Laporte’un “bokun tarihi” kitabı üzerine kısaca..
“temiz birey, temiz şehir, temiz dil, temiz devlet”
Mimarinin: edebiyatın ve sanatın, dahası yaşamın her alanıyla girdiği etkileşim, beni sinemayla ilk tanışmamdan çok daha fazla etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Bireysel bağıntılama çalışmalarımı sürdürdüğüm sonsuz sürecin bir yerinde Esra Akcan ile tanışmasaydım sanırım mimari ile dil arasındaki sonsuz bağıntılar ve sebep olacağı yeni yönelimler bir süre daha ilgimi çekmek ya da onları keşfetmem için beni bekleyecekti. Özellikle çeviribilim bağlamında kültürün ve doğal olarak da mimarinin çevrimi noktası üzerinde düşünmeye başlamam ne üzücü ki sonraya kalacaktı. “Kültür” dediğimiz birden çok anlamlı kelime kendi yaşam formu içerisinde sonsuz ilmeklerle bir örgü oluşturduğundan düşünsel anlamda bir birlerine en uzak –gibi duran- ilmekler arasında dahi köprü kurmak ve tartışmak, fikir üretmek mümkündür. Dominique Laporte’un ilk olarak kapital devlet yapısı denetiminde rasyonelleşmiş ve akabinde modernizm ile tanışmış olan “resmi dil”i, onun devlet içerisindeki çoklu enstrümantal yapısını yıkıcı bir şekilde işlediği kitap yazması ve hemen ardından ise şehircilik-devlet söylemi/dili, insan dışkısı ve ıslahı noktasında bir diğer kitaba yönelmesi muazzam şekilde tutarlı ve birbirini hem doğuran hem doğrulayan noktalardır. Ki bu doğrultuda Fransızca orijinal metnin İngilizceye tercümesini gerçekleştiren Rodolph el-Khoury ile aynı paralelde düşünüyor olmalıyız, zira çeviri metne yazdığı giriş yazısının temellerini mimari ve dil olarak alıp, dışkının kapatılarak kokusuna yüklenen derin anlamları çevirisinde tersine bir şekilde üstü kapalı anlam dâhilinde ortaya koymaya çalıştığını kendisi net olarak dile getiriyor. Diğer yandan Laporte ise –aslında- zaten devlet tarafından dışkının ve dilin ehlileştirme çabalarını kendince felsefi ve çarpık bir dille sunuyor. Laporte’u bu anlamda William S. Burroughs’un dilin virüs oluşu ana argümanı altında sisteme yazı vasıtasıyla açtığı savaş kulvarından da okumak ve değerlendirmek mümkünken Foucaultcu bir okumaya gitmek kendiliğinden gelişiyor. Dışkıyı doğal ve ilkin koku olarak okuması ve bunun üzerinden bireyselliğe varması kaçınılmaz olarak birey-toplum-devlet üçgenini bok endeksli olarak ele almasını doğuruyor ki yazar bu bireyselliği; tahammülsüzlükten cinsel arzulara, mezar sistemlerinin tekilleştirilmesine dek vardırırken Khoury dikkatimizi salt bu sebeple şehirlerin yeniden düzenlenmesi gereksinimine kadar taşıyor. Bu anlamda toplum ile birey arasındaki ilişki sorgulanır olurken, devlet ve birey arasına da bir mesafe konuluyor, ölü ya da diri, devlet insanların biraradalıklarından hoşlanmıyor elbette.
Metninde sık sık parayı ve boku denk getiren yazar, medeniyetin alt yapısının insanoğlunun dışkısını ehlileştirme arzusu olduğunu söyler. Julia Kristeva varsın suje propre –temiz ve düzgün birey (ki bu arada devleti ve devletin birey modelini temsil eder); “kötü, tiksindirici, mide bulandırıcı vs. olana uzaklığıyla varolur” buyursun, yazarımız Laporte tüm bu sözde tiksinç olanların kendi başına öznelliği tanımlayanlar olduğunu ve bu yüzden varolduklarının altını çizer. Yan anlamda Kristeva boku doğrudan reddeder –temiz toplum, temiz devlet ve hatta temiz dil, temiz siyaset- oysa Laporte’un yaptığı; kişisiyle eş, boku yüceltmektir ki eserinde insan dışkısının vakti zamanında kozmetikten tıbba nerelerde kullandığını da şecereler. Bok yüze sürülür, simya vasıtasıyla altına dönüştürülür –ki buna burjuvazide sermayenin korunması da denebilir-
“Descartes karşıtı tezde kişinin vücudundan ayrılamayacağını kabul eden Laporte”, insanın ağız ve anüse indirgenebileceği gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiğini söyler. Modern zamanlarda pekâlâ peçeteniz ansızın bittiğinde kullanılmamış tertemiz bir rulo tuvalet kâğıdını masaya koyduysanız –tamda yemek esnasında- aklınıza kaçınılmaz olarak bu iki delik arasındaki sistematik bağıntı hem fiziksel hem üretim-tüketim açısından muhakkak gelir, gelmiştir.
Laporte, dalga geçmekle ciddi olmak arasındaki farkı ince bir çizgiye getirerek metnini kuram, politika, cinsellik ve mizah potasında oluşturmayı net olarak becerebilmiş gibi gözüküyor. Net olarak medeniyete dair aklı her çalışan insanın zihninde dolaşa duran noktaların önemli bir kısmını karşıt olmak şekliyle dile getirmiş olan Laporte devletin şehircilik dahil türlü birimlerinden milli-resmi dil oluşturma arzularına varasıya gırtlağına dek pisliğe gömülmüş insanlığın temiz olma çabasına sert bir hareket çekiyor. Bunu yaparken de akademik felsefi söylemleri ve dilsel yapıları bertaraf ediyor.
Ş.E
Dominique Laporte
Bokun Tarihi
Altıkırkbeş Yayın
Ekim 2011