacakları

Arnold ve Richter[24] tarafından yaratıldı

Hızı aşmamak için

Kabuslar ve rüyadan

Ekranın üzerinde olmayan

Sunacağımız

Ama bir kefen üzerinde

Şayet Puig ve Negus’nün ölümü

Captain De Boeldieu’nun ölümü

Minik tavşanın ölümü

İşitilemez olduysa

Bu, hayatın hiçbir zaman

Filmlere iade etmeyeceği

Demektir

Ondan çalmış olduğunu

Çünkü imhanın ihmalini

İmha giderir

Sinemanın tarihleri

Sözsüz tarihler

Gecenin tarihleri

Yaklaşık elli yıl için

Karalıkta

Karanlık salonların insanları

Hayali olarak yanmakta

Isıtmak için gerçeği

Şimdi intikamını alan

Ve gerçek gözyaşları istemekte olan

Gerçek kan

 

Viyana’dan Madrid’e

Siodmak’dan Capra’ya

Paris’ten Los Angeles’a ve Moskova’ya

Renoir’dan Malraux’ya ve Dovjenko’ya

Kurgunun büyük yönetmenleri

Yeteneksizlerdi

Daha önce yirmi kez sahneye koydukları

İntikamı kontrol etmekte

Sinemanın tarih(ler)i

Sözsüz tarihler

Gecenin tarihleri

Bu güncelliklerin zavallı sineması

Tüm kuşkuları, kan ve

Gözyaşlarını yıkamak zorunda olan

Kaldırımları temizlermiş gibi

Artık çok geç olduğunda

Ve ordu çoktan kalabalığa ateş açmaya başladığında

Savaşın güncelliği içinde sinemada olan

Hiçbir şey söylemez

Yargılamaz

Hiç yaklaşmaz

Acı, bir yıldız değildir

Ne yanmış klise

Ne de harap edilmiş manzara

Flaherty’nin Epstein’ın ruhu

Teslim alındı

Ve bu Daumier’dir

Ve bu Rembrandt’dır

Korkunç siyah ve beyazıyla

Biraz panoramik

Belki bir yükseklikten çekim

Ama bundan dolayı bir anne

Ağlıyor öldürülmüş çocuğuna

Ve bu kez bu yüzden

Yalnızca bu defa

Sadece sanat

Gerçekten popüler olan

Resme kavuşuyor

Yani sanat

Sanat yani

Küllerinden yeniden

Doğmuş olan

Bu küçük şehri unuttuk

Ve zeytin ağaçlarının sardığı beyaz duvarları

Ama Picasso’yu hatırlıyoruz

Yani Guernica’yı

Valentin Feldman’ı unuttuk

Atışçı genç filozofu

Kırk üçünde

Ama kim hatırlar

mahkumlardan birazını

Yani Goya’yı

Ve eğer George Stevens kulanmamış olsaydı ilk

İlk on altı milimetrelik renkli filmi

Auschwitz’de ve Ravensbrück’de

Hiç kuşkusuz

Elizabeth Taylor’ın mutluluğu

Gün yüzüne çıkamayacaktı

Otuz dokuz kırk dört

Şehitliği ve dirilişi

Belgeselin

Ah nasıl da harika

Görmediğini izleyebilmek

Ah o kör gözlerimizin tatlı mucizeleri

İşte sinema bir endüstridir

Ve şayet birinci dünya savaşı

Televizyonun doğuşuyla

İmkan vermiş olsaydı Amerikan sinemasına

Yok etmek için Fransız sinemasını

İkincisi ona finansman sağlayacaktı

Yani Avrupa sinemalarını yok etmek

Körlüğü talep eden iki elin var mı

Ama bakarak değil

Bundan eminim

Evet

Neden gözlerimle güven sağlamak

Şayet bir kuşkunun içindeysem

Evet

Neden benim gözlerim değil

Bakarak doğrulayacağım

İki elimi de görüyorsam

 r, İng. Çev: Melis Oflas


[1] Regle du jeu, Jean Renoir’ın 1939 tarihli filmi.

[2] viskningar och rop, Ingmar Bergman’ın 1972 tarihli filmi.

[3]Broken Blossoms, D. W. Griffith’in 1919 tarihli filmi.

[4] Matiére et Mémoire, Henri Bergson’un kitabı.

[5] Les Faux-Monnayeurs, André Gide’in romanı.

[6] Les Livres des Rois, Henry Corbin’in kitabı.

[7] Les Enfants Terribles, Jean Cocteau’nun öyküsü.

[8] Aleksandr Soljenistsin’in kitabı.

[9] Charles Baudelaire’in kitabı.

[10] Robert Louis Stevenson kitabı.

[11] Les Cinq Cent Millions de Bégum, Jules Verne’in kitabı.

[12] Jean Mermoz.

[13] John D. Rockefeller.

[14] Fransızların TCDD’si.

[15] La Condition Humaine, André Malraux’nun kitabı.

[16] L’école des Femmes, Moliere’in kitabı.

[17] Les Liaisons Dangeureuse, Stephan Frears’ın filmi, Choderlos de Laclos’un kitabı.

[18] On ne Bandine pas avec l’Amour, Alfred de Musset’nin kitabı, Roger Kahane’ın filmi.

[19] Adieu ma Jolie, Raymond Chandler’in kitabı, Dick Richards’ın filmi.

[20] Otto Preminger’in filmi, Françoise Sagan’ın romanı.

[21] Gustave Flaubert.

[22] Le Parfum de la Dame en Noir, Alp Zeki Heper’in 1962 yapımı filmi. Türkçeye “Bir Kadın” olarak çevrilmiş.

[23] Fantomas, Fransız dizisi.

[24] Kamera üreticileri.

Rimbaud.. //underground poetix

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

Underground Poetix

 Sunar:

 

Rimbaud..

 

Eğer şiir çoğunlukla yarı kaybolmuş veya aktarılmış çocukluğun hatıralarını ve yansımalarını saklıyorsa o zaman Arthur Rimbaud’un şiirleri çocukluğun ta kendisiydi. İlk şiirleri sonunculardı ve yazdığı tek şiirlerdi.

Doğumu olan 20 Kasım 1854 tarihi ile Colléege de Charville’de katıldığı son mezuniyet töreninin tarihi olan 6 Ağustos 1870 yılları arasında, çocukluğu ve erken gelişmişliği eşsiz bir onbeş yıl oluşturdu. Rimbaud hayatını, tüm ödülleri kazandığı 6 Ağustos’daki mezuniyetiyle, tabancanın Verlaine tarafından ateşlendiği

10 Temmuz 1873 tarihleri arasında, şair olarak yaşadı. Edebiyat hayatının bu üç yıllık ikinci periodu, çocukluğunda yaşadığı belirli maceralar olmasaydı, varolduğu gibi olmazdı.

Rimbaud’un yaşamındaki icraatlarını, edebiyata veda etiği Une Saison en enfer’i yazdığı zamanki Brüksel draması takip etti, dahasonra, ondokuz yaşında, 10 Kasım 1891’de ölümüyle sonlanan hayatının üçüncü periyoduna gezgin, maceraperest, tüccar, ticaret adamı olarak başladı.

En iyi şiirlerinin konusu olan ilk çocukluğu sevgisiz geçmişti. Dahasonraki yaşamında iki kişi onun için özel bir yere sahipti, George Izambard ve Paul Verlaine. Sadece tek bir kişi, annesi, çocukluğunda vardı. Gururuyla birlikte kıt zekası olan bir kadın, Mme Rimbaud, kainatın kapısını oğluna kapatmış ve onu asi duygularıyla izole etmişti. Genç Rimbaud, annesinde anlayış ve sevgi bulmaktansa sürekli azarlanma ve zorluklarla karşılaşmıştı. Ordu kaptanı olan babası, çocuğun doğumundan bir süre sonra kaybolmuştu. Bir çocuğu genelde hayata bağlayan sevgiye karşı bütün bu ani his değişimlerini yaşamak onu suçlu hissettirmiş olmalıdır.

Kendini hayata bağlamaktansa, ona karşı savurdu. Pazar günü onbir ayininine giden Rimbaud aile fotoğrafı, Arthur’un büyüdüğü sevgi çölünü açığa vurur. Resimde iki kız, Vitalie ve Isabella, el ele; ikinci sırada iki erkek çocuk, Frédéric ve Arthur, yine el ele, herbiri mavi şemsiye taşır vaziyette; son olarak Mme Rimbaud, doğru askeri mesafede bulunmaktadır. Seyircinin ironik fikirlerine rağmen oluşum kendi yolunda devam etmişti.

Bu resim Rimbaud’un ilk maskesini gösterir, Pazar günleri annesinin koruyucu gözleri altında mavi şemsiyesi ile dindar, çalışkan çocuk; uysal ve itaatkar.

O zamanlarda böyle bir isyankarlık çocuklar için doğaldı. Çocukluğunu tarif ederken, Confessionstiraflar)’ının ilk kitabında, Saint Augistine şöyle der: “ Zaptedilmez büyüklerimdeki öfkenin içine uçmayı alışkanlık edinmiştim!”. Fakat çocuklar öfke dakikalarına rağmen, onları yönlendiren ve kendilerine ilk sonsuz mutluluğu veren sevgiden vazgeçmezler-örneğin Saint Augistine’deki anneliğe özgü sevgi veya Dante’nin Vita Nuova’nın ilk sayfasında bağdaştırdığı küçük bir kıza duyulan sevgi. Dante dokuz yaşındayken, kaderinde kendi hayatını yönetmesi yazılı olan ve nihayetinde onu Tanrı sevgisine yönlendirecek genç kızı ilk kez görmüştü. Onu kırmızı elbisesi içinde gördüğünde, genç Beatrice’in, isminde olduğu gibi, kendisinin sonsuz mutluluğu olduğunu içgüdüsel olarak biliyordu.

Çocukluk anılarına ait bu sayfalar, Rimbaud’un yedi yaşındaki anısına ait sayfayla karşılaştırılabilir. Bu bir şiirdir, sadece başlığı olan “ Les poétes de sept ans”da değil, aynı zamanda şiddeti ve adaletsizliği yüzünden çocuğunun ruhu nefrete ( livrée aux répugnances) teslim edilmiş annededir. Bu şiirde uyandırılan gerçek dünya annesini sevmediği için onun kurallarına ikiyüzyülükle uymak zorunda olan Arthur’dur. Askeriyedeki tuvalette saklanarak ondan kaçmak istedi fakat o Arthur’u geri çağırdı. Diğer çocuklarla bahçede oynayarak kaçmaya çalıştı ama annesi çocukları uzaklaştırdı. Onun için tümüyle geride kalan şey ruhunun uçmasıydı. Çocuk, anne baskısından sadece düşüncelerinde kaçmayı öğrenmişti. Bu yedi yaşındaki şair hakkında son görüntü, odasında tek başınayken kendini brandaya geren çocuğun görüntüsü,  onbeşlik şair tarafından çok berrak hatırlanır. Bu oyun, brandayla fiziksel temasının büyük gemilerin yelkenlerini hatırlatan hissi ve bir çocuğun hayal dünyasına özgür adamın gerçek yolculuğunu kehanet etmesi anlamında ruhani bir yolculuktu.

Genç Arthur doğaçlama yaparak safsızlığı oynamayı ve nefretini geliştirmeyi öğrenmeliydi. “Sürgün edilmiş melek” e ait kullanılmamış şefkatini gizleyecek bir maske yapmalıydı. Bir şizofrenin gönüllü yaptığı egzersizlerle doğasındaki sevgiyi lanetledi. Tüm genç erkekler için ortak bir drama vardır: ergenliğe geçiş. İlkel kabilelerde buluğ çağının ağırbaşlı ayini olarak kutlanan bu fiziksel ve psikolojik drama zamanımızın medeniyeti sayesinde sessizce kaybolmuştur. Genç çocuk sevebileceğini ve kendini sevilmiş hissedebileceğini düşündüğü insanların dünyasına girmiştir. Saint Augustine kendi ergenlik döneminden bahsederken “Beni sevmekten ve sevilmekten başka ne çekebilir? “ demiştir. Şu küçük latin formülü, nisi amare et amari, aile hayatını, üstesinden gelinmesi gereken sevgi dünyası için terkeden genç çocuğun şehvet dolu belirsizlik anlarının ikilemini özetler.

Ergenliğe girişteki en dramatik çehre cinsel arzuya ait sevginin keşfedilmesidir. Saint Augustine bu sezgi için “ Sevginin tatlı ışığıyla şehvetin karanlığı arasındaki ayrımı nasıl yapacağımı artık bilmiyorum” demiştir. Azizin Kartaca şehrine varışı dağılma ve cinsel aşırılığa işaret eder: “ Sonunda Kartaca’ya geldim.”

Arthur Rimbaud baba evinde hiç sevgi tatmamıştı. Ona teklif edilmeyen şeyi severek başladı. “Les Poétes de sept ans” isimli başlıca şiiri bize nasıl tüm kibiriyle kendi yaşındaki haşarı çocukları sevdiğini, nasıl akşamüstü evlerine dönen işçileri seyretmeyi sevdiğini, nasıl öfke ve duygusallıkla bir işçinin küçük kızıyla kavga ettiğini anlatır. Bu çocukluk anıları kısa süreli, düşmanca ve gülünç derecede acayiptir. Rimbaud’un ergenlik dönemi Dante’ninkinden daha karanlıktı. Dante, onsekiz yaşındayken Betarice’i bu kez beyazlar giymiş olarak görür. Belki bir kelime ya da baş sallamadan ibaret bu kısa görüşme Floransa’nın bir sokağında gerçekleşir.

Hem Confessions’da hem de Vita Nuova’da, ergenlik çağının yalnızlığı ve bir erkeğin yolculuğu arasında, cinsel hayatın gerçekleri ya da düşleri tasarlanmıştır. Bu cinsel hayat Saint Augustine’de olduğu gibi aktif ve şehvetli veya Dante’de olduğu gibi pasif ve idealist olabilir. Rimbaud, artist olmak alınyazısında bulunan ergenlik çağındakilerin hayatında sevginin yerine geçen, ustaya duyulan sevgiyi biliyordu. George Izambard’da hayran olduğu bir yönetici ve güvendiği bir arkadaş bulmuştu. Saygı, minnettarlık ve sevgi genç öğrencinin genç öğretmeni için hissettiği duyguların parçasıydı. Augustine, aynı deneyimi, Milano’da Ambrose’la tanışıp onu sevmeye ( et eum amare coepi) başladığı zaman yaşadı. Dante, L’Inferno’da büyük düşkünlük duyduğu ustası Brunetto Latini’den bahsetmekten çekinmemişti. Kısa bir cümlede Dante Brunetto’yu kastederek “Bir erkeğin kendini nasıl sonsuz yapabileceğini öğrettin” demiştir; duygularla ifade edilmesi zor bir anahtar vardır, minnettarlığın bağlılığı. Rimbaud’da çok genç yaşında, kalbini ve masumiyetini açtığı sevginin bir şekli olan mektupların saygınlığını hissetmişti.

Rimbaud’un çocukluğunun karanlık bir başkaldırı içinde tüketildiği babaevinin kısıtlı kozmosundan ve şiirlerinde hayat bulan buluğ çağının yeraldığı dünyanın daha geniş kozmosundan sonra sıra ruhun kozmosuna gelmişti. Buluğ çağının sırrını zorlarken şiiri keşfetti ve sonunda ruhun sırrını zorlarken – sonsuzluğu? Tanrıyı? Doğuyu? Keşfetti.

Bazı sanatçılar ruhun kozmosuna sadece şiddeti deneyimleyerek ulaşır. Bunlar cehennemi bilen ve hakkında tanıdık konuşan artistlerdir. Dante, Dostoyevsky, Blake, Rimbaud, Henry Miller, ve Jim Morrison. Bu adamlar için kullanılan kelimeler alevler arasında yollarını açmıştır. Bu, sanatçının dikbaşlı toplumu suçlayan kişi konumuna girdiği durumdaki ruh yapısının şiddetidir, tutkunun değil.

Augustine, kendisini sonunda azizliğe götüren felsefeyi çok genç keşfetmişti. Dante çok gençken hiçbir zaman durduramadığı teolojiyi sanatının servisinde kullanarak keşfetmişti. Rimbaud, Augustine’de olduğu gibi papazın kozmosundan ve Dante’deki gibi şairin kozmosundan farklı olarak hayalin etki alanını keşfetti.

George Izambard Charville’e ilk kez 1870’’in Ocak ayında Collége’da ileri edebiyat öğretmek için geldi. Yirmibir yaşındaydı. Çocukluğunu ve okul günlerini Kuzey Fransa’daki Douai’de geçirmişti. Edebiyata, özellikle modern şiire olan sevgisi öğretmen olma isteğini hareketlendirmişti.

Izambard, ilk sınıfında kendisinden sadece beş yaş küçük genç öğrenci Rimbaud’u farketmişti. Üzerinde bıraktığı ilk etki Tom Thumb’ın reankarnasyonunu gözlemlemek gibiydi; Rimbaud’un boyu hala kısaydı. Fakat Rimbaud’un yazılarını ve aklının kalitesini keşfetmesi çok uzun sürmedi.

Rimbaud entellektüel anlamda Izambard tarafından, Izambard’da bu yetenekli öğrencinin hayranlığı tarafından baştan çıkarıldı. Mme Rimbaud bu şartlar altında birçok annenin hissedeceği ve davranacağı şekilde hareket etti. Genç öğretmenin oğluna özel ilgi göstermesi onu gururlandırmıştı. Fakat ilk tepkisi, öğretmenin oğlunun beynine kendi yaşam stilindeki sığlıkları gösterdiğini farkettiğinde kıskançlığa dönüştü.

Rimbaud’un Mayıs 1870’de Banville’e gönderdiği mektup o zamanlarda şiire karşı olan hislerini yansıtıyordu. Théodore de Banville Paris’teki en önemli Parnasyen şairdi. Rimbaud ona bir şiirinin müsveddesini göndermişti. Rimbaud için şiir yazmadaki heyecanın çoğu onu yayınlanması düşüncesine aitti. Günün şairleriyle ortak olan Le Parnasse Contemporain isimli dergide gözükmek istiyordu. Izambard, Rimbaud’un geçici şairler ve güncel periodlar hakkındaki ana bilgi kaynağıydı.

Alman istilası başladı ve Izambard orduya katılmak için dönemin sonunda, 24 Temmuz’da Douai’ye gitti. Bu ayrılık- tren uzaklaşırken Rimbaud’un garda tek başına durması- belki de çocuğun ilk en şiddetli kayıp ve üzüntü deneyimiydi. Douai’deki arkadaşına 25 Ağustos’da yazdığı mektup aralarındaki ilişkinin birçok noktasını açığa çıkarır. Izambard’ın Charville’den ayrılışından sonra kasvetli taşra kasabasının donukluğu her zamankinden daha fazla açığa çıkmıştı. Rimbaud’un sevmediği tavırlar kendini beğenmiş, komik askeri geçit törenleri vasıtasıyla abartılıyordu. Depresyon ve hiddet atakları yüzünden yaz ayları boşa geçmişti. Savaş yüzünden postahane kitapçılara kitap göndermeyi kesmişti. Rimbaud, kendi ülkesinde bir esir olarak hissettiği bu dönemde gittikçe durgunlaşıyordu. Bir kaçışı anahtarı bulunan Izambard’ın Charville’deki odasıydı. Orada, öğretmenin küçük kütüphanesindeki bütün kitapları okudu. Yaz sonunda malzemesini tüketmişti. Tek kaçış kalmıştı: gerçek bir uçuş. Rimbaud 27 Ağustos’da Paris’e giden gemiye bindi. Paris’te yakalandı çünkü hem tam bileti yoktu hem de parasızdı. 5 Eylül’de hapishaneden Izambard’a mektup yazarak yardımını istedi. Annesinden veya Charville polisinden yardım alamamıştı. Izambard son şansıydı. Mektubun tarzı emir verir gibidir. Izambard’ı şimdiye kadar bir kardeş olarak sevdiğini ve şimdi bir baba gibi sevmeye hazır olduğunu yazar. Izambard hapishane yöneticisine yazarak çocuğu serbest bırakması için yalvarır ve mektuba dönüş biletinin parasını da ekler. Rimbaud eve dönüş yolunda Douai’ye giderek Eylül 10’dan Eylül 25’e kadar Izambard ve onun yaşlı arkadaşları Gindre kardeşlerle birlikte kalır.

Rimbaud Charville’den Douai’deki Izambard’a yazmaya devam etti. 2 Kasım’daki mektubu yenilenmiş huzursuzluğunun ve can sıkıntısının kanıtıdır.”Je meurs, je me décompose dans la platitudes” ( Basmakalıp lafların ortasında çürüyorum ve ölüyorum). Paris’e kaçışı ve Douai’deki geçici ikameti Charville’de nefret ettiği herşeyi abartmasına hizmet etti. Şimdi Izambard’a olan sevgisi ve bu arkadaşlığa layık olmak için kendisine bir şey yapma arzunundan bahsetmektedir. Dizeleri üzerinde çok çalışmak ve şair olmak minnettarlığını ifade etmenin bir yolu olacaktı. Bu azim hala toy bir egoizm ihtiva eder, ve bunu haklı çıkarabilecek şekilde mektubunu “ ce sans-coeur Rimbaud” ( kalpsiz Rimbaud’un) olarak imzalar.

Yakın öğrenci-öğretmen ilişkisi bu sefer sona ermişti. Hayatında bir sonraki tecrübe, Verlaine bölümü, çocuğun karakterinde oldukça farklı özelliklerin çıkmasına vesile olmuştu. 12 Mayıs 1871’de Izambard’a yazdığı önemli mektubunda , “Lettre du voyant”’ın ilk versiyonu, üslubu daha kibirli ve diktatörcedir. Izambard’ı akademik kariyerine çok önem verdiği için, tutucu yapısı için, topluma karşı gerçek bir isyankar olmadığı için azarlar. Bu mektup adamla çocuk arasındaki daha ileri seviyeye ulaşan ayrılığı işaret eder çünkü mektup “Le Coeur volée “ isimli önemli bir şiirin el yazmasıyla biterki Izambard bunu anlamamıştır.

Yaklaşık dokuz ay boyunca Izambard Rimbaud’un hayatını oldukça etkiledi. Bu aylar Charville halkıyla derin bir tatminsizlik hissettiği aylardı. ”A la musique” isimli şiirinde çizdiği portre askeri bandonun meydanda, Rimbaud’un isyan ettiği uysal ve aptal atmosferi oldukça yakalamış emekli obez ilerigelen seyirciler karşısında çalmasıdır. Bu aylar aynı zamanda cinsel arzunun hissedilmeye başlandığı aylardı. ”Roman” isimli şiirinde kızları nasıl sezdirmeden izlediğinden bahseder, ilk aşk şiirleridir,  çıplak etin manzarasıyla uyanan şehvettir.

Rimbaud hiçbir zaman Izambard’ın dostluğundan faydalanmadı. Kusursuz, onurlu bir ilişkiydi. Anne disiplinini reddettikten sonra öğretmeninin kardeşce tavsiyelerini okul içi ve dışındaki dersleri tüketene kadar kabul etti ve dahasonra ziyaretini bekleyen ünlü bir şairin olduğu heyecan uyandıran Paris’e yöneldi.

Izambard’dan Verlaine’e geçişe zorlayan deneyim türüne ait ipucu, 13 Mayıs 1871’de Izambard’a verilen mektubun içine eklenmiş  “Le Coeur volé” (Çalınmış Kalp) isimli şiirin içindedir. Rimbaud şiir için başka başlıklarda düşündü: “ Coeur supplicié” ve “ Coeur du pitre” 1871 Haziranına ait bir müsveddede bulundu. ”Çalınan Kalp”, “ İşkence edilmiş Kalp”, “Bir Palyaçonun Kalbi” hala onaltı yaşında olan, komünün ordusuna kayıt olmak için gittiği Paris barakalarında oğlancılık manzarasına teslim olmuş çocuğa ait aynı kalptir. Bu hareket Rimbaud üzerinde zorlandı veya kendisi tarafından gözlemlendi veya kendisi tarafından hayal edildi.

Şiir bir triolettir, üç kıtadan oluşur, herbiri iki uyak üzerine oluşturulmuştur. İlk kıtada: deneyimlediği ( veya gözlemlediği) olay bitene kadar çocuğun nasıl korku duyduğunu anlatır. Bu son derece uçta olan açıklama, olası veya değil, Rimbaud için baraka sahnesinin fiziksel bir tiksinmeye yol açtığı sonucu çıkarılır.

Verlaine’in samimiyeti çok iyi bilinirdi. Rimbaud, Charville’den şiirlerini gönderirdi ve karşılığında Verlaine onu Eylül 1871’de Paris’e davet etti. O zaman Rimbaud bir şair olduğuna emin oldu ve kendini en büyük şiirsel hırslara teslim etti. Verlaine’le Paris’teki ilk gecesi ilgili her açıdan acı vericiydi. Verlaine ve bir ay sonra doğum yapacak olan karısı Mathilde, Montmartre’de Mathilde’nin ailesinin evinde 14 rue Nicolet adresinde oturuyorlardı. Mathilde’nin babası M. Mauté o sırada evde değildi. Mmme Mauté, kızı, ve Verlaine’in arkadaşı ve aynı zamanda şair, Charles Cros Rimbaud’u sohbete dahil etmek için anlamsız bir çaba içine girdiler. Çocuğun boyu oldukça uzundu ve ani gelişen bu endamın verdiği tüm gariplikleri sergiliyordu. Elleri büyük ve bir köylününki gibi kırmızıydı. Yüzü güneşten kararmıştı, açık kahverengi saçları kalın ve dağınıktı. Onu tarif eden herşeyde köylü bir ergenlik işareti vardı: Arden aksanı, yüzündeki arsız ifade, sorulara cevap vermeyişindeki inatçılık.

Paris’e davet etmesi her hevesli genç şairi alevlendirmeye yeten Verlaine’le olan entellektüel yakınlığına ve sevgiye güvenmişti.” Venez, chére grande ame, on vous attend, on vous désire”. Bu cümle, ilk buluşmada, akşam yemeği esnasında Rimbaud’un kafasında olmalıydı: hamile karısı, kayınvalide, doktor-şair Cros ve Verlaine. Yemeğin sonunda piposunu yakıp sonra acele ile odasına çekilmeden önce bile Verlaine’i aile bağlarından ve orta sınıf hayatından kurtarmaya yemin etmiş olmalıydı.

İki veya üç hafta sonra, Rimbaud Verlaine’in evini terketti. Aralık 1871’de Verlaine’in kendisi için kiraladığı, Montparnasse rue Campagne Premiére’deki odaya yerleşti.

Rimbaud’un varışından evvel Verlaine ile karısının arası kötüye gidiyordu. 30 Ekim’de doğan oğulları aralarındaki ayrılığın büyümesine engel olacakmış gibi gözükmüyordu. Verlaine’in içki alışkanlığı artmıştı.

Verlaine ile Rimbaud’un arkadaşlığı sık sık gittikleri kafelerde ve beraber içmeleriyle gelişti. Utangaçlığının kaybolmasıyla Rimbaud Verlaine üzerinde daha fazla güç elde etti. Çocuğun mizacındaki ikonoklast güç yaşlı adamların ortası bir kişilik yaratmaya hizmet etti. Coin de table, Rimbaud’un kendinden çok daha yaşlı şairlerin ve ressamların ortasındaki yüzünü gösterir.

Paris’teki altı aydan sonra, Rimbaud 1872 Nisan’ında Charville’e geri döndü. İki ay sonra, önce rue Monsieur-le-Prince’de sonra rue Victor Cousin’da oda tuttuğu Paris’e tekrar geldi. Mayıs, Haziran ve Temmuz ayları boyunca Les Illuminations için bazı düz yazı şiirlerini yazdı.7 Temmuzda, iki adamın Arras, Charville ve Brüksel üzerinden Belçika’ya gitmek için başladıkları hayatlarının en dramatik yolculuğu 10 Temmuz 1873’de Brüksel’de vurulma sahnesiyle sonuçlandı.

Temmuz 1872’de, henüz Brüksel’e varalı bir hafta olmuşken Verlaine’in karısı ve kayınvalidesi pişman kocayı evine götürmek için geldiler. Verlaine kendisini Paris’e götüren trenden kaçıp Rimbaud’a geri döndü. Bu Verlaine ve Mathilde arasındaki son barışma çabasıydı. Brüksel’de geçirdikleri iki ay sonunda Verlaine ve Rimbaud 7 Eylül’de, Rimbaud’un Charville’e döndüğü üç hafta hariç, 6 ay yaşadıkları Londra’ya gitmek üzere yola çıktı. Londra’da Fransızca dersleri verdiler fakat asıl Verlaine’in annesinin gönderdiği parayla yaşadılar. Rimbaud Şubat 1873’de Charville’e döndü fakat Mayıs 1873’ün sonunda tekrar beraberdiler. Kavgalar sıklaşmaya başlamıştı. 3 Temmuz’da Verlaine Rimbaud’u Londra’da terkederek Brüksel’e döndü. 4 Temmuz’daki kısa not Rimbaud’un bu ayrılığı onarma isteğini ortaya çıkarır.

Verlaine Rimbaud’a telegraf çekerek ona Brüksel’de katılmasını istedi. Brüksel’de geçen birkaç günün ardından Rimbaud Paris’e gitmek için terkedeceğini bildirdi. Bir kurşun çocuğun sol bileğine saplandı. İki adam, Paris’ten gelen Verlaine’in annesiyle birlikte Rimbaud’un yarasının sarıldığı Hospital Saint-Jean’e gittiler. Gece geç vakit Verlaine’in Rimbaud’un gitmesini engellemeye çalıştığı sırada polis çağırıldı. Verlaine Brüksel mahkemesi tarafından kasıtsız cinayete teşebbüsten iki yıla mahkum edildi. Mos hapishanesinde onsekiz ay geçirdi.

Ne Verlaine ne Rimbaud arkadaşları ve tanıdıkları tarafından yapılan homoseksüel suçlamaları kabul etti. Yazılı olarak suçlamaları reddettiler. İlişkileri hakkındaki ana dökümanlar Verlaine’in belirli şiirleri ve Rimbaud’un Une Saison en enfer’indeki belli bölümlerdir.

Aşıkların kavgaları, sarhoşluk, tabanca, ve polis duruşmalarının ardında Rimbaud’un çıktığı uzun yolculuklar vardır. Güç ve günah, sarhoşluk, şiir vasıtasıyla gücü kullanma yolu arıyordu. Verlaine küçük heveslerin, belirsiz projelerin ve hislerin adamı oldu. Rimbaud’un yolculuklarında geri adım atmak yoktu ve her yolculuk ötekilerden daha tehlikeliydi, tıpkı Jim Morrison’unkiler gibi.

Brüksel ve Londra’daki Verlaine ve Rimbaud’un hikayesi modern sanatçının mitlerinden biridir. Bu hikaye James Joyce tarafından Dublin odyssey of Leopold Bloom and Stephen Dedalus (Leopold Bloom ve Stephen Dedalus’un Dublin serüvenli yolculuğu)’da edebiyat formunda yeniden şekillendirildi. İki adam aslında tek bir adamdır: yüzyıla bağlanan adam ( Verlaine- Bloom) ve yüzyılı geride bırakan adam ( Rimbaud- Stephen), sevginin arkasındakiyle sevgiyi öğrenmek için arayan bir kahraman.

Yolculuğun ve kaçışın ana konusu her dönemde edebiyatın en ısrarcı konularından biri olmuştur. Antik çağlarda Homer’in Odyssey’si, ortaçağda Dante’nin Comedia’sı, Rönesans’da Rabelais’in Pantagruel’i, bugündeyse Saint- John Perse’nin Anabesi’i yolculuk sembolünü kullanan en yaygın örneklerdir. Rimbaud’un Une Saison en enfer’i ( 2873), Eliot’un The Waste Land’i ( 1922), vw Saint-John Perse’in Seamarks’ı (1958) modern epiğin sınır taşlarıdır. Baudelaire tarzında, amacı kendini keşfetme olan yolculuklardır.

Rimbaud’un şiir yazmayı bıraktığı Brüksel’deki dramadan sonra kendi hayatı epik bir hal aldı ve anılarındaki ve hayallerindeki yolculukları gerçekten yaşadı. 1874–1880 tarihleri arası kaçış teşebbüsleriyle harcandı. 1874’de Rimbaud yirmibir yaşındaydı. O senenin Mayıs ayında kötülüğüyle ün salmış bohem Germain Nouveau ile bir kez daha Londra’daydı. Verlaine hapisten çıktıktan sonra, Şubat 1875’de, iki şair Stutgard’da Rimbaud’un insafsızca Verlaine’in yeni dinsel tavrıyla alay ettiği son bir görüşme yaşadı.

Sonraki birkaç ay Rimbaud amaçsızca dolandı, ilk önce Rhine boyunca sonra Milan ve Siena. Ekim ayında bir süreliğine Charville’e geri dönüp yoğun biçimde dilbilim çalıştı. Nisan 1876’da annesi ve erkek kardeşiyle ettiği kavga sonucu evden ayrıldı. Alman ordusuna katıldı, Bir İngiliz gemisiyle denizci olarak kaçtığı Java’ya ulaştı. Senenin son gününde, Charville vardığında güneşten yanmış teni ve uzamış sakalı yüzünden neredeyse annesi tarafından tanınmayacak durumdaydı.

Ertesi yıl, 1877’de düzensiz seyahatler onu Almanya, Kopenhag, Stockholm, Marsilya ve Roma’ya sürükledi. Kışı ve takip eden ilkbaharı Charville’de annesi ile geçirdi. Sonra İsviçre’ye, Cenova’ya ve Mısır’a gitti. 1879’da Kıbrıs’a ulaştı ve orada bir grup çalışana tercümanlık yapmak için tutuldu. Tifo yüzünden Charville yakınındaki Roche’ye geri döndü. Bu Rimbaud’un serserilik yıllarının bitişiydi. O kış yirmibeş yaşındaydı. Yanakları çukurlaşmaya ve saçı grileşmeye başlamıştı.

Rimbaud 1880–1890 yılları arasındaki on yılın çoğunu güney Arabistan’da Aden’de ve Habeşistan’ın içlerinde Harrar’da geçirdi. Aralık 1883’de Aden’e dönerek Société de Géographie için bir makale yazdı, hidrolik üzerine bilimsel antlaşmalar, mekanik, ve astronomi çalıştı. 1884’de Aden’de bir Harai kadını ile yaşıyordu. Dahasonra bu kadından bahsetmemiştir ama Marseille’deki ölüm döşeğinde bile hizmetkarı ve daimi refakatçisi Djami hakkında konuşmuştur.

Habeşistan’da güç için iki yarışmacı vardı. Tigré Kralı John ve Etopya ve Meneleğin hükümdarı Shoa Kralı. Rimbaud Menelek’in askeri kuvvetleriyle çalışıyordu. Barbar Danakil’lerin bölgesini kendi üzerine aldı, Shoa’da kandırıldı ve soyuldu, Mayıs 1888’de Harrar merkezli silah ticareti yaptı. Burada baş rahatlatıcısı Djami le birlikte kendine daimi bir ev kurma çabası içine girmiş gibi gözükmektedir.

Rimbaud’un hayatında bu on yıllık dönem içindeki paragöz köylü Arden ırkının zaferini temsil eder. Bir noktaya kadar çocukluk ve gençliğinde isyan ettiği annesinin özelliklerini aldı. Rimbaud’un 17 Ağustos 1881 ile 30 Nisan 1891 yılları arasında ailesine yazdığı yüz civarı mektup, kısa makul bir işadamının mektuplarıdır. Şairin stili ve duygusallığına ait hiçbir iz yoktur. Tarif ettikleri hayat para biriktirmeyi ve özgürlüğünü kazanmayı amaç edinmiş bir çalışanı tarif etmektedir. Rimbaud on yıl boyunca inatla “güvenlik”in burjuva erdemi olduğuna inandı. Masraflardan kaçınarak, çok çalışarak ve yabancı yalnızlığında çok az insan görerek yaşadı. Para kazanmak için ticaret adamı olarak kaldı. Bu noktada berbat bir şekilde başarısızlığa uğradı. Habeşistan’ın sıcağında döktüğü on yıllık ter ve emek sonucunda sadece yirmibin frank biriktirebildi.

Şubat 1891’de, Rimbaud hala Harrar’dayken, sağ dizinde bir tümör oluştu. Mart ortalarında yatağa düştü ve martın sonunda Aden’deki Avrupa Hastanesine gitmeye karar verdi. Hastanede yattığı müddetçe bacağındaki şişlik arttı. 9 Mayıs’ta onüç günlük yolculuk sonunda Marseille’ye vardı. Hopital de I’Immaculée Conception’da bacağı kesildi. Mme Rimbaud operasyondan birkaç gün sonra Marseille’ye geldi. Bu oniki sene içinde anne ile oğlunun ilk görüşmesiydi. Temmuzda, Rimbaud Marseille’den bir ay kaldığı Roche’ye acılı bir yolculuk yaptı. Ağustostaki dönüş yolculuğunda trenin her hareketinde sarsıldı. Hastalık vücudunun diğer kısımlarına yayıldı. Marseille’de kanser teşhisi kondu.

Rimbaud’un kardeşi Isabelle Marseille’de ona refakatçilik yaptı ve ölene kadar yanında kaldı. Rimbaud ona, varlığına ve dikkatine güvendi. Rimbaud’un son haftalarındaki dokümanlar Isabelle ile annesi arasında gidip gelen mektuplardır. Rimbaud iki kez peder tarafından ziyaret edildi.

10 Kasım’da ölüm geldiğinde Isabelle yanıbaşındaydı. Rimbaud’un vücudu Charville’e taşındı. Cenaze çok kalabalıktı, sonrasında mezarlığa giderken cenazeye sadece anne ve kız kardeş refakat etti. On yıl sonra Charville meydanına Rimbaud’un bir anıtı dikildiği halde hiçbir arkadaş ve yazar orada değildi. Heykele 1914’de ve 1940’da iki kez Almanlar tarafından istila esnasında zarar verildi. Rimbaud’un kendisi daha önceki Alman istilasına 1870’de tanık olmuştu.

Claudel, Jacques Riviére and Daniel-Rops gibi, Rimbaud’un eserlerinin oldukça etkilendiği Katolikler insanın olası dini tarafının ışığı altında çocuğun şiirlerini yorumladılar. Yazılarının doğası ateist ve katoliklerin, mistik ve sürrealistlerin içinde doktrinsel onaylamalar bulabileceği türdendir. Oysa Rimbaud’un çalışmalarında dinsel problemler hiç olmamıştır, çözülmemiştir ve herhangi bir laik barışa ve görüşe karşı tehdittir. Adam yaşamının sonunda çocukluk döneminin dinsel kaderine muhtemelen boyun eğerek yolculuklarının sonuna gelmişti, fakat sanatı kaçış ve arayışın, dine küfretmenin ve dua etmenin, masumiyetin ve cehennemin en önemli örneği olarak kalmıştır.

TAQWACORES (İslamic Street Preachers)

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

underground poetix destekler ve sunar:

TAQWACORES

(İslamic Street Preachers)

 

“Never Mind The Burkas”

Ya da,

“Mohammed was a Punk Rocker”

 

 

Ginsberg’in (ön-)gördüğü Muhammed’in meleklerine…

 

 

“Başlangıçta söz vardı”, bu oluşların ilkiydi; sonrasındaki oluşların bu söze atıf yapan kendi başlangıçları geldi.

Bizi şu anda ilgilendiren oluşun başlangıcı ise 2002. Michael Knight (Kendisi İrlanda kökenli Katolik bir aileden gelmektedir.16 yaşında Malcolm-X’in biyografisini okuyarak Müslüman olur. 17 yaşında Pakistan’a gider. Orada dini eğitim veren resmi ve gayrı resmi yerlerde ilim arar. O yıllarda günde altı saati aşan bir dini çalışma içersindedir. Afgan mültecilerle temas kurar. Bir ara Çeçenistan’a geçmeyi düşünür. Ardından Amerika’ya döner.) 2002 senesinde, yazmış olduğu romanı “Taqwacores” u fanzin formatında (D.I.Y [Do it yourself] ) şehir şehir dolaşarak camiilerde, camii çıkışlarında dağıtmaya başlar. Romandaki karakterlerden öne çıkan  Umar, katıksız bir Sünni, Rabeya, burka giyen, isyankar kadın, Jehangir elektro gitarı ile ezanı çalıp duran, madde kullanıcısı bir mohavk sufidir. Olaylar New York, Bufallo’da geçer. Yukarıdaki karakterler bir evi paylaşan ve punk çizgisinde birleşen karakterlerdir. Evlerini toplu ibadet ve punk ev partileri için kullanırlar. Bu karakterler arasında geçen konuşmalarla Batıni, çoğulcu ve avama göre  hürriyet alanları genişletilmiş bir İslam’ın tartışması vardır. Fanzo-roman’n önü Alternative Tentacles adlı, punk albümleri çıkartan bir firmanın Michael Knight’ı fark etmesiyle açılır. Firma kitabın posta yoluyla satışına başlar. Ardından Hakim Bey’in “el vermesi” ile Autonomedia tarfından basılır. Gerçekte bir yazarın, ya da ütopistin kurgusudur. Kurgu punk dinleyen,köken itibarı ile Ortadoğulu ve Müslüman olan bir kitleyi bazalır. Lakin bu kurgu birçok kişinin hayalidir ve Knight bu fitili ateşlemiştir.

 

Punklara dair inanarak gözlemleyip fark ettiğim bir şey hepsinin birer efsane oluşudur, istisnasız her biri öyledir, hangi çevrede olurlarsa olsun. Onları kendi ünlerine yakışır biçimde görmeseniz bile, bir otoparkta arkadaşlarının arkadaşlarıyla nezaketen basit bir el sıkışmalarında bile, ölümsüz bir titreşim, sanki o otopark tarihi bir zirveye ya da halihazırda içinde yaşadığımız on binlerce filmden bir sahneye ev sahipliği yapıyormuş gibi çizgi-romansı bir kıyafet balosu duygusunu hissetmemeniz mümkün değil. En azından ben bunu hissettim, ama yine de bir punk nedir ki? Bu kurtlu konserveyi burada açacak değilim ama şu kadarını söyleyeyim ki kendi hikayemde ve bu evin hikayesinde bu kelimenin karşıladığı çoğu şeyin içinden geçtim ve rude boylardan, riot grrrllerden, crusttan, Oi!dan ve straightedgeden daha rahat bahsetmeye başladım ve bu kültürün sularında güvenle seyretmeye yetecek argoyu öğrenmişken, eh, işler öyle bir noktaya geldi ki kendim de bir punk olmuş gibiydim; tabii eğer punklar aileleri istedi diye mühendislik eğitimi alırlarsa.

Kaçınılmaz olarak, bu “punk” sözcüğünün “ağaç” ya da “araba” gibi elle tutulur bir şey olmadığını kavradım. Punk daha ziyade, bir bayrak gibidir, açık bir sembol, insanlar ne olduğuna inanıyorsa o anlama gelir. Bir zamanlar Çin’de kırmızı trafik ışıkları “geç” anlamına geliyormuş. Neresinden tartışabilirsiniz ki?

Punk’ı tanımlamaya çalışmaktan vazgeçtiğim sıralarda İslam’ı tanımlamaktan da vazgeçtim. İkisi sandığınız kadar ayrı değil. Her ikisi de muazzam hakikat ve canlılık patlamaları içerisinde başlamış ama görünüşe göre yolda bir şeyler yitirmişler – belki de dünyanın asla böyle pozitif bir güç ve öfke görmediğini ve de görmeyeceğini bilmekten gelen enerjiyi. Her ikisi de satılmış ve ikiyüzlülerden çok çekmiş ama yaratıcı dürtüleri ve adanmışlıkları tarafından sakatlanan gerçek müminlerden de çekmiş. Her ikisi de dışarıdan tek ve yekpare cemaatler gibi görünüyor ki aslında bu gerçeğin yanından bile geçmiyor.

Daha sayabilirim ama en önemli benzerlik yukarıda Punk için ifade ettiğim gibi İslam’ın kendisinin de bir bayrak olması; şeyleri değil düşünceleri temsil eden açık bir sembol. Punk’ı ya da İslam’ı ele avuca sığdıramazsınız. O halde sizin onlara yüklediğinizin dışında ne gibi bir anlamları olabilir ki?

Michael Muhammad Knight, Autonomedia, TAQWACORES, (syf. 6-7)

 

Aynı yılın yaz ayında Kourosh Poursalchi, “Taqwacores”un etkisiyle Teksas’da, “Mohammed was a Punk Rocker”ı kaydeder. “Taqwacore” romanı yüzünü gerçek hayata çevirmiş bir manifestodur artık. Punk’ın doğduğu topraklarda punk’a ait yeni bir yön çizilir. Bu yön punk’ın müzikal kökeni kadar tepkisellikten beslenen düşünsel yanını da yansıttığından edebiyatı ve yaşama dair her ne varsa onu da kapsamaya başlar. Taqwacore yeni oluşan bir karadeliktir.

 

Türün adı, Taqwacore, iki kelimeden oluşur. Birisi Arapça kökenli olan ve en basit anlamıyla Allah korkusu anlamına gelen takvadır. Takvanın zahiri hududu muhafaza, batını ise ihlas ve niyettir. Diğeri ise müzikal tür olan core’dur.

 

Aslında her şey normaldir. Ama aslında dünyada yaşadıklarının farkında olmayan; devletlerinin işledikleri cürümlerden uzakta; Times’da ya da CNN’de, yaptıklarıyla tezat bir beyaz saray’da oturan başkanlarının sözlerinden dünyayı görmeye alışmış bir milletin ticaret merkezlerine iki adet boing çakmak, savunma bakanlığına da çakmaya çalışmak hiç de normal değildir..

 

Bu anormallik temelde Taqwacore’un da zeminidir. O zamana kadar ikinci sınıflığını pek de umursamayan, bir kısmı orada doğmuş, görmemeye çalışan Müslümanlar artık “Kral çıplak”la karşı karşıyadırlar.”Öteki”dirler, ve bunun ötesi berisi yoktur… Tepki büyüdükçe büyür, öyle ki, hangi sosyal sınıftan olurlarsa olsunlar artık külliyen “persona nan grata”dırlar.

 

İslam bir dindir. Ancak zengini Müslüman zengini, fakiri Müslüman fakiri ve hatta ateisti de Müslüman ateisti olarak çıkışsızca adlandırılınca, artık dini köken Marx’ın ekonomik bağlamda incelediği sınıfların, Amerika’da güne özgü bir çeşidi haline gelir. Ve bu sınıfın içersinden de kaçınılmazca sınıfın tepkisini dile getiren birileri çıkar.

 

 

Yüzünü hiç görmemiştik ve bence bu Rabiya’ya mutlak bir psikolojik üstünlük sağlıyordu. Ancak söz konusu ayrıcalığıyla beraber, her yaptığı da geleneğin pek öyle teşvik edeceği şeyler değildi. Her ne kadar Rabiya da oradaki herkes kadar sadık bir Müslüman olsa da, yaşamayı seçtiği İslam kendi İslam’ıydı. Geçen geceki partide tamamen tesettüre bürünmüş halde mikrofonun başına geçip Stooges’ın “Nazi Girlfriend” şarkısını peçesinin ardında Iggy Pop’un İhtiyar Adam Faniliği tonunda aheste ve mezar kaçkını sesiyle okuyan  da – “Becermek istiyorum onu yerde, kadim irfan kitaplarımın üstünde”— aynı kızdı, Cuma günleri duvar-delen-beysbol-sopası-mihrabımızın önünde dikilip hutbe okuyan ve kendi çıkardığı fanzini Ayşe’nin Kızlık Zarı’nda yazdığı her iki yarıkürenin cinsiyetçiliği üstüne lakırdıları dağıtan da.  

           Michael Muhammad Knight, Autonomedia, TAQWACORES, (syf. 9)

 

 

 

 

 

Bu karadelik, kendisine de bir karadeliktir. Aslında arada kalmış insanların, bizim “Alamancı”larımız gibi, ki kartel bir parçasında bu sıkışmışlığı “orada yabancı burada Alamancı” şeklinde özetler, kendilerine “değerlerimiz” olarak verilen şeylerle “olmak” istedikleri şeylerin çatışmasından doğan yeni bir kimliktir.

 

Kendisine de bir karadeliktir, zira ne “bu” ne de “o” olamamaktadırlar. Kültürel ve inançsal bir haymatlosluktur yaşanan. Ne Amerikalı olmak, olabilmek ya da olmak istemek, ne de Amerika’da gettolaşan İslami birimlerden birinde hayat tüketmek… Aradıkları, kendi oluşlarına ilişkin yepyeni bir yoldur, Taqwacore’ da bu açılan sayfa.

 

Ku Klax Klan’ın görüşlerinin toplumca anonimleştirilmiş şekli olan ayrımcılığa ve Amerikan makamlarınca “münferit”(!) bulunan kendilerine yönelik şiddet kadar, baştan beri var olan “Büyük şeytan Amerika” görüşünden hareket eden,11 Eylül sonrası yaşanan olaylarla da tabanını genişleten radikal söylemli İslamcılara da bir tepki içersindedirler.

 

Farz-ı misal, türün gruplarından The Kominas (Urduca’da “kominas” piçler anlamına gelir. Türlerini “Bollywood Müslüman punk” ya da daha bilinen bir isim olarak Taqwacore olarak tanımlarlar. Punk, metal ve Bahangra Halk müziği etkileşimlidirler), ünlü Brooklyn imamı Siraj Wahhaj’a ithafen, ki bu imam aynı zamanda homofobik görüşleriyle ünlüdür, “Rumi was a Homo”Rumi, yani bu coğrafyada daha bilinen ismiyle Mevlana, bir homoydu, adlı parçayı yapmıştır.

 

Taqwacore, 11 Eylül gibi, kimin yaptığı belli olmayan, altından provakasyon kokuları açıkça yükselen saldırıyla toplumda oluş-turul-an Ortadoğulu ve Müslüman kimliğe duyulan öfke ve toplumun bilinç altındaki kölecilik zamanlarından kalma güney bayraklı önyargıların psikolojik ve fiziki şiddete dönmesine, medyada ve toplumda bunun “ayrımcılık” şeklinde hafifleterek sunulması konularını işler.

 

Bunu herhangi bir duyarlı grup ya da gruplar da yapabilir şüphesiz. Taqwacore burada diğer türlerden ayrılır. Allah kelamının kulca uygulanırkenki kişisel tercihlerle şekillenen uygulama farklılıklarını, anlama eşiğinin düşüklüğünden, İslamı yaşamaya çalışmak yerine, yaşamına İslam adını vererek İslam’ı kendi hayat perspektifine göre toplumsal hayata dikte etmek isteyen ataerkil zihniyeti hedef alır.

Çıkış noktası Allah’ın dağda takla atarak kendisine ibadet vazifesini yerine getiren çoban kulunu Hz. Musa’nın tenkidine engel olması ve onun ihlasından duyduğu sevgidir. İslam inancına göre “Ayet”i reddetmek ile kabul etmek ancak uygulamamak farklı kavramlardır. Birisinde kul isyan içersindedir, diğerinde ise bir çeşit acziyet. Bu acziyeti yargılamak ise kulun vazifesi değildir. Kul ancak melamet hırkasını giyebilir.

 

Gruplar Allah’ın ihlas ile yapılan inanca olan sevgisinin tasavvufi olarak, eğer ortada bir hata varsa bunu örteceğini, ki o Rahman ve Rahim’dir, ama avami inancın Kur’an-i söylemle “Biz atamızdan böyle gördük de, ondan böyle inandık” şeklinde özetlenen, bireysel ve toplumsal bir kimliğe dönerek zamanla alışkanlık haline gelip uhreviyatından uzaklaşan, Pavlov’un Köpeğinin koşullu refleksi haline bürünen ibadetin bir değerinin olmadığını ve eğer Allah’ın özü olan aşk ve sevgi ile değerlendirmeler yapılmazsa yapılan yorumun İslam’la alakası olamayacağı düsturlarından hareketle müziklerini icra eder, sözlerini yazarlar.

 

2007 senesinde düzenlenen “Taqwatour” adlı konser dizisine Taqwacore yapan gruplardan Kanadalı,tümü kadınlardan oluşan Secret Trial Five, Vote Hezbollah, The Kominas, Al Thawra ( Devrim ) ve Diacritical katılmıştır. Sizi bilmem ama ben eski bir okul otobüsünden devşirilme, yeşile boyalı, üzerine anarşizmin A’sı çizilmiş ve Allah’a iman edin yazılı otobüsün içindeki Taqwqcore’cuları görebilmeyi çok isterdim.

 

“Hz. Muhammed de putları yıkmıştı. Bundan daha

punk rock tavır ne olabilir?”

 

 

 

Michael Muhammed Knight

 

 

 

 

“Takva kaçıkları,” dedim durup dururken.

“Yerinden oynamaz cisme karşı dayanılmaz güç,” diye yanıtladı Cihangir.

                “Ne?”

                “Yerinden oynamaz cisme karşı dayanılmaz güç. Cumartesi sabahı güreş şovlarından önce hep söyledikleri bir söz.”

                “Ah.”

                “Peki kim kazanır, Kaptan Fizik?”

                “Bilmiyorum.”

                “Saatte üç yüz mille giden bir NASCAR sürücüsünün dosdoğru Kabe’ye daldığını düşün.”

                “Peki.”

                “Yerinden oynamaz cisme karşı dayanılmaz güç.”

                “Pekâlâ, bu durumda,” dedim, “NASCAR sürücüsü Beyt’e çarpmadan evvel kuşlar gelip üstüne taş yağdırırlardı.” İkimiz de güldük.

       Michael Muhammad Knight, Autonomedia, TAQWACORES, (syf. 57)

 

 

 

 

“Punk bir ideoloji mi?” diye sordum.

                “Artık bilen kalmadı. Belki de sadece bir cüzdan zinciri takmaktır.”

                “Bazıları için öyle, sanırım.”

                “Bazıları punk’ın tamamen kendi kültürünü neşretmek, kitle medyasının holdinglerinden kaçınmak ve asla taviz vermemek olduğunu söyleyebilir ama manevi atalarımız olarak gördüğümüz gruplar – Sex Pistols, Clash, Ramones ve daha nicesi – hep büyük şirketlerle çalışıyordu. Ve kimileri de punk’ın sadece gürültülü, saldırgan bir müzik olduğunu söyleyebilir; ama death metal de gürültülü ve saldırgan. O da mı punk? Ya gürültülü ve saldırgan rap’e ne demeli? Ya da punk’ın toplumsal gelenek, görenek ve tabuları yıkması mı gerekiyor? Öyleyse şimdi bunu yapan punk grupları hani nerede?”

                “Öyleyse sence punk ne?”

                “Bence punk sadece çirkin olmak demek.” Gülmeye başladım ama sonra şaka yapmadığını fark ettim. “İşte sen bu yüzden punk olamazsın,” diye lafını sürdürdü. “İyi görünüyorsun ve iyi giyiniyorsun ve günün birinde büyük bir mühendis olacaksın.” Ben Cihangir Tabari’nin doğuştan gelen bir güzelliği olduğunu düşünüyordum, her ne kadar o mohawkı ve pılı pırtısıyla kendini kasten çirkinleştirse de. İstese emo pop Newfound Glory gruplarından birinde şarkı söyleyebilecek bir yüze sahipti ama çok fazla homurdanıyordu ve dişlerini de asla tedavi ettirmezdi – gerçek punkları tespit etmek için dişlerine bakmanız yeterlidir. “Ya işte böyle adamım… esas nokta bu… çirkinlik…”

                “O halde takva kaçıkları ne oluyor? Çirkin Müslümanlar mı?”

                “Bi nevi.”

 

 Michael Muhammad Knight, Autonomedia, TAQWACORES, (syf. 55-56)

 

ekolojik feminizm – underground poetix

Posted in Uncategorized on Aralık 1, 2009 by şenol erdoğan

UNDERGROUND POETIX sunar

Karen J. Warren St Paul Minnesota’daki Macalaster College’da felsefe doçentidir. Temel felsefi ilgi alanları ahlak, feminizm (özellikle ekolojik feminizm) ve kritik düşüncedir. Felsede, çevresel ahlak ve kritik düşünme hakkında K-12, kolej ve üniversite düzeyindeki katılımcılara, hapishanelerdeki insanlara ve halk ve vatandaşlık gruplarına eğitimler vermiş ve seminerler düzenlemiştir. Hypatia konusu üzerine misafir yayıncı olmuştur. A Feminism Journal of Philosophy on “Ecological Feminism” (Spring 1991, vol. 6, no. 1) ve American Philosophical Association Newsletter on Feminism and Philosophy’ de üç özel konu ve ‘Ecofeminism’ for Environmental Philosophy de yardımcı yayıncılık. From Animal Rights to Radical Ecology (Michael Zimmerman, genel editör, Englewood Cliffs, NJ, Prentice Hall, 1993). Routledge için olan özel sayıya ek olarak, halen Ecofeminism.- Multi-disciplinary Perspectives for Indiana University Press başlıklı antolojisi üzerine çalışmaktadır, ve o ve Jim Cheney, Ecological Feminism: A Philosophical Perspective on What It Is and Why It Matters (Denver, CO, Westview, yakında) başlıklı bir kitabı birlikte yazmaktadırlar.

 

 

Warren, Karen 1996 Ecological Feminist Philosophies,

Indiana Univ. Pr., Bloomington 137 ISBN 0-253-21029-1

 

 

Ekolojik Feminizmin Gücü ve Vaat Ettikleri

 

KAREN J. WARREN

 

GİRİŞ Ekolojik feminizm (ekofeminizm), alternatif bir feminizm ve çevresel ahlak anlayışı olarak son zamanlarda hak ettiği miktarda dikkati çekmeyi başardı. Francoise d’Eaubonne’un ekofeminizm kavramını 1974’te kadınların ekolojik bir devrim yapabilme potansiyelini gündeme getirdiğinde açıklamasından bu yana, bu terim bir çok şekilde kullanılmıştır. Benim bu terimi bu yazıda kullandığım üzere, ekolojik feminizm kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasında bulunan önemli tarihsel, deneysel, sembolik, teorik bağlantıların mevcudiyeti ve hem feminizm hem de çevresel ahlak açısından hangisinin daha kritik olduğunun anlaşılmasıdır. Ekolojik feminizmin gücü ve vaat ettiklerinin hem feminizmin yeniden kavranması açısından hem de kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasında önemli bağlantılar sağlayan çevresel bir ahlak anlayışı geliştirmekte kendine özgü bir rejim oluşturmak olduğu düşüncesini savunuyorum. Bunu feminist ahlakın doğasını ve ekofeminizmin sağladığı feminist ve çevresel ahlak yollarını tartışarak yapıyorum. Kadının ve doğanın arasındaki birbirine eş ve onları birbirine bağlayan hakimiyeti ciddiye almak konusunda başarısız olan tüm feminist teoriler ve çevresel ahkal anlayışlarının en iyi ihtimalle tamamlanamamış ve en kötü ihtimalle basitçe yetersiz olduğu sonucuna varıyorum.

 

FEMİNİZM, EKOLOJİK FEMİNİZM VE KAVRAMSAL REJİMLER

 

Diğer oldukları bir yana, feminizm en azından seksist hakimiyeti sona erdirmek için bir harekettir. Sistematik ve devam eden kadın itaati ya da hakimiyetine katkıda bulunan herhangi bir faktörü ya da tüm faktörleri berteraf etmekle ilgilidir. Feministler kadın itaatinin çözümleri ve doğası hakkında hemfikir olmasalar da tüm feministler seksist hakimiyetin varlığı, bunun yanlış oluşu ve ortadan kaldırılması gerekliliği konusunda hemfikirdirler. “Feminist Konu” kadın hakimiyetinin anlaşılmasına herhangi bir şekilde katkıda bulunan konulardır. Eşit haklar, karşılaştırılabilir işiler için karşılaştırılabilir ücretler ve yemek üretimi devam eden kadın boyun eğmesinin ve istismarının anlaşılmasına katkıda bulunduklarının anlaşılması sebebiyle her nerede ve ne zaman olursa olsun feminist konulardır. Su taşıma, odun arama gibi işler, bu tür görevlerin kadınların birincil sorumluluğu oluşu sebebiyle erkekler tarafından gerçekleştirilen karar verme, gelir üretme ya da daha yüksek pozisyonlara katılımlarının eksikliğine katkıda bulunması sebebiyle her nerede ve ne zaman olursa olsun feminist konulardır. O halde, feminist konu olarak kabul edilen şeyler, ağırlıklı olarak şartlar ve çevreye, kısmen de kadınların hayatlarındaki tarihsel ve maddesel durumlara bağlıdır. Çevresel bozulma ve istismar feminist konulardır çünkü onların anlaşılması kadınlar üzerindeki hakimiyetin anlaşılmasına katlıda bulunur. Örneğin, Hindistanda, ticari üretimde kullanılması amacıyla tek kültür ağaç türleri (ör: okaliptüs) üretimi için hem ağaçlandırma hem de ormanı yok etmenin kullanılması femisit konulardır çünkü yerli ormanlar ve çoklu ağaç türleri kırsal kesimdeki Hindistanlı kadınların ev halkını geçindirmesi konusundaki yeteneklerini büyük ölçüde etkilemektedir. Yerli ormanlar yemek, yakacak, yem, ev haklının kap kacak ihtiyacı, boyalar, ilaçlar ve gelir üretici kullanım amacıyla birçok ağaç sağlarken tek kültür- türünde ormanlar sağlamazlar. Bu iddia ile ilgili burada tartışmayacak olsam da, çevresel bozulmanın kadınların hayatlarına olan global etkisine bakmamız çevresel bozulmanın feminist bir konu oluşunu destekleyecek önemli bağlar ortaya koymaktadır. Feminist felsefeciler en önemli feminist konuların kavramsal olanlar olduğunu iddia etmektedirler: bu konular bir kişinin bu dayanak noktası konumundaki nosyonları neden ve rasyonellik, ahlak ve insan olmanın ne olduğu ile ilgili olarak nasıl kavramlaştırdığı ile alakalıdır. Ekofeministler bu feminist felsefik ilgilerini doğa ile genişletmektedirler. Onlar, eninde sonunda, kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasındaki bazı önemli ilişkilerin kavramsal olduğunu düşünmektedirler. Bunu görebilmek için, kavramsal rejimleri dikkate almaktadırlar.Bir kavramsal rejim, bir kişinin kendisini ve kendi dünyasının yansıtıp şekillendirmesinde kullandığı temel inançlar, değerler, eğilimler ve varsayımların kümesidir. Sosyal olarak kendimizi ve diğerlerini algılamamız için bir lens olarak inşa edilmiştir. Cinsiyet, ırk, sınıf, yaş, oryantasyon etkileşimi, ulus ve dini geçmiş gibi faktörlerden etkilenir. Bazı kavramsal rejimler ezicidir. Ezici kavramsal rejimler hakimiyet ve itaat arasındaki ilişkileri açıklar, haklı çıkartır ve gösterir. Ezici bir kavramsal rejim ataerkil olduğunda, kadınların erkeklere itaatini açıklar, ortaya koyar ve gösterir. Başka bir yerde ezici kavramsal rejimlerin üç türü olduğu konusundan bahsetmiştim: (1) değer-hiyerarşik düşünme, ör, “yukarı” olanlar için “aşağı” olanlara nazaran daha yüksek değer, rol ya da prestij tayin edilen “yukarı-aşağı” düşünce: (2) değer düalizmi, ör, alternatiflerin karşıt (bütünler olmaktansa) ve zümreye özgü (her şeyi kapsayan olmaktansa), ve bir alternatife diğerine nazaran daha fazla değer tayin edici (durum prestij) olarak görüldüğü münferit çiftler (ör, tarihsel olarak ”zihin” “sebep” ve “erkek” olarak tanımlanan şeylere “vucut” “duygu” ve “kadın” olarak tanımlananlara nazaran daha fazla değer ya da rol veren düalizmler): ve (3) hakimiyetin mantığı, ör, boyun eğmeye makbul bir mazeret bulmaya yönelen bir yargılama yapısı. Ezici kavramsal rejimlerin üçüncü özelliği en belirgin olanıdır. Hakimiyetin mantığı sadece mantıksal bir yapı değildir. Ayrıca bağlı olanın “sadece” itaat etmesine izin vermek ya da tasvip etmek için bağımsız bir değer sistemini tabi kılar. Bu gerçekçeleme tipik olarak bağlı olanın (ör kadın)  sahip olmadığı ancak baskın kişinin (ör erkek) sahip olduğu sözüm ona karakteristikler çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.Birçok feminist ve ekofeministin söylediği ya da iddia ettiğinin tersine, “hiyerarşik düşünme” hatta “değer-hiyerarşik düşünme” konusunda şartlar ve çevre bağlamında diğer baskılara nazaran niteliği nedeniyle problematik hiç bir şey olmayabilir. Hiyerarşik düşünme günlük hayatta verileri sınıflandırmak, bilgileri karşılaştırmak ve materyalleri organize etmek açısından önemlidir. Sınıflandırmalar (ör, bitki sınıflandırmaları) ve biyolojik adlandırmalar “hiyerarşik düşünme”nin bir kısım formlarına ihtiyaç duymaktadırlar. Hatta “ değer-hiyerarşik düşünme” bile bu bağlamda kabul edilebilir olabilir. (Baskıcı olmayan bağlamlarda “değer düalizmi” için de aynı şeyler söylenebilir.) Örneğin, farz edin ki insanlar konusunda eşsiz olanların, Murray Bookchin’in dediği gibi, bizim sosyal çevremizi (ya da “toplumumuzu”) radikal olarak yeniden biçimlendirmek için kullandığımız bilinç kapasitemiz olduğu doğru olsun. O halde, insanların kayalar ve bitkilere nazaran çevrelerini radikal olarak yeniden şekillendirmek için “değer-hiyerarşik” konuşma yolu ile uygun hale getirmekte daha iyi oldukları haklılıkla söylenebilir. Değer düalizmi ve değer-hiyerarşik düşünmenin kullanımı konusundaki problem, her birinin ezici kavramsal rejimlerde aşağılık tesis etmek ve itaati haklı çıkarmak için kullanımı sebebiyle o kadar basit değildir. İtaati “haklı çıkaran” hakimiyetin mantığı, değer-hiyerarşik düşünme ve değer düalizmi ile çift olmaktadır. Temelde açıklayıcı ve daha sonra da ezici kavramsal rejimlerin doğası ile ilgili olan şey hakimiyetin mantığıdır.Açıkça hakimiyetin bir mantığı olan ekofeminizm için, temel en az üç sebeple önemlidir. Birincisi, hakimiyet mantığı olmadan, benzerliklerin ve farklılıkların tanımlarının sadece benzerlik ve farklılıkların tanımlarından ibaret olması. Şu iddiayı dikkate alın “İnsanlar bitki ve kayalardan, insanlar bilinçli ve radiakl bir şekilde yaladıkları cemiyetleri yeniden şekillendirebildikleri (bitkiler ve kayalar yapamıyorken) için farklıdır: insanlar bitki ve kayalarla aynı ekolojik cemiyetin üyesi oldukları zaman birbirlerine benzerler” İnsanlar, bitkiler ve kayalardan, insanların cemiyetleri radikal olarak değiştirebilme bilincine sahip olmaları sebebiyle “daha iyi” olsalar bile, kimse bu durumdan insanlar ve insan olmayanlar arasında, ahlaken, ilintili bir fark ya da bitki ve hayvanlara insanların hakimiyeti için bir argüman çıkaramayacaktır. Bu sonuçları elde etmek için birisinin örneğin aşağıdaki A argümanındaki (A2) ve (A4) gibi en az iki güçlü varsayım eklemesi gerekmektedir.

 

(Al) İnsanların yaşadıkları cemiyeti radikal ve bilinçli bir şekide değiştirme kapasitesi vardır ancak bitki ve kayaların yoktur.

 

(A2) Ahlaken bilinçli ve radikal bir şekilde yaşadığı cemiyeti değiştirme kapasitesine sahip olanlar bu kapasiteye sahip olmayanlardan üstündür.

 

(A3) Bu nedenle, insanlar ahlaken bitki ve kayalardan daha üstündür.

 

(A4) Herhangi bir X ve Y için, eğer X ahlaken Y’den üstünse, o halde X ahlaken Y’ye hakimiyet kurmakta haklıdır.

 

(A5) Bu nedenle insanlar kayalar ve bitkileri emirlerine tabi kılmakta haklıdırlar.

 

İnsanların insan olmayanlara göre (en azından bir kısmına) ahlaken üstün olmaları, (A2) , ve üstünlüğün emre tabi kılmayı haklı çıkardığı, (A4), iki varsayım olmaksızın, bir kişinin bir kişinin tüm sahip olduğu insanlar ve insan olmayanlar arasındaki bazı farklılıklardır. Bu durum sadece bu farklılık üstünlüğe dayandırılarak verildiğinde doğru olabilir. Bu yüzden, bu ekofeministlerin baskı tartışmalarında taban çizgiyi oluşturan isimlendirmenin (A4) mantığıdır. İkinci olarak, ekofeministler, en azından Batılı toplumlarda, kadın ve doğanın ikili hakimiyetini onaylayan ve  ezici kavramsal rejimlerin tüm bu üç özelliği ile karakterize olan bir ataerkil ezici kavramsal rejim olduğunu tartışmaktadırlar. Birçok ekofeminist, tarihsel olarak, en azından Balıtı kültürlerde baskın olmak suretiyle, ataerkil bir kavramsal rejimin aşağıdaki B argümanını onayladığını iddia etmektedirler: 

 

 (BI) Kadınlar doğa ile ve fizikselin krallığı ile tanımlanırlar, erkekler “insan” ile ve zihinselin krallığı ile tanımlanırlar.

 

(B2) Doğa ve fizikselin krallık ile tanımlanan her ne ise (“aşağı”) “insan” ve zihnin krallığı ile tanımlananlara (“yukarı”)  nazaran daha düşüktür: ya da tam tersine, sonuncusu ilkine nazaran daha üstündür (“yukarı”). 

 

(B3) Bu nedenle, kadınlar (“aşağı”) erkeklerden düşüktür; ya da, tam tersine, erkekler (“yukarı”) kadınlardan üstündür.

 

(B4) Herhangi bir  X ve Y için, eğer X, Y’den üstünse, X Y’ye hakimiyet kurma hakkına sahiptir.

 

(B5) Bu nedenle, erkekler kadınlara hakimiyet kurma hakkına sahiptir.

 

Eğer B argümanı göründüğü gibi ataerkilliği onaylıyorsa, ör: (B5)’te verilen sonuç olan erkeklerin kadınlara sistematik hakimiyeti haklı çıkarılıyordur. Ancak ekofeministlere göre, (B5) sadece daha önceden tanımlanmış bir ezici kavramsal rejimim üç özelliği tarafından haklı çıkartılmaktadır: değer-hiyerarşik düşünme, (B2)’deki varsayım: değer düalizimleri, (B1)’deki zihinsel ve fiziksel düalizm varsayımı ve (B2)’deki varsayıma göre fizikselin zihinselle karşı karşıya ikenki düşüklüğü ve hakimiyetin mantığı, (B4)’teki varsayım, bir önceki önermenin aynısıdır (A4). Bu yüzden, ekofeministlere göre, kadın ve doğanın ikiz hakimiyetini teyit etmek için (argüman B), tarihsel olarak  (en azından Batılı kültürlerde) fonskiyon gösteren bir ezici kavramsal rejim, hem argüman B hem de ataerkil kavramsal rejim, nereden geliyorsa gelsin elden geldiğince reddedilmelidir.Elbette bu örnekler B önermelerinin hangilerinin yanlış olduğunu tanımlamıyor. (B1) ve (B2) önermelerinin durumu nedir? Hepsi olmasa da çoğu feminist (B1)’in ve çoğu ekofeminist (B1) ve (B2)’nin baskın Batılı felsefik ve entellektüel gelenekler çerçevesinde varsayıldığını ya da iddia edildiğini savunmaktadırlar.Bu anlamda, bu feministler, işin tarihsel açıdan doğrusunun, baskın Batılı felsefik geleneğin (B1) ve (B2)’yi doğru olarak varsaydıklarını iddia ederler. Ekofeministler, yine de, ne (B2)’yi reddederler ne de (B2)’yi onaylarlar. Buna ilaveten, bazı ekofeministler kadının doğa ile ilgili herhangi bir tanımlamasını reddetmek konusunda endişeli olduklarından ötürü, bazı ekofeministler (B1) ataerkil bir kültürde doğru olabileceği varsayılan ya da iddia edilen, ancak tarihsel bir katılığın dışında kalan herhangi bir iddiayı desteklemek için kullanıldığında (B1)’i reddeder, ör: (B1) kadınların uygun şekilde,doğanın krallığı ve fisiksel olan ile tanımlanmasını iddia etmek amacıyla kullanılıyorsa. Bu nedenle, ekofeminist bir perspektiften, (B1) ve (B2) tarihsel olarak problematik kabul edilen bir açıdan incelenmişlerdir: ataerkil kavramsal rejimlerdeki tarihsel fonksiyonları ve kadın ile doğanın hakimiyetini tasvip eden değer yargıları sebebiyle kesinlikle problematiktiktirler. Tüm ekofeministlerin aynı fikirde oldukları konu, o vakit, kadın ve doğanın ikiz hakimiyetini haklı çıkarmak ve destek olmak için hakimiyetin mantığının ataerkillik içerisinde tarihsel olarak işlemesidir.Tüm feministler (sadece ekofeministler değil) ataerkilliğe, (B5)’te verilen sonuca karşı olduklarından, tüm feministler (ekofeministler de dahil) en azından hakimiyetin mantığına, (B4) önermesinin de bulunduğu argüman B’de bulunan – doğru olan -  ataerkil bir bağlamın dışında kalan (B1) ve (B2)’nin değer durumuna karşı çıkmalıdırlar.Tüm feministler B’nin en önyargısız ve hoşgörülü, en derin kritiğini gösteren hakimiyetin mantığına karşı çıkmalıdırlar: bu sadece doğa ve kadının hakimiyeti için argümanın üç varsayımı yani (B1), (B2) ve (B4) varsayımları üzerine bir kritik değildir; ayrıca genel olarak ataerkil kavramsal rejimler ile ilgili bir kritiktir; ör: erkekleri “yukarı” ve kadınları “aşağı” koyan, kadınların bir şekilde erkeklerden aşağıda olduğunu iddia eden ve bu farklılık iddiasını erkeklerin kadınlara hakimiyetini haklı çıkarmak için kullanan ezici kavramsal rejimler.

 

Bu nedenle,ekofeminizm tüm feminist ataerkil kritikler için gereklidir ve bu yüzden feminizm için gereklidir (daha sonra tekrar tartışacağım bir konu). Üçüncü olarak, ekofeminizm neden hakimiyetin mantığının ve ona kuvvet veren tüm kavramsal rejimlerin, hem hakimiyeti beslemeyen olası anlamlı bir farklılık nosyonu oluşturmak hem de feminizmin primer olarak paylaşılmış deneyimlere dayanan bir “destek” hareketi olmasını önlemek için ortadan kaldırılması gerektiğini açıklar. Çağdaş toplumlarda, “kadının sesi” olan birisi yoktur, hiçbir kadın (ya da insan) daha basit değildir, her kadın (ya da insan) hangi ırktan, sınıftan, yaştan, etkileşim oryantasyonundan, medeni halden, bölgesel ya da nasyonel geçmişten vesaire olursa olsun kadındır (ya da insandır). Çünkü tüm kadınların paylaştığı “yekpare deneyimler” yoktur, feminizm paylaşılan deneyimler ve paylaşılan kurban oluşa dayalı “aynılığın ittifakı” hareketine dayalı olmaktansa  paylaşılan inançlar ve ilgiler doğrultusunda “birlik hareketi” olmalıdır.Maria Lugones’in şu sözlerinde “İttifakın –birlik ile karıştırılmamalıdır- kavramsal olarak hakimiyete bağlı olduğu anlaşılmaktadır.” Ekofeministler, insanların hakimiyetini cinsiyer, ırksal ya da ektik ya da sınıfsal duruma göre haklı göstermek amacıyla kullanılan tüm hakimiyet mantığının aynı zamanda doğanın hakimiyetini haklı göstermek için de kullanıldığı konusunda ısrar etmektedirler. Çünkü hakimiyetin mantığını yok etmek bir feminist kritiğinin – ataerkil kritik, beyaz üstünlük yanlısı ya da emperyalizm kritği- bir parçası olduğundan ötürü ekofeministler naturizmin, seksist baskı ve hakimiyetin mantığını içeren kavramsal temelleri yok etmek üzere ortaya çıkmış tüm feminist birlik hareketlerinin integral bir parçası olarak görülmesi konusunda ıstrar etmektedir.Tartışma şimdiye kadar ataerkilliğin bazı ezici kavramsal özelliklerine odaklanmıştır. Kullanmış olduğum “geleneksel feminizm mantığı” ibaresi, en azından Batılı çevrelerde, seksist baskının kavramsal köklerinin hakimiyetin mantığı ile karakterize edilen ezivi kavramsal rejimlerde konumlandığı yere işaret etmektedir. Diğer baskı sistemleri de (ör ırkçılık, sınıf ayrımı, yaş ayrımcılığı, heteroseksizm) kavramsal olarak hakimiyetin mantığı ile sürdürüldüğünden ötürü, geleneksel feminizim mantığının eninde sonunda sahip olduğu karşı çıkış hakimiyetin mantığı içerisindeki tüm baskı sistemleri arasındaki kavramsal bağlantıların temelini oluşturur.Bu vesileyle seksist baskının yok edilmesi için neden diğer baskı formlarının da yok edilmesi gerektiği kavramsal bir düzeyde açıklanmıştır. Feminizmin tüm baskı türlerini durdurmak için bir hareket olduğunun anlaşılmasının sağlanması, seksist baskının yok edilmesi için bir hareketin – geleneksel olarak feminist teori ve pratiğe özel olarak sahip çıkanlar- baskı sistemleri arasındaki kavramsal bağlantılarının açıklanması ile olacaktır. Farz edin ki, bir kişi geleneksel feminizmin mantığının diğer sosyal hakimiyet sistemlerini de (ör: ırkçılık ve sınıf ayrımı) içine alabilmek için feminizmin genişlemesi gerektiğini kabul ediyor olsun. Bu “sosyal hakimiyet sistemlerinin” içine doğanın da ekleneceğini garantisi nedir? Neden geleneksel feminizmin mantığı feminizmin yüzyüze getirildiği tüm “izm”ler arasından “natürizmin” (ör:insan olmayan doğa tarafından hakimiyet ya da baskı)  yok edilmesini içermelidir?Ekofeminizmin dahil edilebilmesi için feminizmin genişletilmesinin kavramsal  gerekçeleri çifttir. Bir temel gerekçe çoktan önerilmiştir: Kadın ve doğanın çifte hakimiyeti arasındaki kavramsal bağlantıların ezici ve, en azından Batılı kültürlerde, ataerkil kavramsal rejim tarafından karakterize edilmiş hakimiyetin mantığında yer aldığını göstererek ekofeminizmin nasıl ve niçin seksist baskıyı sonlandırmak üzere bir hareket olduğu, genişletilmesi gerekliliğinin anlaşılması ve ayrıca “naturizmi” sonlandırmak için bir hareket olduğunun tekrar anlaşılmasının sağlanması. Aşağıdaki C argümanında bu açık seçik olarak belirtilmiştir:

 

(CI) Feminizm seksizme son vermek üzere ortaya çıkmış bir harekettir.

 

(C2) Ancak seksizm kavramsal olarak naturizm ( hakimiyetnın mantığı ile kategorize edilen ezici bir kavramsal rejim aracılığıyla) ile bağlantılıdır.

 

(C3) Bu sebeple, feminizm (ayrıca) naturizme son vermek için bir harekettir.

 

Çünkü eninde sonunda, seksizm ve naturizm arasındaki bu bağlantılar kavramsal olarak,  ezici bir kavramsal rejimin-ekolojik feminizmin kabulüne öncü olan geleneksel feminizm mantığının içine gömülmüştür. Ekofeminizmin dahil edilebilmesi için feminizmin genişletilmesinin yeniden anlaşılmasının sağlanması yönündeki bir diğer gerekçe bunu cinsiyet ve doğa kavramları ile, sanki cinsiyet kavramı sosyal olarak doğa kavramı gibi tertip edilmiş gibi yapmaktır.Elbette, kadın ve doğanın, asli insanlar ve asli ağaçlar,nehirler ve bitkilerin varlığıyla sosyal yapılar olduğu iddiasının kimse tarafından reddedilmesine gerek yoktur. Bu durum, basitçe kadın ve doğanın tarihsel ve sosyal gerçekliğin bir sorunu olduğuna inandırıldığını ima etmektedir. Bu görüşler çapraz kültürlere göre ve tarihsel zaman periyotlarına göre değişiklik göstermektedir. Sonuç olarak, bu “doğanın hakimiyeti ya da baskısı” konusundaki herhangi bir tartışma tarihsel olarak insan olmayan doğanın insanlara kurduğu sosyal hakimiyetin özel oluşumlarına tıpkı “kadın hakimiyeti”nin tarihsel olarak kadınlara erkekler tarafından kurulmuş olan hakimiyetin özel oluşumlarına atıfta bulunduğu gibi atıflarda bulunmaktadır. Her ne kadar bununla ilgili olarak, buradakiyle aynı fikirde olmasam da, kadın ve doğanın hakimiyeti arasındaki tarihsel bağlantılara ilişkin ekofeminist savunma, argüman B’deki (B1) ve (B2)’nin ataerkillik içerisinde doğanın feminizasyonununun ve kadınların naturalizasyonunun, her ikisinin tarihsel süreçde ciddi anlamda başarılı itaatleri ile bağlantılı olduğunu gösterdiğini iddia etmektedirler. Eğer ekofeminizm, geleneksel feminizmin uygulama yollarının naturizmi meşru bir feminist konu olarak içerdiğinin anlaşılmasını sağlamayı taahüt ediyorsa, ekofeminizm ayrıca çevresel aklakın hangi uygulama yollarının feminist olduğunun da yeniden anlaşılmasını sağlamayı taahüt ediyor mudur? Bence öyledir. Bu yazının geri kalanında işlenen konu budur.

 

EKOFEMİNİZMDEN ÇEVRESEL AHLAKA DOĞRU TIRMANIŞ

 

Birçok feminist ve bazı çevresel ahlakçılar, birinci sahsıların anlatımlarını, genellikle hafife alınmış veya kaybedilmiş felsefi yükselişe ilişkin konularla ilgili etikleri araştırmaya başlamanın bir yolu olarak kullandılar. Neden bu böyle oldu? Feminizm ve çevresel ahlakın teorisi ve pratiği için anlatıyı önemli kaynak kılan şey nedir? Kişisel ve sosyal tarihi belgelemek adına birinci şahsın anlatımı, tarif edilemez bir deneyimi veya muşru bir sosyal bilim metodolojisini tanımlamada yararlı bir edebi beceri olsa bile, teoriyi oluşturma ve ahlaki karar almada birinci şahsın anlatımı değerli bir tartişma aracı nasıl olur? Bu sorulara cevap vermenin başarılı bir yöntemi, onlardan belirli bir birinci şahıs anlatımı istemektir. İlerleyen bölümdeki kaya tırmanışı ile ilgili birinci şahıs anlatımını dikkate alınız:

 

Ilk kaya tırmanışı tecrübemde, bir şekilde diğer dağcılardan ve seyircilerden uzakta özel bir yer seçmistim. “The chimney”i çalıştıktan sonra, tüm enerjimi zirveye doğru çıkmaya odakladım. Azimle tırmandım, tüm gücümü ve becerilerimi kullanarak ne olursa olsun bu zorlu olayı başarmak zorundaydım. Ortalara doğru tükenmiştim ve endişeliydim. Bir sonraki adımda ne yapmam gerektiğini – ellerimi ve ayaklarimi nereye koymam gerektigini göremiyordum. Yorgunluğum daha da artarken kayaya zorlukla tutundum. Hamlemi yaptım. İşe yaramadi. Düştüm. Kayanın üstündeki zeminde asılı olarak duruyordum, çok korkmuştum fakat beni tutan halat sayesinde inanilmaz bir biçimde rahatlamıştım. Güvende olduğumu biliyordum. Tırmandığım yere kalan kısma söyle bir baktım. Zirveye tırmanmaya kararlıydim. Yenilenmiş güvenim ve konsantrasyonumla zirveye tırmandım. Tırmanışımın ikinci gününde, su seviyesinin yaklasik bir feet altindaki Superior Gölündeki Palisades’in zirvesinden yaklasik 200 feet asağı yuvarlandım.

Hiç kimseyi göremiyordum ne halatçılarımı ne de diğer dağcıları, hiç kimseyi. Halattan çengeli yavasça çıkardım ve rahatlamak için derin bir nefes aldım. Çevreme baktım, gerçekten de baktım ve dinledim. Kuşlarin seslerinin yarattığı kakafoniyi, önümdeki kayaya çarpan su damlamalarını, alttaki kayalara çarparak şıpırdayan dalgaları duydum. Gözlerimi kapadım ve kayayı hissetmeye başladım, yarıkları ve çatlakları ila, kabarmış liken ve yosunları ile, ve tırmanmaya başladığım anda hemen hemen hiç hissedilmeyen parmaklarım ve ayak parmaklarım için dinlenme yeri sağlamış yumrular ile. O anda sükunet ile yıkanmıştım. Nerdeyse hiç duyulamayacak bir şekilde kayayla konuşmaya başladım, çocuksu bir şekilde,sanki kaya arkadaşımmış gibi.Bunun bana sağlamış olduklarına karşı konulamaz minnet duygusunu hissettim- kendimi ve kayayı farklı olarak bilebilmek şansı kayanın yüzeyindeki en ince çatlaklarda büyümüş olan incecik çiçekler gibi umulmadık mucizelere şükran duyma ve doğal çevre ile ilişkide bulunuyor olma duygusunun nasıl bir şey olduğunu bilebilmek Ben ve kaya sanki uzun süreli bir arkadaşlığın sessiz, konuşmaya hazır iki ortağı idik.Sonradan benden çok farklı, hareketsiz ve güçlü, bağımsız ve varlığımı umursamayan bu uçurumu önemsediğimin farkına vardım. Tırmandığım kaya ile olmak istiyordum. Azimle kayayı yenmek için gitmistim, güçlükle de olsa arzumu ona kabul ettirebilmek için, sadece tırmandığım kaya üzerinde saygıyla çalışmayı istiyordum. Ve tırmandıkça, hissettiğim buydu. Kendimi bu kayayı önemserken bulmuştum ve bana bu tırmanışta onu ve kendimi tanıyabilme fırsatı sağladığı için ona şükran duyuyordum.Birinci şahsın anlatımının kullanımının feminizm ve çevresel ahlak açısımdan önemili oluşunun en az 4 sebep vardir. İlki, bu tür bir anlatımın geleneksel analitik etik dışavurumlarda sıkça bulunmayan duyarlılık hissini, yani, birinin insan olmayan çevre de dahil olmak üzere diğerleriyle olan ilişkisini gerçekten anlayabilmeyi dile getiriyor oluşudur.Bu ilişkileri kendi içerisinde ciddiye alan bir modeldir. Böylece ilişkileri anlatıcıların ya da bu ilişkiler içerisindeki kişilerin doğaları sebebiyle tek ve temel olacak bir şekilde ciddiye alan ve kati bir şekilde azaltan bir modele karşıtlık yaratır. (Örnegin ahlaki vekiller olarak anlaşılan anlatıcılar, hak sahipleri, hisseciler veya farkinda olanlar)

 

Yukarıdaki kaya tırmanışı hikayesinde, özel anlama sahip olan şey, ahlaki durumu ya da kendisinin, kayanın ya da ilişkinin diğer kişilerinin dikkate alınabilen ahlaki durumlarının yanı sıra tırmanıcının tırmandığı kaya ile olan ilişkisidir –ki kendisi bir değer yeridir-.İkinci olarak, bu tür bir birinci şahıs anlatımı, temel Batılı ahlakta, birçok gözden kaçan ya da hafife alınan davranışa ve ahlak tutumuna ifade katar. Örneğin; birisi “zirveye çıkarken” ve birisinin tırmandığı kayayı “arkadaşı” veya “önemsediği biri” gibi olarak düşündüğünde kayaya karşı davranış ve tutumlarındaki farklar.

 

Bu farklı tutumlar ve davranışlar, insanların ve dağcıların kayaya karşı olan iki farklı davranış tipine ilişkin zıtlığı etik bir biçimde ortaya koyar. Fethetmeye zorlayan ilişki ve anlık insancıl ilişki.Bu zıtlık, büyümekte ve hissedilene, yaşanılan tecrübeye sadık olmaktadır.

 

Birinci şahsın anlatımının neden feminizm ve etik çevrelerce önemli olduğunu gösteren üçüncü bir sebepse fethedici ilişki ile doğal çevreye karşı tutum ve davranışlar arasındaki farklılıktır: bu, ahlakın ve hususi durumların ahlaki aracılarının bu duruma zorla düşürülmektense, kendilerini bu durumun içinde bulmalarından (Örneğin; türetilmiş veya örneklenmiş önceden belirlenmiş soyut prensip ya da kurallar) doğan ahlaki anlamların anlaşılmasını sağlar.Anlatımın bu anlık özelliği sesin önemini merkezileştir. Farklı kültürlerden gelen seslerin çok çeşitliliği merkezileştiğinde, anlatım, tutumlarına, değerlerine, inançalarına ve dikkate alınmayan veya empoze edilen ahlaki anlam ve teoriyle susturulmuş davranışlarına ifade katabilir.

 

Hissedilen ve yaşanan tecrübelerin bir yansıması olarak aklakta anlatımın kullanımı, tarihe, maddiyata ve ahlaklı kişilerin kendilerini içinde bulabileceği sosyal gerçekliklere dayanılarak   yapılan etik söylevlerden bir duruş çıkarılmasını sağlar. Son olarak, ve muhtemelen amaçlarımız için en önemlisi olarak, anlatımın kullanımı tartışmacı bir anlamlılık taşır. Jim Cheney iddiasında anlatımın bu özellğine dikkat çeker.”Ahlaki düşünceyi bağlamsallaştırmak için bir şekilde, bir anlatı ya da öykü sağlanması, ahlaki ikilemden uygun sonucun doğmasına yardımcı olur.”Anlatının, ahlaki bir duruma uygun bir sonuç olarak hesaba kattığı şeyi ortaya koyarak tartışmaya açık bir gücü vardır.Kaya tırmanışı anlatısı ile ortaya konulan bir ahlaki sonuç, dağlara ve kayalara olan saygı ve önem (neye katılınıyorsa veya gerektiriyorsa) tavrı, hakimiyetin ve zaferin değil etik tavrın bir sonucu olarak hesaba katılmaktadır.”In and Out of Harm’s Way: Arrogance and Love” adlı bir denemede feminist filozof Marilyn Frye “küstahlık” ile “sevme” anlayışını, önemseme ve zaferin ahlaki tutumlarındaki farklılığın kavranılmasının bir yolu olarak  ayırt etmektedir. Frye şöyle der: Seven gözü küstah gözün tersidir.Sevenin gözü diğerinin özgürlüğünü tanır. Doğayı farksız olarak bilen kahinin gözüdür.Görüleni bilmeyi, kendi iradesi, ilgilendikleri, istekler,korkuları ve hayalgücünden çok diğer bazı şeylere danışmanlık etmeyi bilen birinin gözüdür. Bir kişi bir şeye bakmalıdır. Ona bakmalı,onu dinlemeli ve kontrol etmeli ve soru sormalıdır. Sevenin gözü gerektiği kadar dikkat edendir. Bu dikkat bir özveri olmasa da bir disiplin gerektirebilir.Disiplin birinin kendini tanıması, kendi sınırını ve amacını bilmesidir. Özellikle, bir kişinin, nerede durduğu ve bir diğerinin nerede başladığını bilerek, diğerlerinde kendi ilgi duyduğu şeyleri söyleyebilmesiyle ilgili bir meseledir. Sevenin gözü anlayışın nernesini yenilebilir bir şeye döndürmez,onu asimile etmeye çalışmaz kahinin tutkusunun, korku ve hayal gücünün boyutunu küçültmeye çalışmaz ve bu yüzden de basitleştirmek zorunda kalmaz.Daima bilinecek olan yeni şeylerin varoluşu ile diğerlerinin karmaşıklığını bilir. Sevenin gözünün marifeti Gerçeğin Karmaşa Teorisini [Gerçeğin Sadelik Teorisine zıt olarak] tercih eder ve Evrenin Sonsuz İlginçliğine dayanır.Frye’e göre, sevenin gözü girişimsel,diğerlerini kendine katan zorlayıcı bir göz değildir fakat ” Daima bilinecek olan yeni şeylerin varoluşu ile diğerlerinin karmaşıklığını bilen” biridir. Birisi kayaya bir zafer için tırmandığında, küstah bir gözle tırmanır. Birisi sevenin gözüyle tırmanırsa, daima “bakmalı, dinlemeli,kontrol etmeli ve soru sormalıdır.” Birisi kayayı çok farklı bir şey, belki de kendi varlığından tamamen farksız olan bir şey olarak yaklaşıp bu farklılığı kutlama için keyifli bir vesile olarak bulabilir. Kişi dağcı bırakığ kaya başladığında, “kendi sınırının” ve “Ben” in sınırının nerede olduğunu bilir. İkisi tek parça olarak birleşmez, halen ilişki içindeyken ancak sevenin gözünün hissedip ona , karşılık veriyor, farkında oluyor, katılıyor olduğunda ayrı, farklı, özgür olarak kabul edilen iki mevcudiyetin bir tamamlayıcısı  olabilir. Hem kadınlar hem de insan ile ilgili ekofeminist bir bakış açısı, insan olmayan dünyadaki “küstah anlayış” tan “seven anlayışa” olan bu tavır değişikliği ile ilgilenmektedir.İnsan olmayan varlıklara karşı insanlar tarafından uygulanan küstahlık anlayışı, ahlaki açıdan anlamlı bir şekide insanlara benziyor olduğu düşünülenler (gibi olmaki benzemek ya da aynı olmak) sayesinde ahlaki toplumun bu benzerliğin sayesinde bir şekilde genişlemesini sürdürür ve öngörür.Küstahlık anlayışına dayalı herhangi bir çevresel hareket ya da ahlak, varlıklar için bir ahlaki hiyerarşi inşa eder ve benzer varlıkların benzer davranışı ya da ahlaki dikkate alışı hak ediyor olması ya da benzemeyen varlıkların hak etmiyor olmasını fazilet sayan bazı ahlaki değerleri ortak payda olarak varsayar. Bu tür çevresel ahlaklar, “tekdüzelikte birleşirler” ya da bunu üretirler, Buna karşılık, “seven anlayışı” -kendisi ve diğeri arasındaki, insan ve en azından bazı insan olmayan varlıkların arasındaki ayrımın- diğerinin diğerine karşı anlayışı,başından beri özgür, benzemeyen, farklı bir biçim olarak birisine ya da bir şeye karşı sevgi ifadesinin sürdürülmesidir. Maria Lugones’un dediği gibi sevme anlayışında,”Aşk farklılığın erimesi ve silinmesi olarak görünmez fakat onlarla biribirine uymazlar.”

 

“Tekdüzelikte birlik” salt olarak farklılığın silinmesidir. İnsan olmayan doğal dünyanın “Sevme anlayışı” insan olmayan dünyayı, bağımsız, farklı ve hatta belki de insanlara karşı kaygısız olduğu kabul edilen bir dünyayı önemsemekten insanların ne anladığı ile ilgili bir girişimdir. İnsanlar bir çok durumda, her ikisi de birşekilde ekolojik toplumun üyesi olsalar da kayalardan önemli ölçüde farklıdır.Kayayla veya bir bütün olarak doğal çevreyle ilişki halindeki kendini sevme anlayışını temel alan bir ahlaki toplum, var olan “kumarı” ne olursa olsun kabul eder ve farklılığa saygı gösterir

 

Sevme anlayışının limitleri, birinin (örneğin; bir insanin, bir toplulugun) diğer insanlara veya insan olmayan dünyaya ve onun elementlerine sevgiyle karsilik verebilmesinin limitleri (veya layıkıyla önemsemesine, güvenmesine veya arkadaşlığıyla) ile elde edilebilir.Eğer şu zaman kadar söylediklerim doğruysa, o halde bir dağa tırmamanın ve birinin ahlaki olarak tırmanış deneyimini aktarmasının çok farklı yolları vardır. Eğer birisi “küstahlık anlayışı” ile “zafer ve kontrol” tavrıyla tırmanıyorsa, hakimiyet mantığını ve ezici kavramsal bir rejimi nitelendiren çok çeşitli düşünceleri korur. Ataerkil olan doğanın hakimiyetini tasvip eden ezici kavramsal rejimden beri, ayrıca bu yolla astemeyerek de olsa taerkil kavramsal bir rejim olarak kendini bozulmadan sürdürür. Çünkü ataerkil kavramsal rejimlerin yıkılması, tıpkı bir kişinin dağcılık deneyimini nasıl hikayelendirdiğinin -veya hikayeyi nasıl anlattığının-bir feminizm konusu olması gibi feminist bir konudur. Bu şekilde,ekofeminizm, kavramsal bir düzeyde, çevresel ahlakın neden feminist bir konu olduğunu görünür kılar. Şimdi özellikle feminist ve çevresel bir ahlak olarak ekofeminizm düşüncesine dönüyorum.

 

FEMİNİST VE ÇEVRESEL BİR AHLAK OLARAK EKOFEMİNİZM

 

Feminist ahlak, ahlak içerisinde erkek önyargısını ne zaman olursa olsun eleştirmek ve erkek önyargısı içermeyen bir ahlak anlayışı oluşturmak gibi ikili bir sorumluluğa sahiptir. Bu bazen temel ahlak içerisinde kaybolmuş ya da gözden düşmüş olan değerlerin kaynaşması (ör: umursama değerleri, uygun şekilde güvenmek, akrabalık ve arkadaşlık) ile ilintilidir. Bazen de yeni yönelişlere öncülük ederek teori yaradılışını ya da cinsiyete duyarlı eski teorileri yenilemeyi angaje etmek ile ilintilidir.

Eski teorilerin eleştirilerini ya da yenilerinin kavramsallığını “feminist” yapan şey, onların cinsiyete dayalı analizler dolayısıyla su yüzüne çıkmış olmaları ve bu analizlerin cinsiyetle ilgili deneyimler ve cinsiyetle ilgili sosyal gerçeklikler ile ilgili açığa çıkarttıklarını yansıtıyor olmalarıdır. Anladığım kadarıyla feminist öncesi zamandaki feminist ahlak, gerekli ve elverişli koşullarda ahlaki teorinin anlaşılması için girişimleri reddeder çünkü feminist ahlakın bir ruhu (bazı tarihi, evrensel, mutlak soyutlamalar olarak anlaşılabilir) olmadığını varsaymaktadır. Feminist ahlakın gerekli ve elverişli koşullarını birleştirmek için formülasyon girişimleri verimsiz olmuş olsa da her şeye rağmen benim feminist ahlakın “sınır koşulları” demeyi tercih ettiğim bazı gerekli koşullar bulunmaktadır. Bu sınır koşullar, feminist aklakın bazı minimal koşullarını, feminist ahlakın tarihi olmayan ruha sahip olduğunu iddia etmeden tanımlamaktadır. Bir yorganın ya da kolajın sınırları gibidirler. Parçanın sahasını, içeriğini, dizaynını, parçanın gerçek paterninin nasıl göründüğünü dikte etmeden sınırlandırırlar. Çümkü yorganın gerçek dizaynı çok kültürlü bir kapsamdaki kadınların seslerinin çeşitliliğinden doğmakta ve dizayn zamanla değişmektedir. Statik olan bir şey değildir. Femnist ahlakın bazı sınırlayıcı durumları nelerdir? İlk olarak, seksizmi, ırkçılıpı, sınıf ayırımcılığını ya da sosyal baskı içerisindeki herhangi bir “izm”i yücelten hiç bir şey feminist ahlakın bir parçası –yorganın bir parçası- olamaz. Elbette, insanlar seksist davranışın, ırkçı tavırın ya da sınıfçı davranış olarak sayılabileceklerin ne olduğu konusunda hemfikir olmayabilirler. Seksizm, ırkçılık, sınıf ayrımcılığı olarak kabul edilen çekler kültürlere göre değişiklik gösterebilir. Halen, feminist ahlak seksizm ve seksist yanlılığı yok etmeyi amaçladığı için ve (önceden de bahsettiğim gibi) seksizm, ırkçılık, sınıf ayrımcılığı ve naturiamin pratiğine ve kavramsallaşmasına yakından bağlantılı olduğundan ötürü, feminist ahlak seksizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, sınıf ayrımcılığı karşıtı ve naturizm karşıtı ve hakimiyetin mantığını ileriye taşıyan ya da gerekliliğine inanan tüm “izm”lere karşı olmalıdır.İkinci olarak, feminist ahlak bağlamsal bir ahlaktır. Bağlamsal ahlak, bir kişinin değişik tarihi koşullarda yer alan insanların sesleri sayesinde ortaya çıkan paratiği ve etik söylevi görebiliyor olmasıdır. Bağlamsal ahlak tam olarak bir kolaj ya da bir mozaik gibi, hissedilen deneyimlerden doğan seslerden oluşan bir kilim gibi görülebilir. Tüm diğer kolaj ya da mozaikler gibi, seslerin bütünlüğüne dayalı bir resim yerine değişik koşullardaki insanların birbirinden değişik seslerinden oluşan paternlere dayalıdır. Bağlamsal bir ahkal feminist ise, merkezinde kadınların sesine yer verir. Üçüncü olarak, feminist bir ahlak anlamlılığının merkezine kadın seslerinin çeşitliliğini oturttuğundan ötürü, feminist ahlak yapısal olarak bütünleşik ya da kısıtlayıcı olmak yerine çoğulcu olmalıdır. Değerlendirilebilecek olan etik değerler, inanışlar, tavırlar ve hareketler açısından “tek bir ses” olduğu varsayımını reddeder. Dördüncü olarak, feminist ahlak etik teoriyi, zamana göre udeğişebilecek olan bir teori olarak yeniden anlamaktadır. Tüm diğer teoriler gibi, feminist ahlak bazı genellemelere dayandırılmıştır. Yine de, bununla ilgili genellemeler, anlam sahibi ahlaki durumların alternatif ve somut tanımlamalarından doğan farklı sesler içerisindeki seslerin paternleri ile ilintilidir. Anlaşılmış olan feminist teorinin tutarlılığı tarihsel ve kavramsal bir bağlam içerisinde verilmiştir, ör: tarihsel ve sosyoekonomik koşulların bir kümesi olarak (ırk, sınıf, yaş ve etkileşimli oryantasyon koşulları dahil) ve temel inanışlar,değerşer, tavurlar ve dünya hakkındaki varsayımların bir kümesi olarak. Beşinci olarak, feminist ahlak bağlamsal, yapısal olarak çoğulcu ve “işlem içerisinde” olduğundan ötürü, feminist ahlakın iddialarını değerlendirmenin bir yolu da onları kapsamlarına göre değerlendirmektir: Ahlak ve bilgi kuramına dayanarak tarafı tutulan ( tercih edilen, daha iyi, daha az kısmi olan, daha az önyargılı olan) bu iddialar (sesler, seslerin paternleri) hissedilen deneyimler ve ezilen kişilerin perspektiflerini daha çok kapsamına almaktadır. Kapsama durumu kadın seslerinin çeşitliliğinin (ezilen kişiler olarak) etik teori kurulumunda meşrulaştırılacağından emin olmaktadır. Bu yolla ampirik önyargıyı minimize etmeye yardımcı olacaktır, ör: klişeleştirmeye dayalı yanlış ya da hatalı genellemelerden doğan önyargılar, çok küçük örneklem büyüklüğü ya da çarpıtılmış örneklem. Bunu da ahlak ve aklaki karar vermeyi içeren –hakikaten kaynaşan- her şey ile ilgili yapılan genellemelerin kadınların seslerinin paternleri ile gerçekleştirildiğinden emin olarak yapmaktadır. Altıncı olarak, feminist ahlak “objektif” bir bakış açısına sahip olmak için girişimlerde bulunmaz çünkü çağdaş kültürlerde gerçekten bu tür bir bakış açısının varolmadığını varsaymaktadır. Bu sıfatla, “tarafsız değerli” ya da “objektif”  olarak  “önyargısız” olabilme iddiasında değildir. Ancak, ezilen kişilerin seslerinin etik olarak merkezileştirilmesinden doğan önyargının, bunun daha kapsamlı ve dolayısıyla bu sesleri göz ardı edenlere nazaran daha az kısmı olması sebebiyle tüm diğer önyargılara nazaran daha iyi bir önyargı olduğunu varsaymaktadır. Yedinci olarak, feminist ahlak, geleneksel ahlak içerisinde tipik olarak dikkat edilmemiş, hafife alınmış ya da yanlış anlaşılmış değerler için merkezi bir yer oluşturur ör: önemseme, aşk, arkadaşlık ya da güven değerleri gibi.Yine, bunu hakların, kuralların ya da faydaların dikkate alınmasının göz ardı edilmesi olarak gerçekleştirmesine gerek yoktur.Hakların ya da faydaların konuşulmasının işe yarar ya da uygun olabileceği kapsamlar da olabilir. Örneğin, kontratlarda ya da hak ilişkilerinde, hakların konuşulması işe yarar ve uygundur. Bir çok insan için neyin maliyet açısından etkili ya da avantajlı olacağına karar vermekte, faydaların konuşulması işe yarar ve uygundur. Feminist nitelikli balamsal ahlakta, bu tün konuşmaların işe yarar ya da uygun olup olmadığı bağlama göre değişir, diğer değerler  (ör: önemseme, güven ya da arkadaşlık değerleri) sadece bu tür konşmalara dayanarak azaltılabilir ya da zaptedilebilir görülmemektedir. Sekizinci olarak, feminist ahlak ayrıca inan olmanın ne demek olduğunun ve insanlar için ahlaki açıdan karar vermenin angaje edilmesinin ne demek olduğunun yeniden anlaşılmasını sağlamak ile ilgilenir çünkü ne anlamsız olan ne de hali hazırda savunulamaz olan, tüm cinsiyetsiz ya da cinsiyet yanlılığı olmayan insan, ahlak ve ahlaki karar verme tanımlarını reddetmektedir.Böylece Alison Jaggar’ın şu dediklerini de reddetmektedir: “soyut bireyselleştirme” ör: herhangi bir kısmi tarihi kapsamdan baımsız olan bir insanın ruhunu ya da insanın doğasını tanımlayabilmek durumu. İnsanlar ve insan ahlakının işleyişi, esasen (kazara olmuş olmayan)  tarihi ve somut ilişkilerin ağları ya da şebekeleri dolayısıyla olarak anlaşılmaktadır.Artık ekofeminizmin ayırıcı bir şekilde feminist ve çevresel ahlak için bir rejim oluşturduğunu görebilmemiz için tüm destekleyiciler ortaya çıkarılmış durumda. Bu erkek önyargısını ahlakta nerede olursa olsun (çevresel ahlak da dahil) eleştiren bir feminizmdir ve erkek önyargısı olmayan-feminist ahlakın öncü sınır şartlarını bir şekilde tatmin edebilen bir ahlak (çevrese ahlak da dahil) oluşturmayı hedefler. İlk olarak, ekofeminist özünde anti naturisttir. Onun anti naturizmi, hakimiyet tavrı ya de değerleri ve mantığını yansıtan insan olmayan doğa üzerinden hareket edenleri ya da bunun hakkındaki tüm düşünceleri reddetmekten oluşur. Onun naturizm karşıtı, seksizm karşıtı, ırkçılık karşıtı ve sınıf ayrımcılığı karşıtı ( ve tüm sosyal egemenlik içerisindeki “izm”ler) tutumları yorganın dış sınırını oluşturur: yorganın üzerine naturist, seksist, ırkçı, sınıfçı ya da benzeri hiçbir şey geçemez. İkinci olarak, ekofeminizm bağlamsal bir ahlaktır. Ahlak kavramında, ahlaki duruş mücadelesindeki rakipler olarak görülen varlıkların spesifik vakalarında uygulanan, önceden elde edilmiş prensipler, kurallar ya da hakların, primer olarak Jim Cheney’in “ilişkileri tanımlama” olarak adlandırdığı bir ahlak kavramına doğru bir değişiklik gerçekleştirmesi ile ilşntilidir ör: bir kişinin kim olduğunu bir şekilde tanımlamak olarak anlaşılan ilişkiler. Bağlamsal bir aklak olarak, anlamlı ya da önemli olan şey bu haklar, kurallar ya da prensipler değildir. Açıkça bunlar kati kapsamlardadır ve kati amaçlar içindir.Onları anlamlı ya da önemli yapan şey, uygulandıkları kişilerin diğerleri ile ilişkide bulunan varlıklar olmalarıdır. Ekofeminizm ayrıca insanlar ile kimi benzerlikler(ör: rasyonellik, ilgiler, ahlaki etkenler, duygusallık, hak sahipliği durumu) taşıdıkları alanlarda insan olmayanları da kapsayan bir ahlaki anlayışın kabul edilmesinden bir insanın ne olduğu ve aklaki açıdan konuşulduğunda insan olmayan dünyanın insanlar için ne olabileceğin, açıkça görebilmek için oldukça bağlamsal bir dikkate alışa doğru bir değişiklik yapmakla ilgilenmektedir.Bir ekofeminist için, bir diğeri ile ilişkide olan bir ahlaki etkenin anlamsal olarak nasıl merkezileştiği, ahkali bir etken ahlaki bir etken olduğu için ya da haklar, görevler, faziletler ya da doğru bir şekilde davranabilmeye yardımcı oluşa bağlı olduğundan ötürü o kadar basit değildir. Üçüncü olarak, ekofeminizm yapısal olarak çoğulcudur çünkü insanlar ve en azından insan olmayan doğanın bazı elementleri arasındaki farkların yanı sıra insanlar arasındaki farkları da elde eder ve öngörür. Böylece, ekofeminizm doğa/kültür bileşimini reddederken, insanların ekolojik bir toplumun (bazı konularda) üyeleri olduğu ve ondan farklı olduğunu (bazı konularda) kabul eder. Ekofeminizmin ilişkilere ve topluma karşı dikkat ettiği şey, bu nedenle, farklılıkların saygılı bir kabulleniş ile silinmesidir. Dördüncü olarak, ekofeminizm teoriyi, işleyen teori olarak yeniden anlatır.Anlayışın ortaya çıkan paternleri üzerine, örneğin, kadın ve doğanın ikiz hakimyetinden acı çeken kadınların (ve diğerlerinin) öykü anlatımı ve birinci şahıs anlatımları üzerine odaklanır. Anlatımın kullanımı ahlakın içeriğinin –yorganın paterninin- kadınların hayatlarındaki tarihi ve maddi gerçekliklerin değişmesinden ötürü zamanla değişebileceğinden ve kadın-doğa arasındaki bağlantıların öğrenilmesi ile insan olmayan dünyanın yok edilmesinden emin olunması için bir yoldur.Beşinci olarak, ekofeminisim dahil edicidir. Doğanın zarar verci hakimiyetini yaşamış olan ve bu hakimiyetin kadınlık olarak hakimiyetlerini birbirine bağladığı  kadınların sesinden doğar.

 

 

Kendi arazilerinden sürülen ve karşılıklı olarak paylaşımcılık ve akrabalık gibi Hindu kültürü ile karakterize olan değerlerini yok etmeye çalışan bit tutuma tanık olan Kızılderiler gibi yerli halkın seslerini dinlemekten doğar. Nathan Hare gibi, çevresel ahlaka beyaz ve burjuvalar gibi yaklaşan ve kentsel alanlarda ve şehir içlerinde “ekoloji” ve “siyah ekoloji”ye ulaşmakta yeterli olamaması durumlarını geleneksel olarak eleştiren insanların seslerinin dinlenmesinden doğar.Ekonomik olarak hayatta kalabilmek için kendi kabiliyetleriyle yakından ilgili olarak toprağın, arazinin ve suyun yıkımını gören Chipko kadınlarının seslerinden de doğar. Kapsamı ve farklılığındaki önemiyle, ekofeminizm ekolojik olarak tanınması için ve genellikle konunun içeriği ile ilgili olarak gerek insan gerek insan olmayan çevrelere uygun davranışlarla ilgili bir rejim sağlamaktadır.Altıncı olarak, bir feminizm olarak, ekofeminizmin “tarafsız” bir bakış açısı sağlamak için hiçbir girişimde bulunmamıştır.Sosyal bir ekolojidir. Kadınların ve doğanın ikiz hakimiyetini gerek çok somut, tarihi, sosyoekonomik durumlarda gerek bu durumları sürdüren ve tasvip eden ezici ataerkil kavramsal rejimlerde sosyal problemler olarak kabul eder. Yedinci olarak, ekofeminizm, önemin, aşkın, arkadaşlığın, doğruluğun ve kim olduğumuzu anlamamızı sağlayan diğerleriyle olan ilişkimize bir öngörü sağlayan değerler için merkezi bir konum oluşturur. Böylece, bir dağa tırmanmada, biri “diğeri” ile birşey yaptığı için ilişki içerisinde olan, birine ilgi gösteren ve saygılı davranan “diğeri” nin duyarlılığına ses verir. Son olarak,bir ekofeminist ahlak, insan olmanın ne demek olduğunun ve insanın ahlaki davranışının neyi içerdiğinin yeniden anlaşılmasını gerektirir. Ekofeminizm soyut bireyselleşmeyi reddeder.Olduğumuz insanlar, tarihsel ve sosyal içeriklerde ve içinde bulunduğumuz insan olmayan doğa ile ilişkilerimiz de dahil olmak üzere ilişkilerimizdeki erdemlerimizdir. İlişkiler olduğumuzun dışında kalan şeyler değildir, ,nsan doğasına herhangi bir “eklenti” değildir, insan olmanın ne olduğunun şekillenmesinde önemli bir rol oynarlar.Doğa ve kadın arasındaki bağlantıların görünür kılınmasıyla, ekofeminizim her ikisinin de feminist konular olduğunu ve her ikisinin de aşikar bir şekilde kabulünün hayatını devam ettirebilmesi için sorumluluğun çevresel ahlakta olduğunu gösterir. Feminizm eğer kadın hakimiyetini sona erdirmek istiyorsa ekolojik feminizmi sarmalamalıdır çünkü kadın hakimiyeti kavramsal ve tarihsel olarak birbirine bağlıdır.Sorumlu çevresel ahlak da ayırca feminizmi sarmalamalıdır. Aksi takdirde, en devrimci, en liberal ve en bütünsel ekolojik ahlak bile, insan olmayan doğanın sömürüsünü kabul eden kavramsal rejimin ve tarihsel mirasın çok büyük bir parçası olan ve birbirine bağlı olan kadın ve doğa hakimiyetinin ciddiye alınmasında başarısız olur.Bu birbiriyle bağlanlı ikiz hakimiyet olgusunun ortaya koyulmamasından (masaya yatırılmaması, açıkça irdelenmemesi) dolayı olusan zafiyet, en azından baskın Bati külturleri tarafindan birbiriyle yakından ilişkilendirilen suistimal olgusu, yani kadının ve insan hayatındaki gerçeklikleri tam olarak yansıtabilecek bir derinlikten mahrum, çevresel ahlak yargıları üreten ki bu yargilarin dogasi geregi bunca zaman nasil baski altinda oldugunu ve suistimal edildigini ve hala ayni sekilde baskı altında tutulmaya devam ettiğini anlatmak adına esasen cok da dogru olmayan ve yetersiz bir açıklama ile sonuçlanmaktadır.Bu tür bütünsel bir aklakın lehine söylenebilecek şey, kadın ve doğanın ikiz baskısının, bu baskının kaynağının üstesinden gelmektense bunu sürdürmek için ekofeminist anlayışın ortak paydalarını görünür kılmaktaki başarısızlıktır. Bu son konu ciddi bir dikkat gerektirmektedir.

 

Son karar “aynı” oldugu müddetçe – ki bu karar ezici kavramsal bir rejimden meydana gelmemiş ya da böylesi bir nosyonu desteklememiş bir cevresel ahlakin gelisimidir – ahlakin feminist olup olmamasi önemli değildir önermesi her zaman kabul gormez. Bu nedenle,  uygun her çevresel ahlak feminist olmalıdır önermesi basitçe doğru değildir.

 

Tartıştığım şey bunun tersine, bunun önemli olduğu ve özellikle de bu üç önemli sebep nedeniyle önemli olduğu. İlk olarak, ekofeministlerin iddia ettiği, tarihsel gerçekliğin doğru bir şekilde sunulabilmesinin, doğanın tarihsel feminizasyonunun kabulünü ve kadının doğanın sömürüsünün bir parçası olarak alıştırılmasının kabulünü gerektirdiği konusudur. İkincisi, kadının hakimiyeti ve doğanın hakimiyeti arasındaki kavramsal bağlantıların ezici, ve en azından Batılı toplumlarda, ataerkil bir kavramsal rejim içerisinde yerleştirildiğini gösterdim. Böylece, bu bağlantının doğasının en iyi ihtimalle tamamlanamamış, eksik kalmış ve kavramsal olarak uygun bir çevresel ahlak için gerekenlere göre kısmi kalmış olduğuna dikkati çekmekteki başarısızlığı gösterdim.Üçüncü olarak, çağdaş kültürlerde, bir kişinin feminist olmayan uygun bir çevresel ahlaka sahip olabilmesi varsayımı, çağdan kültürlerde, feminist etiketinin çevresel ahlakın tanımına ve doğanın ciddiyetine herhangi bir şey katmıyor olduğu iddiasıdır. Ben en azından çağdaş kültürlerde, feminist kelimesinin halen doğanın hakimiyetinin nasıl ataerkilliğe kavramsal olarak bağlı olduğunu ve dolayısıyda doğanın kurtuluşunun kavramsal olarak ataerkilliğin yok edilmesine bağlı olduğunu görmemize yardımcı olduğunu için bunun yanlış olduğunu gösterdim.Çağdaş kültürlerde bunun kritik bir önemi olduğundan ötürü, çağdaş cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf ve naturist kültür için “işaretlenmemiş” bir pozisyonda ve ayrıcalıklı fonksiyonlarını etiketlenmemiş bir pozisyon için önemli bir hatırlatıcı olarak sunar. Bu, feminist kelimesi eklenmeden, bir şeyin çevresel ahlak olarak, sadece ekofeministlerin reddettiği erkek cinsiyetine önyargı da dahil olmak üzere önyargsı yokmuş gibi sunulmasıdır: kadın ve doğanın ikiz baskısı arasındaki bağlantıların erkek-cinsiyetine önyargıdan doğduğunun farkında olmak konusunda başarısızlık.

 

Feminizmin amaçlarından biri tüm ezici toplumsal cinsiyet (ırka, sınıf, yaş, etkileşimsel tercihlere ilişkin) kategorilerinin imhası ve farklılığın hakimiyeti beslemediğini söyleyen 4001′in dünyasının yaratılışıdır. Eğer 4001′de “uygun çevresel ahlak” “feminist bir çevresel ahlak” ise, feminist kelimesi gereksiz ve fuzuli olabilir. Ancak, bu 4001 değildir, ve mevcut tarihsel ve kavramsal gerçeklikte kadın ve doğanın hakimiyeti kati surette birbirine bağlıdır. 1990’larda süregelen yanlış (ve imtiyazlı)  bakış açısına göre “çevresel ahlak” feminist bir konu değildir, çevresel ahlaka herhangi bir eklentide bulunmamaktadır şeklindeki bağlantının görülebilmesinde ve farkında olunabilmesindeki başarısızlık.

 

SONUÇ

 

Bu yazıda ekofeminizmin, feminist ve çevresel ahlak için belirgin biçimde bir rejim sağladığını tartıştım. Ekofeminizm kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasındaki teorize edilmiş ve hissedilmiş bağlantılardan doğar. Bağlamsal bir etik olarak, ekofeminizm doğanın ahlaki açıdan konuşulduğunda, insanlar için ne anlama gelebileceği, insanların diğer insanlarla olan ilişkilerinin yanı sıra insan olmayanlarla ilişkilerindeki tavırlarının ve insanlığın ve doğanın ne anlama geldiği ve insanların insan olmayan çevrelerine karşı sorumlulukları üzerine yeniden odaklanmaktadır. Bu yeniden odaklanmanın bir parçası kadınların ve diğer ezilen insanların sesinin bu ahlakın oluşumu için ciddiye alınmasıdır.Bir Sioux büyüğü bana oğlu hakkında bir hikaye anlatmıştı. Yedi yaşındaki oğlunu, “Hindu geleneklerini” öğrenebilmesi amacıyla dede ve ninesiyle birlikte yaşaması için bir Sioux Kızılderili arazisine göndermiş. Dede ve ninesinin çocuğa öğrettiklerinin bir parçası da ormandaki dört ayaklıları nasıl avlayacağı imiş. Duyduğum hikayeye göre , çocuğa öğretilen “kendi Hindu alanında, senin dört ayaklı kardeşlerini vurmak için onu yavaşlatmalı ancak öldürmemelisin. Daha sonra, dört ayaklının kafasını ellerinin arasına almalı ve gözlerinin içine bakmalısın. Gözler tüm acının nerede olduğunu yansıtır. Kardeşinin gözlerinin içine bak ve acıyı hisset. Daha sonra, bıçağını al ve dört ayaklıyı çenesinin altından , boynundan kes, böylece hızlı bir şekilde ölecektir. Ve bunu yaptıktan sonra, dört ayaklı kardeşinden, yaptığın şey için seni affetmesini dile. Ayrıca dört ayaklı akrabana sana bedeninin şu anda sunduğu için, giyecek ve yiyecek sağladığı için dua et. Ve dört ayaklıya, kızkardeşin olan çiçeklere ve kaydeşin geyiklere, toprağa besin olmak için, öldüğünde kendini tekrar toprağa koyacağına dair söz ver.Dört ayaklıya bu şükranı sunman ve geri kalan zamanda, dört ayaklı senin yaşaman için hayatını sana teslim ederken senin de vucudunu söz verdiğin gibi geri döndürerek sözünü tutman yakışık alır.” Bu öyküyü yansıttığımda, anlatıyı, bağlamı ve bu tür değerleri, önemseme, sevmenin idrakı ve uygun karşılık verme ve uygun olanı yapma gibi – bu uygunluk nosyonunun aşırı derecede şişirilmiş olmasına rağmen- ilişkisel tutumları ilişkisel tavırları  ciddiye alma açısından çevresel ahlakın gelmiş olduğu noktanın gücü ile vurgun yemiş durumdayım.Ayrıca bir kez birisi kadın ve doğa arasındaki kavramsal ve tarihsel bağlantıları açıkladığında bir kişinin görebileceklerinin ne olduğu konusunda da vurgun yemiş durumdayım. Hem feminizmin hem de çevresel ahlakın yeniden anlaşılması ve yeniden kurgulanması, bence, ekofeminizmin gücü ve vaat ettikleridir.

 

Bu yazı ilk olarak Environmental Ethics 12(2), 1990: 125-46’da görülmüştür.

 

Warren, Karen 1994 Ecological Feminism,

Routledge, London 88 ISBN 0-415-07298-0

 

NOT: Bu alıntı dünyayı değiştirmek için önemli bir okuma parçasıdır. Bu kitabı sorgusuz sualsiz, olduğu gibi, önemli bir okuma materyali olarak satın almanız istenmektedir.

.

çeviren: gülden ortaç

alıntı ve çalıntılarda çevirmeni ve siteyi belirtiniz.