DEVLET KORKUSU MU ALLAH KORKUSU MU?
YA DA
DIVINE RIGHT OF KINGS
(kral yetkisini tanrıdan alır)
Şenol Erdoğan
2006
“…onlar çobanlardı, yıldızların altındaydılar, gökyüzünden mahrum kentliler değil…”
“…hayır, tek neden bu değil. Bu durum, sadece onlara yaklaşmayı ve temas kurmayı mümkün kılıyordu. Kadim Yahuda halkının zorba imparatorluklara gösterdiği tavır bizim Ferris Fremont’a karşı tavrımızla aynıydı; onlar güç ve görkem tarafından lekelenmemiş, asimile edilmemiş bir halktılar. Ne olduklarına aldırmadan her zaman imparatorlukla savaştılar; her zaman bağımsızlık, özgürlük ve bireysellik için uğraştılar; Babil, Asur ve en çok da Roma’ya karşı yaptıklarıyla onlar, modern insanın öncüleriydiler. O zamanlar, onlar için Roma ne ise şimdi de biz Roma için öyleyiz.”
“…BAĞLILIĞIMIZI İNSAN HÜKÜMDARLARA VERMEMEMİZ GEREKTİĞİNE İNANIYORLAR. BİZE YOL GÖSTEREN EN YÜCE LİDERİN; GÖKTE, YILDIZLARIN DA ARDINDA VAROLDUĞUNA İNANIYORLAR.
BAĞLILIĞIMIZ SADECE VE SADECE ONA OLMALI…”
Philip K. Dick
Muhammed peygamberin ardında bir hilaf bırakmadan dünyevi yaşamının sona ermesi çok doğaldı. İlmi ibre hakken kimin “liderlik” vasfıyla toplum yönetimini peygamberî bir tavırla alması gerektiğini gösterse de kendilerine ölmeden az evvel tanrı şahit tutularak yasak edilen kavimcilik hususunda pek bir hassas olan Araplar peygamberlerini o saniyede siyasi arenada bir beden olarak yapayalnız bırakıp İslam tarihinin en kanlı kardeş savaşlarını İslam politiği adına yapmaya başladılar, bu en basit anlamda bir çıkar savaşıydı da.
Kadim zamanlardan beri; devlet ve onu temsil eden lideri, “kralın yetkisini tanrıdan alması” palavrasınca kendi içinde tanrısal güç ile (otoriter kompleks-iktidar arzusu-kaybetme korkusu) eşleşir ve eşleştirilir hale gelmiştir.
Vahdet gerçeğinden ötürü yapısında aşkın metafiziksel göndermelerin dışında dualizme yer vermeyen Müslüman yapılanma ne hikmetse söz konusu olan politik iktidar olduğunda Peygamberin, ölümünün sonrası en korktuğu şey olan şirk sınırlarından çıkmamaktadır. Yaratandan ulağına manevi sirayete şüphe yok iken (ki Yaradan’ı kitabında bu hususta “onun sadece bir beşer olduğu” gerçeğini hatırlatmaktadır, bu İsevi bir durum yaratmamak için olsa da, hurafet ile beslenen İslam’ın avam kesimi çoktan bu Mesihleştirme işlemini gerçekleştirmiştir) Peygamberin ölü bedeni yerde yatarken otorite kaygısıyla kavim kargaşasına ve tarihin acı veren “kardeş savaşları”na giren bir zihniyetin manevi yapısındaki sirayet sorgulanamaz derecede nefsin yok edimine uğramıştır. Hele ki malik’ül mülk gerçeğinin tabanda yok sayılması durumu, zaten nerdeyse her şey üzerinde konuşmamayı gerektirmektedir. Halifeliğin arzusu ve siyasi-ekonomik kavim kavgası başladığı anda bugün zaten hiç hatırlanmayan kitabın sözleri unutulmaya da başlanmıştı, oysa Allah, hepsinin bildiği gibi peygamberine buyurmuştu ki, ben insanı yeryüzüne halef olarak yarattım. Ki bu sözlerle bir şeyler oluşturma çabasına hiç gerek yoktur, zira İslam’da yaratanın bu konudaki buyrukları –adı üzerinde- net mi nettir. Sinekten yağ çıkarmaya kalkanın dahi basit ve zavallı çıkarımları dışında varabileceği bir yer yoktur. Vahdet-el vücut dosyasını şüphesiz ki kitabın da başlatmıştır Zat, ve o kitapta her şey açık olarak söylendiği gibi, kulağı, kalbi ve gözü arazlı olanlar da bu açıklıktan bir şey anlamayacaklardır da. Kitabın en ağır sözü net bir cümle ile söylemek gerekirse: harcanmaktadır. La ilahe illallah, en basit anlamda Ondan başka bir ilah olmadığına şahadet eden bu cümle net olarak ardından şu soruları barındırmaktadır: Ondan başka ilah yok ise, yaşamlarımızda onlarca ilah var ise, bu cümle Müslüman olabilmek için farz ise kimdir Müslüman, dünden bugüne ve şu an bireysel ve toplumsal içinde bulunduğunuz durumun gerçeğine bir bakarak bu soruya cevap verebilir misiniz? Hayır. Kur’an-i anlamda hayır. Zira ortada olan şey küfr dür.
Sizin Kâbe’niz (ki yaratan kitabından kulunun kalbinde barındığını ifade etmiştir) şayet tapınç nesnelerinden arınmamışsa, kitaben yargılanacaksınız, yargılanıyorsunuz demektir bu.
Bugünün halifelerine dek –doğal olarak- sirayet eden bu gizil iktidar arzusu, açık oyun, en baştaki yanlış insan yaratısı hiyerarşi salt politik çıkarcı bir arenadır. Arap yarımadasından Osmanlıya ve bugünün cumhuriyetine varasıya yapılan her türlü haysiyet yoksunu zorbalığın önünde durmaya kalkan tüm hak hareketler kişilerin katli yani kendisinin tanrının kolu olduğuna inanmış -?- olan İKTİDARIN katli ile karşılaşmıştır. Anadolu İslam coğrafyasında katledilen onlarca Şeyhin, dervişin adını herkes hatırlamaktadır elbet!
Doğal olarak günümüzde de bu sorunlu coğrafyanın sorunlu insan karakterinde ödleklik ve eziklikle desteklendiğini açıkça gördüğümüz devletin tüm organlarıyla birlikte bu soyuna sırt dönen ama tersini iddia eden yapının aynı güç silsilesini tüm manevi pislik ve dünyevi arzularının kocamanlığına rağmen nasıl zahiri bir oyuncak haline getirerek kullandığını görmek ve halkın bunun sözde farkında olmaması –ki o halk o kitapta ne yazdığını hiç bilmedi- insanın canını acıtmaktadır.
Peygamberin sarığı ile polisin üniformasının yer değiştirdiği bir toplum ve iktidar gerçeğini kimse yadsıyamaz. İşte burada halkın gözünde iktidar ve Allah birleşmektedir, bu korku, devletin ve organlarının hissedilen ağır korkusu, ta bu saydığımız yere kadar gitmektedir. Avam için tanrı ne ise devlet o dur, polisi de odur, devlet memuru da odur, bizim insanımızın devlet dairelerindeki anlamsız silikliğinin ve sinikliğinin de alt yapısında yatan bu anlamı varolmayan otorite korkusu, ilahlaştırılmış dinsel kişilere dayanan silsilenin getirdiği ve eninde sonunda Muhammed’e ve tanrıya getirilen dinsel yapının yanlış ve küfürle yönlendirilmiş Allah korkudur.
Elimizde şu an “inandığını” iddia eden bir devlet var! Peygamberinin savaşa giden askerlerine: savaşta dahi yeşile dokunmayın diye emir buyurduğu ama Bakanının “yeşillik görmek isteyen manava gitsin” diyerek Allahın yarattığı doğayı katleden siyasi düşünceyi haklı ve karşı çıkanları da haksız düşüren bir inanışa lütfen bir bakın!
İnandığı dinin adının içinde BARIŞ kelimesi yatan bir ülkenin topraklarında devletin tüm organlarıyla işlediği insanlık suçlarına, terörist devlet yapısına bir bakın. Ve kendi yapılarının iç dinamiğini gizlemek adına halka sundukları diğer “suç”lara “suçlular”a da bir bakın!
Eğitimi -burada elbette ki sistem dayatması devletin köleleştiren okul programlarından bahsetmiyoruz-, kültürel düzeyi –ki, dilim entelektüel demeye varmıyor- bariz ortada olan bir toplum var ve doğal olarak da bu insanların “iktidara güven noktaları” tüyler ürpertici bir tabansızlığa dokunuyor. Cumhuriyetin kısa tarihinin iktidar başarısızlıklarına bir göz attığımızda halkın denemediği siyasi bir oluşum olmadığını hatta 3 farklı partinin mutasyonu koalisyon hükümetler gibi mutasyon deneysel siyasi yapılanmalar ve bunların mutlak başarısızlıklarını görmekteyiz. Böyle bir yapı içerisinde parti seçme hakkını sonunu bilerek –tekerrür- kullanan çoğunluk, sözde dinsel bir parti yapılanmasının peşi-sıra hep olduğunca kör bir şekilde ilerlerken bunun tabanın da diğer siyasi oy seçeneklerinin dışında, salt: “bu seferde bunları deneyelim” aptal zihniyeti yatmamaktadır, çocuklarını “Allah çarpar”, düsturu ile eğiten avam, doğal olarak bilinçsiz bir bilinçle kutsal yandaşı bir yapılanmanın peşi-sıra seyredecektir. Zira; Alemlerin Rabbi Allah, sözde kendisi için çalışan siyasi iktidarın yardımcısı olacaktır; böylelikle: ekonomik refah sağlanacak, kontrgerilla ortadan kalkacak, savaşan (devlet için savaşan) çocuklarının şahadeti onaylanacak, karınları doyacak…dır.
“Kuran’a göre şehadet sadece “la ilahe illa Allah” tır. Yani tek “o tanrı’dan başka tanrı” olmadığına tanıklık etmektir. Bu ifade, en güzel isimlere yani sıfatlara sahip ve isimlerinden biri hak (gerçek) olan tanrıdan başka hiçbir varlığa, peygambere, veliye, müçtehide, lidere, politikacıya, bilim insanına mutlak itaati veya baş eğmeyi reddeden bir özgürlük manifestosudur.”
Politiklerin dinle bağlantısı tarikatsal –aslında tam anlamıyla cemaatsel- düzeydedir –zira dinsel her cemaat tarikat değildir-.
Bu siyasi-ekonomik bir kazanım arzusunun ve amacının pazarlığıdır. Bu pazarlık politik olanın ta kendisidir. Bu yapının tabanı en basitinden: cemaat oyları ve iktidar –adayı- arasındaki ilişkiye dayanır. Aslında burada iki alt devlet yapısı mevcuttur: birincisi, hükümet olan devlet –ki üst devlet yapılanmasının hâkimiyetinde –yönetiminde- bir işçi yapılanmadır-, diğeri ise kendi içinde farklı bir şekilde devletleşmiş olan ve politik bir dinamiğe sahip, kendi tüzüğünü, ekonomiğini oluşturmuş cemaatin kendi varlığıdır. Her ikisinde de halk aynı yerdedir, tektir: “kullanılmak” noktasında. Tıpkı aşiret yapılarında tebaanın oyunu verecek olan partinin mutlak şekilde bilmesi ve kabul etmesi gerçeği gibi.
Nasıl ki dinsel güç, şehit kutlu söylemini saptırıp içini boşaltıyor ve milliyetçi saptırımları da içine katarak otoritesini tehdit altında bırakan diğer arzu güçlerine karşı kullanıyorsa bu gücü yönlendirmek istediği her türlü arenaya sürüklemek-çekmek hakkını da elinde bulundurmaktadır. Devletin bu kullanım tarzı dışındaki hedeflerinden birisi de herkesin bildiği üzere yakın ilişki metoduyla bu dinsel yapılanmaları kontrol altında tutmaya çalışmaktır. Zira yukarda da dediğimiz gibi bu dinsel yapılanmalarda kendi içlerinde değişik politik haz ve iktidar arzularına sahip olduklarından dolayı olası tüm hükümetler için aynı zamanda tehlikelidirler de.
Tüm bunlar, devlet-tarikat ilişkisinden öte, devlet üstü yapılanmanın güç dengesi teorileridir.
Muhammed Peygamberin vefatı sonrası, ümmet varolan metafiziksel yapıya sırt dönmekten de öte gitti ve hatta heterodoks düşünce türleri direk olarak dinsizlik olarak yaftalandı –ki bu hala günümüzde de sürmektedir-. Yüce Yaratıcı, kitabında her ne kadar tüm yolların kendisine vardığını, din türleri arasında doğruyu onaylayacak bir merciinin bulunmadığını ve olsa olsa bunun kendisi olduğunu çok çeşitli şekilde vurgularken, peygamberleri kastederek benim indimde onların arasında bir fark yoktur diye buyururken ve büyük dinleri sayarken üç büyük futbol takımı gibi lanse edilen din adlandırmalarının da dışına çıkarken, suni yapılanmanın tuhaf bir şekilde gösterdiği nefretimsi tavır hiçbir kitapta yer almamaktadır. Anadolu coğrafyasında ve dahi Balkanlarda devlet tekeline alınmış olan dinin arındırılmasına yönelik varolan karşıt ve özgürlükçü hareketler, yapılanmalar, ayaklanmalar Allah’tan başka bir iktidar olamayacağının altını çizmekteydi. Günümüzde de süratle devam eden devleti ve tanımsız insan çıkarı oluşturusu organlarını ilahlaştırma realitesine ontolojik-anarşist bir karşı koyum söz konusudur. Bu teori ve pratikle kavga veren şeyhlerimizin önüne bugünde yapıldığı gibi zorbalıkla: kan ve şiddetle ve öldürmekle geçilmiştir, şimdiki polis devletinin yaptığından bir fark yoktur. Bir insanı doğruluğundan dolayı bir meydan da asmakla, derisini yüzmekle, bir hapishane hücresinde işkence ederek öldürmek arasında varolan tek fark takvimin rakamlarıdır.
Allah kitabında ödeyebilen inançlı kişinin vergisini ne şekilde vereceğini çok net olarak ortaya koymuştur, halk devlete vergi ödemez, halk yaratıcısına şayet ödeyebiliyorsa vergi öder. Devlet yapısının tümüyle savaşmak zaten hak-dır. Bu inançlı bir insanın gitmesi gereken yoldur. Bu yolun sözde inançlı fetva verme meraklısı şirk-sever yaban otları; malik’ül mülk gerçeğine sırt çeviren tanımazlardır. Bunlar niteliksiz ve kişiliksiz dinsel politik safsataların üreticisi kapitalistlerdir.
Yaratan gücün neferi olmak ile devletin ve ordusunun uşağı olmak arasında mesafe üzerine konuşulamaz. Temellendirilemez bir milli inancın –ki rabbin yarattığı onun yarattığıdır, onların arasında dil, din, renk vs ayrımı yapanlar her şeyin dışında salt Hitler tohumudur- siyasi sapkınlık formunun kapı kulu olmaklıktan başka hiçbir şey değildir. Kul, rabbinden başka kimseden emir almaz ve kul sadece ondan çekinir, ondan af diler. Rab bu yolda öleni şehit sıfatıyla belirler ki diğerleri yani devlet oyunları ve devlet için ölenler sadece kurulu bir ordunun mağdurlarıdır.
Burada söz konusu olan teokrasi değildir, zaten dinsel yapıya yakınlık duyan bir hükümet de teokrasiyi topyekûn reddedecektir. Ama sorunda buradadır zaten, Mısır firavunu gibi kendini tanrı ilan etmek gerekmiyor elbet, bu yapılan çok daha pis bir iştir. Sen hem olası bir teokratik yapılanmayı reddet hem Allah’a yandaş olduğun izleniminle politik bir oyunun kendisi ol, İKTİDAR ol ZULMET ve Allah de. Çok nettir ki; piramitlerin inşasında kullanılan kölelerle günümüz modern zaman sonrası işçileri arasında herhangi bir fark yoktur. Olası mutlak bir İslam devletinin olamayacağı gerçeği salt fantastik imgelemlerle yıkılır. Zira politiğin yalana ihtiyacı vardır. Bunun mümkünlüğüne dair uzamı yaratacak olan inandırmaya endeksli halk için bir yalana. Kültürel- eğitimsel açıdan zeval halkın kapısı bu duruma zaten açıktır da. Zaten İslam’ın fantastik korku edebiyatıyla beslenip temelden bununla şekillendirildiklerinden İKİDARIN bu POLİTİK FANTASTİK oyununda aksi yönde oluşması mümkün bir sorun yoktur.
Saltanat-iktidar, hilafetin yerini hiyerarşik açıdan dolduramaz. Silsilenin sıfatlara dayanan güç skalası. Post-hilafet sendrom ve arzularına sebebiyet veren hilafetin topyekun reddidir. Bu politik histeriler şerdir.
Halkın İslam’ın metafiziksel kökenlerine yönelik bir bakışı açısının varolamaması dinin gerçek irfanına varabilecek bir yapısının olmayışı -ve oldurulmayışı elbet- halkın İslam’ın kalbine doğru giden gerçekliğin yolunu kat etmesini mümkünsüz kılar. Bu politikanın en güçlüsüdür. Diğer türlü, yüksek ve arınmış bir bilinçle bakabilen bilecektir ki, la ilahe illallah ise la mevcude illa hu ise zaten varolan salt zahiri boktan bir dünyanın savaşıdır.
Bilelim ki bu topraklarda sadece, Nesimi, Mansur, Bedrettin şehit edilmedi, yüzlerce şeyh, derviş Tanrının kutlu yolunda devleti tanımadıkları ve soytarılıklarını orta döktüğü için bedenleri yok edildi. Hallaç bir kelimeden dolayı katledildi falan değil elbet, bu işin masal yönü, Mansur dönem politiğine yönelik saldırılarından dolayı düzmece bir şeriat mahkemesiyle katledildi. Günümüzde uygulanan devletin yok etme politikasıyla ve sindirme usulleriyle bir farklılık da göstermektedir tarih elbet. İnfaz kavramı çoklu kılıklarla varlığını sürdürmektedir. Lakin verilen savaşın fenomen dışı yapısı gereği kaybı mümkün değildir. Allahtan başka iktidar olmadığını bilen ve kendisine iktidar diyen iktidarsızların kazanacakları bir savaş yoktur. Kitabında dediği gibi; onlara, zaten kaybetmiş olan onlara, haklılıklarına daha bir inansınlar diye istedikleri verilecektir ki kötü bir unutuş ile unutulsunlar.
Şehitliğin İslam’da yeri ve açıklaması çok nettir. Artık ondan geriye kalan; bu bahsi geçen politik yapı tarafından kullanılan çok güçlü bir silah oluşu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında ordu ve gerilla arasında yaşanan savaşta mağdur olan insan evlatlarının kandırısı artık sona erdirilmek zorundadır. Birilerinin bu ebeveynlere durumu izaha kalkışması gerekmektedir. Ancak bildiğiniz üzere devlet buna izin vermeyecek, tekerleğine çomak sokturmayacaktır. Ordu içinde kendi komutanları tarafından salt yürüyemedikleri-operasyon sırasındaki hedefe tırmanıştan bahsediyorum- için dövülerek öldürülen ve evlerine şehit diye yollanan çocuklardan bahsedilmesi gerek artık. Bu çocukların ne için savaşıp kim için neden katledildiği gerçeği daha fazla gizlenemez. Gizlenmemeli. Güneydoğu Anadolu’da yaşananlar iki halkın savaşı değil “devlet” savaşıdır, o savaş halk savaşı da değildir, kendi içinde bir silah ve politik pazarı olan çıkarımların kurbanı insanları er olarak kullanan kimliklerin yapay savaşlarından sadece birisidir bu.
Oğullarını döven bir toplumun oğullarının dövülmesi o ana babayı rahatsız etmez elbet, oğullarına küfür eden toplumun oğullarına küfredilmesi de, işte bu size benzeyen yapıyı seviyorsunuz siz, içinizdeki pis gücü seviyorsunuz, o denli seviyorsunuz ki Peygamberin adını dahi ordunun adına sokarak oraya peygamber ocağı demeyi becerip, dini, gene sömürmeyi başarabiliyorsunuz.
Yaşamdan o denli korktunuz ki artık görünmez olan tanrınızın soyut varlığı ve havaya giden dualar size yetmedi, ONLAR da bu günü bekledi zaten, size somut bir tanrı yaratmak için sıradaydılar hemen ve sizi somut bir güvenceye almak için, devletiniz vardı artık, polisiniz vardı, her şeyiniz vardı, sizi bu yerkürede sağlama alacak her şeyiniz, şimdi sıra sizden yaşamlarınızı, ruhlarınızı, gücünüzü, çocuklarınızı almaya gelmişti zira hiçbir şey karşılıksız değildi, sizlerde kendi kendinizin varlığını kapitalizme satan gönüllü kölelerdiniz işte hepsi bu.
Kalbi ve aklı dengede olan bir canlı için: devlet, millet, kavim, dil, din, ırk, renk, sınır, sıfat, bayrak yoktur, inanan içinse o vardır başka bir şey yoktur.