Uncategorized kategorisi için arşiv

junky // william burroughs

Posted in Uncategorized on Ekim 15, 2009 by şenol erdoğan

Zamansızlık. Yıllardır çeviremediğimiz bir metin –binlercesi gibi-. Kerem en sonunda eski iletişim çevirisini scan edip orasını burasını düzeltti; ama şu var ki çok açık ve net: bu çeviri pek iyi değil; ne açıdan: her şeyden önce çevirmenin junkdan ve diğer benzeşiklerden bir haberi yok-Burroughs’dan da-; bu noktada çevirmenliği saçmalamaya dek varabiliyor, kitabın en sonunda bizim “çakış-çakmak” olarak değiştirdiğimiz daha naifi “vuruş” olan “kick” kelimesini “trip” olarak çevirebilecek denli saçmalayabiliyor. Bir iki müdahalede bulunuldu ancak şunu net olarak söylemekte fayda var bu elinizdeki iletişim çevirisini Burroughs’un orijinal kitabıyla karşılaştırarak okuduğunuzda canınız sıkılabilir. Ama en nihayetinde elinizde bir junky çevirisi var, çok teorik bir kitap olmadığından okunmasında bi sakınca yok : -)

Burroughs’un yazar olmadan yazdığı bir kitap Junky, Burroughsu bilenler!!!! Bun derhal fark edecek, bir nevi “günlük” havası taşıyor ve ileride yazacaklarıyla aslında hiç alakası yok, ama dua edelim ki yazmaya başlıyor ve mucizeler doğuracağını kendisi bile bilmiyor.

 

Birde kitabın  “çıkış”ında olmayan ama orijinal metinde yer alan bir küçük lügat var ama sanırız çevirmenin kendiside bu lügati kullanmadığından çevirip kitaba koymayı da uygun bulmamışlar:-)

Ps: kısa bir süre sonra çevirir ekleriz.

 

René Corbin & Ş.E

 

 

http://subculturia.blogspot.com/

 

&

 

http://anticopyrighttr.wordpress.com/

 

un katkılarıyla

 

 

 

yardımlarından dolayı Cem Kadir Pulan’a Rafet Arslan’a ve Kerem Koç’a teşekkürler

 

 

 

 

yer zaman müdahele de ettiğimiz ama çok zamanda elimizi sürmediğimiz bu eser iletişim yayınları tarafından Ayşe Düzkan çevirisi ile 1994 senesinde yayımlanmıştı-r.

 

 tere19

 

JUNKY

WILLIAM S. BURROUGHS

 

 

 

 

Giriş

 

 

1914′de, büyük bir Orta batı şehrinde üç katlı tuğla bir evde doğdum. Ailemin durumu iyiydi. Babam kereste işi yapıyordu. Evimizin önünde bir çimenlik, arka avlusunda bir bahçe, bir balık havuzu ve çevresinde tahta bir parmaklık vardı. Gazla çalışan sokak lambalarını yakan bir lamba ateşçisini ve büyük, siyah, parlak Lincoln’u ve Pazar günleri arabayla parkta yapılan gezintileri hatırlıyorum. Artık sonsuza dek kaybolmuş olan emin ve rahat bir hayat tarzının bütün payandaları. Bitişikte yaşayan yaşlı Alman doktor, arka bahçede cirit atan fareler, teyzemin elektrikli arabası ve balık havuzunun yanında yaşayan kurbağamla ilgili nostaljik palavralardan birini yazabilirdim. Aslında en eski hatıralarımı bir kâbus korkusu renklendiriyor. Doğaüstü bir korkunun her zaman şekil alma noktasında olduğu rüyalar yüzünden, yalnız kalmaktan korkuyordum, karanlıktan korkuyordum ve uyumaktan korkuyordum. Bir gün uyandığımda da gördüğüm rüyanın sürüyor olmasından korkuyordum. Bir hizmetçinin afyondan ve afyon içmenin nasıl tatlı rüyalar getirdiğinden söz edişini hatırlıyorum, dedim ki: “Büyüyünce afyon içeceğim.”

Çocukken halüsinasyonlar geçirirdim. Bir keresinde erken sabah ışığıyla uyandım ve kendi yaptığım bir oyuncak evin içinde oynayan küçük adamlar gördüm. Hiç korku hissetmedim, yalnızca bir kıpırtısızlık ve hayret duygusu. Sık sık gördüğüm başka bir halüsinasyon ya da kabus “duvar içindeki hayvanlarla” ilgiliydi ve dört ya da beş yaşlarındayken geçirdiğim tuhaf ve teşhis edilemeyen ateşin havalesiyle başladı.

Geleceğin güvenilir vatandaşları yani büyük bir Orta batı kasabasının avukatları, doktorları ve işadamlarıyla birlikte ilerici bir okula gittim. Diğer çocuklara karşı ürkektim ve fiziksel şiddetten çok korkuyordum. Küçük, saldırgan bir lezbiyen beni her gördüğünde saçımı çekerdi. Şimdi olsa yüzünü yumruklamak isterdim ama yıllar önce attan düşüp omurgasını kırdı.

Ben yedi yaşlarımdayken, ailem “insanlardan uzaklaşmak için” banliyöye taşınmaya karar verdi. Bahanesi, korusu ve balık havuzu olan, fareler yerine sincapların bulunduğu büyük bir ev satın aldılar. Orada korunaklı bir hücrede, güzel bir bahçeyle çevrili olarak, şehir hayatından kopuk yaşadılar.

Ben özel bir banliyö lisesine gittim. Sporda ne iyi ne de kötüydüm, derslerde ise ne parlak ne de geriydim. Matematiksel ve mekanik olan her türlü şeyle ilgili belirgin bir duyarsızlığım vardı. Rekabete dayanan takım oyunlarından hiç hoşlanmadım ve bunlardan elimden geldiğince kaçındım. Aslında kronik bir mızmız halini aldım. Balık avlamayı, avlanmayı ve uzun doğa yürüyüşlerini seviyordum. O zamanların, o yörelerin Amerikalı çocuklarına oranla çok okuyordum: Oscar Wilde, Anatole France, Baudelaire, hatta Gide. Başka bir çocukla romantik bir bağlılık kurdum, onunla cumartesilerimizi eski taşocaklarını keşfederek, bisikletlerimizle çevreyi gezerek,  göl ve nehirlerde balık avlayarak geçiriyorduk.

Bu sıralarda, bir hırsızın Kazanamazsın adındaki otobiyografisinden çok etkilenmiştim. Yazar, hayatının önemli bir kısmını içeride geçirdiğini anlatıyordu. Hayatla bütün temasın kesildiği bir Orta batı banliyösüyle kıyaslayınca bu bana fena gelmemişti. Arkadaşımı bir müttefik, bir suç ortağı olarak görüyordum. Terkedilmiş bir fabrika bulduk ve bütün pencereleri kırarak bir balta çaldık. Yakalandık ve babalarımız zararı ödemek zorunda kaldı. Bundan sonra arkadaşım, bu ilişki esas gruptaki konumunu tehlikeye attığı için beni “boşladı”. Grupla, başkalarıyla herhangi bir uzlaşmanın mümkün olmadığını görüyordum ve kendimi epeyce yalnız hissediyordum.

Çevre boş; hasım gizliydi, tek başıma maceralara sürüklendim. Suçlu eylemlerim, kazanç sağlamayan ve çoğunlukla cezasız kalan jestlerden ibaretti. Evlere girip hiçbir şey almadan etrafı dolaşırdım. İşin aslı aranırsa paraya hiç ihtiyacım yoktu. Bazen 22′lik bir tüfekle kırlarda dolaşır tavukları vururdum. Araba kullarken gösterdiğim cüretle yolları tehlikeli hale getiriyordum; ta ki mucizevî ve harika bir biçimde yara almadan çıktığım bir kaza beni normal tedbirlere başvuracak kadar korkutana dek.

Üç Büyükler denen üniversitelerden birine gittim ve başka herhangi bir konuya ilgi duymadığım için orada İngiliz edebiyatı üzerine lisansüstü eğitim gördüm. Üniversiteden de, içinde bulunduğu kasabadan da nefret ediyordum. Her şey ölüydü burada. Üniversite sahte İngiliz özel okullarının mezunlarınca istila edilmiş sahte bir İngiliz ortamıydı. Yalnızdım. Kimseyi tanımıyordum ve yabancılar el üstünde tutulanların oluşturduğu kapalı çevre tarafından hiç hoş karşılanmıyorlardı.

Kazaen bazı zengin eşcinsellerle tanıştım; bunlar dünyayı gezip New York’tan Kahire’ye kadar eşcinsel mekânlarda birbirlerine rastlayan uluslararası eşcinsel takımdan insanlardı. Sosyologların dediği gibi, bir hayat tarzı, bir kelime dağarcığı, göndermeler, bütün bir simgeler sistemi gördüm. Ama bu insanlar genellikle gıcık tiplerdi ve bir ilk hayranlık döneminden sonra ortamdan soğudum.

Herhangi bir derece almadan mezun olduğumda ayda yüz elli dolar bursum vardı. Bunlar ekonomik kriz döneminde oluyordu ve iş yoktu ve her halükarda istediğim bir iş de aklıma gelmiyordu. Bir yıl kadar Avrupa’da sürttüm. Savaş sonrası çürümenin izleri Avrupa’yı terk etmemişti. ABD’nin dolarları Avusturya’da yaşayanların, kadın olsun, erkek olsun büyük bir kısmını satın alabiliyordu. Yıl 1936′ydi ve Naziler hızla yaklaşıyorlardı.

Birleşik Devletlere geri döndüm. Burs fonum sayesinde çalışmadan ya da çalmadan yaşayabiliyordum. Orta batı banliyösünde olduğu gibi hala hayattan kopuktum. Psikoloji konusunda mezuniyet kurslarına ve Jiu-jitsu derslerine takılarak oyalanıyordum. Psikanalize gitmeye karar verdim ve üç yıl buna devam ettim. Analiz, kısıtlamaları ve endişeyi ortadan kaldırdı, böylece istediğim gibi yaşayabiliyordum. Analizde kaydettiğim ilerlemenin çoğu, kendi deyimiyle “oryantasyon”umdan hoşlanmayan analistime rağmen oldu. Sonunda analitik nesnelliği bir kenara bırakarak beni bir “umutsuz vaka” ilan etti. Ben sonuçlardan ondan daha memnundum.

Beş subay eğitim programından fiziksel sebeplerle geri çevrildikten sonra Ordu’ya alındım ve sınırsız hizmete uygun olarak belgelendim. Ordu’dan hoşlanmayacağıma karar vermiştim ve buradan tımarhane kayıtlarımla yırttım bir keresinde bir Van Gogh tribine girmiş ve o zamanlar ilgilendiğim birisini etkilemek için bir parmağımın eklemini kesmiştim. Deli doktorları Van Gogh’u hiç duymamışlardı. Beni şizofren olarak damgaladılar, nerede olduğumu ve Birleşik Devletler Başkanının kim olduğunu maalesef bildiğimi açıklamak için de paranoid tipte olduğumu eklediler. Ordu, bu teşhisi görünce beni şu notla ihraç etti: “Bu adam asla bir daha göreve çağrılmayacak ve yeniden sınıflandırılmaya tabi tutulmayacaktır.”

Ordudan ayrıldıktan sonra türlü çeşitli işlere girdim. O zamanlar hemen her istediğiniz işe girebiliyordunuz. Özel detektif, böcek öldürücü, barmen olarak çalıştım. Fabrikalarda, bürolarda çalıştım. Suçun kıyısına kadar gidip geldim. Ama ayda yüz elli dolarım her zaman elde birdi. Para kazanmak zorunda değildim. Özgürlüğümü sembolik bir suç eylemi için tehlikeye atmak romantik bir müsriflik gibi görünüyordu. Junk’la tanışmam, bağımlısı olmam ve böylece paraya, daha önce hiç duymadığım gerçek ihtiyacı, motivasyonu duymam bu koşullarda ve bu zamanda oldu.

Şu soru sık sık sorulur: Bir adam neden uyuşturucu bağımlısı olur? Cevap genellikle bağımlı olmayı amaçlamadığıdır. Bir sabah uyanıp uyuşturucu bağımlısı olmaya karar vermezsiniz. Herhangi bir alışkanlığı edinmek için bile en azından üç ay boyunca günde iki kere iğne vurulmak gerekir. Ve birkaç başka alışkanlık edinmeden de Junk krizinin gerçekten ne olduğunu bilemezsiniz. Benim ilk alışkanlığı edinmem altı ay aldı ve o zamanki yoksunluk belirtileri de hafifti. Bağımlı olmak için bir yıl kadar yüzlerce kere iğne vurulmak gerektiğini söylemek abartma olmaz.

Şu sorular tabii ki sorulabilir: Narkotik maddeleri neden denedin? Bağımlı olacak kadar uzun süre neden kullandın? Başka herhangi bir yönde güçlü motivasyonlarınız olmadığı için narkotik bağımlısı olursunuz. Junk açık verilince kazanır. Ben onu meraktan denedim. Her mal alabildiğimde iğne vurularak sürüklendim. Sonunda bağımlı oldum. Konuştuğum bağımlılarının çoğu benzer tecrübeler aktarıyorlar. Uyuşturuculara neden başladıkları konusunda hatırladıkları bir sebep yok. Paçayı kaptırana kadar sürükleniyorlar işte. Eğer bağımlı değilseniz, bağımlının Junka duyduğu o özel ihtiyacı anlayamazsınız. İnsan bağımlı olmaya karar vermez. Bir sabah kendinizi kötü hissederek uyanırsınız, artık bağımlısınızdır.

Uyuşturucularla olan tecrübelerimden pişman değilim. Şu anda, Junk’ı belli aralıklarla kullanmamın bir sonucu olarak, sağlığımın hiç bağımlılık edinmeseydim olacağından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Büyümeniz durunca ölmeye başlarsınız. Bir bağımlının büyümesi hiç durmaz. Birçok içici periyodik olarak madde kullanmayı bırakırlar; bu da organizmanın küçülmesini ve Junk’a bağımlı hücrelerin yerine yenilerinin gelmesini sağlar. Bir içici, gündelik iğne ihtiyacı ve iğne vurulma çarkı içinde sürekli bir küçülme ve büyüme halindedir.

Birçok bağımlı, olduklarından genç görünürler. Bilim adamları bir solucan üzerinde son yıllarda yaptıkları bir deneyde solucanın yiyeceksiz bırakarak küçültülebileceğini gördüler. Sürekli büyümeye uğratmak üzere periyodik olarak küçültülen solucanın ömrü sonsuza kadar uzatılabiliyordu. Belki de bir Junki, sürekli bir bırakma durumunda kalabilirse olay sayılacak bir yaşa kadar yaşayabilir.

Junk, içiciye genel geçer gerçekleri öğreten hücresel bir denklemdir. Junk kullanmaktan çok şey öğrendim: hayatın morfin solüsyonuyla dolu damlalıklarla ölçüldüğünü gördüm. Junk krizinin ıstırap dolu mahrumiyetini ve Junka susamış hücreler kana kana iğneyi içerken yaşanan rahatlamanın zevkini tattım. Belki de bütün zevk rahatlamadır. Junkın içiciye öğrettiği hücresel çilekeşliği öğrendim. Bir hücre dolusu, her biri ayrı bir acı içinde sessiz ve kıpırtısız Junkiyi gördüm. Yakınmanın ya da kıpırdamanın anlamsızlığını biliyorlardı. Esas olarak, kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini biliyorlardı. Başka birinin size verebileceği bir anahtar, bir sır yoktur.

Ben Junk denklemini öğrendim. Junk, alkol ya da esrar gibi hayattan daha fazla zevk almanın bir yolu değildir. Junk bir trip değildir. Bir hayat tarzıdır.

Junkla ilk tanışmam, savaş sırasında, 1944 ya da 1945 yıllarında oldu. O zamanlar bir limanda çalışan Norton adında bir adamla tanışmıştım. Asıl adı Morelli ya da buna benzer bir şey olan Norton, bir maaş çeki dolandırıcılığından dolayı savaş zamanı ordudan atılmış ve hal ve gidiş bozukluğu gibi sebeplerle 4-F’ye ayrılmıştı. George Raft’a benziyordu, ancak boyu daha uzundu. Norton, İngilizcesini ilerletmeye ve düzgün, ahbapça bir davranış biçimi edinmeye çalışıyordu. Ancak ahbapça davranmak tabiatına aykırıydı. Sakin halinde, ifadesi kindar ve kötüydü ve arkanızı döndüğünüzde o kötü bakışla baktığını bilirdiniz.

Norton çalışkan bir hırsızdı ve çalıştığı limandan her gün bir şey çalmazsa içi rahat etmezdi. Bir alet, bir iki kutu konserve, bir tulum ya da herhangi bir şey. Bir gün beni arayıp bir Thompson tabancası çaldığını söyledi. Bunu satın alacak birini bulabilir miyim? “Belki,” dedim. “Getir şunu.”

Adam gibi bir ev bulmak zordu. Bir merdiven aralığına açılan ve hiç günışığı almayan kirli bir apartman dairesine haftada onbeş dolar ödüyordum. Duvar kağıdı soyuluyordu çünkü içinde buhar bulunduğu ender zamanlarda radyatör buhar akıtıyordu. Pencereleri soğuğa karşı gazeteden bir sıvayla iyice kapatmıştım. Her yerde hamam böcekleri vardı, ben de arada sırada bir tahtakurusu öldürüyordum.

Norton kapıyı çaldığında, buhardan biraz ıslanmış, halde radyatörün yanında oturuyordum. Kapıyı açtım, kolunun altında kahverengi kağıda sarılmış koca bir paketle karanlık holde dikiliyordu. Gülümsedi, “merhaba,” dedi.

“İçeri gir Norton, paltonu çıkart,” dedim.

Thompson’i paketten çıkardı; aleti monte ettik ve tetiğini düşürdük.

Bunu satın alacak birisini bulacağımı söyledim.

Norton, “Ah, bir şey daha kaldırdım,” dedi.

Sözünü ettiği içinde beş tane yarım ölçülük morfin tantrat ampulü olan düz, sarı bir kutuydu.

Norton morfini kastederek, “Bu yalnızca bir numune,” dedi. “Evde bu kutulardan onbeş tane daha var ve eğer elden çıkarabilirsen başka da bulabilirim.”

“Elimden geleni yapacağım,” dedim.

O zamanlar Junk kullanmışlığım yoktu ve denemek de aklıma gelmemişti. İki malı da satın alacak birini aramaya başladım. Roy ve Herman’la karsılaşmam böyle oldu.

Riker’in mekanında ara sıra aşçılık yapan New York’lu genç bir serseri tanıyordum, durumunu “takılıyorum” diye açıklıyordu. Onu aradım ve elden çıkaracak bir şeyim olduğunu söyleyip 42. Sokağın yakınındaki Sekizinci Cadde’de Angle Bar’da randevu verdim.

Bu bar, tuhaf bir üçkağıtçı adayı türü olan 42. Sokak hırsızlarının buluşma yeriydi. Bunlar her zaman işleri planlayacak, kendilerine ne yapacaklarını söyleyecek bir “organizatör” ararlar. Hiçbir “organizatör”ün bu kadar açıkça uygunsuz, talihsiz ve başarısız insanlarla alışverişi olamayacağı için bunlar bir yandan böyle birini arar durur, bir yandan bulaşıkçı, meşrubatçı olarak “takılır”, arada bir sarhoş ya da korkak ibneyi soyup, yaptıkları büyük islerle ilgili akıldışı yalanlar üretir ama her zaman da “Seni izliyorum. Bu iş için aradığım adamsın. Şimdi dinle…” diyecek o “organizatör”ü beklerler.

Sayesinde Roy ve Herman’la tanıştığım Jack, çobanlarını arayan yani pırlanta yüzüklü, koltukaltı tabancalı, sert ve güvenli sesinde bir soygunu kolayca başarılır gibi gösteren bağlantıların, ayarlamaların ve ortamların izini taşıyan o çobanı arayan bu kayıp koyunlardan biri değildi. Jack zaman zaman çok başarılı olur ve yeni giysiler, hatta yeni arabalarla çıkagelirdi. Aynı zamanda gözle görünür herhangi bir dinleyici kitlesinden çok kendi keyfi için yalan söylüyora benzeyen sıkı bir yalancıydı. Temiz, sağlıklı bir taşralı suratına sahip olmakla birlikte onda tuhaf biçimde hastalıklı bir yan vardı. Tıpkı şeker ya da karaciğer hastaları gibi ani kilo değişiklikleri geçirirdi. Bu kilo değişiklikleri beraberinde denetlenemez bir harekelilik getirirdi, öyle ki birkaç gün ortadan yok olurdu.

Bıraktığı tekinsiz bir etkiydi. Bir zaman taze bir çocuk yüzü taşırdı. Bir hafta kadar sonra öyle zayıf, soluk ve ihtiyarlamış, halde dönerdi ki ilk bakışta tanıyamazdınız. Yüzü gözlerinin katılmadığı bir acı çekisin izlerini taşırdı. Yalnızca hücrelerinin çektiği bir acıydı bu. Kendisi, -parlak, uyanık ve sakin, hayta gözlerinden bakan bilinçli ego- reddedilmiş diğer benliğinin çektiği bu acıya, sinir sisteminin çektiği acıya, ter ve içorganları ve hücrelerin acısına karşı ilgisizdi.

Oturduğum locaya kayarcasına girip bir duble viski ısmarladı. Bardağı dipledikten sonra başı hafifçe bir yana eğilip kaykılarak bana baktı.

“Herifin elinde ne var?” dedi.

“Bir Thompson ve otuz beş ölçü kadar morfin.”

“Morfini hemen elden çıkarabilirim ama Thompson biraz zaman alabilir.”

İki polis detektifi içeri girip bara dayanarak barmenle konuşmaya başladılar. Jack başıyla işaret etti. “Aynasız. Hadi zıplayalım.”

Onu izleyip bardan dışarı çıktım.

“Seni morfini isteyecek birine götürüyorum,” dedi. “Hatırlamak istemeyeceğin bir adres.”

Independent Metrosu’nun alt katına indik. Görünmeyen dinleyicilere konuşan Jack’in sesi konuştu durdu. Sesini doğrudan karşısındakinin bilincine ulaştırabilmek gibi bir mahareti vardı. Hiçbir dış ses onu boğamıyordu. “Otuz sekizlik getir, hemen alayım. Kaldır horozu, bırak gitsin. Adamı beş yüz adımdan vururum. Bırak bu işleri. Ağabeyimin Iowa’da zulada 30 kalibrelik makineleri var.”

Metrodan inip evlerin arasındaki karla kaplı kaldırımlardan yürümeye başladık.

“Herifin bana epeydir borcu vardı biliyor musun? Aslında parası olduğunu biliyordum ama bir türlü ödemiyordu, ben de iş çıkışında bekledim. Şöyle bir tomar bozukluğum vardı. Üzerinde ABD parası bulunduruyorsun diye kimse sana bir şey yapamaz. Parasının olmadığını söyledi. Çenesini kırıp paramı geri aldım. İki arkadaşı duruyordu ama bulaşmadılar. Eğer karışsalardı ustura çekecektim.”

Bir evin merdivenlerinden çıkıyorduk. Merdivenler aşınmış siyah madenden yapılmışlardı. Dar, metal kaplı bir kapının önünde durduk, Jack bir kasa hırsızı gibi başını yere eğerek belirli bir biçimde kapıya vurdu. Kapıyı, kolları, hatta ellerinin üstü dövmeli irikıyım, sarkık, orta yaşlı bir ibne açtı.

“Bu Joey,” dedi Jack. Joey de “Merhabalar,” dedi.

Jack cebinden beş dolarlık bir banknot çıkarıp Joey’e verdi. “Bize bir ufak Schenley al, olur mu Joey?”

Joey ceketini giyip dışarı çıktı.

Bu tip birçok apartmanda on kapı doğrudan mutfağa açılır. Bu da böyle bir evdi ve mutfaktaydık.

Joey dışarı çıktıktan sonra orada durup bana bakan başka bir adamı fark ettim. İri kahverengi gözlerinden bir tür televizyon yayını gibi düşmanlık ve şüphe dalgaları yayılıyordu. Bunun etkisi neredeyse fiziksel bir darbe gibiydi. Adam ufak tefek ve zayıftı, gömleğinin yakası boynuna bol geliyordu. Cildinin rengi kahverengiden lekeli bir sarıya doğru açılıyordu ve bir cilt bozukluğunu gizlemeye çalışılarak bol bol fondöten sürülmüştü. Ağzı sebepsiz bir rahatsızlık ifadesiyle kenarlardan aşağıya geriliyordu.

“Bu kim?” dedi. Adını daha sonra öğrendim, Herman’dı.

“Bir arkadaşım. Biraz morfini var. Elden çıkarmak istiyor.”

Herman omuz silkip ellerini iki yana açtı. “Başıma bela almak istemiyorum, gerçekten.”

“Tamam,” dedi Jack, “başkasına satarız. Hadi gel, Bill.”

Ön odaya gittik. Küçük bir radyo, önünde bir adak mumu olan porselen bir Buda, bir sürü ıvır zıvır vardı: Bir adam bir stüdyo divanında yatıyordu. Biz odaya girince kalktı ve merhaba deyip gülümseyerek rengi dönmüş kahverengi dişlerini gösterdi. Doğu Texas lehçeli bir Güneylinin sesine sahipti.

Jack dedi ki, “Roy, bu benim bir arkadaşım. Satmak istediği biraz morfini var.”

Adam yerinde daha da doğrularak ayaklarını divandan indirdi. Çenesi gevşekçe düşüyor ve yüzüne boş bir ifade veriyordu. Yüzünün derisi düzgün ve kahverengiydi. Elmacık kemikleri çıkıktı ve şarklı bir görünüşü vardı. Kulakları asimetrik kafatasına dik açı yapacak şekilde kepçeydiler. Gözleri kah­verengiydi ve sanki arkasında parlayan ışık noktaları varmış gibi tuhaf bir pırıltıları vardı. Odanın içindeki ışık gözlerindeki ışık noktalarında bir opal gibi pırıldıyordu.

“Ne kadar malın var?” diye sordu bana.

“Yetmiş beş yarım ölçülük ampul.”

“Normal fiyat ölçü başına iki dolar,” dedi, “ama ampuller biraz daha ucuza gidiyor. Herkes hap istiyor. O ampullerde çok su var ve malı iyice sıkıp ısıtmak gerekiyor.” Durdu ve yüzü ifadesizleşti. “Ölçü başına bir buçuk verebilirim,” dedi sonunda.

“Uyar herhalde,” dedim.

Nasıl bağlantı kurabileceğimizi sordu, ben de telefon numaramı verdim.

Joey viskiyle döndü ve hepimiz birer içki içtik. Herman kafasını mutfaktan uzatıp Jack’e, “Seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi.

Bir konuda tartıştıklarını duyabiliyordum. Sonra Jack geldi ve Herman mutfakta kaldı. Hepimiz birkaç içki içtik ve Jack bir hikaye anlatmaya başladı.

“Ortağım etrafı arıyordu. Herif uyuyordu, ben de elimde üçayaklık bir boruyla başında dikiliyordum. Banyoda bul-muştum. Borunun ucunda musluk vardı anlıyor musun? Birden kalkıp yataktan fırladı, koşmaya başladı. Musluk tarafını kafasına geçirdim, herif doğru öteki odaya koşuyor, kalbi her attığında basından on ayak yüksekliğinde kan fışkırıyor.” Eliyle pompa hareketi yaptı. “Beyni de görüyordun, kanın akmasını da.” Jack kendini tutamayarak gülmeye başladı. “Manitam arabada bekliyordu, bana seslendi -ha ha ha!- dedi -ha ha ha!- iste soğukkanlı bir katil.” Yüzü morarana kadar güldü.

Roy ve Herman la karsılaştıktan birkaç gece sonra ampullerden birini kullandım, bu benim Junkla ilk tanışmamdı. Ampul, ucunda bir iğne olan bir diş macunu tüpüne benzer. İğnenin içine bir toplu iğne batırıyorsunuz; toplu iğne mührü deliyor ve ampul kullanılmaya hazır oluyor.

Morfin önce bacakların arkasına vurur, sonra da enseyi, kasları kemiklerden gevşeten bir rahatlama dalgasının yayılışı gelir; öyle ki ılık tuzlu suda yatar gibi, dış çizgileriniz olmadan süzülür gibisinizdir. Bu rahatlama dalgası dokularıma yayılırken, güçlü bir korkuya kapıldım. Korkunç bir imgenin görüş alanımın hemen dışında olduğu, ben başımı çevirince hareket ettiği, bu yüzden onu bir türlü tam olarak göremediğim duygusuna kapıldım. Bulantı hissettim; yatıp gözlerimi kapattım. Sanki bir film seyreder gibi bir dizi görüntü geçti: Büyük neonların aydınlattığı bir kokteyl barı gittikçe büyüyor, ta ki sokakları, trafik ve sokakların bozuk yerlerini içine alana kadar; bir garson kız bir tepside bir kafatası taşıyor; berrak bir gökyüzünde yıldızlar. Ölüm korkusunun fiziksel darbesi; nefesin kesilmesi, kanın duruşu.

Uyuyakaldım ve bir korkuyla uyandım. Ertesi sabah kustum ve öğlene kadar midem bulandı.

O gece Roy aradı.

“Geçen gün tartıştığımız konu hakkında,” dedi. “Kutu başına dört dolar verebilirim ve hemen beş kutu alabilirim. Meşgul müsün? Sana geleceğim. Bir biçimde anlaşırız.”

Birkaç dakika sonra kapıyı çaldı. Üzerinde ekose bir takım ve koyu kahverengi bir gömlek vardı. Merhabalaştık. Boş boş etrafa bakıp, “Sence bir mahzuru yoksa bir tanesini şimdi alacağım,” dedi.

Kutuyu açtım. Bir ampul çıkarıp bacağına şırınga etti. Pantolonunu çabucak çekip yirmi dolar çıkarttı. Mutfak masasının üzerine beş kutu koydum.

“Sanırım kutularından çıkartacağım,” dedi. “Böyle çok havaleli.” Ampulleri paltosunun ceplerine koymaya başladı. “Bu şekilde delinmezler sanıyorum,” dedi. “Dinle, bunları elden çıkarıp biraz para edinince seni birkaç gün içinde yine ararım.” Asimetrik kafatası üzerinde şapkasını düzeltiyordu. “Seni ararım.”

Ertesi gün geri geldi. Bir ampul daha şırıngalayıp kırk dolar çıkarttı. On kutu daha verip iki tanesini sakladım.

“Bunlar kendim için,” dedim. Şaşırarak bana baktı. “Sen kullanıyor musun?”

“Arada sırada.”

“Kötü şeydir,” dedi başını sallayarak. “İnsanın başına gelebilecek en kötü şey. Hepimiz başta onu denetleyebileceğimizi sanırız. Bazen de onu denetlemek istemeyiz.” Güldü. “Ne kadar bulabilirsen, bu fiyattan alırım.”

Ertesi gün geri geldi. İki kutuyu satmak konusunda fikrimi değiştirmeyi düşünmez miyim diye sordu. Hayır, dedim. İki ampulü tanesi bir dolardan satın aldı, ikisini de vurdu ve gitti. İki aylık bir yolculuk için anlaşma yaptığını söylemişti.

Ondan sonraki ay boyunca satmadığım sekiz ampulü kullandım ilkini kullandıktan sonra yaşadığım korku üçüncüden sonra fark edilir olmaktan çıktı; ama yine de zaman zaman, iğne vurulduktan sonra korkuyla irkilerek uyanıyordum. Altı hafta kadar sonra Roy’a telefon ettim, yolculuktan dönmüş olacağını beklemiyordum ama telefonda sesini duydum.

Dedim ki, “Şöyle satacak malın var mı? Sana o daha önce sattığım maldan?”

Bir sessizlik oldu.

“E-evet,” dedi. “Sana altı tane verebilirim, ama her birinin fiyatı üç dolar olacak mecburen. Anlıyorsun, elimde çok yok.”

“Tamam,” dedim. “Yolu biliyorsun. Getir.”

İnce cam bir tüpün içinde on iki yarım ölçülük tablet vardı. Ona ons ekiz dolar ödedim, perakende fiyat için yeniden özür diledi.

Ertesi gün gelip iki ölçüsünü geri satın aldı.

“Bu aralar ne fiyat verirsen ver zor bulunuyor,” derken bacağında damar arıyordu. Sonunda bir damara girdi ve sıvıyı bir hava kabarcığıyla birlikte şırıngaladı.”Hava kabarcıkları insanı öldürseydi, hiçbir Junki hayatta kalmazdı.”

O gün, daha sonra Roy bana sorgusuz sualsiz iğne satan bir eczane gösterdi -çok az eczane bunları reçetesiz satar: İğneyi damlalığa takabilmek için kağıttan nasıl zıvana yapıldığını da gösterdi bana. Özellikle kendi kendinize damardan iğne yapıyorsanız bir damlalık sıradan bir şırıngadan daha kolay kullanılır.

Günler sonra Roy, beni, böbrek taşlarıyla ilgili bir hikaye uy-durup bir morfin reçetesi kapayım diye bir doktora gönderdi. Doktorun karısı kapıyı suratıma kapattı ama Roy sonunda kadını aşıp doktora ulaşmayı ve on ölçülük bir reçete almayı basardı.

Doktorun muayenehanesi Broadway’den uzakta 102′nci Cadde’nin oradaki Junk bölgesindeydi. Doktor titrek bir ihtiyardı ve muayenehanesini dolduran ve aslında yegane hastaları olan Junkilere direnemiyordu. Baktığında da insanlarla dolu bir muayenehane görmek ona bir önem duygusu veriyordu. Yanılmıyorsam, nesnelerin görüntüsünü kendi ihtiyaçlarına uyacak şekilde değiştirecek bir noktaya gelmişti ve oraya baktığımda kendisinden morfin reçetesi kapmaya gelmiş üstü bası dökülen bir Junkiler grubu yerine ihtimal ki 1910′lar tarzında giyinmiş, seçkin, çeşitli kesimlerden bir müşteri topluluğu görüyordu.

 

Roy iki ya da üç haftalık aralıklarla denize çıkıyordu. Yolculukları Ordu Nakliyatı’nın işleriydi ve genellikle kısa sürüyordu. Şehirde olduğu zamanlar genellikle bir iki reçeteyi kırışıyorduk. 102′ncideki yaşlı hekim sonunda aklını tamamen kaybetti ve hiçbir eczane artık yazdığı reçeteleri vermez oldu ama Roy Bronx’ta reçete yazdıracak bir İtalyan doktor buldu.

Arada sırada iğne vuruyordum ama alışkanlığın çok uzağındaydım. Bu sıralar Aşağı Doğu Yakası’nda bir daireye taşındım. Ön kapısı mutfağa açılan bir daireydi bu.

Her gece Angle Bar’a takılmaya başladım, Herman’ı sık sık görüyordum. Benimle ilgili ilk kötü izlenimini aşmayı basardım, çok geçmeden ben ona içki ve yemek ısmarlıyor o da benden düzenli aralıklarla “kapik” (bozuk para) kapıyor olduk. O zamanlar Herman’m alışkanlığı yoktu. Aslında, başkası ısmarlamadıkça pek alışkanlık edinmezdi. Ama her zaman kafası iyiydi- ot, benzedrin ya da sarı bombayla kafayı kırmış olurdu. Her gece Whitey adında bir Polonyalı serseriyle Angle’a düşerdi. Angle takımında dört Whitey vardı, bu da karışıklık yaratıyordu. Bu Whitey bir nevrotiğin duyarlılığıyla bir psikopatın şiddete yatkınlığını birleştiriyordu. Kimsenin kendisini sevmediğinden emindi, bu da onda büyük üzüntü yaratan bir durumdu.

Bir Sail gecesi Roy ve ben Angle Barının dibinde duruyorduk. Metro Mike’la Frankie Dolan da oradaydı. Dolan tek gözü tikli İrlandalı bir çocuktu. Savunmasız sarhoşları dövmek ve cürümlerini okumak gibi pis işlerde uzmanlaşmıştı. “Ben şerefsizin tekiyim,” derdi. “Ben bir sigaradan beterim.” Der ve kıkırdardı.

Metro Mike’ın büyük, solgun bir yüzü ve uzun dişleri vardı. Yerin üzerindeki hayvanları avlayan kendine özgü bir tür yeraltı hayvanına benzerdi. Berduşları maharetle soyardı ama façası bozuktu. Ona gözü çarpan her polis dönüp bir daha bakardı ve metro timi tarafından iyi tanınırdı. O yüzden Mike zamanının yarısını Island’da hırsızlıktan beş-yirmi-dokuz yatarak geçirirdi.

O gece Herman nembutalle kafayı kırmıştı ve başı bara düşüp duruyordu. Whitey bedava içki bulmak için barda bir aşağı bir yukarı dolanıyordu. Bardaki çocuklar bozukluklarını ceplerine çabucak indirip, içkilerine sıkıca sarılarak dik ve gergin oturuyorlardı. Whitey’in barmene “Bunu benim için sakla tamam mi?” dediğini duydum, koca bir sustalıyı barın öbür tarafına geçirdi. Çocuklar flüoresan ışığının altında sessiz ve mahzun oturuyorlardı. Roy dışında hepsi Whitey’den korkuyorlardı. Roy hain hain birasını yudumladı. Gözleri içlerindeki o garip fosforlu ışıkla parlıyorlardı. Uzun, asimetrik gövdesi bara dolanmıştı. Whitey’e değil, locaların olduğu karşı duvara bakıyordu. Bir keresinde bana, “Benden daha sarhoş değil. Yalnızca susadıkça susuyor,” demişti.

Whitey, yumrukları sıkılı, yüzünden gözyaşları süzülerek barın ortasında duruyordu. “Ben hiçbir şeye yaramam,” dedi. “Hiçbir şeye. Ne yaptığımı bilmediğimi kimse anlamıyor mu?”

Çocuklar dikkatini çekmeden mümkün olduğunca uzağına kaçmaya çalıştılar.

Mike’ın arada bir ortaklık yaptığı Metro Slim gelip bir bira ısmarladı. Uzun ve kemikliydi ve çirkin yüzünde sanki tahtadan yapılmış gibi garip bir kıpırtısızlık vardı. Whitey onun sırtına bir şaplak indirdi ve Slim’in “Allah aşkına, Whitey,” dediğini duydum. Duymadığım başka konuşmalar da oldu. Bir noktada Whitey bıçağını barmenden geri almış olmalı. Slim’in arkasına geçti ve birden elini Slim’in sırtına doğru itti. Slim inleyerek öne, bara doğru devrildi. Whitey’nin barın ön tarafına yürüyüp etrafına baktığını gördüm. Bıçağını kapayıp cebine soktu.

Roy, “Hadi gidelim,” dedi.

Whitey ortadan yok oldu. Bar, Slim’i bir tarafından tutan Mike dışında boşaldı. Öbür tarafta Frankie Dolan vardı.

Ertesi gün Frankie’den Slim’in durumunun iyi olduğunu duydum. “Hastanedeki doktor bıçağın bir böbreği ıskaladığını söyledi.”

Roy dedi ki, “Pis serseri. Herifin her tarafı kas ama böyle bir adam bardan üç kuruş beş kuruş toplasın, hayret. Ben hazırdım. Önce karnına vuracaktım, sonra o çeyreklik bira şişelerinden birini yerdeki kasadan alıp kafasında kıracaktım. Böyle koca bir hayduta karşı strateji uygulamak gerekir.”

Hiçbirimiz Angle’a ayak basamaz olduk, buranın adı kısa süre sonra Roxy Grill olarak değiştirildi.

Bir gece Jack’i bulmak için Henry Sokağındaki evine gittim. Uzun, kızıl saçlı bir kız beni kapıda karşıladı.

“Adım Mary,” dedi. “İçeri gelin.”

Belli ki Jack iş için Washington’daydı.

“Ön odaya gelin,” diyerek kırmızı fitilli kadifeden bir perdeyi açtı. “Mülk sahipleri ve tahsildarlarla mutfakta konuşurum. Burada yaşıyoruz.”

Etrafıma baktım. Ivır zıvır yok olmuştu. Burası Çin yemekleri satan bir lokantayı andırıyordu. Oraya buraya siyah ve kırmızı lake masalar konulmuştu, pencereleri siyah perdeler örtüyordu. Tavana, mozaik havası veren değişik renkte küçük kareler ve üçgenlerden renkli bir tekerlek deseni yapılmıştı.

Mary tekerleği işaret ederek, “Bunu Jack yaptı,” dedi. “Onu görmeliydin. İki merdiven arasına bir tahta koyup üzerine uzandı. Yüzüne boya damlayıp duruyordu. Böyle şeyler yapmaya bayılır. Kafamız iyiyken bir tekerlekten acayip triplere giriyoruz. Sırtüstü uzanıp tekerleğe kaptırıyoruz, kısa bir süre sonra dönmeye başlıyor. Ne kadar bakarsan o kadar hızlı dönüyor.”

Bu tekerlekte Aztek mozaiklerinin kabusumsu bayağılığı, sabah güneşinde atan bir yürek, kanlı, kaba bir kabus, hatıralık kültablalarının, kartpostalların ve takvimlerin pembeleri ve mavileri vardı. Duvarlar siyaha boyanmıştı ve bir duvara parlak kırmızı boyayla Çin alfabesinden bir harf yazılmıştı.

“Bunun anlamını bilmiyoruz,” dedi Mary.

“Gömlekler otuz bir sent,” diye tahminde bulundum.

Boş, soğuk gülümsemesini bana çevirdi. Jack’ten söz etmeye başladı. “Jack’e hastayım,” dedi. “Başka herhangi bir işte çalışır gibi hırsızlık yapıyor. Geceleri eve gelip bana tabancasını verirdi. ‘Zulala şunu!’ Evde çalışıp boya ve mobilya yapmayı seviyor.”

Konuşurken odada geziniyor, kendini bir iskemleden ötekine atıyor, bacaklarını birbirinin üstüne atıyor, indiriyor, külotunu düzeltiyor, böylece bana taksit taksit anatomisini gösteriyordu.

Az görülen bir hastalıktan dolayı günlerinin sayılı olduğunu anlatmaya devam etti. “Kayda geçmiş yirmi altı vaka var yalnızca. Birkaç sene içinde hiç ortalıkta dolaşamayacağım. Bünyem kalsiyumu özümseyemiyor ve kemiklerim yavaş yavaş çözülüyor. Sonunda bacaklarım kesilecek, daha sonra da kollarım.”

Onda, derin denizlerde yaşayan bir yaratık gibi kemiksiz bir şey vardı. Gözleri, etrafa yaydığı yapışkan maddenin içinden bakan soğuk balık gözleriydi. Bu gözleri denizin karanlık tabanında dalgalanan şekilsiz, protoplasmik bir kütle üzerinde görebiliyordum.

“Benzedrin’in kafası iyidir,” dedi. “Üç şerit ya da on tane kadar hap. Ya da iki şerit Benzedrin’le iki sarı bomba. İkisi indikleri yerde kavga ederler. İyi olaydır.”

Brooklyn’li üç genç haydut içeri girdi, suratları tahta gibiydi, ellerini ceplerine sokmuşlardı ve bale yapar gibi stil bir yürüyüşleri vardı. Jack’i arıyorlardı. Bir işte onlara eksik hesap çıkarmıştı. En azından genel kanı buydu. Anlatmak istediklerini, kelimelerden ziyade belirgin kafa hareketleri ve daireler çizip duvarlara dayanarak aktarıyorlardı. Sonunda bir tanesi kapıya yürüyüp başını salladı. Çıktılar

“Kafa yapmak ister misin?” dedi Mary. “Buralarda bir yerde bir diş. olabilir.” Çekmeceleri ve kültablalarını aranmaya başladı. “Hayır, galiba yok. Niye şehre inmiyoruz? şu aralar yakalayabileceğimiz bir sürü iyi bağlantı tanıyorum.”

Bir kolunun altında kahverengi kağıda sarılı bir nesneyle gene bir adam içeri daldı. Elindekini masaya koyarken, “Çıkarken bunu lağıma at,” dedi. Mutfağın öbür yanındaki yatak odasına doğru sallana sallana gitti. Dışarı çıktığımızda paket kağıdını gevşettim ve paralı bir tuvaletin bozuk para kutusunun beceriksizce kırılmış olduğunu gördüm.

Times Meydanı’nda bir taksiye bindik ve Mary’nin tariflerine göre ara sokakları dolaşmaya başladık. Arada sırada “Dur!” diye bağırıp arabadan atlıyordu; kırmızı saçları dalgalanırken onun tip birini savullayip konuşmaya başladığını görebiliyordum. “Torbacı on dakika önce buradaydı. Şu herifte mal var ama satmıyor.” Daha sonra: “Her zamanki torbacı bu gece yok. Bronx’ta oturuyor. Ama şurada bir dakika dur. Kellogg’s’ta birini bulabilirim.” Sonunda, “Ortalarda kimse yok. Mal almak için biraz geç oldu. Birkaç tüp benzedrin alıp Ronnie’nin oraya gidelim. Kahve içip benzedrin’le kafa yaparız.”

Ronnie’nin yeri 52. Cadde’yle Altıncı’ya yakın, saat birden sonra müzisyenlerin kızarmış tavuk yiyip kahve içmeye geldikleri bir yerdi. Bir locaya oturup kahve söyledik. Mary ben­zedrin tüpünü ustalıkla kırıp katlanmış kağıdı çıkardı ve bana tic şerit uzattı. “Yuvarlayıp hap haline getir, kahveyle yut.”

Kağıdın iç bulandırıcı bir mentol kokusu vardı. Etrafta oturan birçok insan burunlarını çekip gülümsediler. Kağıt yumağını da neredeyse kusacaktım ama sonunda yutabildim. Mary birtakım eski parçalar seçti ve mastürbasyon yapan bir ahmağın ifadesiyle masanın üzerine vurarak ritim tutmaya başladı.

Hızlı hızlı konuşmaya başladım. Ağzım kurumuştu ve tükürüğüm yuvarlak beyaz toplar halinde çıkıyordu- pamuk tükürmek diyorlar. Times Meydanı’nın etrafında dolaşıyorduk. Mary “piccolo”su (Viktrola) olan birisini bulmak istiyordu. Bense patlayacakmışçasına delice duygularla doluydum ve aniden aylardır hatta yıllardır aramadığım, sevmediğim ve beni sevmeyen insanları aramak istiyordum. En iyi piccolo sahibini bulmak yönünde bir dizi başarısız girişimde bulunduk. Bir yerlerde Peter’i bulduk ve sonunda, en azından bir radyo bulunan Henry Sokağı’ndaki apartmana dönmeye karar verdik.

Peter, Mary ve ben bunu izleyen otuz saati evde geçirdik.

Zaman zaman kahve yapıp biraz daha Benzedrin yutuyorduk. Mary, temel gelir kaynağı olan “otobüs”lerden para sızdırmak için kullandığı teknikleri anlatıyordu.

“Otobüsü her zaman şişirmek gerekir. Biraz yapılı bir herifse, ‘Beni n’olur incitme!’ dersin. Otobüs, müşteriden farklıdır. Müşteriyle birlikteyken her zaman ateştesindir. Ona hiçbir şey vermezsin. Müşteriyi idare edersin. Ama otobüs farklıdır. Ona parasının karşlığını verirsin. Onunla birlikteyken sen de eğlenirsin onun da eğlenmesini istersin.

“Bir adamın kafasını gerçekten bozmak istiyorsan, ilişkinin ortasında bir sigara yakacaksın. Tabii, ben aslında erkeklerden cinsel olarak hoşlanmıyorum. Esas hoşuma giden gacılar. Burnu havada gacının tekini tutup, burnunu sürtüp ona bir hayvandan başka bir şey olmadığını göstermeye bayılırım. Hatunlar, burunları sürtüldükten sonra asla güzel olmazlar. Bu da şömine tribi oldu yani, di mi,” derken odadaki tek ışık olan radyoya işaret ediyordu.

Sokakta kendisine laf atan erkeklerden söz ederken yüzü maymunlarınkine benzer bir öfkeyle garipleşiyordu. “Orospu çocuğu!” diye hırladı. Bir kadının adam aramadığını anlıyorlar. Eskiden beni götürmeye çalışan bu köylülere karşı eldivenimin içinde pirinçten muştalarla gezerdim.”

Bir gün Herman yetmiş dolara alabileceğim bir kilo birinci sınıf New Orleans esrarından söz etti. Esrar satıcılığı kürk hayvanı çiftliği ya da kurbağa yetiştirmek gibi, kağıt üzerinde iyi görünen bir işti.

Plakası yetmiş beş sent, onsundan yetmiş plaka çıkar, fena para değil. Aklım yattı, esrarı satın aldım.

Esrarı pazarlamak için Herman’la bir ortaklık kurduk. Herman, Marian adında, Village’da yaşayan ve şair olduğunu söyleyen bir lezbiyen buldu. Esrarı Marian’in evinde tutuyor, kullanabileceği kadarını kullanmasına göz yumuyor ve ona satıştan yüzde elli veriyorduk. Kız bir sürü üflenti tanıyordu. Sonra bir başka lezbiyenle birlikte oturmaya başladı, artık Marian’in evine her gittiğimde, bu iri kıyım kızıl Lizzie, soğuk, balık gözlerinde aptal bir nefretle beni seyreder oluyordu.

Bir gün kızıl saçlı Lizzie açtı kapıyı. Sürati ölü beyazlığında ve nembutal uykusundan sis haldeydi. Esrar paketini suratıma attı.

“Bunu al ve çık buradan,” dedi.

“İkiniz de ananızı bile sikersiniz.” Yan uyuyordu.

Sesi sanki gerçek bir ensest durumundan söz ediyormuş gibi
ciddiydi.                                             

Ben, “Marian’e her şey için teşekkür ettiğimi söyle,” dedim.

Kapıyı çarptı. Ses onu uyandırmıştı. Kapıyı tekrar açtı ve isterik bir öfkeyle haykırmaya başladı. Sesini sokaktan bile duyabiliyorduk.

Herman başka içicilerle bağlantı kurdu.

Esrar pazarlamak boktan bir iş. Bir kere esrar ağır. Doğru dürüst bir para kazanmak için bir valiz dolusu mal lazım. Polis kapına dayandığında elinde bir balya saman olmasından farkı yok.

Sonra keşler Junkilere benzemiyorlar. Bir Junki parayı verir malını alır ve iş biter. Ama keşler işleri böyle yürütmüyorlar. Torbacının onları kızıştırmasını ve iki dolarlık esrar satmak için yarım saat oturup konuşmasını bekliyorlar. Eğer hemencecik iş konuşmaya başlarsanız triplerini bozduğunuzu söylüyorlar. Hatta, torbacı çıkıp doğrudan torbacı olduğunu söylememeli. Hayır, sırf keş olduğu için bir iki lavuğa torba tutuyor. Herkes onun satıcı olduğunu bilir ama böyle söylemek ayıptır. Allah bilir niye. Bana göre keşler anlaşılmaz.

Joint işinde bir sürü ticari sır vardır ve keşler bu sözde sırları salakça bir gizlilikle korurlar. Örneğin, kubarın basılması gerekir yoksa yeşil kalır ve boğazı yakar. Ama keşin birine esrarın nasıl basılacağını sorun, size sinsi, aptal bir bakış yollayacak ve bir sürü tantana edecektir. Belki esrar sürekli kullanımda beyni etkiliyordur ya da keşler doğal olarak salaktırlar.

Elimdeki mal yeşildi, ben de onu düdüklü tencereye koydum ve mal gerekli kahverengi-yeşil rengi alana kadar fırında tuttum. Kubarı basmanın sırrı budur ya da en azından bir yoludur.

Keşler toplu halde yaşarlar, duyarlıdırlar ve paranoyaktırlar. Eğer “sikici” ya da “kafa açar” diye adınız çıkarsa onlarla iş yapamazsınız. Çok geçmeden bu tiplerle anlaşamadığımı fark ettim ve esrarı maliyetine elimden çıkaracak birisini bulduğumda sevindim. O zaman bir daha asla esrar pazarlamamaya karar verdim.

1937′de esrar Harrison Narkotik Yasası kapsamına alındı. Narkotik yetkilileri bunun alışkanlık yapan bir madde olduğunu, kullanımının zihne ve bedene zararlı olduğunu ve kullananları suça ittiğini iddia ediyorlar. Bazı gerçekler: Esrar kesinlikle alışkanlık yapmaz. Yıllarca esrar içip de aniden malınız kesildiğinde hiçbir rahatsızlık duymazsınız. Ben hapiste keşler gördüm, hiçbirinde yoksunluk belirtileri görülmüyordu. Kendim de on beş yıl boyunca aralıklı olarak esrar içtim ve elimde kalmadığında hiç aramadım. Esrarın alışkanlığı tütün alışkanlığından çok daha zayıftır. Esrar genel sağlığı bozmaz. Hatta birçok içici iştah açtığını ve bünyeye kuvvetlendirici etki yaptığını iddia ederler. İştaha böyle belirgin etki yapan başka bir şey bilmiyorum. Bir plaka joint içip bir kadeh Ca­lifornia sherry’siyle koca bir et yemeğini bitiririm.

Bir keresinde Junk alışkanlığımı esrarla yendim. Junksız ikinci günümde oturup koca bir öğün yedim. Normalde, bırakırken sekiz gün bir şey yiyemem.

Esrar, kimseyi suça teşvik etmez. Esrar içtiğinde çirkefleşen kimse tanımıyorum. Dumancı tayfası çok sosyaldir. Bana göre fazla sosyal. Esrarın suça yol açtığını iddia eden insanların neden alkolün yasaklanması için uğraşmadıklarını merak ederim. Her gün, ayık olsa hiçbir şey yapmayacak sarhoşlar tarafından suç işleniyor.

Esrarın afrodizyak etkisi üzerine çok şey söylendi. Bilim adamları nedense afrodizyak diye bir şeyin varlığını kabul etmek istemezler, o yüzden birçok farmakolog “esrarın af­rodizyak özellikler taşıdığı yolundaki popüler kanıyı destekleyen kanıt yoktur” derler. Ben esrarın bir afrodizyak olduğunu ve cinselliğin esrarın etkisi altında çok daha güzel yaşandığını kesinlikle söyleyebilirim. İyi mal çekmiş olan herkes bu dediğime katılacaktır.

Kimilerinin esrar içmekten delirdiklerini duyarsınız. Gerçekten de aşırı esrar içmenin yol açtığı bir delilik vardır. Bu durum size göndermeler yapıldığı fikriyle kendini gösterir. Birleşik Devletlerde bulunan esrar kafanızı üşüttürecek kadar güçlü olmamalı ki esrar psikozu Amerika’da pek görülmez. Yakın Doğu’da yaygın olduğu söylenir. Esrar psikozu hemen hemen delirium tremens’e benzer ve maddeden uzaklaşıldığında çabucak kaybolur. Günde birkaç cigaralık içen bir adamla, aksam yemeğinden önce birkaç kokteyl alan birinin delirium tremens geçirme ihtimali aynıdır.

Esrar hakkında bir şey daha. Esrarın etkisindeki bir adam asla araba kullanamaz. Esrar zaman duygunuzu ve dolayısıyla mekansal ilişkilerle olan duygunuzu bozar. Bir keresinde, New Orleans’ta arabayı yolun kenarına çekip kafamın açılmasını beklemek zorunda kalmıştım. Herhangi bir şeyin ne kadar uzakta olduğunu ya da ne zaman döneceğimi ya da frene basacağımı bilemiyordum.

Artık her gün iğne vuruluyordum. Herman, Henry Sokağı’ndaki evime taşınmıştı çünkü Jack ve Mary’yle paylaştığı dairenin kirasını ödeyecek kimse kalmamıştı artık. Jack sağlam bir işte yakalanmıştı ve Bronx hapishanesinde mahkemeyi bekliyordu. Mary bir “otobüs”le Florida’ya gitmişti. Kirayı kendi ödemek Harman’ın aklına gelmiyordu. Hayati boyunca başka insanların evlerinde yaşamıştı.

Roy uzun yola çıkmak üzereydi. Brooklyn’de salak bir doktor bulmuştu. Bu herif günde her biri otuz tablete kadar üç reçete yazacak kertede ileri gidiyordu. Arada sırada maraza çıkarsa da paranın yüzü tatlı geliyordu.

Reçeteci doktorlar çeşit çeşittir. Kimisi bağımlı olduğunuza kanaat getirince reçete yazar, kimisi bağımlı olmadığınıza kanaat getirince. Çoğu bağımlı, yıllar boyunca kullanıla kullanıla eskimiş bir maval okurlar. Kimisinin safrakesesi ya da böbrek taşı vardır. Bu en sık atılan palavradır ve birçok doktor safrakesesi denir denmez kapıyı gösterir. Ben, belirtilerini öğrenip ezberledikten sonra nevralji hikayesiyle daha iyi sonuçlar elde ettim. Roy’un midesinde safrakesesi taşı hikayesini gerekçelendiren bir ameliyat yarası vardı.

Central Park’ın batısında, Yetmişinci Sokak civarında, Victoria döneminde yapılmış kumtaşından bir evde yaşayan bir eski zaman doktoru vardı. Ona efendi façası yapmak gerekiyordu. Muayenehanenin içine girdiğinizde işiniz olmuş sayılırdı ama yalnızca tek reçete yazardı. Bir diğer doktor ise her zaman sarhoş olurdu ve bütün mesele onu doğru zamanda yakalamaktı. Genellikle reçeteyi yanlış yazardı, düzeltmesi için geri götürmek zorunda kalırdınız. Götürdüğünüzde de, bazen, reçetenin zorla alınmış olduğunu söyleyip yırtardı. Yine başka bir doktor sarsaktı ve reçeteyi yazmasına yardım etmek zorundaydınız. Ne yaptığını unutup, kalemi elinden bırakır ve eski yüksek sınıftan müşterileriyle ilgili uzun bir hatıraya dalardı. Özellikle General Gore adında bir adamdan söz etmeyi severdi, adam kendisine, “Doktor, ben Mayo Kliniği’nde bulundum ve siz o kliniğin doktorlarının topundan daha fazlasını biliyorsunuz,” demişti. Doktoru durdurmak mümkün değildi ve yorgun düşen bağımlı, sabırla dinlemek zorunda kalırdı. Çoğu zaman; doktorun karısı son dakikada yetişip reçeteyi yırtar ya da eczane aradığında gerekli doğrulamayı yapmazdı.

Genel olarak konuşursak yaşlı doktorlar genç doktorlara göre reçete yazmaya daha yatkındırlar. Mülteci doktorlar da bir zaman için iyi bir alan oldular ama bağımlılar onlarında suyunu çıkardı. Genellikle doktorlar narkotiğin adını duyar duymaz dallanıp polisi arama tehdidi savurur oldular.

Doktorlar konumlarına ilişkin abartılmış fikirlerle o kadar dopdoludurlar ki olabilecek en kötü şey gerçekçi bir yaklaşımdır. Anlatacağınız hikayeye inanmayacak bile olsalar yine de dinlemek isterler. Bir tür şarkı “idare-i maslahat” töreni gibidir bu. Biri bin dolar da verseler etiğe aykırı bir reçete yazmayacak olan ahlaklı doktoru oynar, öteki de elinden geldiğince, yasalara saygılı bir hasta gibi davranır. Eğer tutup, “Bak Doktor, morfin reçetesi istiyorum, bunun için iki misli para ödemeye hazırım,” derseniz, herif dellenip sizi muayenehaneden kovalar. Doktorlarla iyi bir “doktor-hasta” ilişkisi içinde olmalısınız yoksa bir yere varamazsınız.

Roy işi öyle azıtmıştı ki, Herman’la ben ona ayak uydurup payımıza düşeni almak için ihtiyacımız olandan fazla mal vuruluyorduk. Aniden gelen bir kafa çok daha iyi olduğu için ana damardan vurulmaya başlamıştım. Reçeteleri karşılamakta zorlanıyorduk. Çoğu eczane morfin reçetelerini bir ya da iki kere karsılar, çoğu hiç vermezdi. Her zaman reçetelerimizi karşılayan bir eczane vardı. Roy, polisin bulmasını zorlaştırmak için reçeteleri dağıtmamız gerektiğini söylüyorsa da hepsini oraya götürüyorduk. Eczane eczane dolaşmak zorumuza gidiyordu, onun için onları dönüp dolaşıp aynı yere götürüyorduk. Malı, Roy ve Herman’nın bulup alamayacakları şekilde gizlemeyi ya da alemin ağzıyla “zulalamayı” öğreniyordum.

Başka bir Junkinin sakladığı Junkı bulmaya “zulasını patlatmak” denir. Bu tür hırsızlıktan korunmak zordur çünkü Junkiler nerede zula arayacaklarını iyi bilirler. Bazı insanlar Junklarını üstlerinde zulalar ama bunu yapan da aramada yakalanma tehlikesiyle yüz yüzedir.

Her gün ya da sıklıkla günde birkaç defa mal kullanmaya başladıktan sonra içkiyi ve geceleri çıkmayı bıraktım. Junk kullanırken içmezsiniz. Öyle görünüyor ki hücrelerinde bir miktar Junk bulunan bir beden alkol emmiyor. İçki midede durup yavaş yavaş rahatsızlık ve baş dönmesi yaratır ve tribi yoktur. Junk kullanmak alkolikler için kesin bir tedavi olurdu. Banyo yapmaktan da vazgeçmiştim. Junk kullandığınızda suyun tene teması nedense tatsız bir duygu verir ve Junkiler banyo yapmaktan kaçınırlar.

İnsanların alışkanlık edindikçe yaşadıkları değişimlerle ilgili bir sürü saçmalık yazıldı. Birdenbire bağımlı aynaya bakar ve kendini tanıyamaz. Gerçek değişimleri belirlemek güçtür ve aynada gözükmezler. Yani bağımlının kendisi alışkanlığının seyriyle ilgili özel bir körlüğe sahiptir. Genellikle alıştığını herhangi bir biçimde fark etmez. Eğer dikkatli olursanız ve günaşırı iğne vurulmak gibi birkaç kurala uyarsanız alışmaya gerek olmadığını söyler. Aslında bu kurallara uymuyordur ama fazladan vurulan her iğne istisna sayılır. Bir sürü bağımlıyla konuştum, hepsi de ilk alışkanlık edindiklerini fark ettiklerinde şaşırdıklarını söylüyorlar. Birçoğu belirtilerini başka sebeplere bağlamışlar.

Alışkanlık başlayınca bağımlı için diğer ilgiler önemini kaybeder. Hayat, Junk, vurulan bir iğne, bir sonrakini bekleyiş, uzulalar”, “reçeteler”, “iğneler” ve damlalıklara indirgenir. Bağımlı çoğunlukla kendisinin normal bir hayat sürdüğüne ve Junkın aziz! olduğuna inanır. Junk işi faaliyetlerinde bir robot gibi davrandığını fark etmez. Ancak elindeki mal bittiğinde Junkın kendisi için ne anlama geldiğini fark eder.

“Uyuşturucuya neden ihtiyaç duyuyorsunuz, Bay Lee?” aptal psikiyatrların sorduğu sorulardan biridir. Cevabi da şöyledir: “Junka sabah yataktan kalkmak, tıraş olup kahvaltı etmek için ihtiyaç duyuyorum. Ona hayatta kalmak için ihtiyacım var.”

Tabii Junkiler bir kural olarak Junk yoksunluğundan ölmezler. Ama çok gerçek bir anlamda alışkanlıktan vazgeçmek, Junka bağımlı hücrelerin ölmesi ve yerlerini Junka ihtiyaç duymayan hücrelerin almasıdır.

Roy’la manitası aynı binaya taşındılar. Her gün benim dairemde kahvaltıdan sonra buluşup günün Junk programını planlardık. Birimizin doktora gitmesi gerekirdi. Roy her zaman bunu başka birinin üzerine atmaya çalışırdı. “Ben bu sefer gidemem. Geçen sefer atıştık. Ama dinle, sana ne diyeceğini söyleyeceğim.” Ya da benim ya da Herman’ın başka bir reçeteciyi denememizi sağlamaya çalışırdı. “Muhakkak becerirsiniz. Adama hayır dedirtmeyin çünkü yazacaktır. Kendim gidemem.”

Bu “yüzde yüz yazan” doktorlarından biri beni ihbar etmek için telefona elini atmıştı. Bunu Roy’a söylediğimde, “Herhalde herifi okudular. Birkaç gün önce birisi ondan torbasını doldurmuş,” dedi. Bu olaydan sonra, yabancı doktorlardan uzak durdum. Ama Brooklyn’li çocuğumuz zorlanıyordu.

Bütün doktorlar eninde sonunda vazgeçerler. Bir gün Roy reçete almaya gittiğinde doktor, “Bu kesinlikle son olacak, sizler de ortalarda görünmezseniz iyi olur. Dün beni görmeye müfettiş geldi. Size yazdığım bütün yeşil reçetelerin bir örneğini aldı. Eğer bir tane daha yazarsam lisansımı kaybedeceğimi söyledi, o yüzden bunu eski tarihli vereceğim. Eczaneye dün bunu alamayacak kadar hasta olduğunu söylersin. O reçetelerde yanlış adres vermişsiniz. Bu Kamu Sağlığı Yasasının 334. Maddesini ihlal etmek demek, o yüzden sizi uyarmadığımı söyleme. Allah aşkına eğer seni sorguya çekerlerse benden sözetme. Mesleğime malolabilir bu. Size karşı her zaman dürüst oldum biliyorsun. Aylar önce buna son vermek istedim. Ama sizi ortada bırakamazdım. O yüzden bırakın biraz nefes alayım. İşte reçete. Lütfen geri gelme.”

Roy ertesi gün geri gitti. Doktorun eniştesi aile şerefini korumak için, orada hazır bulunuyordu. Roy’u paltosunun yakasından ve kemerinden tutup kaldırıma attı.

“Seni bir daha burada doktorun canını sıkarken görürsem buradan yürüyerek çıkamazsın” dedi.

On dakika sonra Herman geldi. Enişte ona da aynı muameleyi çekerken Herman paltonun altından ipekli bir elbise çıkarmış hatırladığım kadarıyla birisi bize üç ölçü morfin karşılığında bir miktar açık saçık elbise vermişti ve aşağı kata inmiş olan doktorun karısına, “Sanırım bu elbise hoşunuza gider,” demiş. Böylece doktorla konuşma fırsatını elde etmiş ve son bir reçete almış. Reçetenin karşılığını bulması üç saatini almış. Her zamanki eczanemiz müfettiş tarafından uyarıldığı için artık reçeteleri karşılamıyormuş.

Eczacı “Siz en iyisi ortadan kaybolun,” dedi. “Sanırım müfettişin elinde hepiniz için tutuklama emri var.”

Doktorumuz vazgeçmişti. Şehri taramak üzere ayrıldık. Brooklyn, Bronx, Jersey City ve Newark’a baktık. Pantopon bile alamadık. Sanki doktorlar birimizden birimiz muayenehanelerine girsin de, “Kesinlikle hayır,” desinler diye bekliyorlardı. Sanki New York’taki her doktor birdenbire hiçbir narkotik reçete yazmamaya and içmiş gibiydi. Junkımız bitiyordu. Birkaç saat içinde hareketsiz kalırdık. Roy havlu atıp “otuz gün tedavisi” için Riker Adası’na gitmeye karar verdi. Bu bir azaltma tedavisi değildi. Değil Junk, uyku hapı bile vermiyorlar. Bağımlıya bütün önerdikleri otuz günlük cezaydı. Burası her zaman dolu olur.

Herman bir doktor ararken Bronx’ta enselendi. Belli bir şey yoktu, yalnızca iki detektif tipini beğenmemişlerdi. Onu götürdüklerinde narkotik şubesinin Eyalet Müfettişi tarafından onun adına hazırlanmış bir tutuklama emri çıkarttığını görmüşler. Suç, narkotik reçetesinde yanlış adres vermekti. Bu işlere bakan bir avukat beni arayıp Herman’ın kefaletini ödeyip ödemeyeceğimi sordu. Onun yerine sigara alabilmesi için iki dolar gönderdim. Eğer bir adam hapis yatacaksa cezasına bir an önce başlaması daha iyi olur.

Bu noktada, elimdeki bütün Junk bitmiş ve son pamuklarımı da ikişer defa kaynatmış bulunuyordum. Junk, bir kaşıkta pişirildikten sonra tamamının bu kaşıkta alınabilmesi için küçük bir pamuk parçası aracılığıyla bir damlalığa aktarılır. Solüsyonun bir kısım bu pamukta kalır ve bağımlılar bu pamuktan acil durumlar için saklarlar.

Migren ağrılarıyla ilgili bir hikaye uydurup yaşlı bir doktordan bir kodein reçetesi aldım. Kodein hiç yoktan iyidir ve derinin altına verilen beş ölçü, krizi engeller. Nedense damara kodein şırınga etmek tehlikelidir.

Herman’la elimizde kodein sülfattan başka bir şey olmadan kalakaldığımız bir geceyi hatırladım. Önce Herman pişirdi ve damarına bir ölçü vurdu. Aniden önce kıpkırmızı sonra bembeyaz kesildi. Halsiz, yatağa çöktü. “Tanrım,” dedi.

“Neyin var?” diye sordum. “Gayet iyi.”

Bana ekşi bir bakış fırlattı. “İyi, ha? O zaman sen de vurun.”

Bir ölçü pişirip vurulmak üzere aletlerimi hazırladım. Herman bana hevesle bakıyordu. Hala yatağın üzerinde oturuyordu. İğneyi kolumdan çıkarır çıkarmaz iyi bir morfin şırıngasının acısına hiç benzemeyen yoğun ve nahoş, batan bir acı hissettim. Yüzümün şiştiğini hissediyordum. Herman’ın yanına yatağa oturdum. Parmaklarım iki misli şişmişti. 

“Evet,” dedi Herman, “İyi mi?”

“Hayır,” dedim.

Dudaklarım ağzıma yumruk atmışlar gibi hissizdi. Korkunç bir baş ağrısı vardı. Eğer kan dolaşımını sağlarsam kanım kodeini atacağı yolunda belli belirsiz bir şeyler düşündüğüm için odamın içinde volta atmaya başladım.

Bir saat sonra biraz iyileşip yattım. Herman, kodein vurulduktan sonra bayılıp moraran bir ortağını anlattı. “Soğuk duşun altına koydum da kendine geldi.”

“Bunu bana niye daha önce söylemedin?” diye sordum.

Herman birden rahatsız oldu. Öfkesinin kaynakları genellikle anlaşılmazdı.

“Valla,” dedi, “Junk kullanırken bazı riskleri göze almalısın. Ayrıca bir insanın belli bir tepki vermiş, olması başka birinin de mutlaka aynı tepkiyi vereceği anlamına gelmez. Bir mahzuru olmadığına emin gibiydin. Bir şey söyleyip sana engel olmak istemedim.”

Bir gün Herman’ın tutuklandığını duyduğumda sıranın bana geldiğini anladım ama daha şimdiden krizde olduğum için şehri terk edecek enerjim yoktu.

Kendi dairemde iki detektif ve bir Federal ajan tarafından tutuklandım. Devlet Müfettişi bir reçetede yanlış isim vererek Kamu Sağlığı Yasasının 334. Maddesini ihlal ettiğim için hakkımda tutuklama çıkartmıştı. İki detektif iyi polis – kötü polis numarası yapıyorlardı. İyi polis bana, “Ne kadar zamandır Junk kullanıyorsun, Bill? Bu reçetelerde gerçek adını vermen gerektiğini biliyorsun,” diyordu. Bu sefer de kötü polis lafa karışıp, “Hadi, hadi, biz yavrukurt değiliz, polisiz” diyordu.

Ama davayla pek ilgili değillerdi ve benim de bir açıklama yapmam gerekmiyordu. Şehre giderken, Federal’den olan adam bana bazı sorular sorup kendi kayıtları için bir form doldurdu. Tombs’a götürüldüm, resmim çekildi ve parmak izim alındı. Hakimin önüne çıkmayı beklerken iyi adam bana bir sigara verip Junkın ne kötü bir şey olduğunu anlatmaya başladı.

“Otuz yıl bile idare etsen yalnızca kendini aldatıyorsundur. Şu cinsi sapıkları ele al” -gözleri parlıyordu- “doktorlar onların kendilerini denetleyemediklerini söylüyorlar.”

Hakim bin dolar kefalet biçti. Tombs’a geri götürüldüm ve elbiselerimi çıkarıp duşun altına girmem emredildi. İlgisiz bir gardiyan elbiselerimi araştırdı. Yeniden giyindim, asansörle yukarı çıkarılıp bir hücreye sokuldum. Öğleden sonra dörtte hücrelerimize kitleniyorduk. Kapılar bütün blokta yankılanan korkunç bir sesle bir ana şalterden otomatik olarak kapanıyordu.

Kodeinin sonu geliyordu. Burnum ve gözlerim akmaya başladı, elbiselerim terden sırılsıklamdı. Sanki bir fırının kapısı açılıp kapanıyormuş gibi sıcak ve soğuk krizleri geliyordu. Hareket edemeyecek kadar halsiz yatağa uzandım. Bacaklarım, her pozisyonu tahammül edilmez kılacak şekilde ağrıyor ve su gibi terli elbiselerimin içinde oradan oraya dönüyordum.

Bir Zenci sesi, “Kalk kadın, koca kıçının üzerinden kalk,” diye bağırıyordu. Sesler gelip gidiyordu. “Kırk yıl! Kırk yıl yatamam ağabeycim.”

O gece saat on ikide karım kefaletimi ödeyip beni dışarı çıkarırken birkaç sarı bomba getirdi. Sarı bomba biraz işe yarar.

Ertesi gün daha da kötüydüm ve yataktan çıkamadım. O yüzden fasılalarla nembutal alarak yatakta kaldım.

Geceleri iki şerit Benzedrin alıp bir bara giderek müzik kutusunun yanına otururdum. Krizde olduğunuzda müzik çok iyi gelir. Bir keresinde Texas’ta esrar, bir şişe paregorik ve birkaç Louis Armstrong plağıyla alışkanlığı kırdım.

Krizden beteri beraberinde gelen depresyondur. Bir gün öğleden sonra, gözlerimi yumdum ve New York’un harabeye döndüğünü gördüm. Kırk ikinci Cadde’deki boş barların, kafeteryaların ve eczanelerin içlerinde dev kırkayaklar ve akrepler dolaşıyorlardı. Kaldırımların arasındaki çatlak ve deliklerden yosunlar fışkırıyordu. Görünürlerde kimse yoktu.

Beş gün sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Sekiz gün sonra, “yeme krizi”ne girdim ve kremalı pasta ve bademli kurabiyeye karşı müthiş bir iştah duymaya başladım. On gün sonra kriz bitti. Davam ertelenmişti.

Roy, Ricker’s Adası’ndaki otuz günlük tedaviden dönünce beni 103. Cadde ve Broadway’de Meksika eroini satan bir torbacıyla tanıştırdı. Savaşın ilk yıllarında beyaz ithalatı kesilmişti ve bulunabilen tek Junk reçeteli morfindi. Ancak iletişim kanalları zamanla yeniden oluştu ve Çinlilerin haşhaş tarlalarına sahip olduğu Meksika’dan eroin gelmeye başladı. Bu Meksika eroininin rengi kahverengiydi çünkü içinde epeyce ham afyon vardı.

103. Cadde’yle Broadway’in kesiştiği yer Broadway’in tipik görüntüsünü taşır. Bir kafeterya, sinema, dükkanlar. Broad­way’in ortasında, biraz çimenlik ve aralıklarla yerleştirilmiş bankların olduğu bir ada vardır. 103. Cadde metro durağı olduğu için kalabalıktır. Burası Junk bölgesidir. Junk kafeteryada hortlayıp muhiti dolaşır, bazen de adanın banklarından birinde dinlenmek üzere Broadway’in yarısını geçer. Kalabalık bir sokakta günışığında bir hayalet.

Her zaman, kafeteryada oturup ya da dışarıda takılıp, bağlantı beklerken kaldırıma tükürüp caddeyi kesen, paltolarının yakalarını kaldırmış birkaç Junki bulabilirsiniz. Yazın, koyu renk takımları içinde bir akbaba sürüsü gibi toplaşıp adanın banklarında otururlar.

Torbacı benzi solmuş bir yeniyetmenin yüzünü taşıyordu. Elli beş yaşındaydı ama otuzdan büyük göstermiyordu. İnce bir İrlandalı suratı taşıyan kara kuru bir adamdı. Ortaya çıktığında bir sürü eski zaman Junkisinde olduğu gibi dakiklikle ilgisi yoktu  kafeteryada bir masaya otururdu. Parayı masada verirdiniz ve üç dakika sonra köşede buluşurdunuz, Junkı teslim ederdi. Malı asla üzerinde taşımazdı, yakınlarda zulası vardı.

Bu adam İrlandalı diye bilinirdi. Bir zamanlar Dutch Schultz’a çalışmıştı ama büyük şefler Junki beslemezler, çünkü bunların güvenilmez olduğu düşünülür. O yüzden İrlandalı atılmıştı. şimdi zaman zaman torba tutuyor, torba için bağlantı kuramadığında da metrolarda ve arabalarda sarhoşların kafasını koparıyordu. Bir gece İrlandalı metroda hırsızlıktan enselendi. Tombs’ta kendini astı.

Torbacılık işi, grubun bir üyesinden diğerine rotasyon yoluyla geçen bir tür özel hizmetti ve ortalama çalışma süresi üç aydı. Herkes pek matah bir iş olmadığında hemfikirdi. Rum George’un dediği gibi, “Beş parasız hapiste bulurdun kendini. Veresiye vermezsen herkes adinin teki olduğunu düşünür; veresiye yaparsan da, seni kullanırlar.”

George krizde bir adamı geri çevirmezdi. İnsanlar, ondan veresiye alıp nakit parayı başka bir satıcıya vererek iyiliğini sömürürlerdi. George üç yıl yattı, çıktığında ise artık satıcılık yapmayı reddetti.

Züppe Junkiler 103. Sokağa takılmazlardı. 103. Sokağın çocukları eski babalardı; ince, sarı, sara suratlı; cin çarpmış ağızlı; parmakları katı, stilize jestler. (Oynak bileğin ibneyi damgaladığı gibi Junkiyi de damgalayan bir Junk jesti vardır: el, avucu yukarı gelecek şekilde, parmakları katılaşmış olarak dirsekten sallanır.) Çeşitli milliyetten ve fizikten tipler vardı ama hepsi bir şekilde birbirine benzerdi. Hepsi Junka benzerdi. İrlandalı, Rum George, Pantopon Rose, Asansörcü Louie, Tekerlek Eric, Av Köpeği, Denizci ve Meksikalı Joe vardı. Bunlardan çoğu artık yaşamıyor, kalanlar ceza yatıyorlar.

Artık 103. Sokak’ta ve Broadway’de bağlantı bekleyen Junkiler yok. Bağlantı başka yere gitti. Ama Junk duygusu hala orada. Sizi köşede çarpar, muhit boyunca peşinizden gelir ve cesareti kırılmış. bir dilenci gibi siz yürürken yok olur.

Meksikalı Joe’nun ince bir yüzü, uzun, sivri, seğiren bir burnu ve aşağıya doğru kıvrılan dişsiz bir ağzı vardı. Joe’nun yüzü kırışık ve façalıydı ama yaşlı değildi. Yüzüne bir sürü şey olmuş ama bunlar Joe’ya değmemişti. Gözleri parlak ve gençti. Üzerinde bir sürü baba Junkide görülen bir yumuşaklık vardı. Joe’yu çok uzaktan fark ederdiniz. Belirsiz şehir kalabalığı içinde sanki dürbünle bakıyormuşsunuz gibi keskin ve net göze çarpardı. Yalancıydı ve birçok yalancı gibi her anlatışta hikayelerini, zaman ve kişilerini değiştirirdi. Bazen bir arkadaşıyla ilgili bir hikaye, anlatır, başka sefer aynı hikayede başrolü kendine verirdi. Kafeteryada, kahve ve çörek yiyerek oturup tecrübelerini anlatırdı.

Adamın zulasında mal olduğunu biliyoruz ve yerini söyletmek için her yolu deniyoruz. Herifi sandalyeye bağladık. Kibriti yakıyorum” -eliyle kibrit yakma hareketi yapıyor- “ve tabanına tutuyorum. Herif tek kelime söylemiyor. Adama öyle acıdım ki. Sonra ortağım suratına tabancayla vurdu, kan böyle bütün yüzüne aktı.” Ellerini yüzüne koyup kanın akışını göstermek için aşağı çekti. “Bunu görünce midem bulandı. Adamı kendi haline bırakıp gidelim. Bir şey söyleyeceği yok.”

Louie olan bütün cesaretini de kaybetmiş bir mağaza hırsızıydı. Kendisine sinsi bir akbaba havası veren uzun, süfli, siyah pardösüler giyerdi. Her tarafından hırsızlık ve Junkilik akıyordu. Louie’nin işi zordu. Bir zamanlar muhbir olduğunu duymuştum ama ben onu tanıdığım sıra genellikle doğru bilinirdi. Rum George Louie’yi sevmezdi ve bir serseriden başka bir şey olmadığını söylerdi. “Bu herifi sakın evine davet etme. Bundan faydalanır. Ailenin önünde yapmadığını bırakmaz. Hiç usul bilmez.”

Rum George bu takımın herkesçe kabul gören hocasıydı. Kimin iyi kimin kötü olduğuna o karar verirdi. George dürüstlüğüyle gururlanırdı. “Ben kimseyi satmam.” George bir kere okkanın altına gitmişti. Bir kere daha gitmesi hayat boyu suçlu damgası yemek demekti. Hayatı, ciddi meselelere bulaşmayı önleme mecburiyetine indirgenmişti. Torbacılık yok, çalmak yok; zaman zaman limanlarda çalışırdı. Her taraftan sarılmıştı ve daha aşağıya gitmekten başka hareket alanı yoktu. Junk bulamadığında -bir gün bulsa bir gün bulamazdı- içki içip sarı bomba çakardı.

Başını epeyce ağrıtan iki yeniyetme oğlu vardı. George, bu mahrumiyet döneminde genellikle yan-krizde olurdu ve bu genç serserilerle baş edemezdi. Yüzünde sürekli kaybedilen bir kavganın izleri vardı. New York’a son gittiğimde George’u bulamadım. 103. Sokağın çocukları artık dağılmışlardı ve konuştuklarımın hiçbiri Rum George’a ne olduğunu bilmiyordu.

Kapıcı Fritz insana sakatlanmış izlenimi veren solgun, zayıf, ufak tefek bir adamdı. Bir muhbire mal satmaktan beş yıl yattıktan sonra şartlı tahliye olmuştu. Muhbir ötecek adam bulamıyordu, narkotik ajanının da acilen bir tutuklama yapması gerekiyordu. Kafa kafaya vererek Fritz’i büyük bir torbacı haline getirdiler ve tutuklayarak büyük bir narkotik şebekesini ortaya çıkardılar. Fritz, bu kadar ilgi çekmekten son derece hoşnut, Lexington’daki beşlikden memnu-niyetle söz ederdi.

Tekerlek, çok başarılı bir sarhoş soyucuydu. İyi mal kaldırırdı. Bir sarhoşa ilk ulaşan adam o olurdu. Herifin cepleri boşaldıktan sonra oraya varan adam hiç o olmazdı. Uyuyan bir sarhoş -ki meslekte “kek” adı verilir- bir çöpçüler hiyerarşisini cezbeder. Önce, özel bir radarın yönlendirdiği Tekerlek gibi üst düzey sarhoş soyucular gelir. Bunlar yalnızca para, iyi yüzük ve saat peşindedirler. Sonra ne bulurlarsa çalan serseriler. şapka, ayakkabı ve kemer alırlar. Sonunda da adi hırsızlar sarhoşun paltosunu ya da ceketini almaya kalkarlar.

Yüklü bir sarhoş söz konusu olduğunda Tekerlek daima önce giderdi. Bir keresinde 103. Sokak durağında bin dolar kaldırdı. Genellikle dişe dokunur paralar kaldırır. Eğer sarhoş ayılırsa sırıtıp sanki cinsel niyetleri varmış gibi adamın bacağını eller. Takma adını da böyle almıştır.

Tvid spor ceketler, gri Handler falan, hep iyi giyinirdi. Bir Avrupalı hoşluğu ve hafif bir İskandinav aksanı tavırlarını tamamlardı. Hiç hırsız tipi yoktu onda. Hep yalnız çalışırdı. Şansı iyiydi ve pisliğe bulaşmamaya kararlıydı. Bazen şanslı bir adamla bağlantı insanın kötü talihini değiştirebilir ama genellikle bunun aksi olur. Junkiler kıskanç tiplerdir. 103. Sokak, Tekerleğe ve yaptığı işlere gıpta ediyordu. Ama herkes onun iyi bir adam olduğunu kabul ederdi, biraz tırtıklanmaya müsait olduğunu da.

Beyaz kapsüllerinin tanesi üç dolardı ve günde en az  taneyle idare edilebiliyordu. Tersoydum, o yüzden Roy’la birlikte “işe çıkmaya” başladım. Metro vagonunun içini kolaçan ediyor, bankta uyuyan bir “kek” düşürene kadar dolaşıyor sonra da trenden iniyorduk. Ben bankın önünde elimde bir gazeteyle durup Roy herifin ceplerini karıştırırken perdeleme yapıyordum. Roy bana direktif verirdi -”biraz sola, çok gittin, biraz arkaya, orada kal”- ben de onu örterdim. Genellikle geç kalırdık, herif cepleri ters çevrilmiş uyuyor olurdu.

Metroda çalıştığımız da oluyordu. Sapın yanına oturup gazete açardım. Roy arkamdan uzanıp herifin ceplerini yoklardı. Sarhoş uyandığında iki elimin de gazetede olduğunu görebiliyordu. Gecede on dolar kadar kaldırıyorduk.

Ortalama bir gece üç aşağı beş yukarı böyle geçiyordu. Bir gece, Times Meydanı’ndaki IRT’ye binip on bir sularında işe başladık. 149. Sokak’ta bir kek gördüm ve indik. 149. Sokak çok katlı bir istasyondu ve polislerin saklanabileceği çok nokta olduğu ve her açıdan gizlenebilmek mümkün olmadığı için hırsızlar acısından tehlikeliydi. Alt katın tek çıkışı asansörleydi. Keke öylesine, sanki onu görmemişiz gibi yaklaştık. Orta yaşlıydı, duvara dayanmış sesli sesli soluyordu. Roy onun yanma oturdu, ben de acık bir gazeteyle önlerinde yerimi aldım. Roy dedi ki, “Biraz sağa, çok gittin, biraz arkaya, tamam, iyi.”  Birden nefes sesleri kesildi. Filmlerde, bir ameliyat sırasında nefes alıp verisin kesildiği sahneleri hatırladım. Arkamda Roy’un hareketsizleştiğini hissedebiliyordum. Sarhoş bir şeyler mırıldanıp pozisyonunu değiştirdi. Soluklar yavaş yavaş yeniden başladı. Roy kalktı. “Tamam,” dedi ve hızlı hızlı platformun öbür tarafına yürüdü. Cebinden buruşuk bir tomar para çıkartıp sekiz dolar saydı. Dördünü bana verdi. “Pantolon cebindeydi. Cüzdan bulamadım. Bir an için herifin bizi enseleyeceğini sandım.” Yeniden yola koyulduk. 116. Sokak’ta bir kek daha görüp indik ama biz yanma gidene kadar uyanıp kalktı. Geniş, gevsek bir ağzı olan ve üstü başı dökülen bir adam Roy’u tanıyıp konuşmaya başladı. O da cepçiydi. “Tekerlek yine malı götürdü,” dedi. “96. Sokağın orada, iki banknotla bir kol saati kaldırdı.” Roy bir şeyler mırıldanıp elindeki kağıda baktı. Adam yüksek sesle konuşmaya devam etti. “Bir tanesi beni az kaldı enseliyordu. ‘Elin cebimde ne arıyor?’ demez mi.” Roy, “Allah aşkına böyle konuşma!” deyip ondan uzaklaştı. “Siktiğimin yamuk puştu,” diye söylendi. “Artık pek cepçi kalmadı. Tekerlek, Av köpeği ve bu serseri. Hepsi iyi mal kaldırdığı için Tekerleği kıskanıyor. Eğer herif uyanırsa sanki ibneymiş de bacağını elliyormuş gibi yapıyor. 103. Sokağın serserileri de, kendileri bir iş beceremedikleri için, Allah’ın belası tekerlek,’ deyip duruyorlar. Oysa ben ne kadar ibneysem o da o kadar.” Roy durup düşündü, “Daha doğrusu daha bile az.” Tek bir kek bile bulamadan Brooklyn’e kadar gittik. Dönüşte metronun içinde uyuyan bir sarhoş vardı. Yanına oturup gazetemi açtım. Arkamda Roy’un kolunu hissedebiliyordum. Bir defa, sarhoş uyanıp bana sert sert baktı. Ama iki elim de gazetenin üzerinde görülüyordu. Roy benimle gazete okuyor gibi yapıyordu. Sarhoş tekrar uykuya daldı. “Burada iniyoruz,” dedi Roy. “Biraz sokağa çıksak iyi olacak. Bu kadar gitmeye değmiyor. 34. Sokağın otomatında kahve içip son yükü paylaştık. Üç dolardı. “Metroda çalışırken, ” diye açıkladı Roy, “kendini aracın hareketlerine uydurmak zorundasın. Doğru ritmi tutturursan herif uyanık bile olsa malı kaldırırsın. Bu seferkinde biraz hızlı hareket ettim. O yüzden uyandı. Bir şey olduğunu fark etti ama ne olduğunu anlayamadı.” Times Meydanı’nda Metro Mike’a rastladık. Kafasını sallayarak selamladı, ama durmadı. Mike her zaman yalnız çalışırdı. “Hadi, Queens Plaza’ya gidelim,” dedi Roy. “Orası Inde­pendent’ta. Independent’ta şirketin tuttuğu özel polisler var ama tabanca taşımıyorlar. Yalnızca sopalan var. O yüzden enselensen bile, elinden kurtulabilirsen kaç.” Queens Plaza da, kendini her açıdan perdelemenin mümkün olmadığı tehlikeli bir istasyon. Bir bankta boylu boyunca uzanmış uyuyan bir sarhoş vardı ama etraf kalabalık olduğu için yanına yanaşmaya cesaret edemedik. “Biraz bekleyeceğiz,” dedi Roy. “Yine de unutma, üç trenden fazlasını geçirmemek gerek. O zamana kadar bir şans yakalayamazsan ne kadar iyi görünürse görünsün o işi unut.”

İki genç serseri aralarında bir sarhoş taşıyarak trenden indiler. Onu bir banka bırakıp Roy’la bana baktılar.

“Hadi onu öbür tarafa geçirelim,” dedi serserilerden biri. “Onu niye burada yapmıyorsunuz?” diye sordu Roy. Serseriler anlamamış gibi yaptılar. “Yapmak’ mi? Anlamadım. İbne dostumuz ne demek istiyor?” Sarhoşlarını alıp platformun öbür tarafına geçirdiler. Roy işaretimize kadar yürüyüp cebinden bir cüzdan çıkarttı. “Nezaket zamanı değil,” diye yorum yaptı. Cüzdan boştu. Roy onu bankın üzerine bıraktı. Serserilerden biri rayların ötesinden seslendi, “Elini onun cebinden çek.” İkisi de güldüler. “Siktirici serseriler,” dedi Roy. “Ama eğer birini Batı Yakası hattında yakalarsam, piç kurusunu raylara iteceğim.” Serserilerden biri gelip Roy’dan bir kesik istedi. “Sana herifin bir şeyi olmadığını söyledim,” dedi Roy. ” Cüzdanını aldığını gördük.” “İçinde bir şey yoktu.” Tren geldi, bindik. Aramızda kalan serseri sertleşip sertleşmemek konusunda kararsızdı. “Siktiğimin serserileri bu işi saka sanıyorlar,” dedi Roy. “Fazla devam edemezler. Beş-yirmi-dokuz yatmak üzere Adaya gittiklerinde o kadar komik olmadığını anlayacaklar.” şansımız hiç iyi değildi. Roy, “Bu is böyledir,” dedi. “Bazı geceler yüz dolar kaparsın. Bazı geceler hiçbir şey.”

Bir gece, Times Meydanı’nda metroya bindik. Çok afili giyinmiş bir adam hafiften sallanarak önümüzde yürüyordu. Roy, herifi tepeden tırnağa süzüp, “Bu siktirici kek. Bakalım nereye gidiyor” dedi. Herif Brooklyn’e giden IRT’ye bindi. Adam uyuyor gibi görünene kadar vagonların arasındaki boşlukta ayakta durup bekledik. Sonra vagona girdik, ben kekin yanına oturup New York Times’i açtım. Times, Roy’un fikriydi. Bunun bana işadamı havası verdiğini söylüyordu. Vagon neredeyse boştu ve metrelerce boş koltuk varken kekin arkasına takılmış duruyorduk. Roy sırtımdan çalışmaya başladı. Kek işkilleniyordu ve bir keresinde uyanıp bulanık bir rahatsızlıkla bana baktı. Yanımızda oturan bir zenci sırıttı.

Roy kulağıma, “Bu işlerin yabancısı değil” dedi, “ama hallederiz”.Roy cüzdanı bulmakta zorluk çekiyordu. Durum tehlikeli bir hal alıyordu. Kollarımdan aşağı akan teri hissedebiliyordum.

“Hadi inelim,” dedim.

“Hayır. Bu iyi bir mal. Paltosunun üzerine oturmuş, cüzdanını bulamıyorum. Sana söylediğimde herifin üzerine doğru devril, ben de paltoyu çekerim… Şimdi!… Allah aşkına! Daha sıkı devril.”

“Hadi inelim,” dedim yine. Korkunun midemi ayağa kaldırdığını hissedebiliyordum. “Uyanacak.”

“Hayır. Bir daha deneyelim… Şimdi! Neyin var yahu? Kendini herifin üzerine bırak gitsin.”

“Roy, ” dedim, “Allah aşkına inelim! Uyanacak.”

Kalkmaya davrandım ama Roy beni tuttu. Beni aniden sertçe itti, ben de herifin üzerine düştüm.

“Bu sefer oldu,” dedi Roy.

“Cüzdan mı?”

“Hayır, paltoyu çıkardım.”

Artık yeraltından çıkmıştık, yukarı yükseliyorduk. Korkudan ölüyordum, denetim çabasıyla bütün adalelerim taşlaşmıştı. Herif uyukluyordu yalnızca. Her an sıçrayıp bağırmasını bekliyordum.

Sonunda Roy’un sesi duyuldu, “Kaptım.”

“Hadi gidelim o zaman.”

“Hayır,- elime gelen ufak bir tomar. Bir yerlerde cüzdanı var, ben de onu bulacağım. Cüzdanı olmalı.”

“Ben iniyorum.”

“Hayır. Bekle.” Arkamda ellerinin hareketlerini o kadar açıkça duyuyordum ki, adamın uyumaya devam ediyor olması inanılmaz görünüyordu.

Hattın sonuna gelmiştik. Roy kalktı. “Beni ört,” dedi. Önünde durup onu gazeteyle mümkün olduğunca diğer yolculardan sakladım. Yalnızca üç yolcu kalmıştı ama her biri vagonun değişik bir ucundaydı. Roy herifin ceplerini açıkça ve kabaca karıştırıyordu. “Dışarı çıkalım,” dedi. Platforma çıktık.

Herif uyanıp elini cebine soktu. Sonra platforma çıkıp Roy’a doğru yürüdü.

“Tamam, ahbap,” dedi.

 ”Paramı ver.”

Roy omuz silkip avuçları havada ellerini açtı.

“Ne parası? Neden söz ediyorsun?”

“Neden söz ettiğimi eşek gibi biliyorsun! Elin cebimdeydi.”

Roy bir şaşırma ve kınama hareketiyle yine ellerini açtı. “Yahu ne diyorsun sen? Param nereden bileyim ben.”

“Seni her gece bu hatta görüyorum. Bu senin daimi yolun.” Dönüp beni işaret etti. “Bu da ortağın şimdi bana paramı verecek misin?”

“Ne parası?”

“Tamam. Kal orda. Geri dönüyoruz, umarım bu işin sonu iyi gelir.” Adam birden iki elini de Roy’un paltosunun ceplerine soktu. “Seni orospu çocuğu!” diye bağırdı. “Paramı ver bana!”

Roy adamın suratına bir yumruk indirip yere düşürdü. Roy o şaşırtıcı ve teskin edici tavrını birden değiştirerek, “Seni ser-” dedi. “Çek ellerini üzerimden!”

Kondüktör, bir kavga başlangıcını hissettiğinden kimse raylara düşmesin diye treni hareket ettirmiyordu.

“Tüyelim,” dedim. Platformdan aşağı koşmaya başladık. Adam, kalkıp arkamızdan koşmaya başladı. Roy’a sarılıp sıkıca tuttu. Roy kaçamıyordu. Fena dolanmıştı.

“Su keki al üstümden!” diye bağırdı Roy. Herifin suratına iki yumruk attım. Kolları gevşedi, dizlerinin üzerine düştü. Roy, “Kafasını tekmele,” dedi. Adamın yan tarafını tekmeledim ve bir kaburgasının kırıldığını hissettim. Adam elini yanına götürüp, “İmdat!” diye bağırdı. Yerden kalkmaya çalışmadı. “Hadi tüyelim,” dedim. Platformun öte ucundan bir polis düdüğü duydum. Adam hala yan tarafını tutarak platformun üzerinde yatıyor ve düzenli aralıklarla “İmdat!” diye bağırıyordu.

Yağmur hafifçe çiseliyordu. Sokağa vardığımda ıslak kaldırımın üzerinde kayıp düştüm. Kapalı bir doldurma istasyonunda durmuş asansöre bakıyorduk.

“Hadi gidelim,” dedim.

“Bizi görürler.”

“Burada kalamayız.”

Yürümeye başladık. Ağzımın kemik gibi kuru olduğunu fark ettim. Roy gömlek cebinden iki sarı bomba çıkardı.

“Ağzım çok kuru,” dedi. “Yutamıyorum.”

Yürümeye devam ettik.

“Kesin bizim için alarm vermişlerdir,” dedi Roy. “Arabalara dikkat et. Bir gelen olursa çalılara dalarız. Yeniden metroya bineceğimizi düşünürler o yüzden yapacağımız en iyi şey yürümeye devam etmek.”

Yağmur çiselemeye devam ediyordu. Yürürken bize köpekler havladı. Roy, “Eğer enselenirsek okuyacağımız hikayeyi unutma,” dedi. “Uyuyakaldık ve son durakta uyandık. Bu herif bizi parasını çalmakla suçladı. Korktuk o yüzden herifi dövüp kaçtık. Ağzımıza sıçacaklardır. Buna hazır olmak gerek.” “Bir araba geliyor,” dedim. “Sarı ışıklı.” Yolun kenarındaki çalıların içine doğru süründük ve bir işaret levhasının arkasına çömeldik. Araba ağır ağır yanımızdan geçip gitti. Tekrar yürümeye başladık. Fenalaşıyordum acaba evde zulaladığım morfine ulaşabilecek miydim?

Roy, “Biraz daha yaklaştığımızda ayrılmamız iyi olur,” dedi. “Burada birbirimize faydamız olabilir. Devriyeye çıkmış bir polise rastlarsak, kızlarla gezmekten geldiğimizi ve metroyu aradığımızı söyleriz. Bu yağmur iyi oldu. Bütün polisler sabaha kadar acık bir yerde kahve içiyorlardır. Allah aşkına!” dedi rahatsız bir sesle. “Arkana bakıp durma!”

Başımı çevirip omzumun üzerinden arkama bakmıştım. “Arkaya bakmak doğal bir şey,” dedim. “Hırsızlar için doğal!”

Sonunda BMT hattına rastlayıp Manhattan’a geri döndük. Roy, “Korktuğunu söylerken yalnızca kendi adına konuştuğunu sanmıyorum,” dedi. “Al, işte payın.” Bana elli dolar uzattı. Ertesi gün bu işi bıraktığımı söyledim. “Seni suçlamıyorum,” dedi. “Ama yanlış bir izlenim edindin. Uzun zaman takıldığında mutlaka iyi partiler düşürürsün.”

Davam özel oturumlarda görüldü. Aldığım dört aylık ceza ertelendi. Sarhoşların kafasını koparmayı bıraktıktan sonra torbacılığa başladım. Bu iste pek para yok. Bir sokak torbacısının en fazla umacağı şey kendi içtiğini çıkarmak olabilir. Ama torba tutarken en azından elinizin altında bol miktarda Junk oluyor, bu da insana güvenlik duygusu veriyor. Tabii, bazı insanlar torbacılıktan iyi para yapıyorlar. Bir İrlandalı torbacı tanıyorum, 1/16 onsluk bir H zarfını pazarlayarak ise başlamıştı; iki yıl sonra yakalanıp üç yıllığına hapse giderken otuz bin doları ve Brooklyn’de bir apartmanı vardı. Eğer torba tutmak istiyorsanız ilk yapmanız gereken şey bir toptan bağlantısı bulmaktır. Benim bağlantım olmadığından Bill Gains’le ortak oldum, onun Doğu Yakasının aşağısında iyi bir İtalyan bağlantısı vardı. Malı çeyrek onsunu doksan dolardan alıp üçte bir oranda pudra şekeriyle kırıyor sonra da bir ölçeklik kapsüllere koyuyorduk. Her kapsül iki dolardan satılıyordu. Yüzde onla on altı arasında bir oranda beyaz taşıyorlardı ki, bu kapsül piyasası için çok yüksek bir miktardı. Beyazın çeyrek onsundan kırılmadan önce en azından yüz kapsül çıkmalı. Ama eğer toptancı İtalyansa ölçüyü kısacağına kesin gözüyle bakmak gerekir. Bu İtalyan çeyreklerinden seksen kapsülden fazlasını çıkaramıyorduk. Bill Gains “iyi bir aile”den geliyordu -hatırladığım kadarıyla babası Maryland’de bir yerlerde bir banka müdürüydü ve façası sağlamdı. Gains, lokantalardan palto çalmayı adet haline getirmişti ve yaptığı işe tam bir uyum sağlamıştı. Amerikan üst-orta sınıf vatandaşı bir olumsuzluklar bileşimidir. Büyük ölçüde sahip olmadığı özelliklerle tanımlanır. Gains bundan da ileri gidiyordu. Sadece olumsuz olmakla kalmıyordu. Tamamen görünmez haldeydi; belli belirsiz saygı uyandıran bir varoluş. Bir çarşafın ya da kendisine bir profil çizecek başka herhangi bir kumaşın yardımı olmadan maddeleşemeyen bir hayalet türü vardır. Gains de böyleydi iste. Başka birinin paltosu içindeyken maddeleşebiliyordu ancak. Gains’in yaramaz, çocuksu gülüşü açık mavi, cansız ve yaşlı gözleriyle şaşırtıcı bir çelişki oluşturuyordu. Sanki orada onu hoşnut eden bir şey varmış gibi kendi içine kulak verip gülümserdi. Bazen, iğne vurulduktan sonra gülümseyip dinler ve gizlice, “İyi malmış,” derdi. Aynı gülümsemeyle başkalarının başlarına gelen düşkünlük ve felaketleri bildirirdi. “New York’a geldiğinde Herman çok güzel bir çocuktu. Mesele şu ki, tipi kaydı.” Gains, içici olmayanların alışkanlık kazanmasını görmekten özel bir zevk alan birkaç Junkiden biriydi. Birçok Junk torbacısı ekonomik sebeplerle yeni bir bağımlı bulmaktan memnun olurlardı. Eğer bir malınız varsa, doğru türden olmaları kaydıyla müşteri aramanız tabiidir. Ama Gains genç çocukları odasına davet edip, genellikle eski pamuklardan elde edilmiş malla onlara iğne hazırlamaktan ve sonra da o küçük gülümsemesi eşliğinde malın etkilerini seyretmekten hoşlanırdı. Genellikle çocuklar kafalarının iyi olduğunu söylerlerdi, hepsi o kadar. Nembutal, Benzedrin ya da esrar gibi bir şey işte. Ama birkaç tanesi takılmak üzere kalır ve Gains bu dönenlere bakıp gülümserdi, sanki bir Junk misyoneriydi. Bir süre sonra şöyle dediğini duyardınız, “Yani, artık falanca da onu daha fazla taşıyamayacağımı anlamalı.” Emanet artık acele koşturulmaz.  Artık ödeme zamanı gelmiştir. Ve ömrünün kalan kısmını, sokak köselerinde, kafeteryalarda, insanla Junk arasında arabuluculuk yapan bağlantıyı bekleyip ödeyerek geçirecektir. Gains Junk hiyerarşisi içinde bölge papazından başka bir şey değildi. Üstlerinden kasvetli bir hayret sesiyle söz ederdi. “Bağlantılar diyor ki,…”Damarları neredeyse tamamen gitmiş, kendilerini delik deşik edecek iğneden kurtulmak için kemiğe kaçmışlardı. Bir süre, daha derin olan ve daha zor vurulan ana atardamarları kullandı ve bu işlem için de özel, uzun iğneler satın aldı. Kollarındaki ve ellerindeki damarlardan ayak damarlarına döndü. Damarlar bir zaman sonra tekrar görünür olurlardı. Buna rağmen zamanının neredeyse yarısını derinin içinde damar arayarak geçirirdi. Ama ancak acı dolu bir yarım saat boyunca iğneyi batırıp çıkarıp, kanla tıkanmış ucunu temizlemekle uğraştıktan sonra vazgeçip iğneyi deri altına saplardı.

 

İlk müşterilerimden biri Nick adında bir Village tipiydi. Nick, bir iş yaptığı zamanlarda resim yapardı. Tuvalleri çok küçüktü ve sanki büyük bir basınç altında yoğunlaşıp, sıkıştırılmış ve şekilleri bozulmuş gibiydiler. Bir narkotik memuru, Nick’in resimlerinden birini gördükten sonra katı bir biçimde, “Yoz bir zihnin ürünü,” demişti.

Nick neredeyse her zaman yarı krizdeydi, koca, mahzun, kahverengi gözleri sulanır, ince burnu akardı. Arkadaşlarının evlerindeki divanlarda uyur, herhangi bir sebep ya da uyarıya gerek olmadan kendisini birdenbire kapının önüne koyu­verecek nevrotik, dengesiz, aptalca şüpheci bireylerin gü­venilmez müsamahasıyla varolurdu. Bu insanlar için aynı zamanda mal da alır, karşılığında en azından bir kapsülün başlığını almayı umardı, şöyle bir kafasını açmak için. Ge­nellikle sıradan bir teşekkürden fazlasını elde edemezdi, alıcı Nick’in öbür taraftan payını almış olduğuna emin olurdu. Bunun sonucu olarak, Nick her kapsülden azıcık çalmaya başladı, Junkı kapsülü dolduracak şekilde gevşetiyordu.

Nick’ten çok bir şey kalmamıştı. Kesintisiz, tatmin edilmeyen iştahı başka her türlü endişeyi yakıp bitiriyordu. Muğlak bir biçimde tedavi için Lexington’a gitmekten, ya da bir ticaret gemisinde çalışmaktan ya da Connecticut’ta paregorik satın alıp yavaş yavaş vazgeçmekten söz ederdi.

Nick, bir Village bar restorantında barmen olarak çalışan Tony’yi tanıştırdı bana. Tony mal satıyordu ve Federal polis dairesini bastığında neredeyse yakalanacakmış. Çeyrek ons’luk beyaz paketini piyanonun altına atacak vakti zor bulmuş. Polisler de kendine iğne vurmak için kullandığı alet edevattan başka bir şey bulamayıp onu bırakmak zorunda kalmışlar. Tony bu olaydan korkup torbacılığı bırakmış. İşini bildiği çok belli olan genç bir İtalyan’dı. Ağzını sıkı tutabilecek birine benziyordu. İyi tip müşteri.Her gün Tony’nin barına gidip bir Coca-Cola ısmarlıyordum. Tony kaç kapsül istediğini bana söylüyordu, ben de telefon kulübesine ya da W.C.’ye gidip kapsülleri gümüş kağıda sarı­yordum. Kolamın başına geri döndüğümde, kapsüllerin parası sanki para üstüymüş gibi barın üzerinde oluyordu. Kapsülleri barın üzerindeki bir küllüğe bırakıyordum, Tony de küllüğü barın altında boşaltırken kapsüllerini alıyordu. Bu rutin ge­rekliydi çünkü dükkânın sahibi Tony’nin içici olduğunu bili­yordu ve ona ya bu meretten uzak durmasını ya da başka bir iş bulmasını söylemişti. Zaten patronun kendi oğlu da içiciydi ve o sıralar tedavi için sanatoryumdaydı. Çıktığında mal almak için doğru bana geldi. Bırakamadığını söylüyordu.

Ray adında genç bir İtalyan keş her gün bu bara geliyordu. İyi bir herife benziyordu, o yüzden onun işini de görmeye başladım, onun kapsüllerini Tony’ninkilerle birlikte küllüğe bırakıyordum. Tony’nin çalıştığı bu bar, sokak seviyesinden epeyce basamak aşağıda küçük bir yerdi. Tek kapısı vardı. Oraya gittiğimde kendimi hep tuzakta gibi hissediyordum. Mekân bana öyle bir depresyon ve tehlike duygusu veriyordu ki içeri zor adım atıyordum. Tony’yle Ray’in işini gördükten sonra genellikle Altıncı Cadde’deki bir kafeteryada Nick’le buluşuyordum. Üzerinde her zaman birkaç kapsüllük para olurdu. Başka insanlar için mal aldığını biliyordum tabii, ama bunların kim olduğunu bilmiyordum. Nick gibi sürekli harman ve terso olan ve bu yüzden herhangi birinin parasını kapmaya yatkın olan birisiyle iş yapmamayı akıl edebilmeliydim. Bazı insanların kendileri için mal alacak bir rehbere ihtiyaçları vardır çünkü şehrin yabancısıdırlar ya da birilerini tanıyacak kadar uzun süredir beyaza takılmıyorlardır. Ama torbacının mal almaya başkasını gönderen insanlardan endişe etmesi için sebepler vardır. Genellikle, bir adamın kendisinin mal alamamasının sebebi “yanlış”ının bilinmesidir. O yüzden, aslında “yanlış”ı olmayan ama yalnızca Junka çok ihtiyaç duyan birisini mal almaya gönderir. Bir muhbire mal almak kesinlikle etik bir davranış değildir. Genellikle muhbirlere mal alan bir adam oradan kendisi de muhbir olur. Para geri çevirecek durumda değildim. Sınırım yoktu. Her gün, bir sonraki çeyrek onsu satın almama yetecek kadar kapsül satmak zorundaydım ve cebime hiçbir zaman birkaç dolardan fazla para kalmıyordu. O yüzden Nick’te olan parayı alıp hiç soru sormuyordum.

Yukarı mahallenin işine bakan Bili Gains’le torba tutmaya gittim. Village’da işimi bitirdikten sonra bir Sekizinci Cadde kafeteryasında Bill’le buluştum. Birkaç iyi müşterisi vardı. Büyük bir ihtimalle en iyi müşterisi olan Izzy, New York li­manında demirlemiş bir römorkörde aşçı olarak çalışıyordu. 103. Sokak çocuklarından biriydi. Izzy kendisi de epey torba işi yapmıştı, tamamen doğru bir adam olarak bilinirdi ve düzenli bir gelir kaynağı vardı. Bu mükemmel müşteridir işte.

Izzy bazen aynı gemide çalışan ortağı Goldie’yle birlikte gelirdi. Goldie, zayıf, kanca burunlu bir adamdı, cildi yüzünün üzerine gerilmiş ve her elmacık kemiğinin üzerine bir nokta renk konulmuş gibiydi. Izzy’nin arkadaşlarından biri de Matty adında, iriyarı, yakışıklı, sert yüzlü bir genç adamdı, ba­ğımlıların taşıdığı işaretlerden hiçbirine sahip değildi. Bill’in ilgilendiği iki fahişe vardı bir de. Genellikle orospular sağlam ayakkabı değildirler. Dikkat çekerler ve çoğu konuşur. Ama Bili bu iki orospunun iyi olduğu konusunda ısrar ediyordu.

Müşterilerimizden bir diğeri de İhtiyar Bart’tı. Her gün komisyonla sattığı birkaç kapsül satın alırdı. Müşterilerini tanımamakla birlikte endişelenmiyordum. Bart sağlam adamdı. Zaten otuz yıldır Junk işinin içindeydi ve ne yaptığını biliyordu.

Buluştuğumuz kafeteryaya vardığımda, Bili, bir yabancının paltosuna sarınmış sıska bedeniyle bir masada oturuyordu. Üstü başı dökülen, fark edilmez İhtiyar Bart bir kurabiyeyi kahvesine batırmakla meşguldü. Bili bana Izzy’yle ilgilendiğini söylemişti, ben de Bart’a satması için on kapsül verdim, Bill’le birlikte bir taksiye atlayıp eve döndük. Orada iğne vurunup, stokumuzu kontrol edip bir dahaki çeyrek ons için kenara doksan dolar koyduk.

İğne vurulduktan sonra Bill’in yüzüne biraz renk yürüdü ve üzerine bir nonoşluk geldi. İğrenç bir görüntüydü. Bir keresinde bana kendisine yirmi dolar vaat eden bir ibnenin teklifini nasıl anlattığını hatırladım. Bili “Pek tatmin olacağınızı sanmam,” diyerek reddetmişti. Bili etsiz kalçalarını salladı. “Beni çıplakken görmelisin,” dedi. “Gerçekten tatlıyımdır.”

Bill’in en tatsız konuşma konularından biri bağırsaklarının durumu üzerine ayrıntılı raporlardan oluşmaktaydı. “Bazen öyle bir hal alıyor ki parmaklarımı içeri sokup çekmem ge­rekiyor. Porselen kadar sert anlatabiliyor muyum. Felaket acıyor.”

“Dinle,” dedim, “bu bağlantı bize hep kesik mal veriyor. Son torba kırıldıktan sonra elime ancak seksen kapsül kaldı.”

“Valla, fazlasını bekleyemezsin. Bir hastaneye gidip iyi bir lavman yaptırabilsem! Ama adını kaydettirmezsen hastanede yüzüne bile bakmıyorlar, tabii bunu da yapamıyorum. Seni en azından yirmi dört saat tutuyorlar. Dedim ki onlara, ‘Güya hastane olacaksınız. Acım var, beni tedavi etmek zorundasınız. Niye bir doktor çağırıp…’”

Onu durdurmak mümkün değildi. İnsanlar bağırsak ha­reketlerini anlatmaya başladıklarında anlattıkları süreçler kadar acımasız oluyorlar.

 

Haftalar boyunca işler böyle gitti. Nick’in kendilerine mal alıp kapsüllerinin kafalarım koparmasından bıkmışlardı. Ne ekip! Otlakçılar, ibneler, üçkağıtçılar, muhbirler, serseriler -çalışmak istemeyen, çalacak gücü olmayan, her zaman parasız, hep veresiye için ağlayan tipler. Bütün hepsinin içinde gırt­lağına dayanıp, ağzına bir tane vurup da “Bunu nereden aldın?” diye sorduğunda  dökülmeyecek bir kişi bile yoktu Grubun içinde en beteri, ibneyle pezevenk arası tavırlı, çe­limsiz, ufak tefek bir İrlandalı olan Gene Doolie’ydi. Büyük bir ihtimalle kirli isim listeleri çıkarıp -elleri hep kirliydi- bunları kanun karşısında okuyordu. Onu İrlanda olayları sırasında Sarı ve Karaların karargâhında, kirli gri bir harmani içinde Hıristiyanları ele verirken, Gestapo’ya, GPU’ya bilgi verirken, bir kafeteryada narkotik ajanlarıyla konuşurken gözünüzün önüne getirebilirdiniz. Her zaman o aynı, ince sıçan suratı, dökük, modası geçmiş elbiseler, mızıldayan, içe işleyen ses tonu. Gene’in en katlanılmaz yanı sesiydi. Sanki içinize işlerdi. Sesi varlığıyla ilgili olarak bildiğim ilk şeydi. Nick elinde mal parasıyla evime gelmişti ki beni zille koridordaki telefona çağırdılar.

“Ben Gene Dooile,” dedi ses. “Nick’i bekliyorum ve epeydir de bekliyorum.” Sesi “epeydir” derken tiz bir serzeniş taşı­yordu. Ben de, “Valla, şu anda burada. Sanırım onu yakında görürsünüz,” deyip kapattım.

Ertesi gün Doolie beni tekrar aradı. “Tam sizin evin köşe-sindeyim. Gelsem rahatsız eder miyim? Sizinle yalnız gö­rüşmek benim için daha rahat olacak.” Bir şey söylememe fırsat bırakmadan telefonu kapattı. On dakika sonra da kapıda bitti. Bir şahıs diğeriyle tanışınca, empati ve tanımlama düzeyinde bir karşılıklı birbirini sınama dönemi vardır. Ama insanın kendi benliğini herhangi bir biçimde Doolie’yle bağlantılandırması mümkün değildi. Düşmanca, sırnaşık bir gücün odak nok­tasıydı. Onun doğru ruhunuzdan içeri girip işine yarayacak bir şey var mı diye bakındığını hissedebiliyorsunuz. Onunla temastan kaçınmak için kapıdan geriye bir adım attım. Odaya süzülüp hemen koltuğa oturarak bir sigara yaktı.

“Böyle yalnız görüşmek daha iyi.” Gülümsemesinde belirsiz bir cinsellik vardı. “Nick hiç sakin olamayan bir oğlan.” Ayağa kalkıp bana dört dolar verdi. “Burada alsam rahatsız olur muydunuz?” diye sorarak paltosunu çıkardı.

Bu ifadeyi kullanan başka birisini tanımamıştım. Bir an için, kulaklarıma inanamayarak kur yaptığını düşündüm. Paltosunu koltuğa bırakıp kolunu sıvadı. Ona iki kapsül ve bir bardak su getirdim. Kendi aletleri vardı, bu yüzden minnettar kaldım. Bir damar bulup damlalığı bastırırken onu seyrettim, kolunu sıvayarak indirdi.

Bağımlı olduğunuz zaman iğnenin etkileri dramatik olmaz. Ama bakmasını ve görmesini bilen bir izleyici başka bir içicinin kanında ve hücrelerinde Junkın aniden dolaşışını görebilir. Ama Doolie’de her ne olursa olsun hiçbir etki göremiyordum. Paltosunu giydi ve küllükte kendi kendine yanıp duran si­garasını aldı. Bana sanki hiçbir derinliği yokmuş gibi duran açık mavi gözleriyle baktı. Cam gibiydiler.

“Size bir şey söyleyeyim,” dedi. “Nick’e güvenmekle büyük bir hata yapıyorsunuz. Birkaç gece önce Thompson’un kafeteryasındaydım ve Rogers’a rastladım, hani polis. Bana şöyle dedi: “Village’in bütün Allahın belası Junkilerine Nick’in mal aldığını biliyorum. Üstelik de iyi mal alıyorsunuz -yüzde yirmiyle on altı arası. Valla, Nick’e şunu söyleyebilirsin: İs­tediğimiz zaman onu çekip alabiliriz, ve onun enselediğimizde de bizimle çalışacak. Bana bir kere ötmüştü. Aynı şeyi yine yapacak. Bu malın nereden geldiğini bulacağız.”

Doolie bana bakıp sigarasını emdi. “Nick’i çekip aldıklarında seni de alacaklardır. Nick’e, eğer konuşursa, onu çimento dolu bir bidona sokup Doğu Nehrine atacağını bildirmende fayda var. Sana fazlasını söylememe gerek yok. Durumu kendin değerlendirebilirsin.”

Sözlerinin etkisini ölçmeye çalışarak bana baktı. Bu hikâyenin ne kadarına inanmamı beklediğini kestirmek imkânsızdı. Belki de bu sözler şunu söylemenin dolaylı yo­luydu: “Seni okuyanın kim olduğunu ne bileceksin ki? Nick böyle apaçık şaibeliyken ben konuşsam, benim konuştuğumu nereden bileceksin?”

“Bana veresiye bir kapsül verebilir misin?” diye sordu. “Sana demin anlattıklarımın bir bedeli vardır herhalde.” Ona bir kapsül verdim, hiçbir şey söylemeden cebine attı. Ayağa kalktı. “Neyse, görüşeceğiz. Yarın aynı zamanda ara­rım.”

Doolie hakkında haber toplamak ve geçmişini öğrenmek için bir yoklama çektim. Kimse hakkında kesin bir şey bil­miyordu. Barmen Tony, “Doolie icabetse öter,” dedi. Ama bana somut bir olay anlatamıyordu. Evet Nick’in bir keresinde öttüğü biliniyordu. Ama Doolie’nin de bulaştığı bu olay öyleydi ki, bilgi pekâlâ Doolie’den de gelmiş olabilirdi. Gene Doolie olayından günler sonra, tam Washington Meydanı’ndaki metrodan çıkıyordum ki, yanıma zayıf, sarışın bir çocuk geldi. “Bili,” dedi. “Beni tanıdığını sanmam, Nick’in üzerinden senden mal alıyordum ama kapsüllerimin kafasını koparmasından bıktım. Sen benimle doğrudan ilgilenemez misin?” Düşündüm, Neler oluyor? Gene Doolie’nin üzerine niye tırsayım ki? “Tamam, oğlum,” dedim. “Kaç tane istiyorsun?” Bana dört dolar verdi.  “Biraz yürüyelim,” dedim ve Altıncı Caddeye doğru yü­rümeye başladım. Elimde iki kapsül vardı ve şehirde yürürken insanın önüne çıkan boş alanlardan birini kollamaya başladım. “Hazırlan,” dedim ve iki kapsülü eline bıraktım. Ertesi gün için Washington Meydanı’ndaki Bickford’un yerinde bir randevu verdim ona.Bu sarışın oğlanın adı Chris’ti. Nick’ten ailesinin paralı olduğunu ve evden gelen harçlıkla yaşadığını öğrendim. Ertesi gün Bickford’un orada  buluştuğumuzda Chris, hemen bana seni –Nick konusunda uyarmak isterim ayaklarını çekmeye başladı. Artık Nick sürekli izleniyor. Sen kendin de bilirsin bir adam açsa arkasına bakmaz. Almış başını gidiyor. Gör, adresinle numaranı kime vermişsin.”Bunlardan haberim var,” dedim. Chris alınmış numarası yaptı. “Neyse, umarım ne yaptığını biliyorsundur. İyi dinle bu ayak değil. Bu öğleden sonra teyzemden bir havale alıyorum. Bak şuna.”

Cebinden bir telgraf çıkardı. Bir göz attım. Belli belirsiz bir biçimde bir havaleden söz ediliyordu. Havale konusunda açıklamalara devam etti. Konuşurken boyuna elini koluma koyup gözlerimin içine bakıyor, samimiyet yapıyordu. Bu şeker çocuk numaralarına daha fazla dayanamayacağımı hissettim. Kısa kesmek için o iki üç kapsül istemeden ben eline bir tane tutuşturdum.

Ertesi gün bir dolar seksen sentle çıkageldi. Havalenin sözünü bile etmiyordu. Bu böylece sürüp gitti. Bazen az, bazen hiç parası olmadan çıkageliyordu. Her zaman teyzesinden ya da kayınvalidesinden ya da birilerinden para almak üzere olurdu. Bu hikâyeleri de mektup ve telgraflarla belgelerdi. Nerdeyse Gene Doolie kadar sıkıcı biri oldu.

Bir başka sürpriz müşteri de Village gece kulübünde part-time garson olarak çalışan Marvin’di. Her zaman tıraşsız ve pis bir görünümü olurdu. Haftada bir filan yıkayıp rad­yatörün üzerinde kuruttuğu tek bir gömleği vardı. Esas nu­marası çorap giymemekti. Odasına mal götürürdüm, Jane Sokağında kırmızı tuğla bir evde, pis mobilyalı bir odaydı. Onun yanma gitmenin herhangi bir yerde onunla buluşmaktan daha iyi olacağına karar vermiştim.

Bazı insanların Junka alerjileri vardır. Bir keresinde Marvin’e bir kapsül götürdüm o da hemen iğne vurundu. Pencereden dışarı bakıyordum -başkasını damar ararken görmek sinir kaldırıcı bir şey- döndüğümde damlalığının kanla dolu olduğunu gördüm. Nick’i aradım o iğneyi çıkartıp Marvin’e ıslak bir havluyla vurdu. Marvin biraz kendine gelip bir şeyler mırıldandı.

“Sanırım toparlandı,” dedim. “Hadi tüyelim.”

Orada, pis ve dağınık yatağın üzerinde ceset gibi yatıyordu. Gevşek kolu uzanmış, bir kan damlası yavaşça dirseğinde toplanıyordu.

Aşağıya inerken, Nick bana Marvin’in adresimi almak için peşinden koştuğunu anlattı.

“Dinle,” dedim. “Eğer ona adresimi verirsen kendine yeni bir bağlantı ara. Hayatta hiç istemediğim şey birisinin evimde ölmesi.”

Nick alınmış görünüyordu. “Tabii ki ona adresini verme­yeceğim.”

“Ya Doolie?”

“Onun senin adresim nasıl öğrendiğini bilmiyorum. Yemin ederim.”

Bu lavuklarla birlikte birkaç iyi müşteri de kaptım. Bir gün, Angle Bar’dan tanıdığım bir tip olan Bert’e rastladım. Bert ka­badayı olarak tanınırdı. Tıknaz, yuvarlak yüzlü, kuşku uyandıran bir yumuşaklığı olan genç bir adamdı ve kol gücü isteyen işlerle silkelemelerde uzmanlaşmıştı. Esrardan başka şey kullanmaz diye biliyordum o yüzden üzerimde Junk olup olmadığını sorunca şaşırdım. Ona, evet, Junk sattığımı söyledim ve o da on kapsül satın aldı. Altı aydır bağımlı olduğunu öğrendim.

Bert aracılığıyla yeni bir müşteri buldum. Bu Louis’ydi, mum gibi beyaz bir teni, ince hatları ve siyah ipeksi bıyığı olan çok yakışıklı bir tip. 1890′lardan bir portre gibiydi. Louis çok iyi bir hırsızdı ve genellikle paralı olurdu. Çok nadir olmakla birlikte veresiye istediğinde ertesi gün hesabı fazlasıyla ka­patırdı. Bazen para yerine bir saat ya da elbise getirdiği oluyordu ki bu da bana uyardı. Ondan beş kapsül karşılığında elli dolarlık bir saat kapmıştım.

Junk pazarlamak sinirleri sürekli geren bir şey. Kısa ya da uzun vadede Aynasız tribine giriyorsun ve herkes polis gibi görünmeye başlıyor. Metroda kendi halinde gidip gelen in­sanlar, Junkı atmaya fırsat bulamadan yakana yapışmak için yaklaşıyor gibi gözüküyorlar.

Doolie her gün geliyordu, arsız, talepkâr ve dayanılmazdı. Genellikle Nick- Rogers vaziyetiyle ilgili yeni bir haber bülteni olurdu. Benim Rogers’la düzenli temasta olduğunu bilmem umurunda değildi.

“Rogers kurnaz ama saf,” dedi Doolie bana.

“Diyor ki, ’sizin gibi Allanın belâsı Junkiler umurumda değil. Ben bu işten asıl para yapanların peşindeyim. Nick’i buldu­ğumuzda ötecektir. Bir kere bana açılmıştı. Aynı şeyi yine yapacaktır’.”

Chris veresiye isteyerek beni bezdiriyordu, sürekli olarak birkaç gün, birkaç saat içinde kesinlikle eline geçecek olan paradan dem vurarak mızıldanıp dururdu.

Nick rahatsız ve çaresiz görünüyordu. Galiba yiyeceğe hiç para harcamıyordu. Ölümcül bir hastalığın son aşamaların-daymış gibi görünüyordu.

Marvin’e mal götürdüğümde iğnesini vurunmadan önce gidiyordum, birkaç zaman içinde Junktan öleceğini biliyordum ve bu gerçekleştiğinde ortalarda olmak istemiyordum.

Üstüne üstlük, ancak idare edebiliyordum. Bir yandan toptancının kesikleri, bir yandan veresiye isteyenler, başka bir yandan da müşterilerin yirmi beş, elli, hatta bir dolar eksik parayla çıkagelmeleri, bir de kendi alışkanlığım kârları ne­redeyse hiçe indirgiyordu.

Toptancıdan şikâyet ettiğimde Bili Gains aksileşip malı daha çok kesmem gerektiğini söyledi. “New York şehrindeki herkesten daha iyi kapsül veriyorsun. Sokakta kimse yüzde onaltılık mal satmıyor. Eğer müşterilerinin işine gelmiyorsa mallarını Walgreen’den alabilirler.’

Şehirdeki randevularımızı bir kafeteryadan öbürüne kay­dırıyorduk. Yerin sahibinin bir randevuyu ya da torbacıyı farketmesi fazla zaman almıyordu. Artık şehirden altı düzenli müşterimiz vardı ve bu da epeyce bir trafik anlamına geliyordu. O yüzden yer değiştirmeye devam ediyorduk.

Tony’nin ban beni hâlâ korkutuyordu. Bir gün çok feci yağmur yağıyordu ve ben yarım saat kadar gecikmeyle Tony’nin oraya gidiyordum. Genç İtalyan keş Ray bir lokantanın kapısından kafasını uzatıp bana seslendi. Duvar boyunca locaları olan bir öğlen yemeği büfesiydi. Bir locaya oturduk, ben çay söyledim.

“Dışarıda beyaz pardösülü bir memur var,” dedi Ray. “Tony’nin oradan beri beni izliyor, dışarı çıkmaya korkuyo­rum.”

Masa metal tüplerden yapılmıştı, Ray masanın altından elimi yönlendirerek tüplerden birinin açık ucunu gösterdi. Ona iki kapsül sattım. Bunları bir peçeteye sarıp tüpün içine koydu.

“Aranmam ihtimaline karşı dışarı temiz çıkıyorum,” dedi.

Çayımı içip bilgi verdiği için ona teşekkür ettim ve ondan önce çıktım. Mal bir sigara paketinin içindeydi ve onu su dolu bir ızgaraya atmaya hazırdım. Gerçekten de kapıda beyaz pardösü giymiş sıkı görünüşlü, genç bir adam duruyordu. Sonradan arkama geçebilmek için benim yürümemi beklemek üzere bir köşeye saptı. Dönüp aksi yönde koştum. Altıncı Caddeye ulaştığımda elli ayak kadar arkamda kalmıştı. Metro turnikesinden atlayıp sigara paketini bir sakız makinesinin yanındaki boşluğa sıkıştırdım. Bir kat aşağıya inip Meydana giden bir trene bindim.

Bili Gains kafeteryada bir masada oturuyordu. Çalıntı bir palto giymişti, bir diğer palto da kucağındaydı. Sinsi ve memnun bir bakışı vardı. İhtiyar Bart da oradaydı; bir de 42. Sokağa takılan, bazen kaput satarak birkaç dolar doğrultan ve arasıra sokaktan gelip geçenlerden elli sent koparan Kelly adında işsiz bir taksi şoförü. Onlara memuru anlattım. İhtiyar Bart malı almaya gitti.

Gains rahatsız olmuş görünüyordu ve huysuz huysuz, “Allah aşkına kimin parasını kaptığına dikkat et,” dedi.

“Eğer Ray’in parasını kapmamış olsam şimdi Federalcilerin binasının yolunu tutmuştum.”

“Neyse, dikkatli ol.”

Bart’ın dönmesini beklemeye başladık. Bu arada Kelly nasıl bir zamanlar Tombs’da bir bekçiyi uyutmasıyla ilgili uzun bir hikâyeye başladı.

Bart kısa bir süre sonra malla dönmüştü. Beyaz pardösülü bir adamın hâlâ istasyon platformunun etrafında turladığını bildirdi. Masanın altından Bart’a iki kapsül verdim.

Gains’le birlikte vurulmak için onun odasına gittik. “Ger­çekten,” dedi, “Bart’a kendisini daha fazla taşıyamayacağımı söylemek zorunda kalacağım.” Gains Batı Kırkıncı Sokağın oralarda ucuz bir kiralık odada yaşıyordu. Odasının kapısını açtı. “Sen burada bekle,” dedi. “Aletlerimi alacağım.” Birçok Junki gibi “aletleri”ni ve kapsülleri odasından başka bir yerde zulalardı. Malzemelerle geldi ikimiz de vurunduk.

Gains görünmezlik konusundaki yeteneğinin farkındaydı ve bazı zamanlar en azından iğne batıracak eti bulunsun diye kendini toparlama ihtiyacı duyuyordu. Böyle zamanlarda bütün iddiaları gerçek çıkardı. Şimdi de yazı masasının gözlerini karıştırıyordu ve sonunda eskimiş bir zarf çıkardı.. Bana Annapolis’ten atılmış, “arkadaşım, kaptan”dan bîr kart, “hizmetleri dolayısıyla” yollanmış eski kirli bir mektup, Masonlara ve Kolomb Şövalyelerine hitaben yazılmış birer kart gösterdi.

Bu belgeleri kastederek “En ufak bir parçanın bile faydası oluyor,” dedi. Birkaç dakika sessiz ve düşünceli oturdu. Sonra gülümsedi. “Yalnızca koşulların kurbanıyım,” dedi. Ayağa kalkıp dikkatle zarfını sakladı. “New York’daki bütün rehinci dükkânlarında deşifre oldum. Bu paltoları benim için rehine verirsin değil mi?”

Bundan sonra işler gün geçtikçe kötüleşti. Bir gün otel memuru beni lobide durdurdu. “Nasıl söyleyeceğimi bile­miyorum,” dedi, “Odanıza gidip gelen insanlarda yanlış bir şey var. Kendim de yıllar önce gayrimeşru işlerdeydim. Yalnızca dikkatli olmanız için sizi uyarmak istedim. Biliyorsunuz bütün telefonlar bürodan bağlanıyor. Bu sabah duyduğum bir ko­nuşma çok aşikârdı. Diafonun başında başka birisi olsaydı… O yüzden dikkatli olun ve bu insanlara telefonda konuş­tuklarına dikkat etmelerini söyleyin.”

Söz ettiği konuşma Doolie’ye aitti. O sabah beni aramıştı. “Seni görmek istiyorum,” diye bağırmıştı. “Krizdeyim. Hemen geliyorum.”

Federal memurların hızla yaklaştıklarını hissedebiliyordum. Bu bir zaman sorunuydu. Village müşterilerinin hiçbirisine güvenmiyordum ve en azından bir tanesinin muhbir olduğuna emindim. Doolie bir numaralı adayımdı, bunu çok yakın olarak Nick ve üçüncü sırada da Chris izliyordu. Tabii, her zaman, Marvin’in bir çift çorap alabilmek için kolay yolu seçmesi ihtimali vardı.

Nick aynı zamanda arada bir kafayı kırmak için takılan, Village’den bazı iş, güç sahibi saygıdeğer kişiler için de mal alıyordu. Bu tipler ürkek oldukları için güvenlik açısından risklidirler. Polisten, sorumluluk gerektiren işlerini kaybetmekten korkarlar. Kanuna bilgi vermenin kötü bir şey olduğunu bir türlü anla­yamazlar. Tabii, “bulaşmak” korkusuyla çıkıp da bilgi vermezler. Ama polis sorgusu altında genellikle çözülürler.

Narkotik memurları büyük ölçüde muhbirlerin yardımıyla çalışırlar. En yaygın muamele birisini üzerinde Junkla yakalayıp iyi olup krize girene kadar kodeste bekletmektir. O zaman tezgâhçı devreye girer:

“Üstünde bulundurmaktan dolayı beş yıl verebiliriz sana. Öte yandan şimdi buradan elini kolunu sallaya sallaya çıka­bilirsin. Karar senin. Eğer bizimle çalışırsan, sana iyi iş çı­karırız. Bir kere bol bol Junkın ve harçlığın olur. Tabii bizle çalışırsan. Bunu birkaç dakika düşün.”

Memur birkaç kapsül çıkarıp bunları masanın üzerine koyar. Bu susuzluktan ölen bir adamın gözleri önünde bir bardak buz gibi su doldurmak gibidir. “Niye almıyorsun? İşte aklın başına geldi. İlk enselemek istediğimiz adam-”

Bazılarına baskı yapılması bile gerekmez. Bütün istedikleri Junk ve harçlıktır ve bunu nasıl elde ettikleri umurlarında bile değildir. Yeni bülbüle işaretli para verilip mal almaya gönderilir. Bülbül bu parayla mal alınca memurlar tutuklamak üzere yaklaşırlar. Torbacı işaretli parayı bozdurma fırsatı bulamadan tutuklamayı yapmak gerekir. Memurlar, hem Junkı alan işaretli parayı hem de satın aldığı Junkı elde ederler. Eğer dava çok önemliyse bülbülden tanıklık etmesi istenir. Tabii, bir kere mahkemeye çıkıp tanıklık ettiğinde bülbül herkes tarafından tanınır ve kimse ona mal satmaz. Memurlar onu başka bir şehre göndermek istemedikçe (bazı özellikle ye­tenekli bülbüller turneye çıkarlar), muhbirlik mesleğinin sonuna gelmiş demektir.

Er veya geç, torbacılar bülbüle uyanırlar ve o artık mal alamaz. Bu gerçekleştiğinde memurlara olan faydası sona erdiği için onu genellikle kanunun eline teslim ederler. Genellikle ele verdiği herkesten fazla ceza yatar.

Full-time bülbül olarak işe yaramayacak genç çocuklarda süreç farklı işler. Memur eski bir polis masalını okuyabilir: “Senin gibi genç bir çocuğu kodese tıkmaya gönlüm razı gelmiyor. Herhalde bir hata yaptın. Herkesin başına gelebilir. Şimdi dinle. Sana bir fırsat tanıyacağım ama senin de bize yardım etmen gerek. Yoksa sana yardım edemem.” Ya da ağzına bir tane yapıştırıp sorarlar, “Nereden buldun bu malı?” Bir sürü insanı konuşturmaya bu yeter de artar bile. Müşterilerimin arasında her türlü muhbir tipini, hem açık hem de potansiyel muhbiri bulabilirdiniz.

Otel memuru benimle konuştuktan sonra başka bir otele taşınıp başka bir adla oda tuttum. Village’e gitmemeye başladım ve bütün Village müşterilerini şehir randevularına kaydırdım.

Gains’e otel memurunun bana söylediklerini ve adam iyi birisi olduğu için ne kadar şanslı olduğumuzu anlattığımda “Buradan gitmeliyiz,” dedi. “Bu ekiple bir yere varamayız.”

“Valla,” dedim, “hepsi orada, otomatın yanında bizi bekliyorlardır şimdi. Tamamı birden. Bugün gidecek miyiz?”

“Evet. Tedavi için Lexington’a gidiyorum ve otobüs parasına ihtiyacım var. Bu gece yola çıkıyorum.”

Randevuya yaklaşır yaklaşmaz Doolie diğerlerinden kopup son sürat bize yaklaştı, üzerindeki iki renkli spor ceketi çıkarmaya çalışıyordu, ayaklarında bir çeşit sandal ya da terlik vardı.

“Bu paltonun karşılığında bana dört kapsül verin,” dedi. “Yirmi dört saattir içerdeydim.”

Doolie’nin krizi sinir bozucu bir görüntüydü. Kişilik kılıfı gitmişti; Junka susamış hücreleri tarafından çözülmeye uğ­ratılmıştı. Hızla iğrenç, böceklerinkini andıran bir faaliyete yönelmiş iç organlar ve hücreler yüzeyi yarıp çıkma noktasına gelmiş gibiydiler. Yüzü bulanık, tanınmaz haldeydi hem de ufalmış ve şişkindi.

Gains Doolie’ye iki kapsül verip paltoyu aldı.

“Bu gece sana iki tane daha vereceğim,” dedi. “Saat dokuzda, tamburada.”

Sesini çıkarmadan kenarda duran Izzy Doolie’ye iğrenerek baktı. “Allahım!” dedi. “Sandaletler!”

Diğerleri, bir Asyalı dilenciler güruhu gibi avuç açmış et­rafımızda dolaşıyorlardı. Hiçbirinin parası yoktu.

“Veresiye yok,” dedim ve sokaktan aşağıya doğru yürümeye başladık. Mızıldanıp kollarımıza yapışarak bizi takip edi­yorlardı. “N’olur bir kapsülcük.”

Hayır dedim ve yürümeye devam ettim. Birer birer peşimizi bıraktılar. Metroya gidip Izzy’e buradan gittiğimizi söyledik.

“Allahım,” dedi. “Haklısınız valla. Sandalet giymiş!”

Izzy altı kapsül satın aldı, otuz b,ir günlük bir tedavi için Riker’e giden İhtiyar Bart’a iki kapsül verdik.

Bili Gains tecrübeli gözlerle spor ceketi inceliyordu. “En az on dolar eder,” dedi. “Bu söküğü dikecek bir terzi tanıyorum.” Bir cep hafifçe yırtılmıştı. “Nereden bulmuş bunu?”

“Brooks Brothers’dan olduğunu iddia ediyor. Ama her çaldığı şeyin ya Brooks Brothers’dan ya da Abercrombie & Fitch’den olduğunu iddia edecek tipte bir adamdır.”

“Hay allah,” dedi Gains gülümseyerek. “Otobüsüm altıda kalkıyor. Ona söz verdiğim diğer iki kapsülü veremeyeceğim.”

“Merak etme. Herif zaten bize defalarca taktı.”

“Öyle mi? O zaman fark etmez.”

Bili Gains Lexington’a gitti, ben de arabamla Texas’a doğru yola koyuldum. Yanımda 1/16 ons Junk vardı. Bunun bir süre idare edeceğini düşünüyordum ve ayrıca da iyi planlanmış bir azaltma programım vardı. On iki gün sürmesi gerekiyordu. Junkı solüsyon haline getirmiştim, bir şişe de arı suyum vardı. Damlalıkla her solüsyon aldığımda aynı miktarda arı suyu Junk solüsyonu şişesine ekliyordum. Sonunda saf su vurunuyor j olacaktım. Bu yöntem bütün Junkilerce iyi bilinir. Bunun bir çeşitlemesi de Çin tedavisi olarak bilinir ve afyon ve tonikle yapılır. Birkaç hafta sonra kendinizi saf tonik içerken bu­lursunuz.

Dört gün sonra Cincinnati’de Junkım bitmiş ve hareket edemez haldeydim. Bu kendi kendine yönetilen azaltma tedavilerinin işe yaradığını hiç görmedim. Her iğnenin birazcık daha fazla Junk içermesi gereken bir istisna olduğu konusunda sebepler bulursunuz. Sonunda Junkın tamamı biter ve alış­kanlığınız sürer.

Arabayı depoya bırakıp bir trenle Lexington’a gittim. Kabul edilmek için gerekli kayıtlarım yoktu ama içeriye girebilmek konusunda ordudan atılmış olmama güveniyordum. Lexington’a vardığımda şehirden millerce uzaktaki hastaneye gitmek için bir taksiye bindim. Hastanenin dış kapısına vardık. Bekçi kulübesinde yaşlı bir İrlandalı bekçi duruyordu. Ordudan ihraç belgeme baktı.

“Alışkanlık yapan maddelerin kullanımına bağımlılığınız var mı?”

Evet, dedim.

“O zaman oturun.” Sırayı işaret etti.

Ana binaya telefon etti. “Hayır, kağıtları yok… Ordudan atılmış.” Telefondan başını kaldırıp bana baktı. “Daha önce hiç buraya geldin mi?” diye sordu.

Hayır, dedim.

“Hiç gelmediğini söylüyor.” Bekçi telefonu kapattı. “Birkaç dakika içinde sizi almaya bir araba gelecek,” dedi bana. “Üzerinde hiç uyuşturucu, iğne ya da damlalık var mı? Onları burada teslim edebilirsin ama bunları ana binaya götürürsen, bir hükümet binasına yasadışı malzemeler getirmiş olmaktan yargılanırsın.”

“Üstümde hiçbir şey yok.”

Kısa bir beklemeden sonra kapıya araba geldi ve beni ana binaya götürdü. Ağır, parmaklıklı bir demir kapı arabayı içeri almak için otomatik olarak açıldı sonra arkasından kapandı. Kibar bir gardiyan bağımlılık tarihçemi yazdı.

“Buraya gelmekle akıllıca bir iş yaptınız,” dedi bana. “Burada geçtiğimiz yirmi-beş yıl boyunca her Noel’i kilit altında ge­çirmiş bir adam var.”

Elbiselerimi bir sepete bırakıp bir duş aldım. Bundan sonraki adım sağlık kontrolüydü. Onbeş dakika kadar doktor beklemek zorunda kaldım. Doktor beni beklettiği için özür diledi, beni muayene edip bağımlılık tarihçemi dinledi. Davranışları kibar ve becerikliydi. Arada bir, bir yorum ya da soruyla sözümü keserek bağımlılık tarihçemi dinledi. Junkı 1/4 ons olarak satın aldığımı söylediğimde gülümsedi ve “Alışkanlığını sürdürebilmek için bir kısmını satıyordun, değil mi?” dedi.

Sonunda sandalyesinde geriye yaslandı. “Bildiğiniz gibi,” dedi, “buradan yirmi dört saat öncesinden bildirmek kaydıyla ayrılabilirsin. Bazıları on gün sonra ayrılıp bir daha uğramazlar. Bazıları altı ay kalıp ayrıldıklarının ikinci günü dönerler. Ama istatistiki olarak konuşursak, ne kadar uzun süre kalırsan kurtulma şansın o kadar artar. Buradaki süreç üç aşağı beş yukarı herkes için aynıdır. Tedavi, bağımlılığın şiddetine göre sekiz ya da on gün sürer. Artık o ropdöşambrı giyebilirsin.”

Benim için hazırlanmış pijama, ropdöşambr ve terlikleri işaret etti. Doktor hızlı hızlı diktafona konuşuyordu. Fiziksel durumum ve bağımlılık tarihçemin kısa bir dökümünü yaptı. “Hasta güvenli görünüyor ve tedavi nedeni olarak da ailesine bakması gerekliliğini gösteriyor.”

Bir gardiyan beni koğuşuma götürdü.

“Eğer uyuşturucudan kurtulmak istiyorsan,” dedi. “Tam yerine geldin.”

Koğuş görevlisi bana gerçekten bağımlılıktan kurtulmak isteyip istemediğimi sordu. Evet, dedim. Beni özel bir odaya yerleştirdi.

Onbeş dakika sonra görevli seslendi. “İğne zamanı!” Ko­ğuştaki herkes sıraya girdi. İsimlerimiz okunduğunda koğuş dispanserinin kapısındaki pencereden bir kolumuzu uzatı­yorduk, bakıcı da iğneleri vuruyordu. Çok kötü durumda ol­duğum için iğne bana çok iyi geldi. Hemen karnım acıktı.

Koğuşun ortasında sıralar, sandalyeler ve bir radyo vardı, oraya gidip haydut suratlı bir İtalyanla konuşmaya başladım. Kaydım olup olmadığını sordu. Hayır dedim.

“Yukarıda İyilerin yanında olmalısın,” dedi. “Orada daha uzun süreli bir tedavi ve daha iyi odalar var.”

İyiler, Lexington’a ilk kez gelen ve kalıcı bir tedavi için gerçekten umut verdiğine inanılan insanlardı. Sonuç olarak Resepsiyondaki doktor beni pek tutmamıştı.

Diğerleri de dışarı çıkıp konuşmaya katıldılar. İğne onları konuşkan yapmıştı. Önce Ohio’lu bir zenci geldi.

“Ne kadar zamanın kaldı?” diye sordu İtalyan ona.

“Üç yıl,” dedi Zenci. Sahte reçete satmaktan içerdeydi. Ohio’da yattığı dönemden sözetmeye başladı. “Yatmak için felaket bir yer. Orada bir grup çocuk var, çok hain piç kurulan. Malını iaşeden alıyorsun, serserinin biri gelip, “Ver onu bana,” diyor. Eğer vermezsen ağzına bir yumruk çakıyor. Sonra hepsi üzerine çullanıyor. Hepsiyle başedecek halin yok.”

Doğu St. Louis’den bir kumarhane krupiyesi bir afyon re­çetesi anlatıyordu, fenol, tatlı yağ ve tentürdeki karbonik asidi pişirmenin bir yöntemini.

“Doktora yaşlı bir annem olduğunu ve bu reçeteyi basur için kullandığını söylüyorum. Tatlı yağı akıttıktan sonra malı bir yemek kaşığına döküp gaz alevine tutuyorsun, bu fenolü hemen yakar. Adamı yirmi dört saat ayakta tutar.”

Yakışıklı, iri yapılı, kırk yaşlarında, yanık teni ve gümüş renkli saçları olan bir adam manitasının nasıl bir portakalın içinde kendisine mal getirdiğini anlatıyordu. “Hapisteydik. Kaz gibi altımıza sıçtığımız için allah bizi kahretsin. Portakalı ısırdım, öyle acıydı ki. İçinde on beş ya da yirmi ölçü olmalı, şırıngayla vurmuş. Kızın bu kadar kafasının çalıştığını bil­miyordum.”

“Gardiyan bana diyor ki, ‘Uyuşturucu bağımlısı! Seni orospu çocuğu, keşsin yani açıkçası! Burada hiç ilaç alamayacaksın!’”

“Tatlı yağ ve tentür. Yağ yüzeye çıkar, damlalıkla alabilirsin.Katran gibi simsiyah pişiyor.”

“Bunun üzerine acayip bir kriz içinde Philly’yi buldum.”

“Neyse, doktor diyor ki, ‘Tam ne kadar kullanıyorsun?’”

“Hiç toz Dilaudid kullandın mı? Bir sürü herif kendini bununla öldürdü. Bir kürdanın ucuyla alabileceğin kadar. Kalın ucuyla tabii, ama daha fazlası değil.”

“Basıp vurun.”

“Tam ucunda.”

“Yüklü.”

“Ta 33 yılıydı. Bir onsu yirmi sekiz dolar o zaman.”

“Şişeden ve lastik bir borudan pipo yapmıştık. İçmemiz bitince şişeyi kırardık.”

“Pişirip bas.”

“Ucunda.”

“Tabii ki kokaini deriye vurabilirsin. Tam midenden vurur.”

“Beyaz ve koko. Gidişinin kokusunu bile duyabilirsin.”

Yiyecekten başka bir şeyden sözedemeyen aç insanlar gibi. Bir zaman sonra iğnenin etkisi azaldı. Konuşmalar ağırlaştı. İnsanlar, yatmak, okumak ya da iskambil oynamak üzere çekildiler. Öğlen yemeği koğuş odasında dağıtılıyordu ve çok iyi bir yemekti.

Günde yalnızca üç iğne vardı. Saat yedide yani kalktığımızda bir tane, birde bir tane daha ve dokuzda bir tane. Öğleden sonra iki eski tanıdık geldi, Matty ve Lois. Akşam iğnesi için sıraya girerken Lois’e rastladım.

“Seni yakaladılar mı?” diye sordu bana.

“Hayır, yalnızca tedavi için. Ya sen?”

“Ben de öyle,” diye cevap verdi.

Akşam iğnesiyle birlikte bana bir bardak içinde kloral hidrat verdiler. Gece boyunca koğuşa beş tane yeni gelen olmuştu. Koğuş görevlisi ellerini iki yana açtı. “Onları nereye koyacağımı bilemiyorum. Şu anda burada otuz bir madde bağımlısı var.”

Yeni gelenler arasında Bob Riodan adında gururlu, beyaz saçlı, yetmişlerinde bir adam vardı, eski bir üçkağıtçı, torbacı ve yankesiciydi. 1910′ların bankacılarına benziyordu. İki arkadaşıyla birlikte bir arabayla gelmişlerdi. Lexington’a gelirken Washington’da Sağlık Hizmetlerinin başhekimini aramışlar ve ondan doğrudan kapıyı aramasını ve geldiklerinde içeri alınmaları gerektiğini söylemesini istemişler. Başhe­kimden Felix diye söz ediyorlardı ve adamı eskiden tanıdıkları belliydi. Ama o gece yalnızca Riordan alındı. Diğer ikisi Lexington yakınlarında, bir kasabaya gittiler, orada bir doktor tanıyorlardı ve Junksızlıktan kaskatı kesilmeden önce icap­larına bakmak gerekiyordu.

Ertesi gün öğlen sıralarında ikisi de geldiler. Sol Blom ağır bir Yahudi suratı olan şişman bir adamdı. Üçkağıtçılık her tarafından akıyordu. Yanında Bunky adında ufak tefek bir adam vardı. Bunky, gözleri dışında yaşlı bir çiftçi ya da herhangi bir kara kuru sıska adam olabilirdi, yalnızca kurşuni gözleri, tel çerçeveli gözlüklerinin arkasında kaskatı ve soğuktular. Bunlar Riordan’m iki arkadaşıydılar. Hepsi, epeyce içerde yatmışlardı, bu cezaların çoğu da Junk satmaktan federal suçlardı. Naziktiler ama belli bir mesafeyi koruyorlardı. Okudukları hikâye, Federal polis kendilerini bir türlü rahat bırakmadığı için artık Junktan vazgeçmek istedikleriydi.

Sol’un dediği gibi, “Ben Junk’a bayılırım yahu, hem de bir oda dolusu alabilirim. Ama sürekli yasanın eline düşmeden bu mereti kullanamayacaksam Junkı bırakacağım bir daha da yanına yanaşmayacağım.” Junka başlamış olmakla birlikte sonradan saygıdeğer insanlar olan bazı eski tanışlarını an­latmaya devam etti. “Şimdi diyorlar ki, ‘Sol’a yaklaşma. O beyaza takılıyor.’”

Kimsenin bu Junkı bırakma hikâyesine inanmasını bek­lediklerini sanmıyorum. Bu “Buraya niye geldiğimiz kimseyi ilgilendirmez,” demenin bir biçimiydi yalnızca.

Yeni gelenlerden birisi de tek bacaklı, uzun burunlu bir Yahudi olan Abe Green’di. Jimmy Durante’in neredeyse iki­ziydi. Açık mavi kuş gözü gibi gözleri vardı. Junk krizinde bile güçlü bir hayatiyet yayardı. Koğuştaki ilk gecesinde öyle kötüleşti ki bir doktor muayeneye gelerek fazladan yarım ölçü morfin verdi. Birkaç gün kadar sonra konuşup kâğıt oynayarak koğuşun içinde koltuk değneğiyle geziyordu. Green Brooklyn’li tanınmış bir torbacıydı, bu işin içindeki birkaç bağımsızdan birisiydi. Torbacıların çoğu ya şebekeyle çalışmak ya da işi bırakmak zorunda kalmışlardı ama Green’in o kadar çok bağlantısı vardı ki kendi başına iş yapabiliyordu. O sırada kefaletle serbest kalmıştı ama yasadışı gözaltına dayanarak yırtmayı umudediyordu. “Herif (polis) gecenin bir yarısı beni uyandırıyor ve silahının kabzasıyla kafama vurmaya başlıyor. Ona bağlantımı vermemi istiyor. Ben de ona dedim ki, ‘Ben elli dört yaşındayım ve size daha hiçbir şey vermedim. Ölürüm vermem.’”

Atlanta’da hapis yattığı bir sırada harman olup bağımlılıktan kurtuluşunu anlatırken, “On dört gün olmuş, kafamı duvarlara vuruyorum, gözümden burnumdan kan geliyor. Herif gel­diğinde suratına tükürüyordum.” Ondan dinleyince bu hikâyelerin epik bir niteliği oluyordu.

Benny de New York’lu bir eski zaman Junkisiydi. Lexington’a onbir kere gelmişti ve bu ziyareti Blue Grass’a dayanıyordu. Kentucky’deki Blue Grass Yasasına göre, “herhangi bir bilinen narkotik madde içicisi bir yıl boyunca cezaevinde kalacak ya da Lexington’da tedavi olabilecektir.” Yuvarlak suratlı, kısa, şişman, ufalak bir Yahudiydi. Bilmesem, Benny’ye Junkiliği yakıştıramazdım. Biraz yüksek çıkan hoş bir sesi vardı ve en iyi numarası “Nisan Yağmurları”ydı.

Bir gün Benny çok heyecanlı bir halde gündüz odasına geldi.

“Biraz önce Moishe geldi,” dedi. “Hem dilenci hem de ibnenin tekidir. Yahudi ırkının yüzkarası.”

“Ama Benny,” dedi birisi, “karısı çocukları var.”

“On çocuğu olsa umurum değil,” dedi Benny. “O yine de ibne.”

Bir saat kadar sonra Moishe göründü. Apaçık ibneydi. Altmış yaşlarında, düzgün pembe yüzlü, beyaz saçlı bir adamdı.

Matty, koğuşun içinde gezinip, herkesle konuşuyor, kaba ve patavatsız sorular soruyor, yoksunluğunun ayrıntılarına giriyordu. Hiç şikâyet etmezdi. Sanıyorum, kendine acıma kabiliyetinden yoksundu. Bob Riordan ona yakalanmak için ne yaptığını sordu ve Matty şöyle cevapladı, “Ben siktiriboktan hırsızın tekiyim. “Bir metro platformu bankı üzerinde uyu­yakalmış bir sarhoşla ilgili bir hikâye anlattı. “Yan cebinde bir tomar para olduğunu biliyordum ama her yaklaştığımda uyanıp, ‘Ne istiyorsun?’ diyordu,” Matty’nin yaydığı şiddetli, sırnaşık elektriğin ayyaşı nasıl uyandıracağını anlamak zor değildi. “Sonunda gidip tanıdığım bir herifi buldum. Eskidenberi sarı bombaya takılan bir herif. Gidip sarhoşun yanına oturdu, yirmi dakika sonra kapmıştı malı bile. Cebi kesmiş.”

Riondan iyi huylu, yukarıdan sesiyle, “neden herifi duvara dayayıp parayı almadın?” diye sordu.

Matty’nin yüzsüzlüğü sınırsızdı ve bunun arkasında bir muğlaklık aramak boşunaydı. Kesinlikle madde bağımlısına benzemiyordu. Eğer bir eczane ona iğne satmayı reddederse, “Niye bana iğne satmıyorsunuz? Ben keşe benziyor muyum?” derdi. Matty’yi maddeye bir doktor alıştırmıştı. “Yahudi puşt,” dedi Matty, “Bana derdi ki, ‘Matty ufak bir iğneye ihtiyâcın var. Pek solgunsun.’ Ama beni tanıdığına pişman ettim onu.”

Yaşlı, şişman bir Yahudi doktorun Matty’ye veresiye iğne yapmayı reddedişini gözümün önüne getirebiliyordum. Matty gibi tipler torbacılığın zorluklarından birini oluştururlar. Genellikle paraları vardır. Olmadığında veresiye beklerler. Eğer reddederseniz kaba kuvvete başvururlar. Junk istediler mi hayırdan anlamazlar.

Lexington’daki tedavi, bağımlıları rahat ettirmek üzere değildir. Günde üç kere çeyrek ölçü morfinle başlar, ve sekiz gün sürer -burada kullandıkları dolofin adında sentetik bir morfin. Sekiz gün sonra bir gönderme iğnesi yapılıyor ve “kalabalık”ın içine giriyorsunuz. Orada üç gece boyunca barbiturat alıyorsunuz ve tedavinin sonu geliyor.

Ağır bağımlılığı olan bir adam için bu çok ağır bir prog­ramdır. Ben krizdeyken geldiğim için şanslıydım, çünkü tedavi sırasında verilen miktar bana yetiyordu. Kriziniz ne kadar kötüyse ve ne kadar uzun süredir Junksız kaldıysanız ihtiyaç duyduğunuz miktar o kadar azdır.

Benim gönderme iğnemin zamanı geldiğinde, B koğuşuna kaydedildim -oraya “Skid Row”* adı verilmişti. Mekânda bir terslik yoktu ama kalanlar mahzun görünüşlü bir ekiptiler. Benim bölümümde ağızlarından salyalar akan bir grup eski müptela vardı.

Tedavi bittikten sonra yedi gün boyunca kalabalık içinde kalma hakkınız var. Ondan sonra bir iş seçip çalışmaya gitmek zorundasınız. Lexington’un mükemmel bir çiftliği ve mandırası var. Çiftlikte yetişen meyve ve sebzeleri konserveleyip satmak için bir konserve atölyesi var. Kalanların takma diş yaptıkları bir diş laboratuarı, radyo tamir servisi, kütüphane var. Ka­pıcılık ediyorlar, yemek pişirip servis yapıyorlar, koğuş gar­diyanlarına yardım ediyorlar. O yüzden seçilebilecek bir sürü iş var.

Çalışacak kadar uzun kalmayı aklımdan geçirmiyordum. Gönderme iğnemin etkisi azalmaya başlayınca krize girdim. Oraya geldiğimdeki halimin gölgesi bile sayılmaz ama yine de kötü. Ağrı kesiciye rağmen bütün gece uyumadım. Ertesi gün daha da kötüydüm. Hiçbir şey yiyemiyordum ve hareket etmek benim için büyük çaba gerektiriyordu. Dolofin krizi durduruyor ama ilaç bittiğinde kriz devam ediyor. Bir müdavim bana, “Aşı odasında bağımlılığın geçmez,” dedi. “Onu ancak burada, kalabalığın içinde aşarsın.” İlaç tedavisinin bittiği gece hâlâ krizde olarak oradan ayrıldım. Soğuk, rüzgârlı bir öğleden sonra beşimiz Lexington’a giden bir taksi tuttuk.

“Yapılması gereken şey hemen Lexington’dan ayrılmaktır,” dedi arkadaşlarım. “Doğru otobüs garına gidip otobüsün kalkana kadar oradan ayrılma. Yoksa Blue Grass yasasına enselenme ihtimalin yüksektir.” Kanun,.başka şeylerin yaraşıra, Kentucky’nin doktorlarını ve eczacılarını Lexington Narkotik Çiftliği’ne gidip gelen bağımlıların ısrarlarından korumayı hedefliyordu. Aynı zamanda bağımlıları Lexington kasabasında eğleşmekten caydırmayı da hedefliyordu.

Cincinnati’de birkaç eczaneye girip bir onsluk şişelerde paregorik satın aldım. İki ons paregorik dibe vurmuş bir ba­ğımlıyı diriltir. Üç ons paregorikle arkasından biraz ılık su içtim. On dakika kadar sonra Junkın etkisini hissettim, kriz geçmişti. Hemen acıktım ve yemek yemek için otelden dışarı çıktım.

 

 

 

Sonunda Texas’a gidip dört ay Junktan uzak kaldım. Sonra New Orleans’a gittim. New Orleans her tarihten harabelerden bir dizi sunar. Bourbon Sokağı boyunca 1920′den kalma harabeler var. Fransız Meydanı’nın Skid Row’la karıştığı yerde daha eski bir katmanın harabeleri var: çili dükkânları, çürüyen oteller, maun barları, tükürüklükleri ve kristal şamdanlarıyla eski zaman salonları. 1900′lerin harabeleri.

New Orleans’ta hiç şehir sınırlarının dışına çıkmamış in­sanlar var. New Orleans aksanı Brooklyn aksanının aynısı. Fransız Meydanı her zaman kalabalıktır. Turistler, servis yapan adamlar, tüccar denizciler, kumarbazlar, sapıklar, serseriler ve memleketin her eyaletinden tipler. İnsanlar, birbirleriyle ilintisiz, hedefsiz, çoğu hafifçe sarhoş ve düşmanca bakarak dolanıyorlardı. Burada insan eğlenirdi. Suçlular bile buraya sakinleşip rahatlamak için gelirler.

Ama psikologların beyaz farelerle kobayların sinir sis­temlerini oynatmak için kullandıkları elektrikli labirentlere benzer bir karmaşık gerilimler dizisi bu mutsuz haz arayı­cılarını bir tür yatıştırılamayan uyarı durumunda tutuyordu. Bir kere, New Orleans çok gürültülü bir yer. Şoförler, tıpkı yarasalar gibi kendilerini büyük ölçüde kornalarını kullanarak yönlendiriyorlar. Buranın sakinleri suratsızdır. Geçici nüfus ise tamamen karışık ve ilintisizdir, o yüzden herhangi birinden nasıl bir davranış beklemeniz gerektiğini bilemezsiniz.

New Orleans bana yabancı bir şehirdi ve hiçbir Junk bağ­lantısı yapma ihtimalim yoktu. Şehirde gezerken bir sürü Junk mahallesi tanıdım: Saint Charles ve Poydras, Lee Meydanı’nın etrafındaki ve üstündeki alan, Kanal ve Borsa Meydanı. Junk çevrelerini görüntülerinden değil içten gelen bir hisle tanı­yordum, bir su arayıcısının saklı suyu bulmasına bir şekilde benzeyen bir süreç. Yürüyorum ve hücrelerimdeki Junk birden harekete geçip tıpkı su arayan birinin sopası gibi kıvrılıyor: “Burada Junk var!”

Etrafta kimseyi görmedim üstelik de uzak durmak işiyordum, ya da en azından uzak durmak istediğimi sanıyordum.

 

Bir gece Borsa Meydanı yakınlarındaki Frank’ın hanındaydım, rom kola içiyordum. Burası şüpheli bir yerdi: denizciler, uzun yol gemicileri, ibneler, yanda, sabaha kadar süren poker oyu­nunun krupiyeleri ve sınıflandırılmayan birtakım tipler. Tam yanımda uzun, ince yüzlü, kır saçlı orta yaşlı bir adam duru­yordu. Benimle bir bira içip içmeyeceğini sordum.

“İçerdim, içerdim de… maalesef mukabele edecek bir du­rumda değilim,” dedi. Kesinlikle hayatını bedensel çalışmayla kazanan bir adamdı, kendi kendini eğitmiş bir adam, bir kere sizin “akıllı bir adam” olduğunuzu farkettiğinde çekilmez olacak birisi.

İki bira ısmarladım, o da bana nasıl mukabele etmek adetinde olduğunu anlatmayı sürdürdü. Biralar geldiğinde, “Dünyanın durumunu ve hayatın anlamını rahatsız edilmeden tartışa­bileceğimiz bir masa bulalım mı?” dedi. Bardaklarımızı bir masaya götürdük. Oradan ayrılmak için bir bahane hazırlı­yordum. Adam birden, “Şimdi mesela, sizin narkotiklerle ilgilendiğinizi biliyorum,” dedi.

“Bunu nasıl biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorum,” dedi gülümseyerek. “Burada narkotik araş­tırması için bulunduğunuzu biliyorum. O konuda kendim de epeyce çalışma yaptım. Buradaki FBl’a bildiklerimi anlatmak için onbeş kere gittim. Narkotiklerin Komünizmle nasıl doğrudan bağlantılandığını biliyorsunuzdur tabii? Geçen yıl C ve A hattıyla gemi yolculuğu yaptım. O hattı Komünistler denetliyor. Başmühendis de onlardan biriydi. Onu hemen farkettim. Pipo içiyor ve piposunu sigara çakmağıyla yakı­yordu. Çakmağı sinyal vermek için kullanıyordu.” Bana mühendisin piposunu nasıl sigara çakmağıyla yaktığını ve sinyal vermek için çakmağı örtüp açtığını gösterdi. “Ah, çok başarılıydı, hiç faça vermiyordu.”

“Kime sinyal veriyordu?” diye sordum.

“Tam olarak bilmiyorum. Bir süre bizi izleyen bir uçak vardı. Her piposunu yakmaya çıktığında o uçağın sesini duyuyordum. Size epey zaman kazandıracak bir şey söylememe izin verin. İstediğiniz bilgileri bulmak için bakmanız gereken yer Frontier Oteli’dir. Buradaki Frontier Oteli’ni işletenler Philadelphia’daki Standish Oteli denetleyenlerle aynı insanlar. Narkotik işindeler ve Komünizmle bağlantıları var.”

“Böyle konuşmak sizin için tehlikeli değil mi? Kim oldu­ğumu bilmiyorsunuz. Ya öbür taraftansam.”

“Kiminle konuştuğumun farkındayım,” dedi. “Eğer farkında olmasaydım, burada olmazdım. Ölmüş olurdum. Bu bardaki bütün insanların arasından sizi seçtim değil mi?”

“Evet ama neden?”

“Bana ne yapmam gerektiğini söyleyen bir şey vardır.” Boynundaki dinî madalyayı gösterdi. “Eğer bunu taşımasaydım uzun zaman önce bir bıçak ve bir kurşuna hedef olmuştum.”

“Neden narkotikle ilgileniyorsunuz?”

“Çünkü insanlara yaptıkları hoşuma gitmiyor. Çalıştığım bir gemide bu mereti kullanan bir arkadaşım vardı.”

“Söyleyin bana,” dedim, “narkotiklerle Komünizm ara­sındaki bağlantı tam olarak nedir?”

“Bu sorunun cevabını benden daha iyi biliyorsunuz. Gö­rüyorum ki, ne kadar bildiğimi anlamaya çalışıyorsunuz. Tamam. Aynı insanlar hem narkotik işinde hem de Komü­nizmde. Şu anda Amerika’nın büyük bir bölümünü denetli­yorlar. Ben bir denizciyim. Yirmi yıldır denizlerdeyim. NMU Meydanının orada işleri kim alıyor? Senin benim gibi Amerikalı beyaz adamlar mı? Hayır. Latinolar, Yahudiler ve Zenciler. Neden? Çünkü gemi işini sendika denetliyor, sendikayı da Komünistler.”

Ben gitmek üzere kalkarken, “ihtiyacınız olursa buralar­dayım,” dedi.

 

 

Fransız Mahallesinde birkaç eşcinsel barı var, her gece o kadar doluyorlar ki, ibneler kaldırımlara taşıyor. İbnelerle dolu bir mekân beni çok korkutur. Görünmez iplerin ucundaki kuklalar gibi zıplayıp dururlar; yaşayan ve kendiliğinden olan her şeyin inkârı olan gülünç bir faaliyete yöneltilmiş gibidirler. Can uzun zaman önce bu bedenleri terketmiştir. Ama ilk kiracı gittikten sonra gelip yerleşmiş bir şey vardır. İbneler, vantriloğun yerini ele geçirmiş vantrilok kuklalarıdır. Kukla, bir eşcinsel barında oturup birasını yudumlarken, katı kukla suratından denetlenemez, çalçene bir laf seli taşar.

Arada bir sağlam kişilere de rastlayabilirsiniz ama bu mekânların tonunu genellikle ibneler belirler ve bir eşcinsel barına girmek her zaman moralimi bozar. Moral bozukluğu birikir. Yeni bir şehirdeki ilk haftamdan sonra bu mekânlardan gına geldi böylece bar işlerim başka bir yere genellikle Skid Row’da ya da yakınında bir bara kaydı.

Ama arada bir geriye kaymalar yapıyorum. Bir gece, Frank’ın orada dut gibi olup bir eşcinsel barına gittim. Orada daha da içmiş olmalıyım çünkü arada bir zaman boşluğu var. Bar birdenbire o ani sessizlik aralıklarından birine girdiğinde dışarıda gün ağarıyordu. Sessizlik bir eşcinsel mekânında pek sık rastlanmayan bir şeydir. Sanırım ibnelerin çoğu gitmişlerdi. Önümde içmek istemediğim bir bira, bara yaslanmış du­ruyordum. Gürültü duman gibi dağıldı ve üç ayak kadar ötemde durup dosdoğru bana bakan kırmızı saçlı bir çocuk gördüm.

Pek ibne bir havası yoktu, o yüzden, “Nasıl gidiyor?” dedim, ya da böyle bir şey.

O bana, “Benimle yatmak ister misin?” dedi.

Ben de, “Tamam. Hadi gidelim,” dedim.

Dışarı çıkarken, bira şişemi bardan aldı ve paltosunun akma soktu. Dışarıda güneş henüz doğuyordu ve günışığı vardı. Bira şişesini birbirimize geçirerek Fransız Meydanı’ndan aşağı doğru yürüdük. Oteline doğru götürüyordu, ya da öyle di­yordu. Uzun bir süre Junktan uzak kaldıktan sonra bir iğne vurunacakmışım gibi, midemin düğümlendiğini hissedi­yordum. Tabii, daha uyanık olmam gerekirdi ama ayıklıkla cinselliği bir türlü yan yana getiremedim. Bütün bu süre boyunca, New Orleans sesi olmayan seksi bir Güneyli sesiyle konuşuyordu ve günışığında da iyi görünüyordu.

Bir otele gittik ve bana içeri önce kendisinin girmesi gerektiğiyle ilgili bir terane anlattı. Cebimden birkaç banknot çıkardım. Onlara bakıp bana, “En iyisi bana onluğu ver,” dedi.

Onluğu ona verdim. Otele girip hemen çıktı.

“Burada oda yok,” dedi. “Savoy’u deneyeceğiz.”

Savoy hemen karşıdaydı.

“Burada bekle,” dedi.

Bir saat kadar bekledikten sonra ilk oteldeki tersliği anladım. Kaçabileceği arka ya da yan kapısı yoktu. Eve gidip silahımı aldım. Savoy’un etrafında bekleyerek Fransız Mahallesi bo­yunca oğlanı aradım. Öğlene doğru acıktım ve bir bardak birayla bir tabak istiridye yedim ve aniden kendimi o kadar yorgun hissettim ki lokantadan çıktığımda bacaklarım sanki dizlerimin arkasına birisi vuruyormuş gibi bükülüyorlardı.

Eve bir taksiyle gidip ayakkabılarımı çıkarmadan yatağa attım kendimi. Akşam altı sularında uyanıp Frank’ın oraya gittim. Üç hızlı biradan sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım.

Müzik kutusunun yanında duran bir adam vardı ve defalarca göz göze geldik. Bana özel bir tanışıklıkla bakıyordu, bir ib­nenin ötekine bakışı gibi. Topraktan yapılmış çim-adamlara benziyordu.

Köylü uyanıklığı, aptallık, kurnazlık, kötülük vardı köylü suratında.

Müzik kutusu çalışmıyordu. Gidip arızanın ne olduğunu sordum. Bilmediğini söyledi. Bir içki içmesini söyledim, kola ısmarladı. Bana adının Pat olduğunu söyledi. Kısa bir süre önce Meksika sınırından geldiğimi söyledim ona.

“Ben de bir ara oralara gitmek istiyorum,” dedi. “Meksi­ka’dan biraz mal getirmek istiyorum.”

“Sınır çok tehlikeli,” dedim.

“Umarım söyleyeceğime alınmazsınız,” diye söze başladı, “ama siz de madde kullanıyor gibi görünüyorsunuz.”

“Tabii ki kullanıyorum.”

“Mal almak ister misin?” diye sordu. “Birkaç dakika içinde mal alacağım. Parayı toplamaya çalışıyordum. Eğer bana bir kapsül alırsan senin için mal alırım.”

“Tamam,” dedim.

NMU binasının köşesinden döndük.

“Burada bir dakika bekle,” deyip bir bardan içeri kayboldu. Dört dolarımı kaptırmayı bekliyordum az çok, ama birkaç dakika içinde geri döndü. “Tamam,” dedi, “malı aldım.”

İğne vurunmak için benim oraya davet ettim onu. Odama gittik ve beş aydır kullanmadığım aletlerimi çıkardım.

“Eğer alışkanlığın yoksa bu malda işi ağırdan al,” diye uyardı beni. “Epeyce serttir.”

Bir kapsülün üçte ikisini ölçtüm.

“Yarım çok fazla,” dedi. “Sana diyorum güçlü bir mal diye.”

“Bu iyidir,” dedim. Ama iğneyi damardan çıkarır çıkarmaz, iyi olmadığını anladım. Kalbimde hafif bir darbe hissettim. Pat’in yüzü kenarlarından kararmaya başladı, bu siyahlık bütün yüzünü kaplayacak şekilde yayıldı. Gözlerimin yuvalarından geriye yuvarlandıklarını hissedebiliyordum.

Saatler sonra kendime geldim. Pat gitmişti. Yakam gevşe­tilmiş halde yatakta yatıyordum. Ayağa kalkıp dizlerimin üzerine düştüm. Sarhoş gibiydim ve başım ağrıyordu. Saat cebimden on dolar eksilmişti. Sanırım artık ona ihtiyacım olmayacağını düşünmüştü.

Birkaç gün sonra aynı barda Pat’e rastladım.

“Ulu Tanrım,” dedi, “ölüyorsun sandım! Yakanı gevşetip ensene buz sürdüm. Masmavi kesildin. Ben de dedim ki, ‘Ulu Tanrım, bu adam ölüyor! Ben buradan çıkmalıyım!’”

Bir hafta sonra bağımlılık edinmiştim. Pat’e New Orleans’ta torba tutma imkânları üzerine danıştım.

“Şehir muhbir doludur,” dedi. “Gerçekten zor bir iştir.”

Böylece Pat aracılığıyla mal alarak akıntıya kaptırdım. İçki içmeyi, gece çıkmayı bırakıp bir düzene girdim: günde üç defa bir kapsül Junk, aralardaki zamanlar da bir şekilde doldu­ruluyor. Çoğunlukla zamanımı evde boya yapıp çalışarak geçiriyordum. Elle yapılan işler zamanı çabuk geçiriyor. Tabii mal almak da epeyce zamanımı alıyordu.

Ben ilk New Orleans’a geldiğimde ana torbacı -ya da bu­radakilerin deyimiyle “Adam”- Sarı dedikleri bir tipti. Sarıya bu ad, rengi sarı ve ciğer gibi olduğu için verilmişti. Ayağı aksayan sıska, ufak bir adamdı. NMU meydanının yakınında ufak bir bardan satış yapıyordu ve barda her gün saatler boyu oturmasını haklı çıkarmak için arada sırada bir bira içiyordu. O sıralarda kefaletle dışarı çıkmıştı ve davası görüldüğünde iki yıl yedi.

Alışveriş yapmanın zor olduğu bir karışıklık dönemi izledi bunu. Bazen Pat’le birlikte altı ya da sekiz saat arabayla gezip mal bulundurabilecek insanları bekler ve arardım. Sonunda Pat bir toptan bağlantı buldu, kapsül başına bir buçuk dolar ve asla yirmiden az olmamak kaydıyla. Bu bağlantı Joe Brandon’du, kendisi mal kullanmayan tanıdığım birkaç torbacıdan biri.

Pat’le ben ufaktan torba tutmaya başladık, kendi alışkan­lığımızı götürecek kadar. Yalnızca Pat’in iyi tanıdığı ve emin olduğu insanlara mal veriyorduk. Dupre en iyi müşterimizdi. Bir kumarhanede krupiyelik yapıyordu ve her zaman parası vardı. Ama Junka fena bağımlıydı o yüzden kasaya el atmak zorunda kaldı. Sonunda işini kaybetti.

Pat’in eski bir komşusu olan Don bir belediye işinde çalı­şıyordu. Bir şeyleri teftiş ediyordu ama iki günde bir krize girip işe gitmezdi. Hiçbir zaman bir kapsülden fazlasına parası olmazdı ve parasının çoğunu da kız kardeşi verirdi. Pat bana Don’un kanser olduğunu söylemişti.

“Valla,” dedi, “Sanırım kısa bir süre sonra ölecek.”

Öldü de. Yatağa düştü, bir hafta kustu ve öldü.

“Seltzer Willy”nin bir alka-seltzer kamyonu vardı ve bir seltzer dağıtım hattının sahibiydi. Bu iş ona günde iki kapsül satın alıyordu ama çok girişimci bir seltzer satıcısı değildi. Zayıf, kızıl saçlı, yumuşak tavırlı bir adamdı, zararsız diye tanımlanan tipten.

“Tavşan bokudur o,” dedi Pat. “üstelik de aptaldır.”

Arada bir takılmak için düşen birkaç kişi de vardı. Bunlardan biri Beyazca adı verilen -niye hiç anlamadım çünkü esmer bir adamdı- şişmanca, aptal bir adamdı, büyük otellerden birinde garson olarak çalışırdı. Eğer bir kapsülün parasını öderse ikinciyi veresiye alabileceği fikrine sahipti. Bir ke­resinde Pat onu geri çevirdikten sonra öfkeyle kapıya koşup bir metal para gösterdi. “Bu parayı görüyor musunuz,” dedi. “Beni geri çevirdiğinize pişman olacaksınız. Polisi üzerinize salacağım.”

Ona mal satmayı kesmemizi söyledim Pat’e.

“Evet,” dedi Pat, “ama nerede oturduğumu biliyor. Başka bir yer bulmalıyız.”

Arada bir takılan bir diğer müşteri de annesinin kerhanesinde büyümüş olan Pezevenk Lonny’di. Lonny iğneleri alışkanlık yapmasın diye aralıklı vurmaya çalışıyordu. Her zaman elinde bir şey kalmadığından yakınırdı, otel odalarına çok para vermek zorunda kalıyor ve kanun yakasını bırakmıyordu. “Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?” dedi, “Hiç yüzde kal­mıyor.”

Lonny su katılmamış bir pezevenkti. Sıska ve sinirliydi. Rahat duramıyor ve susamıyordu. Konuşurken, üzerleri uzun, yağlı, kara kıllarla kaplı olan ince ellerini hareket ettirirdi. Yüzüne baktığınızda kocaman bir penisi olduğunu anlaya­bilirdiniz. Pezevenklerinki hep büyüktür zaten. Lonny çok aynalı giyinirdi, altında da üstü açılan bir Buick vardı. Ama bizden iki dolarlık bir kapsül için veresiye istemekten çe­kinmezdi.

İğneyi vurunduktan sonra, çizgili ipek gömleğinin kolunu indirip, kol düğmesini iliklerken, “Bakın çocuklar biraz tersoyum. Bunu tahtaya yazarsınız değil mi? Bilirsiniz öderim,” derdi.

Pat, küçük kan çanağı gözleriyle ona bakardı. Somurtkan bir köylü bakışı. “Allah aşkına Lonny, bu malın parasını ödemek zorundayız. Millet sana gelip kızlarınla yattıktan sonra tahtaya yazmanı istese hoşuna gider miydi?” Pat başını sallardı. “Sen de diğerleri gibisin. İş malı damara koyana kadar. Gelip vurunabilecekleri rahat bir yerim var ama hiç anlayış görüyor muyum? Bütün iş malı damara koyana kadar.”

“Valla, bak Pat, seni tutmak istemem. Şimdi şu bir dolan al, kalanı bu öğleden sonra getiririm. Tamam mı?”

Pat hiçbir şey söylemeden doları alıp cebine koyardı. Onaylamaz bir tavırla dudaklarını büzerdi.

Seltzer Willy yolunun üzerinde, saat on sularında uğrar akşam için kapsülünü alırdı. Dupre saat on iki sularında, işten çıktığında gelirdi. Gece vardiyasındaydı. Diğerleri her niyet ettiklerinde gelirlerdi.

Bağlantımız Bob Brandon kefaletle serbest bırakılmıştı. Eyalet mahkemesinde Junk bulundurmaktan hüküm giymişti, bu Louisiana yasalarına göre büyük suçtu. Ona karşı yürütülen dava kalıntılara dayanıyordu -yani polisler evini talan etmeden önce Junkı atmıştı. Ama Junkın içinde tutulduğu kavanozları yıkamamıştı. Federaller bir “kalıntı” davasına bakmazlar o yüzden davayı Eyalet almış. Bu Louisana’da sıradan prose­dürdür. Federal Mahkemeler için fazla belirsiz olan her şey, her şeye ceza verecek olan Devlet Mahkemelerine geçer. Brandon davadan yırtmayı umudediyordu. Bob’un politik kişilerle iyi ilişkileri vardı ve her halükârda Devletin elindeki koz zayıftı. Ama eyalet savcısı Brandon’m sicilini getirdi, burada bir cinayete azmettirme de vardı ve ikiyle beş yıl arası verdi.

Pat hemen başka bir bağlantı buldu ve torbacılığa devam ettik. Jonkers adında bir torbacı Borsa’yla Kanal’ın köşesinde satış yapmaya başladı. Pat birkaç müşterisini Jonkers’a kaptırdı. Açıkçası, Jonkers’ın malı daha iyiydi ve ben de bazen Jon­kers’tan ya da, Richter adında tek gözlü ihtiyar bir tip olan ortağından mal alıyordum. Pat ne yapar eder her seferinde öğrenirdi -mütehâkkim bir anne gibi sezgileri güçlüydü- sonra da iki üç gün boyunca suratını asardı.

Jonkers ve Richter fazla dayanamadılar. Borsa ve Kanal New Orleans’ta Junk açısından en tantanalı noktalardan biridir. Günün birinde ortadan kayboldular ve Pat, “Şimdi göreceksin o heriflerden bazıları bana geri dönecek. Lonny’ye söyledim, “Eğer Jonkers’tan mal almak istiyorsan buyur ama dönüp de sana yeniden mal satmamı bekleme benden.” Buraya geldiğinde ona ne söyleyeceğimi göreceksin. Beyazca da öyle. O da Jonkers’tan mal alıyordu.” Pat bana uzun somurtkan bir bakış fırlattı.

Bir gün Pat’in otelini işleten kadın beni lobide durdurdu. “Size sadece dikkatli olmanızı söylemek istiyorum,” dedi. “Polisler dün buradaydılar ve Pat’in odasını uzun uzun aradılar. Seltzer kamyonu olan oğlanı da tutukladılar. O şimdi içerde.”

Ona teşekkür ettim. Biraz sonra Pat geldi. Bana polislerin Seltzer Willy’yi otelden çıkarken enselediklerini söyledi. Üzerinde hiç Junk bulamadıklarından, “soruşturma için gözaltında tutmak” üzere üçüncü bölgeye götürmüşler. Yetmiş iki saattir oradaydı, bu da birisini herhangi bir suçlama ol­maksızın tutabilecekleri en uzun süreydi.

Polisler Pat’in odasını aramışlar ama Junkı koridorda zulaladığı için bulamamışlardı. Pat “Bana, ‘Yukarıda aşı merkezi işlettiğinden haberimiz var. Toparlanıp gitsen iyi olur, çünkü bir dahaki sefere seni almaya geleceğiz, o kadar,’ dediler,” diyordu.

“Öyleyse,” dedim. “Dupre dışındaki işleri durdurmak en doğrusu. Ona mal satmaktan bir zarar gelmez.”

“Dupre işini kaybetti,” dedi Pat, “Zaten yirmi dolar borcu var.”

Yine her gün mal arar olmuştuk. Lonny’nin “Adam” ol­duğunu öğrendik. New Orleans’ta işler böyleydi. Bir dahaki sefere kimin “Adam” olacağını bilemezdiniz.

Tam bu sıralarda bir anti-narkotik kampanya başladı. Polis şefi, “Bu darbe bu şehirde yasaları lağveden tek bir kişi bile kalmayana kadar sürecektir,” diyordu. Eyalet yasa koyucuları madde bağımlısı olmayı suç sayan bir yasa çıkardılar. Madde bağımlısı diyerek nerede ve ne zaman ve neyi kastettiklerini belirlemediler.

Polisler bağımlıları yolda çevirip kollarına iğne izi aramaya başladılar. İz bulduklarında bağımlıyı durumunu kabul eden bir belge imzalamaya zorladılar, böylece “madde bağımlıları yasası” uyarınca yargılanabileceklerdi. Bağımlılara, suçlarını ve yeni yasanın kendilerine uygulanmasını kabul etmeleri halinde şartlı tahliye vaat ediliyordu. Bağımlılar, kol bölgesi dışında vurunabilecek damar bulmak için kendilerini para­ladılar. Yasa bir adamın üzerinde hiçbir iğne izi bulamazsa genellikle onu salıveriyordu. Eğer iz bulurlarsa adamı yetmiş iki saat tutup bir belge imzalamaya zorluyorlardı.

Lonny’nin toptan bağlantısı fire verdi ve İhtiyar Sam diye bir tip “Adam” oldu. İhtiyar Sam Angola’da on iki yıl yatıp gelmişti. Tam Lee Meydanı’nın üzerindeki bölgede çalışıyordu ki burası New Orleans’ın Junk ve başka şeyler açısından çok tantanalı olan bir başka yeridir. Günün birinde terso kaldım ve bir silahı sarıp sarmalayıp satmak üzere şehre götürdüm. Pat’in odasına gittiğimde orada iki adam gördüm. Bir tanesi, kara kuru sakat bir Junki olan Kızıl McKinney’di; öteki de Cole adında genç bir tüccar denizci. O sırada Cole’un bağımlılığı yoktu, ancak bir parça esrar almak için bağlantı kurmak istiyordu. Cole tam bir keşti. Esrar ol­madan hiçbir şeyin tadına varamadığını söylemişti bana. Böyle insanlar tanımıştım. Onlar için cigaralık genellikle içkinin yerini tutan bir şeydir. Fiziksel anlamda ona ihtiyaçları yoktur ama o olmadan iyi vakit geçirmeleri mümkün değildir.

O sırada evimde tesadüfen birkaç ons esrar bulunuyordu. Cole iki ons esrar karşılığında dört kapsül satın almayı kabul etti. Benim eve gittik, Cole esrarı denedi ve iyi mal olduğunu söyledi. Böylece alışverişe başladık.

Kızıl, Julia Sokağında bir bağlantı bildiğini söyledi. “Şimdi onu orada bulabilmemiz gerekir.”

Pat arabamın tekerleğinin ucuna oturmuştu. Benim oturduğum Algiers’tan New Orleans’a gitmek için arabalı vapura binmiştik. Birden Pat başını kaldırıp kan çanağı gözlerini açtı.

“O çevre çok karışıktır,” dedi yüksek sesle.

McKinney, “Başka nerede alışveriş yapabiliriz?” dedi. “İhtiyar Sam de oralara çıkıyor.”

Pat, “Size söylüyorum, oralar çok tehlikelidir,” diye tekrar etti. Sanki gördüğü şeyler yabancı ve tiksinçmiş gibi iğrenerek etrafına baktı.

Gerçekten de alışveriş edecek başka yer yoktu. Pat tek bir söz etmeden Lee Meydanına doğru arabayı sürmeye başladı. Julia Sokağına geldiğimizde McKinney Cole’a, “Bana parayı ver çünkü herife her an rastlayabiliriz. Dolaşarak bağlantı yapıyor,” dedi.

Cole McKinney’e onbeş dolar verdik. Üç kere yavaş yavaş bloğun çevresinde dolandık ama McKinney “Adam”ı gö­remedi. McKinney “Galiba İhtiyar Sam’i denemek zorunda kala­cağız,” dedi.

Lee Meydam’nın üzerinde İhtiyar Sam’i aramaya başladık. İhtiyar Sam oturduğu eski ahşap pansiyonda değildi. Arabayı ağır ağır sürerek etrafta geziniyorduk. Pat iki adımda bir ta­nıdığı birine rastlayıp arabayı durduruyordu. İhtiyar Sam’i gören olmamıştı. Pat’in seslendiği tiplerden bir kısmı kabaca omuz silkmekle yetinip yürümeye devam ediyorlardı.

Pat, “Bu herifler insana bir şey söylemez,” dedi. “Birine bir iyilik yapmak heriflerin kanına dokunuyor.”

Arabayı Old Sam’in pansiyonunun oraya park ettik ve McKinney bir paket sigara almak için köşeye kadar gitti. Hızlı hızlı topallayarak geri dönüp arabaya bindi.

“Polis,” dedi. “Gidelim buradan.”

Hemen kaldırımdan kalktık ve bir devriye arabası yanı­mızdan geçti. Direksiyondaki polisin Pat’i görünce bir dönüş yaptığını gördüm.

“Bizi gördüler, Pat,” dedim. “Yürü!”

Pat’e bunu söylemeye gerek yoktu. Arabayı gazlayıp Co-rondolet’ye giden bir köşeyi döndü. Arka koltukta olan Cole’e döndüm. “O esrarı at,” diye emrettim.

“Bir dakika bekle,” diye cevap verdi Cole. “Onları yaka­mızdan silkebiliriz.”

“Deli misin?” dedim. Pat, McKinney ve ben koro halde bağırdık, “At şunu dışarı!”

Şehrin aşağısına inen Corondolet’deytik. Cole esrarı dışarı attı, mal park etmiş bir arabanın altına düştü. Pat tek yönlü bir sokağa çıkan ilk sağa döndü. Devriye arabası aynı sokağın karşısından ters yönden geliyordu. Eski bir polis numarası. Kıstırılmıştık. Cole’un bağırdığını duydum, “Hay Allah, üzerimde bir plaka daha var.”

Polisler elleri silahlarında arabadan aşağı atladılar ama si­lahlarını çekmediler. Benim arabaya doğru koştular. Aralarından, Pat’i tanıyan şoförün ağzı kulaklarındaydı. “Bu arabayı nereden buldun, Pat?” diye sordu.

McKinney ve Cole arka koltuktaydılar. Dışarı çıktılar, polisler üstlerini aradı. Pat’i tanıyan polis hemen Cole’un gömlek cebindeki plakayı buldu.

“Burada bunların hepsini tutacak bir şey buldum,” dedi. Bu polisin düzgün kırmızı bir yüzü vardı ve sürekli sırıtıyordu. Torpidoda benim tabancamı buldu. “Bu yabancı bir silah,” dedi. “Ruhsatı var mı bunun?”

“Yalnızca tam otomatik silahların kaydettirilmesi gerektiğini sanıyordum,” dedim, “yani her tetiğe basışta bir mermiden fazla atanların.”

“Hayır,” dedi polis gülümseyerek, “bütün yabancı oto­matikler kaydettirilmek zorunda.” Bunun yanlış olduğunu biliyordum ama bunu ona söylemekten bir fayda gelmezdi. Kollarıma baktı. “Bu noktaya o kadar çok dalış yapmışsın ki mikrop kapmak üzere,” dedi bir iğne izine işaret ederek.

Araba geldi ve hepimiz bindik. İkinci bölgeye götürülüyorduk. Polisler arabanın bütün evraklarını incelediler. Arabanın benim olduğuna inanamıyorlardı. En azından altı kere değişik insanlar tarafından arandım. Sonunda hepimiz akıya sekiz boyutlarında bir hücreye kapatıldık. Pat gülüm­seyip ellerini ovuşturdu.

“Birazdan burada krize girmiş siktirici madde bağımlıları olacak,” dedi.

Biraz sonra gardiyan gelip benim adımı seslendi. Bölgenin kabul odasına açılan küçük bir odaya götürdüler beni. Odada masanın başına oturmuş iki memur vardı. Bir tanesi uzun boylu ve şişmandı, tam Güneyli ifadeli bir kurbağa suratına sahipti. Ötekisi orta yaşlı şişman İrlandalı bir polisti. Önden tek dişi eksikti, bu da yüzüne tavşan dudağı ifadesi veriyordu. Bu tip polis eski zamanlarda pekâlâ eli sopalı bir haydut olabilirdi. Herifte hiç bürokrat hali yoktu. Kurbağa suratlı polis belli ki sorgudan sorumluydu. Bana masanın karşısına oturmamı söyledi. Masanın öteki ucundan bir paket sigarayla bir kutu kibriti itti. “Bir sigara iç,” dedi. İrlandalı polis solumdaki masanın ucunda oturuyordu. Görevli polis arabamın kağıtlarını inceliyordu. Ceplerimden çıkardıkları her şey masanın üzerine onun önüne yığılmıştı, bir gözlük kılıfı, kimlik belgeleri, cüzdan, anahtarlar, New York’taki bir arkadaşın yazdığı mektup, devriye arabasındaki düzgün suratlı polisin kendi cebine atmış olduğu çakım dışında her şey.

Birden mektubu hatırladım. Mektubu yazan New Yorklu arkadaş keşti ve arasıra da esrar satardı. Bana New Orleans’taki iyi esrarın fiyatını sormak için yazmıştı. Ben Pat’e sormuştum, o da bana poundu kırk dolar kadar geçici bir fiyat vermişti. Masadaki mektupta arkadaş bu kırk dolarlık fiyata gönderme yaparak o fiyattan biraz mal istediğini söylüyordu.

Önce mektubu atlayabileceklerini düşündüm. Çalıntı Araba Ekibi’ndendiler ve çalıntı bir araba arıyorlardı. Sürekli olarak kâğıtlara bakıyor ve sorular soruyorlardı. Arabanın kesin tarihlerini hatırlayamamam kötü oldu. Sertleşme noktasına gelmiş gibi görünüyorlardı.

Sonunda dedim ki, “Valla bu sadece bir kontrol etme me­selesi. Gidip bakarsanız gerçeği söylediğimi ve arabanın benim olduğunu anlayacaksınız. Ama konuşarak sizi ikna etmem mümkün değil. Ama tabii arabayı çaldığımı söylememi isti­yorsanız söylerim. Ama kontrol ettiğinizde arabamın benim olduğunu göreceksiniz.”

“Tamam gidip bakacağız.”

Kurbağa yüzlü polis arabanın kâğıtlarını dikkatle katlayıp kenara koydu. Zarfı eline aldı, adrese ve posta işaretine baktı. Sonra mektubu çıkardı. Mektubu kendi kendine okudu. Sonra, esrardan bahsedilmeyen yerleri atlayarak sesli okudu. Mektubu elinden bırakıp bana baktı.

“Sadece esrar kullanmıyorsun,” dedi, “satıyorsun da ve bir yerlerde saklı esrarın var.” Mektuba baktı. “Kırk pound kadar.” Bana baktı. “Kendini toparlasan iyi olur.”

Hiçbir şey söylemedim.

İhtiyar İrlandalı polis dedi ki, “Bu da bütün diğerleri gibi. Konuşmuyor. Kaburgalarını tekmeyle kırmadan konuşmazlar. Sonunda konuşurlar ve konuştuklarına da sevinirler.”

Kurbağa yüzlü polis, “Gidip evini arayacağız,” dedi. “Eğer bir şey bulursak karın da kodesi boylayacak. Çocuklarına ne olur bilmem. Herhalde ıslahhaneye filan giderler.”

İrlandalı polis, “Niye adama bir teklif yapmıyorsun?” diye sordu.

Evi aradıklarında malı bulacaklarını biliyordum. “Federal polisi çağırın, malın yerini göstereceğim,” dedim. “Ama da­vanın Federal mahkemede görüleceği ve karımın rahatsız edilmeyeceği konusunda sizden söz istiyorum.”

Kurbağa suratlı polis başını salladı. “Tamam,” dedi. “Teklifini kabul ediyorum.” Ortağına döndü. “Git Rogers’ı çağır,” dedi.

Birkaç dakika içinde yaşlı polis geri döndü. “Rogers şehir dışına çıkmış ve sabaha kadar dönmeyecekmiş, Williams’da hasta,” dedi.

“O zaman Hauser’ı çağır.”

Dışarı çıkıp arabaya bindik. İhtiyar polis arabayı kullanı­yordu. Yüzbaşı da arkada benimle oturuyordu.

“İşte burası,” dedi Yüzbaşı.

İhtiyar polis arabayı durdurup korna çaldı. Pipo içen ihtiyar bir adam evden çıkıp arka koltuğa yerleşti. Adam karanlıkta genç görünüyordu ama bir sokak lambasının altından geç­tiğimizde yüzünün kırışık olduğunu gördüm, gözlerinin al­tında siyah halkalar vardı. Temiz pak, bir Amerikan oğlanı suratıydı, yaşlanan ama olgunlaşamayan bir yüz. Onun bir Federal polis olduğunu düşündüm. Birkaç blok boyunca sesini çıkarmadan piposunu tüttür­dükten sonra polis bana dönüp piposunu ağzından çıkardı. “Şimdi kimin üzerinden mal alıyorsun?” diye sordu.

“Şu aralar mal alacak birini bulmak zor,” dedim. “Çoğu gitti zaten.”

Bana kimleri tanıdığımı sordu ben de zaten ele geçmiş olan bir sürü insanın adını verdim. Bu değersiz bilgi karşısında memnun kalmış gibi görünüyordu. Polislere diklenirseniz sizi itip kakarlar. Onlara bir şey vermenizi isterler, verdiğiniz şey işe yaramasa bile.

Sabıkamın olup olmadığım sordu ben de ona New York’taki reçete olayını anlattım.

“Bu işten ne kadar yattın?” dedi.

“Hiç yatmadım. New York’ta bu kötü hale giriyor. Kamu Sağlığı Yasası. Hatırladığım kadarıyla Kamu Sağlığı Yasasının 334. maddesi.”

“İyi çalışmış,” dedi ihtiyar polis.

Yüzbaşı Federal polise Devlet mahkemelerine karşı belli bir korkum olduğunu ve davayı Federal mahkemelere dev­retmek için benimle anlaşma yaptığını anlattı.     ‘

“Valla,” dedi polis, “yüzbaşı böyledir. Eğer sen ona doğru davranırsan o da sana doğru davranır.” Bir süre pipo içti. Algiers’e doğru arabalı vapura binmiştik. Sonunda, “Her işi yapmanın bir zor bir de kolay yolu vardır,” dedi.

Eve vardığımızda yüzbaşı beni kemerimin arkasından ya­kaladı. “Evde karından başka kimse var mı?”

“Kimse yok,” dedim.

Kapıya geldik, pipolu adam karıma teneke parçasını gösterdi ve kapıyı açtı. Onlara evdeki bir pound esrarı ve birkaç Junk kapsülü gösterdim. Bu yüzbaşıyı tatmin etmedi. Kırk poundluk esrar istiyordu.

“Hepsini vermiyorsun, Bili,” deyip duruyordu. “Hadi, biz sana her türlü kolaylığı gösterdik.”

Onlara başka bir şey olmadığını söyledim.

Pipolu adam bana baktı. “Hepsini istiyoruz,” dedi. Gözleri çok bir şey istemiyordu. Işığın altında duruyordu. Yüzü yalnızca yaşlanmamış çürümüştü de. Ölümcül bir hastalıktan çeken bir adamın yüzü vardı onda.

“Her şeyi aldınız,” dedim.

Belirsizce uzağa baktı ve çekmecelerle dolapları karıştırmaya başladı. Yere çömelerek bulduğu birkaç eski mektubu okudu. Neden iskemleye oturmadığını merak ettim. Anlaşılan baş­kasının yazışmalarını okurken rahatsızlık duymak istiyordu. Çalıntı Arabalardan olan diğer iki polis sıkılmaya başlamışlardı. Sonunda esrarı, kapsülleri ve evde bulundurduğum 6.38′lik bir tabancayı toplayıp gitmeye hazırlandılar.

Yüzbaşı evden çıkarken kanma “Kocan artık Amca’nın malı,” dedi.

Gerisin geri İkinci Bölgeye gittik ve beni hücreye koydular. Bu sefer ayrı bir hücreye konulmuştum. Pat’le McKinney yandaki hücredeydiler. Pat bana seslenip neler olduğunu sordu.

“Kötü olmuş,” dedi olanları anlattığımda.

Pat polisten adam kapan bir avukata sabah kendisini çı­karması için on dolar vermişti.

 

Dört yabancıyla bir hücredeydim, bunların üçü bağımlıydı. Yalnızca bir sıra vardı o da işgal edilmişti, kalanlar, ya ayakta duruyor ya da yerde yatıyorduk. Ben yerde McCarthy adındaki adamın yanında yatıyordum. Onu civarda görmüşlüğüm vardı. Neredeyse yetmiş iki saattir içerideydi. Arada sırada hafifçe inliyordu. Bir keresinde, “Cehennem bu değil mi?” dedi.

Bir Junki Junk zamanıyla yaşar. Junkı kesildiğinde saat sonuna kadar işleyip durur. Bütün yapacağı şey durup Junk olmayan zamanın başlamasını beklemektir. Krizdeki bir Junkinin dışsal zamandan kaçışı, gideceği yeri yoktur. Yalnızca bekleyebilir.

Cole Yokohama’dan söz ediyordu. “Ah o güzel Henry ve Charly* Henry ve Charly’yi vurduğunda gidişinin kokusunu duyabilirsin.”

McGarthy yerden boş boş inledi. “Oğlum,” dedi, “o mad­deden sözetme.”

Ertesi gün sayıma çıkarıldık. Epilepsisi olan bir çocuk önümüzdeydi. Polisler bu normal dışı tiple uzun uzun kafa bulmaya başladılar.

“Ne kadardır New Orleans’tasın?”

“Otuz beş gündür.”

“Bu kadar zaman ne yaptın?”

“Otuz üç gündür hapisteyim,”

Polisler bunu çok komik bulup beş dakika kadar aralarında tekrar edip gülüştüler.

Sıra bize geldiğinde sayımı yürüten polis davanın koşullarını okudu.

Pat’e, “Buraya kaç defa geldin?” diye sordular.

Polisin biri gülerek, “Kırk defa kadar,” dedi.

Her birimize kaç kere tutuklandığımızı ve ne kadar hapis yattığımızı sordular. Bana geldiklerinde, New York’taki reçete olayında ne kadar yattığımı sordular. “Hiç,” dedim. “Aldığım ceza ertelendi.”

Sayımı yürüten polis, “Eh,” dedi, “Bir tane de burada ala­caksın.”

Birdenbire arkadan korkunç bir çığlık ve bağırış sesi geldi ve bir dakika kadar polislerin saralıyı itip kaktıklarını dü­şündüm. Ama oraya gittiğimde yerde kriz geçirdiğini ve iki polisin onunla konuşmaya çalıştıklarını gördüm. Birisi doktor getirmeye gitti.

Bir hücreye kapatıldık. Pat’i tanıdığı belli olan şişko bir aynasız gelip kapıda durdu. “Oğlan psikopat,” dedi. “Şimdi de, ‘Beni yüzbaşıma götürün,’ diyor. Tam psikopat. Doktor çağırdım.”

İki saat kadar sonra bizi tekrar bölgeye götürdüler orada birkaç saat daha bekledik. Öğlene doğru pipolu adam başka bir adamla gelip içimizden bir grubu Federal Binasına götürdü. Yeni adam genç ve şişmancaydı. Bir puroyu çiğnemekle meşguldü. Cole, McCarthy, ben ve iki zenci arka koltuğa sı­kıştık. Purolu herif arabayı kullanıyordu. Purosunu ağzından çıkarıp bana döndü.

“Ne iş yaparsınız Bay Lee?” diye kibarca sordu, okumuş bir adam gibi konuşuyordu.

“Çiftçilik,” dedim.

Pipolu adam güldü.

“Mısırların arasında esrar ha?” dedi.

Purolu adam başını salladı. “Hayır,” dedi. “Mısırın arasında iyi yetişmez. Kendi başına yetişmeli.” McCarthy’ye döndü, omuzunun üzerinden konuşuyordu. “Seni Angola’daki ıslahevine göndereceğim,” dedi.

“Neden Bay Morton?” diye sordu McCarthy.

“Çünkü sen allanın belası bir uyuşturucu bağımlısısın.”

“Değilim Bay Morton.”

“Öyleyse o iğne izleri nedir?”

“Frengim var, Bay Morton.”

“Bütün Junkilerin frengisi var,” dedi Morton. Sesi sakin ve tepedendi, eğlendiği belliydi.

Pipolu adam Zencilerden birini boşu boşuna işletmeye ça­lışıyordu. Zenciye eli sakat olduğu için Çolak adı takılmıştı.

Pipolu adam, “İhtiyar maymun sırtına tırmanıyor mu?” diye sordu.

Çolak, “Neden söz ettiğinizi anlamıyorum,” dedi. Bunu ifadesiz bir sesle söylemişti. Küstahlık taşımıyordu. Çolak’ın Junk alışkanlığı yoktu ve bunu söylüyordu.

Federal binanın önüne park edip bizi dördüncü kata çı­kardılar. Burada dış bürolardan birinin önünde bekledik ve teker teker sorgu için iç büroya alındık. Sıram geldiğinde içeri girdim, purolu adam masada oturuyordu. Bana bir sandalye gösterdi.

“Ben Bay Morton’ım,” dedi. “Federal narkotik polistenim. İfade vermek istiyor musun? Bildiğin gibi bunu reddetmek anayasal hakkın. Tabii ifade vermediğin bir olayda yargılanman daha uzun sürer.”

İfade vereceğimi söyledim.

Pipolu adam oradaydı.

“Bili bugün pek iyi değil,” dedi. “Belki ufak bir eroin iğnesi onu kendine getirir.”

“Belki,” dedim. Bana sorular sormaya başladı, bazıları o kadar anlamsızdı ki, duyduklarıma zor inanıyordum. Şu açıktı, adamda polis sezgisi yoktu. Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ayırt edecek sezgi.

“Texas’taki bağlantıların kim?”

“Bağlantım yok.” Bu doğruydu.

“Karın hapse düşsün ister misin?”

Alnımın terini bir mendille sildim. “Hayır,” dedim.

“Valla, hapse girecek. Benzedrin kullanıyor. Junktan da kötü. Yasal olarak evli misiniz?”

“Genel anlamda.”

“Karınla yasal olarak evli misiniz dedim?”

“Hayır.”

“Psikiyatri okudun mu?”

“Ne?”

“Sana psikiyatri okuyup okumadığını sordum?”

Psikiyatr bir arkadaşımın bana yazdığı bir mektubu oku­muştu. Daha doğrusu evi aradıktan sonra bütün eski mek­tuplarımı götürmüştü.

“Hayır, psikiyatri okumadım. Yalnızca bir hobi diyebilir­siniz.”

“Tuhaf hobilerin var.”

Morton arkasına yaslanıp esnedi.

Pipolu adam birden yumruğunu sıkıp kendi göğsüne vurdu. “Ben polisim, anlıyor musun?” dedi. “Nereye gitsem polislerle işbirliği yaparım. Senin işin narkotik. İşindeki diğer insanları tanıman mantıklı. Biz senin gibilerine ayda yılda bir rastla­mıyoruz. Her gün görüyoruz. Bu işte yalnız değildin. New York’ta, Texas’ta ve burada, New Orleans’ta bağlantıların var. Şimdi bir işin yoluna giriyordu, bir şeyler olgunlaşıyordu.”

Morton, “Bence bize bilgi vermezse bu çiftçiyi Angola’ya çiftçilik yapmaya göndereceğiz,” dedi.

Pipolu adam bana arkasını dönüp odanın içinde yürüyerek, “Ya şu araba leşi hattı ne iş?” dedi.

Gerçekten şaşırmıştım, “Ne araba leşi hattı?” dedim. Beş yıl önce yazılmış çalıntı arabalardan sözeden bir mektubu hatırlamam zaman aldı. Anlattı da anlattı. Alnını kırıştırıp odada geziniyordu. Sonunda Morton adamın sözünü kesti.

“Anlıyorum, Bay Lee,” dedi, “kendi suçunuzu kabul etmeye hazırsınız ama başkalarını bulaştırmak istemiyorsunuz, doğru mu?”

“Doğru,” dedim.

Purosunu değiştirdi. “Öyleyse,” dedi, “şimdilik bu kadar. Başka kaç kişi kaldı?” diye seslendi.

Bir polis kafasını uzattı. “Beş tane kadar.”

Morton bir bıkkınlık jesti yaptı. “Zaman kalmadı. Birde mahkemede olmak zorundayım. Hepsini içeri alın.”

Bütün kalanlar gelip masanın önünde durdular. Morton bir sürü kağıdı karıştırdı. McCarthy’ye baktıktan sonra asker tıraşlı genç bir polise döndü.

“Üzerinde bir şey buldun mu?” diye sordu.

Polis başını sallayıp gülümsedi. Bir ayağını kaldırdı. “Bu ayağı görüyor musun?” dedi McCarthy’ye. “Bunu senin gırtlağına sokacağım.”

McCarthy, “Islahhaneye gitmek istemediğim için mala ta­kılmıyorum Mr. Morton,” dedi.

“Bu Junkilerle köşede oturmuş ne yapıyordun öyleyse?”

“Geçiyordum, turalıyordum Bay Morton.”

“Her fırsatta biralardım. Bakın.” Cüzdanından birtakım kartlar çıkarıp kart numarası yapmak üzere olan bir sihirbaz gibi bunları herkese gösterdi. Kimse kartlara bakmadı. “Ben garsonum, işte sendika kartım. Hafta sonu Roosevelt’e bi­necektim. Burada yapılacak olan bir kongre var. Eğer beni salarsanız iyi bir iş olur.”

Morton’un yanma gidip elini uzattı. “Bana bir teklik verin Bay Morton, araba ücreti olarak.”

Morton avucuna bir bozuk para attı.

“Hadi kaldır boklu kıçını,” dedi.

Polisler koro halinde,- “Bir dahaki sefere göstereceğiz,” dediler ama McCarthy kapıdan çıkmıştı bile.

Asker tıraşlı genç polis güldü. “İddiaya girerim merdivenden indi bile.”

Morton kağıtlarını toplayıp bir evrak çantasına dolduruyordu. “Özür dilerim,” dedi, “ama bu öğleden sonra kalanların ifadesini alamayacağım.”

“Araba için adam yolladım,” dedi pipolu herif. “Onları Üçüncü Bölgeye götürüp buza yatıracağız.”

Üçüncü Bölgede Cole’la ikimizin kendimize ait bir hücremiz oldu. Ben sırada yattım. Akciğerlerimde keskin bir ağrı vardı. Junk krizinin etkileri kişiden kişiye değişir. Bazıları en çok kusmak ister ve ishal çekerler. Dar ve derin göğsü olan astım tipleri sert aksırık nöbetleri, gözde ve burunda sulanma, bazen de bronşlarda nefes almayı engelleyebilecek spazmlarla karşı karşıya kalırlar. Benim durumumda en kötü şey, beden sıvısının sürekli kaybıyla birlikte kan basıncının düşmesi ve şoktaymışçasına müthiş bir halsizlik. Sanki bedenin bütün hücreleri hayat enerjisi kesilerek boğuluyormuş gibi bir duygu. Orada sıranın üzerinde yatarken sanki bir kemik yığınına dönüşü-yormuş gibi hissettim kendimi.

Üç saat kadar Üçüncü Bölgede kaldık sonra aynasızlar bizi bir arabaya koyup anlayamadığım bir sebepten Parish Ha­pishanesine götürdü. Pipolu adam bizimle Parish’te buluşup Federal binaya götürdü.

Orta yaşlı suratsız bir bürokrat bana New Orleans bürosunun başı olduğunu söyledi. İfade vermek istiyor muydum?

“Evet,” dedim. “Siz yazın ben imzalayayım.”

Yüzü boş ya da ifadesiz değildi. Yalnızca yoktu. Yüzüyle ilgili olarak tek hatırladığım gözlüklü olduğuydu. Bir stenograf çağırıp ifade yazdırmak üzere hazırlandı. Orada bir masada oturan pipolu adama dönüp ifadeye özellikle eklemek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

Pipolu adam, “Yok hayır,” dedi, “Bütün hikâye bundan ibaret.”

Amir bir şey düşünüyor gibiydi. “Bir dakika bekle,” dedi. Pipolu adamı başka bir büroya götürdü. Birkaç dakika sonra geldiler ve amir ifadeye devam etti. İfade esrarın ve evimde bulunan eroinin mülkiyetini itiraf ediyordu.

Eroini nasıl temin ettiğimi sordu.

Borsa ve Kanal’a gidip bir sokak torbacısıyla bağlantı kurduğumu söyledim.

“Sonra ne yaptın?” diye sordu.

“Eve gittim.”

“Kendi arabanla?”

Nereye varmaya çalıştığını anlıyordum, ama “Fikrimi de­ğiştirdim, ifade vermek istemiyorum,” diyecek enerjim yoktu. Ayrıca, bölgede kriz durumunda bir gün daha geçirmekten korkuyordum. O yüzden, “Evet,” dedim.

Sonunda bu suçlarla Federal Mahkemede suçlanmamın kendi isteğim olduğunu söyleyen ayrı bir ifade imzaladım. İkinci Bölgeye geri götürüldüm. Polisler ertesi gün ilk iş olarak yargılanacağımı temin ettiler.

Cole dedi ki, “beş gün içinde iyileşirsin. Yalnızca zaman ya da bir iğne bu halini geçirir.”

Bunu tabii ki biliyordum. Hapiste ya da başka bir şekilde Junktan kesilmedikçe kimse Junk krizinde sakin duramaz. Bırakmanın ve krizden kurtulmanın neredeyse imkânsız olmasının sebebi krizin beşle sekiz gün arasında sürmesidir. Oniki saat kolay olurdu, yirmi dört saat de mümkündür ama beşle sekiz gün arası çok uzundur.

Oradan oraya dönerek dar tahta sırada yatıyordum. Bedenim açık bir yara gibi acıyor, seğiriyordu. Junkın dondurmuş olduğu ten acıyla eriyordu. Karnımın üzerine yattım, bir bacağım sıradan aşağı kaydı. Kendimi sıranın yuvarlak ke­narından yukarı çektim, burası kumaşın sürtünmesiyle cilalanmış gibiydi, dirseğim boyunca kaydı. Bu kaygan temasla birlikte cinsel organlarıma ani bir kan akımı oldu. Gözlerimin arkasında kıvılcımlar çaktı; bacaklarım kasıldı -asılan adamın boynu kırıldığında orgazm olması.

Anahtar hücremin kapısını açtı. “Avukatın seni görmek için gelmiş Lee,” dedi.

Avukat kendini tanıtmadan önce bir süre bana baktı. Onu karıma tavsiye etmişlerdi, daha önce hiç görmemiştim. Gardiyan hücrelerin üzerinde sıraların olduğu büyük odaya götürdü bizi.

Avukat, “Görüyorum ki pek konuşacak halde değilsin,”
diye söze girdi. “Ayrıntıları ilerde konuşuruz. Bir şey imzaladın
mı?”

Ona ifadeyi anlattım.

“O arabanı almak içindi,” dedi. “Devlet mahkemesinde yargılanacaksın. Bir saat önce Federal eyalet savcısıyla tele­fonda görüştüm ve davayı alıp almayacağını sordum. Bana, ‘Kesinlikle hayır. Yasadışı bir ele geçirme var ve bu büro hiçbir koşul altında davayı almayacaktır,’ dedi. Sanırım iğne vur­durmak için seni hastaneye götürebilirim,” dedi bir durak­lamadan sonra. “Kapıya bakan adam iyi arkadaşımdır. Aşağı inip onunla konuşacağım.”

Gardiyan beni hücreme geri götürdü. Birkaç dakika sonra kapıyı açıp, “Hastaneye gitmek istiyor musun Lee?” dedi.

İki polis beni arabayla Charitiy Hastanesine götürdüler. Resepsiyondaki hemşire neyim olduğunu bilmek istiyordu.

Polislerden biri, “Acil vaka,” dedi. “Bir binadan aşağı düştü.”

Polis gidip kızıl saçlı, altın çerçeveli gözlükleri olan oturaklı bir genç bir doktorla geri döndü. Doktor birkaç soru sorup kollarıma baktı. Uzun burunlu ve kıllı kolları olan bir başka doktorsa lafa maydanoz olmak için geldi.

“Sonuç olarak doktor,” dedi meslektaşına, “ahlakî bir sorun var. Bu adam uyuşturucu kullanmaya başlamadan önce bütün bunları düşünmeliydi.”

“Evet, ahlakî bir sorun var ama aynı zamanda fiziksel bir sorun da var. Bu adam krizde.” Bir hemşireye dönüp yarım ölçü morfin istedi.

Araba bölgenin yolunda sarsılırken morfinin bütün hüc­relerime yayılışını hissettim. Midem kımıldanıp guruldadı. Kriz çok güçlü olduğunda yapılan iğne önce mideyi harekete geçirir. Bütün kaslarıma normal güç geldi. Karnım acıkmıştı ve uykum vardı.

 

Ertesi sabah onbir sularında kefil, kefalet senedini imza­latmak için geldi. Bütün kefiller gibi mumyaya benziyordu, sanki cildin altına parafin enjekte edilmiş gibi. Avukatım Tige oniki civarında beni oradan çıkartmak üzere geldi. Tedavi görmek üzere doğru bir sanatoryuma gitmem için gerekenleri yapmıştı. Bana yasal açından tedavinin gerekli olduğunu söylemişti. İki memurla birlikte bir polis arabasında sana­toryuma gittik. Bu avukatın planıydı ve polis memurları olası şahitler olarak uygundular.

Sanatoryumun önünde durduğumuzda avukat cebinden birkaç banknot çıkardı ve polislerden birine döndü. “Bununla benim için şu ata oyna olur mu?” dedi.

Polisin kurbağa gözleri öfkeyle yerinden uğradı. Parayı almak için hiçbir hareket yapmadı. “Ata filan para koymaya niyetim yok,” dedi.

Avukat gülerek parayı arabanın koltuğunun üzerine attı. “Mack oynar,” dedi.

Polislere benim gözlerimin önünde rüşvet vermedeki bu fütursuzluk mahsustandı. Daha sonra ona ne yapmaya çalıştığını sorduklarında, “Niye, zaten oğlan hiçbir şeyi farketmeyecek durumdaydı,” diyecekti. Böylece bu iki polis şahitliğe çağı­rıldıklarında benim çok kötü bir halde olduğumu söyleye­ceklerdi. Mesele şuydu, avukat ifadeyi imzaladığımda çok kötü bir durumda olduğumu kanıtlayacak şahitler istiyordu.

Bir hastabakıcı elbiselerimi aldı ve yatakta iğne bekleyerek yatmaya başladım. Karım beni görmeye geldi ve idarenin Junk ya da Junkiler hakkında hiçbir şey bilmediğini bildirdi.

“Onlara senin krizde olduğunu söylediğimde, ‘Nesi var?’ dediler. Senin krizde olduğunu ve morfin vurunmaya ihti­yacının olduğunu söylediğimde, ‘Ah, biz de konu yalnızca marihuana alışkanlığı sanmıştık,’ dediler.”

“Marihuana alışkanlığı mı!” dedim. “O da neymiş öyle? Bana ne vermeyi düşündüklerini öğren,” dedim ona. “Bir azaltma tedavisi lazım bana. Eğer bunu yapmayacaklarsa beni hemen buradan çıkar.”

Kısa bir süre sonra geri gelerek bana sonunda telefonla konuyu bilen doktor bulduğunu söyledi. Bu sanatoryumla bağlantısı olmayan avukatın doktoruydu.

“Sana bir şey verilmediğini söyleyince şaşırmış gibiydi.

Hemen hastaneyi arayıp sana bakılmasını sağlayacağını söyledi.”

Birkaç dakika sonra bir hemşire elinde şırıngayla geldi. Bu demeroldu. Demerol biraz iyi gelir ama Junk krizini hafif­letmede kodein kadar etkili değildir. O akşam beni muayene etmek için bir doktor geldi. Kanım beden sıvısındaki kayıptan ötürü kalın ve yoğundu. Junksız geçirdiğim kırk sekiz saat boyunca altı, yedi kilo kaybetmiştim. Kan testi için bir tüp kan almak doktorun yirmi dakikasını aldı çünkü yoğunlaşmış olan kan iğneyi tıkıyordu.

Sabah dokuzda bir demerol iğnesi daha vuruldum. Bunun hiç etkisi olmadı. Junk krizinin üçüncü günü ve gecesi ge­nellikle en kötüsüdür. Üçüncü günden sonra kriz azalmaya başlar. Sanki tenim tümden bir kovanmış gibi bedenimin bütün yüzeyini yakan soğuk bir acı hissediyordum. Sanki derinin altında karıncalar geziniyordu.

Birçok acıdan kendini soyutlayabilmek mümkündür -diş, göz ve cinsel organların yaralanması özel zorluklar getirir-böylece acı nötr bir tahrik olarak yaşanır. Junk krizinden kaçış yok gibidir. Junk krizi Junk tribinin öteki yüzüdür. Junkın tribi onu almak zorunda olmanızdır. Junkiler Junk zamanında ve Junk metabolizmasıyla yaşarlar. Junk iklimine maruz kalırlar. Junkla ısınıp üşürler. Junkın tribi Junk koşullarında yaşamaktır. Bir iğne vurulduktan sonra Junk tribinden nasıl kaçamazsanız Junk krizinden de öyle kaçamazsınız.

Yataktan çıkamayacak kadar halsizdim. Yatarken sürekli kıpırdanıyordum. Junk krizinde herhangi bir hareket ya da hareketsizliğe tahammül etmek mümkün değildir. İnsan sırf kendi bedeninin içinde kalmaya katlanamadığı için ölebilir.

Sabah altıda bir iğne daha vuruldum, bunun biraz etkisi
olmuş gibiydi. Daha sonra öğrendiğim üzere, bu iğne de­merol değildi. Biraz kızarmış ekmek yiyip biraz kahve bile
içebildim. Karım günün ilerleyen saatlerinde beni görmeye geldiğinde benim vakamda yeni bir tedavi kullandıklarını söyledi. Tedavi sabahki iğnemle başlamıştı.

“Bir değişiklik farkettim. Sabah iğnesinin morfin olduğunu sanmıştım.”

“Dr. Moore’la telefonda konuştum. Bana bunun madde bağımlılığını tedavi etmek için arayıp durdukları mucize ilaç olduğunu söyledi. Yeni bir alışkanlık oluşturmadan yoksunluk belirtilerini ortadan kaldırıyor. Hiçbir şekilde narkotik değil. Anti-histaminiklerden biri. Sanırım Thephorin dedi.”

“O zaman yoksunluk belirtileri alerjik bir reaksiyon olmalı.”

“Dr. Moore böyle diyor.”

Bu tedaviyi öneren doktor avukatımın doktoruydu. Sana­toryumla bağlantısı yoktu ve psikiyatr da değildi. İki gün içinde tam bir öğün yiyebilecek hale geldim. Anti-histaminik iğ­nelerinin etkisi üçle beş arasında sürüyordu ve sonra kriz yeniden başlıyordu. İğneler sanki Junk hissi veriyordu.

Kalkıp yürüyebilecek hale geldiğimde bir psikiyatr benimle görüşmeye geldi. Çok uzun boyluydu. Uzun bacakları vardı ve ağır gövdesi ince kısmı yukarıya gelmiş bir armudu an­dırıyordu. Konuşurken gülümsüyordu ve sesi mızıldanır gibiydi. Kadınsı değildi. Bir erkeği erkek kılan şeylerin hep­sinden yoksundu yalnızca. Bu Dr. Fredericks’ti, hastanenin baş psikiyatrı.

Hepsinin sorduğu soruyu sordu. “Neden narkotiklere ih­tiyacınız olduğu kanısındasınız Bay Lee?”

Bu soruyu sordular mı, soruyu soran adamın Junktan tamamıyla bihaber olduğuna emin olabilirsiniz.

“Sabah yataktan kalkmak, tıraş olup kahvaltı etmek için ihtiyacım var.”

“Fiziksel olarak demek istemiştim.”

Omuz silktim. Ona kendi duymak istediği teşhisi söylemek mümkündü, böylece giderdi. “İyi kafa yapıyor.”

Junk “iyi kafa” yapmaz. İçici için Junkın anlamı alışkanlık oluşturmasıdır. Kimse Junk krizine girmeden Junkın ne ol­duğunu bilmez.

Doktor başını salladı. Psikopat kişilik. Ayağa kalktı. Birden yüzüne bir gülümseme yayıldı, bunun anlayışlı ve benim suskunluğumu çözmeye yönelik olduğu çok belliydi. Gü­lümseme yayılıp deli bir sırıtışa dönüştü. Öne doğru eğilip gülümsemesini yüzüme yaklaştırdı.

“Cinsel hayatınız tatmin edici mi?” diye sordu. “Karınızla tatmin edici ilişkiler kuruyor musunuz?”

“Ah, evet,” dedim, “Junk almadığım zamanlar.”

Dikildi. Cevabımı hiç beğenmemişti.

“Neyse, sizinle yine görüşeceğiz.” Kızardı ve beceriksizce kapıya hamle etti. Odadan içeri girdiğinde onun numaracı birisi olduğunu düşünmüştüm -belli ki kendisine ve başka­larına kendine güvenir bir tavır takmıyordu ama ben daha derin ve sert bir mukavemet beklemiştim.

Doktor, karıma kötü alametler gösterdiğimi söylemiş. Junka karşı tutumum “ne olmuş yani?”ymiş. Durumumun psikolojik belirleyenleri halen işlediği için bir tekrar beklenebilirmiş. Ben işbirliği yapmayı kabul etmezsem bana yardım edemezmiş. İşbirliğine gidersek ruhumu alıp sekiz gün içinde toparlayacaktı.

 

Diğer hastalar epeyce umutsuz bir ekipti ve bu muhabbetten anlamıyorlardı. Etrafta başka tek bir Junki bile yoktu. Benim koğuşumda işi bilen tek hasta kırık bir çeneyle ve yüzünde başka yaralarla gelen bir sarhoştu. Bütün kamu hastanelerinin kendisini geri çevirdiğini anlattı bana. Hayırseverlerde kendisine, “Buradan defol. Yerlere kan damlatıyorsun,” de­mişler. O yüzden daha önce geldiği ve borcuna sadık olduğunu bildikleri bu sanatoryuma gelmiş.

 

Kalanlar hayatta kaybetmiş, hiçbir yere gidemeyecek bir insan topluluğuydu. Tam psikiyatrların sevdiği cinsten. Dr. Fredericks’in etkileyebileceği tipte. İnce, solgun, ufak tefek bir adam vardı, eti kansız neredeyse şeffaf gibiydi. Soğuk ve güçten düşmüş bir kertenkeleye benziyordu. Bu tip, sinirle­rinden şikâyetçiydi ve günün çoğunu koridorlarda dolaşıp, “Tanrım, tanrım, kendimi insan gibi bile hissetmiyorum,” diye söylenerek geçiriyordu. Kendisini bütün olarak tutmak için gerekli enerji yoğunluğuna sahip değildi ve organizmasını oluşturan parçalar dağılma noktasındaydı.

Hastaların çoğu yaşlıydı. Size ölmekte olan bir ineğin şaşkın, pişman, aptal bakışıyla bakıyorlardı. Birkaç tanesi hiç odalarından çıkmıyordu. Genç bir şizofrenin elleri diğer hastaları rahatsız etmemesi için önünden bir bandajla bağlanmıştı. İnsanı mutsuz eden bir yer ve mutsuz eden insanlar.

Her seferinde iğneleri daha az hissediyordum ve sekiz gün sonra onları atlamaya başladım. Yirmi dört saat süresince iğneleri atladığımda gitme zamanımın geldiğine karar verdim.

Karım Dr. Fredericks’i görmeye gitmiş ve onu bürosunun kapısındaki holde yakalamış. Dört beş gün daha kalmam gerektiğini söylemiş. “Henüz bilmiyor ama,”demiş doktor, “artık iğneleri kesildi.”

“İğneyi yirmi dört saat boyunca atladı zaten,” demiş karım.

Doktorun yüzü kıpkırmızı olmuş. Konuşabildiğinde, “Neyse, yoksunluk belirtileri geliştirebilir,” demiş.

“On gün sonra pek olacak şey değil bu, öyle değil mi?”

“Olabilir,” demiş doktor ve karım başka bir şey söylemeye fırsat bulamadan oradan uzaklaşmış.

Canın cehenneme, eski karım mı? “Onun tanıklığına ih­tiyacımız yok. Tige durumuma şahit olarak kendi doktorunu kullanmak istiyor. Bu salağın mahkemede ne diyeceği belli olmaz.”

Dr. Fredericks hastaneden tahliyemi imzalamak zorundaydı. Bürosundan çıkmadı ve bir hemşire imzalayabilmesi için kâğıdı ona götürdü. Tabii, tahliye kâğıdının üzerine, “tıbbî tavsiye muhalifinde” yazdı.

 

Hastaneden ayrılıp bir taksiyle Kanal Sokağına gittiğimizde saat öğleden sonra beşti. Bir bara gidip dört viski soda içtim ve bir güzel kafayı buldum. Tedavi işe yaramıştı.

Evimin verandasından dolaşıp kapıyı açtığımda uzun bir ayrılıktan sonra dönüş duygusunu taşıyordum. Zaman içinde bir yıl önce Pat’le ilk “laf olsun diye” vurduğum noktaya geri dönüyordum.

Bir Junk tedavisi tamamlandıktan sonra genellikle birkaç gün kendinizi çok iyi hissedersiniz. İçki içebilirsiniz, yiyeceğe karşı gerçek bir açlık duyar ondan zevk alırsınız ve cinsel arzularınız geri gelir. Her şey farklı, düzgün görünür. Sonra birden çö­kersiniz. Giyinmek, sandalyeden kalkmak, bir çatalı tutmak çaba gerektirir. Hiçbir şey yapmak, hiçbir yere gitmek iste­mezsiniz. Junk bile istemezsiniz. Junka duyulan arzu bitmiştir ama geriye kalan başka bir şey de yoktur. Bu dönemi oturarak geçirmek gerekir. Ya da çalışarak. Çiftlik işi en iyi tedavidir.

Pat dışarı çıktığımı duyar duymaz geldi. “Takılmak” ister miydim? Bir defadan bir şey olmazdı. On ya da daha fazlası için iyi bir fiyat alabilirdi. Hayır, dedim. Koptuktan sonra Junka hayır demeniz için irade gerekmez. İstemezsiniz.

Üstelik Devlet mahkemesinde yargılanıyordum ve Devletin Junk tutuklamaları her suç gibi artar, iki Junk tutuklaması için yedi yıl yatarsın ya da bir tanesi için Devlet mahkemesinde yargılanırsın diğeri için de Federal mahkemede. Böylece Devlet hapishanesinden çıktığında seni kapıda Federal polis karşılar. Eğer Federali önce yatarsan Devlet polisi seni Federal ha­pishanenin karşısında bekler.

Aynasızların beni bir kere daha kapmak istediğini biliyordum çünkü Federaller gibi gelip izin kâğıdı olmadan evi aramakla yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı. Olanların muhasebesini yapma imkânım vardı çünkü beni bağlayacak imzalı bir ifadem yoktu. Devlet, şişko yüzbaşıyla yaptığım anlaşmayı gündeme getirmeden Federaller için imzaladığım ifadeyi çıkaramazdı. Ama eğer hakkımda başka bir dava açabilirlerse işi sağlama bağlarlardı.

Genellikle bir Junki kapatıldığı yerden ayrılır ayrılmaz hemen bir bağlantı kurar. Aynasız benim de bunu yapmamı umup Pat’i takip edecekti. O yüzden Pat’e dava bitene kadar takılmayacağımı söyledim. İki dolar borç isteyip gitti.

Birkaç gün sonra Kanal Sokağındaki barlarda içiyordum. Junktan uzak kalan bir Junki belli bir noktaya kadar sarhoş olursa düşünceleri Junka döner. Bir barda tuvalete gittim, tuvalet kağıdı kutusunun üzerinde bir cüzdan vardı. Para bulduğunuzda bir rüya duygusu gelir. Cüzdanı açtım, bir yirmilik, onluk ve beşlik çıkardım. Başka bir barda başka bir tuvaleti kullanmaya karar vererek dolu bir martini kadehini bırakıp çıktım.

Pat’in odasına gittim.

Pat kapıyı açıp, “Merhaba eski dost, seni gördüğüme se­vindim,” dedi.

Yatağın üzerinde bir adam vardı, kapıdan girince yüzünü bana döndü. “Merhaba, Bili,” dedi.

Dupre’yi tanımadan önce ona üç saniye boyunca baktım. Gözlerindeki ölülük.gitmişti ve on kilo kadar zayıflamıştı. Yüzü hâlâ fasılalarla kasılıyordu, sanki canlanan ölü madde gibi hâlâ titrek ve mekanikti. Çok Junk aldığında Dupre kendisi olmaktan çıkar, ölü görünürdü, onu kalabalığın içinde farkedemezdiniz ya da uzaktan tanıyamazdınız. Şimdi görüntüsü berrak ve keskindi. Kalabalık bir sokaktan hızla yürüdüğü­nüzde Dupre’nin yanından geçerseniz yüzü hafızanıza kazınırdı kart oyununda oyunu kuranın, “Hadi bir kart seç, herhangi bir kart,” deyip belli bir kartı elinize zorlaması gibi.

Çok Junk aldığında Dupre suskun olurdu. Şimdi geveze olmuştu. Bana sonunda işi kaybedecek kadar kasaya daldığını anlattı. Rahatlamak için san bomba ya da paregorik alacak kadar parası bile yoktu. Durmadan konuşuyordu.

“Eskiden öyleydi, savaştan önce bütün polisler beni tanırdı. Üçüncü Bölgenin orada çok yetmiş iki saat geçirmişimdir. O zamanlar Birinci Bölgeydi. Malı bırakırken insan nasıl olur bilirsiniz.” Önce bütün parmaklarıyla işaret edip sonra avucunu yukarı çevirerek cinsel organlarını gösteriyordu. Sanki sözünü etmek istediği şeyi almış göstermek için avucunda tutuyormuş gibi somut bir jest. “Sertleşip donuna boşalırsın. Hatta sertleşmesine bile gerek yoktur. Bir keresinde Larry’le içerde olduğumuzu hatırlıyorum. O çocuğu tanıyorsunuz, Larry’yi-  Bir zaman önce mal satardı. Dedim ki, ‘Larry, bana bunu yapmalısın.’ O da pantolonunu indirdi. Bana bunu yapması gerekiyordu, anlıyor musunuz?”

Pat damar arıyordu. Onaylamaz bir biçimde dudaklarını büzdü. “Dejenereler gibi konuşuyorsunuz,” dedi.

“Ne var Pat,” dedim, “bulamıyor musun?”

“Hayır,” dedi. Bu sefer elinde bir damar bulabilmek için bağı bileğine indirip sıktı.

Daha sonra, avukatımın bürosuna uğrayıp davayla ilgili olarak konuştum ve eyaletten ayrılıp Texas’taki Rio Grande Vadisi’ndeki çiftliğime gidip gidemeyeceğimi sordum.

“Bu şehirde başın dertten kurtulmaz,” dedi Tige. “Eyaleti terkedebilmen için yargıçtan iznim var. O yüzden istediğin zaman Texas’a gidebilirsin.”

“Meksika’ya bir yolculuk yapmak isteyebilirim,” dedim. “Bunun bir mahzuru olur mu?”

“Davan başladığında buraya gelmek kaydıyla olmaz. Üzerinde herhangi bir kısıtlama yok. Bir müşterim Venezuela’ya gitti. Bildiğim kadarıyla hâlâ orada. Geri gelmedi.”

Tige anlaması zor bir adamdı. Bana geri gelmememi mi söylüyordu? Sakar ve münasebetsiz davranıyor gibi göründüğü durumlarda genellikle bir plan izlerdi. Bazı planları ta geleceğe uzanıyordu. Genellikle bir plan yapar, bir yere varmadığını görünce vazgeçerdi. Akıllı bir adam için inanılmaz aptallıkta fikirlere kapılabilirdi. Örneğin ona Viyana’da tıp tahsil ettiğimi (altı ay) söylediğimde bana şunu söyledi:

“Bu iyi. Şimdi şunu söylediğimizi düşünelim. Kendin tıp okumuş olduğun için, kendi kendine bir tedavi yürütebileceğin konusunda tıp bilgine güveniyordun ve bu sebeple kendine tedavi uyguladığın için mülkiyetinde bulunan maddeleri temin etmiştin.”

Bunu kimsenin yutmayacağı kamsındaydım. “Çok eğitimli görünmek çok iyi bir fikir değildir. Jüriler Avrupa’da eğitim görmüş insanları sevmezler.”

“Her zaman kravatını gevşetip şöyle ağdalı bir Güney aksanı yapabilirsin.”

Kendimi sıradan insanlar gibi suni bir Güney aksanıyla konuşurken görebiliyordum. Yirmi yıl önce herkesten biri olmaktan vazgeçmiştim. Bu tür bir rolün hiç benim kalemim olmadığını söyledim ona, o da bu fikri bir daha ağzına almadı.

Ceza kanunu, müşterinin bir başkasının şansını satın aldığı ender mesleklerden biridir. Bazı insanların şansı kesinlikle aktarılabilir değildir. Ama iyi bir ceza avukatı bütün şansını müşterisine satabilir ve ne kadar şans satarsa satacağı miktar artar.

 

Birkaç gün sonra New Orleans’ı bırakıp Rio Grande Vadisi’ne gittim. Rio Grande Nehri, Brownsville’de Meksika Körfezi’ne karışır. Brownsville’den nehir boyunca altmış mil gittikten sonra Mission şehri gelir. Mission’dan Brownsville’e Vadi uzanır, altmış mil boyunca ve yirmi mil genişliğinde bir toprak şeridi. Alan Rio Grande Nehrinden itibaren sulanır. Sulamadan önce mesquite bitkisi ve kaktüs dışında burada yetişen bir şey yokmuş. Şimdi Birleşik Devletler’deki en zengin çiftlik alanlarından biri.

Brownsville’den Mission’a üç şeritli bir otoyol vardır ve Vadinin kasabaları bu otoyolun kenarında dizilir. Vadide şehir de yoktur kır da. Bütün alan çürük çarık evlerle dolu geniş bir banliyödür. Vadi bir masa gibi düzdür. Burada California’dan getirilen palmiyeler, narenciye ve ekin dışında hiçbir şey yetişmez. Her öğleden sonra sıcak, kuru bir rüzgâr çıkar ve güneş batana kadar eser. Vadi bir narenciye memleketidir. Başka hiçbir yerde yetişmeyen kırmızı ve pembe greyfurtlar burada yetişir. Narenciye memleketi bir emlak teşvik memle­ketidir, “Yol Kenan” turist konaklama yerlerinin ve ölmeyi bekleyen insanların memleketi. Bütün Vadi, bir kamp ya da karnavalın geçici görüntüsünü taşır. Yakın bir zamanda bütün enayiler ölmüş olacak ve sokak satıcıları başka yere gidecek.

Yirmilerde, emlak alımcıları trenler dolusu müşteri adayını Vadiye getirip onların greyfurdu ağacından koparıp yemelerine izin verdiler. Bu öncü tanıtımcılardan birinin devasa bir sahte göl inşa edip etrafındaki arsaları sattığı söylenir. “Göl, bah­çelerinizi sulayacaktır.” Son satış da gerçekleştikten sonra suyu kesip golüyle birlikte ortadan yokolmuş, arkasında çölün ortasında oturmuş müşterilerini bırakarak tabii.

Emlakçıya bakarsan narenciye, emekliye ayrılıp kolay bir hayat yaşamak isteyen ihtiyarlar için çöpsüz üzümdür.

Bahçe sahibi hiçbir şey yapmaz. Bir narenciye birliği bahçeye bakıp meyveleri pazarlar ve mülk sahibine bir çek verir. Aslında narenciye küçük yatırımcı için tehlikeli bir iştir. Belli bir zaman sürecinde ortalama kazanç yüksektir, özellikle pembe ve kırmızı meyvelerde. Ama küçük bir işletmeci, fiyatların düşük olduğu yılları ya da meyvenin azalmasını karşılayamaz.

Ölüm, Vadinin üzerinde hava kirliliği gibi asılı durur. Hep bir şey olmadan önce harekete geçmeniz gerekir, siyah sinekler narenciyeyi mahvetmeden önce, pamuktan destek fiyatları çekilmeden önce, selden, kasırgadan, dondan, susuzluk döneminden, Sınır Koruma işçilerinize kapıyı kapamadan önce bir şeyler yapmanız gerekir. Felaket tehdidi her zaman vardır, tıpkı öğleden sonra rüzgârı gibi ısrarcı ve sessizdir. Vadi çöldü, gene çöl olacak. Zaman varken para yapmanız gerekir.

Emlak bürolarında oturan yaşlı adamlar, “Valla, yeni bir şey değil. Bunların hepsini daha önce gördüm. 28′i hatırlıyorum da…” der dururlar.

Ama kimsenin daha önce görmediği yeni bir unsur, bir hastalığın ilk belirtileri gibi felaketin bildik yüzünü değişti­riyor; öyle ki ne zaman başladığını kimse bilmeyecek.

Ölüm hayatın yokluğudur. Hayatın çekildiği yere ölüm ve çürüme gelir. O her neyse -organlar, hayat gücü- her zaman peşinde olmamız gereken şey, bundan Vadide fazla kalmamış. Siz eve götüremeden yiyeceğiniz çürür. Yemeğinizi bitirmeden süt ekşir. Vadi yeni anti-hayat gücünün girdiği bir yerdir.

Ölüm görünmez bir kirli hava bulutu gibi Vadinin üzerinde asılıdır. Yer ölmekte olanları tuhaf bir mıknatıs gücüyle çeker. Ölen hücre Vadiye çekilir.

Gary West Minneapolis’ten geldi. Savaş sırasında bir mandıra işleterek yirmi bin dolar biriktirmiş. Bu parayla Vadide bir ev ve bağ almış. Aldığı yer Mission’ın ta öteki ucundaymış, orada sulamanın bitip çölün başladığı yerde. İki dönüm Kırmızı meyve ve 1920 İspanyol tipi bir ev. Orada annesi, karısı ve iki çocuğuyla oturuyordu. Gözlerinde, hücrelerinde ölümcül bir hastalık sürecinin kaynaştığını hisseden bir adamın korkmuş, ürkmüş bakışlarını görebilirdiniz. O sırada henüz hasta değildi ama hücreleri ölümü arıyordu ve West bunu biliyordu.

“Kendimi burada kapatılmış hissediyorum. Vadinin dışına çıkmak için o kadar yol gitmek gerekiyor ki,” derdi.

Bir projeden ötekine koşmaya başladı. Missisipi’de bir plantasyon, Meksika’da bir sebze serası. Minnesota’ya gidip bir sığır bakım çiftliği satın aldı. Bunu Vadideki mülkünün satışından elde ettiği parayla yaptı. Ölen hücrelerinin sü­rükleyişi onu yorana ve Vadi içine çekene kadar oltaya takılmış balık gibi koşacaktı. Çeşitli hastalıkları denedi. Bir boğaz enfeksiyonu kalbine yerleşti. McAllen Hastanesinde yatıp kendisini kalkıp işe gitmek için sabırsızlanan bir iş adamı olarak görmeye çalıştı. Projeleri gittikçe daha akla ziyan olmaya başladı.

“Bu adam deli,” dedi emlakçı Roy. “Ne istediğini bilmi­yor.”

Şimdi West için yalnızca Vadi gerçekti. Onun için gidecek başka bir yer yoktu. Diğer yerler fanteziydi. Onun konuş­malarını dinlerken Milwaukee gibi yerlerin varolmadığı yo­lunda tekinsiz bir duyguya kapılırdınız. West toparlanır ve Arkansas’ta dönümü onbeş dolardan kavun yetiştirilen bir yer bakmaya giderdi. Vadi’ye dönüp krediyle bir ev inşa etmeye başladı. Böbreklerinde bir bozukluk oldu ve bedeni üreyle dolup şişti. Nefesinden ve teninden üre kokusu yükseliyordu. Odayı sidik kokusu doldururken doktor “Bu üremik bir ze­hirlenme,” diye bağırıyordu. West çırpma çırpına öldü. Ka­rısına Mihvaukee ve Vadi arasında bazı karışık bonolar bıraktı, kadın on yılını harcadı yine de bunları çözemedi.

Amerika’nın en kötü özellikleri Vadiye doluşup burada yoğunlaşmışlardı. Bütün bölgede tek bir iyi lokanta yoktur. Yiyecek durumu ancak yediğinin tadını almayan insanların tahammül edilebileceği gibidir. Vadide lokantalar aşçı ya da yiyecek sağlayabilecek olan insanlarca işletilmez. Bunlar, “insanların sürekli yediği”ne ve bu sebeple lokanta açmanın “iyi bir iş” olduğuna inanan kişiler tarafından açılır. Adamın mekânının insanlar içeriyi görebilsinler diye yatay camdan bir cephesi ve kromajlı doğramaları mutlaka olacaktır. Ye­mekler kötü ABD lokanta yemekleridir. Böylece adam lo­kantasında oturup şaşkın, pişman gözlerle müşterilerine bakar. Zaten bir lokanta işletmek istememiştir. Şimdi para bile kazanmamaktadır.

Bir sürü insan savaş sırasında ve sonraki birkaç yılda çabuk ve kolay para yaptılar. Her iş iyiydi, yükselen bir pazarda her stokun iyi olması gibi. İnsanlar, aslında yalnızca talihli ol­dukları halde kendilerini iyi işletmeci sandılar. Şimdi Vadi kaybeden bir çizgide ve yalnızca büyük işletmeciler işi gö­türebiliyor. Vadide, ekonomik yasalar lise cebirindeki bir denklem gibi çalışmakta çünkü işe karışacak herhangi bir insan unsuru yok. Çok zengin olanlar daha da zenginleşiyor ve geri kalanlar beş parasız kalıyor. Büyük mülk sahipleri hain, acımasız ya da girişimci değiller. Bir şey söylemelerine ya da düşünmelerine gerek yok. Bütün yapmaları gereken oturmak, para zaten akıyor. Büyük Mülk Sahipleriyle düşüp kalkman ya da vazgeçip sana verdikleri her işe sarılman gerekiyor. Orta sınıf sıkıştırılıyor ve yalnızca binde biri yukarıya çıkabilecek. Büyük Mülk sahipleri kumarhane sahibi küçük çiftçilerse kumarbazlar. Kumarbaz oynamaya devam ederse terso kalır; işte çiftçi de oynamak ya da hükmen Hükümete kaybetmek durumunda. Büyük mülk sahipleri Vadideki bütün bankalara sahipler, böylece çiftçi terso kaldığında banka işi devralıyor. Kısa bir süre sonra Büyük Mülk Sahipleri bütün Vadiye sahip olacaklar.

Vadi, oyuncuların zarı etkileyecek hayatiyete sahip olma­dıkları ve sırf şansla kazanıp kaybettikleri namuslu bir zar masasını andırıyor. Kimsenin, “Böyle olması gerekiyordu,” dediğini duyamazsınız, bunu söylediklerinde de ölümden bahsediyorlardır. “Öyle olması gereken” bir olay iyi ya da kötü olabilir ama olmuştur bir kere, bundan pişmanlık duyamaz ya da düzeltemezsiniz. Vadide -ölüm dışında- gerçekleşen her şey şans eseri olduğundan buranın sakinleri geçmişten, poligondan dönen iki dolarlık bahis oyuncusu gibi sözederler: “O yüz dönümü daha aşağıdaki yerden almalıydım; şu petrol kontratını almalıydım; domates yerine pamuk ekmeliydim.” Vadiden mızıltılı bir yakınma yükselir, yaygın, banal bir pişmanlık ve umut mırıldanışı.

Ben Vadiye geldiğimde tedavi sonrası dönemdeydim. İştahım da enerjim de yoktu. Tek yapmak istediğim şey uyumaktı ve günde onikiyle ondört saat arasında uyuyordum. Arada sırada iki ons paregorik alıp bunu iki sarı bombayla içip birkaç saat boyunca kendimi normal hissediyordum. Bunu satın alırken imza atmanız gerekir, ben de eczaneleri tüketmek istemi­yordum. Paregoriği belli bir sıklıkla alabilirsiniz ya da eczacı işe uyanır. O zaman da vazgeçer ya da fiyatı artırır.

Evans adında bir arkadaşla makine alıp bir çiftliği çiftçisiyle beraber kiralamak ve pamuk yetiştirmek için ortaklık kur­muştum. Yüzelli dönümlük pamuğumuz vardı. İyi pamuk toprağı dönüm başına bir balya verir ve ABD destek fiyatları bize balya başına yüzelli dolan garantiliyordu. Böylece 22.000 dolar kazanacak gibi görünüyorduk. Bütün işi çiftçi yapıyordu. Evans’la birlikte bir-iki günde bir arabayla dolaşıp pamukların nasıl olduğuna bakardık. Bütün pamuğumuza bakmamız bir saat kadar zamanımızı alıyordu çünkü tarlalar Edinburg’dan aşağılara, neredeyse nehre kadar dağılmıştı. Pamuğa bak­mamızın aslında pek anlamı yoktu çünkü ikimizin de bu konuda hiçbir bilgisi yoktu. Yalnızca, içki içmeye başladığımız saat beşe kadar zaman geçirmek için etrafı dolaşıyorduk.

Her öğleden sonra Evans’m evinde toplanan beş altı mü­davim vardı. Tam beşte birisi teneke bir tavaya vurup “İçki zamanı!” diye bağırırdı ve diğerleri zil sesiyle yerlerinden fırlayan döğüşçüler gibi ayaklanırlardı. İktisat yapmak için kendi cinimizi Meksika alkolünden imal ediyorduk. Bu cinle yapılan martinilerin tadı felaket oluyordu ve kokteyli buz parçalarıyla doldurmak zorundaydınız yoksa siz içene kadar ısınıyordu. Sıcak havada iyi martini bile içemem o yüzden kendime şeker, misket limonu, seltzer ve bir tutam kininle cin tonik benzeri bir içki hazırlardım. Vadide kinin suyunu duymuş olan kimse yoktu.

O yaz mükemmel bir pamuk havası vardı. Gün be gün sıcak ve kuru bir hava. Temmuzun dördünden itibaren toplamaya başladık ve son gün olan Eylülün birine kadar bütün pa­muğumuz toplanmıştı. Ortalamanın biraz üzerinde başa baş geldik. Yüksek işletme giderleri ve pahalı yaşam koşulları -bu vadide hizmetçi ve araba olmadan yaşamanın bana ayda yedi yüze patladığını hesaplamıştım- kârın çoğunu götürdü. Vadiden uzamak zamanı geldiğine karar verdim.

Ekimin ilk günlerinde kefalet şirketinden davamın dört gün içinde görüleceğini söyleyen bir mektup aldım. Tige’i aradım, “Hiç aldırma uzatma alacağım,” dedi. Birkaç gün sonra Tige’den bir mektup aldım, üç haftalık bir uzatma kazandığını söy­lüyordu ama davayı yeniden erteletebilme konusunda şüp­heleri vardı.

Onu telefonla arayıp Meksika’ya bir yolculuk yapacağımı söyledim. “İyi,” dedi, “Üç hafta boyunca elinden geldiğince hoş vakit geçir ve dava için buraya dön.”

Yeni bir uzatma şansının ne olduğunu sordum.

“Açık söylemek gerekirse çok fazla değil,” dedi. “Bu hakimle yapabileceğim bir şey yok. Ülserinden şikâyetçi.”

Meksika’ya gittiğimde orada kalmak yönünde hazırlık yapmaya karar verdim.

I

Mexico City’ye varır varmaz Junk aramaya başladım. En azından fırsatını kolluyordum. Daha önce de söylediğim gibi Junk muhitlerini farkederim. Şehirdeki ilk gecemde Dolores sokağında yürürken bir grup Çinli Junkinin bir Exquisito Chop Suey mekânının önünde durduklarını gördüm. Çinliler zordur. Bunlar yalnızca bir başka Çinliyle iş yaparlar. O yüzden bu tiplerden mal almaya çalışmanın zaman kaybetmek ola­cağını biliyordum.

Bir gün, San Juan Letran’dan aşağı yürüyordum ve girişinin etrafındaki çimentoya renkli karolar gömülmüş bir kafeter­yanın önünden geçtim, yerlerde de aynı karolardan vardı. Kafeteryanın Yakın Doğulu olduğuna şüphe yoktu. Ben ge­çerken kafeteryadan birisi çıktı. Yalnızca Junk muhitlerinde görebileceğiniz bir tipti.

Petrol arayan bir jeolog nasıl belli taş katmanları tarafından yönlendirilirse, bazı işaretler de yakınlarda Junk bulunduğunu belirtir. Junk genellikle belirsiz ve geçişli bölgelerin yakınında bulunur: New York’ta Üçüncü Caddeye yakın Doğu On dördüncü Cadde; New Orleans’ta Poydras ve St. Charles; Mexico City’de San Juan Letran. Yapay organlar satan dükkânlar, peruk imalatçıları, diş teknisyenleri, parfüm, pomat, süs eşyası, yağ imalatçıları. Müphem iş girişimlerinin yoksul mahallelerle temas ettiği bir nokta.

Bu muhitlerde arada bir görülen bir insan tipi vardır ki ne içici ne satıcı olduğu halde Junkla bağlantısı vardır. Ama onu gördüğünüzde suyu arayan adamın sopası sallanır. Junk ya­kındadır. Geldiği yer Yakın Doğu, ihtimal ki Mısır’dır. Büyük, düzgün bir burnu vardır. Dudakları ince ve bir penisin dudakları gibi mor-mavidir. Yüzünün teni sıkı ve düzgündür. Mümkün olabilecek herhangi bir rezil hareket ve eylemin ötesinde, esas olarak müstehcendir Artık varolmayan belli bir ticaret veya mesleğin, işaretini taşır. Junk dünyadan kalksa da, Junk mu­hitlerinde Junk krizinin solgun bir hayaleti olan, Junk eksikliğini belli belirsiz ama ısrarla hisseden Junkiler hep olacaktır.

İşte böyle, bu adam bir zamanlar akla gelmez ticaretini yürüttüğü miadını doldurmuş yerlerde dolaşır. Gözleri bir böceğin görmeyen sükunetini taşır. Sanki balla ve bir tür hortumla emdiği Levanten şuruplarla besleniyormuş gibi görünür.

Kaybolan ticareti nedir? Kesinlikle köle sınıfına özgü ve ölümle ilgili bir iş, mumyacılık olmasa bile. Belki de bedeninde bir şey saklıyordur -hayatı uzatan bir madde- ustaları bunu düzenli bir biçimde ondan sağmaktadırlar. İnanılmaz derecede rezil bir işlevi yerine getirmek üzere bir çeşit böceklikte uz­manlaşmıştır.

 

Chimu Bar, dışarıdan herhangi bir büfeyi andırır ama içeri girer girmez bir eşcinsel barında olduğunuzu anlarsınız.

Barda bir içki ısmarlayıp çevreme bakmaya başladım. Üç Meksikalı ibne müzik kutusunun önünde pozlar takmıyorlardı. İçlerinden biri benim bulunduğum yere doğru bir mabed dansçısının stilize jestleriyle kayarak bir sigara istedi. Stilize hareketlerinde arkaik bir şey vardı, aynı anda güzel ve iğrenç olan baştan çıkancı bir hayvani zarafet. Onun kamp ateşlerinin ışığında kımıldanışını görebiliyordum, belirsiz hareketleri karanlıkta soluyorlardı. Sodomi insan türü kadar eskidir. İb­nelerden biri müzik kutusunun yanındaki bir locada oturu­yordu, aptal bir hayvan dinginliğiyle tamamen hareketsizdi.

Yanıma gelen oğlana daha yakından bakmak için döndüm. Şimdi kötüydü, “Por que triste?” diye sordum. (“Neden üz­günsün?”) Pek parlak bir numara sayılmaz ama orada bu­lunmamın amacı sohbet değildi.

Oğlan çok kırmızı dişetlerini ve iyice ayrık sivri dişlerini göstererek gülümsedi. Omuz silkip üzgün olmadığı ya da o kadar da olmadığı anlamına gelecek bir şey söyledi. Etrafa baktım.

“Vâmanos a otro lugar,” dedim. (“Hadi başka bir yere gi­delim.”) Oğlan başını salladı. Sokağı geçip sabaha kadar açık bir lokantaya girdik ve bir locaya oturduk. Oğlan elini masanın altından bacağıma koydu. Midemin heyecandan düğüm­lendiğini hissettim. Oğlan bir bira bitirip bir sigara içerken kahvemi yuttum.

Oğlan bir otel biliyordu. Bir ızgaradan içeri beş peso ittim. Yaşlı bir adam bir odanın kapısını açıp sandalyenin üzerine paçavra suratlı bir havlu bıraktı. “Tabanca mı taşıyorsun?” diye sordu çocuk. Silahım gözüne çarpmıştı. Evet dedim.

Pantolonumu katlayıp bir sandalyenin üzerine koydum, tabancamı da pantolonumun üzerine. Gömleğimi ve külotumu tabancamın üzerine bıraktım. Çıplak yatağın kenarına oturup oğlanın soyunmasını seyrettim. Eski mavi takımını dikkatle katladı. Gömleğini çıkarıp sandalyenin arkasındaki ceketinin üzerine astı. Teni düzgün ve bakır rengindeydi. Oğlan külotunu çıkarıp dönüp bana gülümsedi. Sonra gelip yatağa yanıma oturdu. Bir elimi yavaşça oğlanın sırtında gezdirirken öteki elimle göğsünün kıvrımını düzgün kahverengi karnına doğru izledim. Oğlan gülümsedi ve yatağa uzandı.

Daha sonra omuzlarımız örtünün altında birbirine değerek bir sigara içtik. Oğlan gitmesi gerektiğini söyledi. İkimiz de giyindik. Para bekleyip beklemediğini düşündüm. Bekle­mediğine karar verdim. Dışarıda, bir köşede el sıkışarak ay­rıldık.

 

Bir zaman sonra aynı barda Angelo adında bir oğlanla karşılaştım. İki yıl boyunca arada bir Angelo’yla görüştüm. Junka takılırken aylar boyunca Angelo’ya rastlamazdım ama ne zaman bıraksam hep ona sokakta biryerlerde rastlardım. Meksika’da dilekleriniz bir rüya gücüne erişir. Birini görmek istediğinizde o çıkagelir.

Bir keresinde bir oğlan arıyordum ve yorgundum ve Ala-meda’da taş bir sıranın üzerine oturdum. Pantolonumun üze­rinden kaygan taşı hissedebiliyordum, kasıklarındaki ağrıyı da; sancının hafif ve başka bir sancıdan farklı olduğu bir diş ağrısı gibi. Orada oturmuş parka bakarken, birden sakin ve mutlu olduğumu hissettim, kendimi şehirle bir rüya ilişkisi içinde gördüm, o gece bir oğlan bulacağımı biliyordum. Buldum.

Angelo’nun yüzü bakır teni dışında şarklı, Japon gibiydi. İbne değildi ve ben ona para verirdim; her zaman aynı miktar, yirmi peso. Bazen o kadar param olmazdı ve  “No importa,” derdi. (“Önemli değil.”) Evimde kaldığı geceler temizlik yapmakta ısrar ederdi.

Angelo’yla tanıştıktan sonra Chimu’ya gitmemeye başladım. Meksika’da ya da ABD tarafında eşcinsel barları moralimi bozuyordu.

 

“Manana “nın anlamı “İşaretler doğru olana kadar bekle”dir. Eğer Junk almak konusunda aceleniz varsa ve yabancılara açılacak olursanız paranızı kaptırırsınız ve polisle başınızın belaya girmesi ihtimali ortaya çıkar. Ama eğer beklerseniz, eğer isterseniz Junk size gelecektir.

Birkaç aydır Mexico City’deydim. Bir gün bana oturma ve çalışma izni alması için tuttuğum avukatı görmeye gittim. Büronun önünde hırpani kılıklı ortayaşlı bir adam duru­yordu.

“Henüz gelmedi,” dedi adam. Adama baktım. Şüphesiz bir Junki eskisiydi. Ve onun da benimle ilgili hiç şüphesi olma­dığından emindim.

Avukat gelene kadar lafladık. Junki bazı dinî madalyonlar satmak için orada bulunuyordu. Avukat ona bürosu için bir düzine getirmesini söylemişti.

Avukatla görüştükten sonra Junkiye benimle akşam yemeği yeyip yemeyeceğini sordum ve San Juan Letran’da bir lokantaya gittik.

Junki bana hikâyemi sordu ve ben de anlattım. Paltosunun mapasını kıvırıp bana klapanın içine saplanmış bir iğne gösterdi.

“Yirmi sekiz yıldır Junk kullanırım,” dedi. “Mal ister mi­sin?”

 

Mexico City’de tek bir torbacı vardır, o da Lupita. Kadın yirmi yıldır işin içinde. Lupita bir gram Junkla işe başlamış ve oradan Mexico City’de bir Junk tekeli kurmaya vardırmış işi. Yüzelli kilo çekiyormuş, kilosunu azaltmak için Junkı kullanmaya başlamış ama yalnızca yüzü zayıflamış ve sonuçta herhangi bir düzelme olmamış. Ayda bir filan yeni bir sevgili tutar, ona gömlekler, takım elbiseler, kol saatleri hediye eder, sıkıldığında da yol verirmiş.

Lupita, sanki bir bakkal işletiyormuş gibi tamamen açık iş yapmak için rüşvet verir. Muhbirler konusunda endişelen­mesine gerek yoktur çünkü Federal Bölgedeki her yasa adamı Lupita’nın Junk sattığını bilir. Alet edevatı alkol dolu bar­daklarda muhafaza eder, böylece Junkiler mekânda iğne vurunup dışarıya temiz bir halde çıkabilirler. Bir aynasız acele bira parasına ihtiyacı olduğunda Lupita’nın oraya gider ve birinin dışarı çıkmasını bekler. Polis on pesoya (1.25 $) adamı bırakır. Yirmi pesoya herif Junkını da geri alır. Arada bir kötü yetişmiş bir vatandaş daha az paraya daha iyi kağıt satmaya başlar ama bu uzun sürmez. Lupita’nın çok geçerli bir teklifi vardır: Federal Bölgede herhangi bir başka torbacı hakkında ona bilgi veren herkese on bedava kağıt. Sonra Lupita nar­kotikteki dostlarından birini arar ve torbacı enselenir.

Lupita kenarda durur. Eğer birisi iyi bir iş yaparsa, işi ya­panın kim olduğunu anlamak için fısıltı gazetesine başvurur.

Hırsızlar ona kendi fiyatından mal satarlar, yoksa polislere haber uçurur. Lupita Mexico City’nin yeraltı dünyasının en dibinde olan her şeyden haberdardır. Orada, bir Aztek tanrıçası gibi kağıtlarını dağıtmaktadır.

Lupita malını kağıda sanlı halde satar. Bu mal güya eroindir. Aslında, toz şekerle kırılmış Pantopon ve kuma benzeyen ve pişirdiğinizde kaşığın içinde erimemiş halde kalan başka bir maddeden ibarettir.

Ben Lupita’nın kağıtlarını, avukatın bürosunda tanıdığım baba Junki Ike aracılığıyla satın almaya başladım. Bu sefer üç aydır Junki bırakmıştım. Yeniden başlamam üç gün aldı.

Bir bağımlı on yıl Junktan uzak kalsın yeniden alışkanlık kazanması bir haftadan az sürer; oysa hiç bağımlı olmamış birisi herhangi bir alışkanlık kazanmak için bir ay boyunca günde iki kez iğne vurunmak zorundadır. Benim yoksunluk belirtileri göstermem için dört ay boyunca her gün iğne vurunmam gerekmişti. Junk krizinin belirtilerini sıralayabi­lirsiniz ama bu hiçbir duyguya benzemez ve kelimelerle ifade edilemez. Bu Junk krizi duygusunu ikinci alışkanlığıma kadar yaşamadım.

Bir bağımlı, yıllar boyunca temiz kaldıktan sonra bile, bir Junk bakiresine kıyasla yeniden neden bu kadar çabuk alışır? Junkın sürekli olarak bedende pusuda beklediği teorisine katılmıyorum -doluştuğu yer güya omurgaymış- hiçbir psi­kolojik cevaba da inanmıyorum. Junk kullanmanın kalıcı hücre değişimine yolaçtığını düşünüyorum. İnsan bir kere Junki olursa hep öyle kalır. Junk kullanmayı bırakabilirsiniz ama ilk alışkanlıktan sonra Junktan asla kurtulamazsınız.

Karım, yeniden alışkanlık kazandığımı görünce daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı. İhtiyar Ike’la bağlantı kurduktan iki gün sonra bir iğne pişirmekle meşguldüm. Karım kaşığı elimden kaptığı gibi Junki yere attı. Yüzüne iki tokat attım, kendini hıçkırarak yatağın üzerine attı sonra dönüp bana şöyle dedi: “Hiçbir şey yapmak istemiyor musun? Alışkanlık ka­zandığında ne kadar sıkıldığını biliyorsun. Sanki bütün ışıklar sönmüş gibi oluyor. Aman neyse, ne istersen yap. Zaten eminim, biraz zulalamışsındır.”

Biraz zulalamıştım.     

Lupita’nın kağıtları onbeş peso ediyordu -iki dolar civarında. Amerika tarafında iki dolar eden bir kapsülün yarısı gücün-deydiler. Eğer herhangi bir alışkanlığınız varsa sizi iki kağıt ancak keser ve* “ancak” derken de abartmıyorum. İyice yüklenmek için dört kağıda ihtiyacınız olur. Meksika’da her şey daha ucuz olduğu için ben Junkta da çok kelepir fiyatlar bekliyordum ve bunun insafsız bir fiyat olduğunu düşünü­yordum. Gelmiş, daha düşük kalite Junka ABD fiyatlarının üzerinde para veriyordum. İke bana demişti, “Yüksek fiyat koymak zorunda çünkü polise para yediriyor.”

Ben de Ike’e sordum, “Ya reçete durumları nasıl?”

Bana doktorların Morfini yalnızca solüsyon halde yaza-bildiklerini söyledi. Bir reçetede en fazla onbeş santigram ya da iki buçuk ölçek kadar yazabiliyorlar. Bunun Lupita’dan çok daha ucuza geleceğini hesapladım, biz de doktorları zorlamaya başladık. Bir reçeteyi beş pesoya yazacak bir sürü doktor bulduk, pesoya da onaylatırdık.

Eğer alışkanlığımızı alt düzeyde tutmayı başarabilirseniz, bir reçete bir gün yeter. Mesele şu ki, reçeteyi bulmak yap­tırmaktan daha kolay ve reçeteyi yaptıracak bir eczane bulsanız bile eczacının bütün Junkı çalıp size an su vermesi muhtemel. Ya da elinde hiç Morfin kalmamıştır ve rafta ne varsa şişeye koyar. Hiç çözülmemiş tozla dolu olarak geri gelen reçetelere para verdim. Bunları vurunmaya çalışıp kendimi öldürebi­lirdim.

Meksikalı reçeteci doktorlar Amerika tarafının doktorlarına hiç benzemiyorlar. Size hiç o profesyonel adam ayağını çekmiyorlar. Yazacak olan doktor hikâye dinlemeden de yazıyor. Mexico City’de o kadar çok doktor var ki işleri zor. Morfin reçetesi yazmasalar açlıktan ölecek doktorlar tanı­yorum. Junkilere hasta demezsen hiç hastaları yok.

Kendi alışkanlığımla birlikte Ike’ın alışkanlığını da besli­yordum, bu da paraya bakıyordu.

Ike’a Mexico City’de torba tutmanın nasıl olacağını sordum. Bunun imkânsız olduğunu söyledi.

“Bir hafta bile sürdüremezsin. Tabii, reçeteyle aldıklarımız gibi iyi Morfinin bir iğnesine onbeş peso verecek bir sürü müşteri bulursun. Ama parasız kalıp ilk krize girdiklerinde Lupita’ya gidip birkaç kağıt karşılığında öteceklerdir. Ya da kanuna yakalandıklarında, hemen ağızlarını açarlar. Bazılarına soru sorulmasına bile gerek olmayacaktır. Hemen diyeceklerdir ki, “Beni bırakın, size Junk satan birini öteyim.” Bunun üzerine, polis onları işaretli parayla mal almaya gönderecektir, hepsi bu. Orada düzülürsün. Bu meredi satmanın cezası sekiz yıl ve kefaletle salınma yok.

“Bana geldiler: ‘Ike, reçeteyle mal aldığını biliyoruz. İşte elli peso. Bana bir reçete al’ Bazen güzel kol saatleri ya da takım elbiseler getirdiler. Onlara bıraktığımı söylüyorum. Tabii, günde iki yüz peso yapabilirim ama bir haftadan fazla sür­mez.”

“Ama beş altı iyi müşteri bulamaz mısın?”

“Mexico City’de bu olaya takılan herkesi tanırım ve birine bile güvenmem. Birine bile.”

Baştan fazla mesele çıkmadan reçeteleri yaptırıyorduk. Ama birkaç hafta sonra Morfin reçetesi yapacak eczanelerde reçeteler yığıldı ve yılmaya başladılar. Lupita’ya döneceğiz gibi görü­nüyordu. Bir iki kere çaresiz kalıp Lupita’dan mal aldık. İyi eczane Morfinini kullanmak alışkanlığımızı yukarı çekmişti ve bizi Lupita’nın onbeş pesoluk kağıtlarından ancak ikişer tanesi kesebildi. Artık, tek bir iğne için otuz peso kaldıra­mayacağım bir miktardı. Durmak zorundaydım, ya günde Lupita’nın iki kağıdıyla idare edebilecek bir yere gelecek ya da başka bir kaynak bulacaktım.

Reçete yazan doktorlardan biri Ike’a hükümet iznine baş­vurmasını önermiş. Ike bana Meksika hükümetinin keşlere izin çıkardığını ve onlara her ay toptan fiyatından belirli bir miktar morfine izin verdiğini açıkladı. Doktor yüz pesoya Ike için başvuruda bulunacaktı. Ben, “Hemen git başvur,” dedim ve ona parayı verdim. İşin yürüyeceğini sanmıyordum ama yürüdü. On gün sonra her ay onbeş gram morfin almasına izin veren hükümet belgesi vardı elinde. Belgeyi kendi doktoru ve Sağlık kurulundaki baş hekim imzalamak zorundaydı. Sonra bunu bir eczaneye götürüp doldurtacaktı.

Fiyat hemen hemen gram başına iki dolardı. İlk izni dol­durduğu zamanı hatırlıyorum. Bir kutu dolusu morfin tüpleri. Sanki bir Junkinin rüyası. Daha önce hiç bu kadar morfini birarada görmemiştim. Parayı çıkardım ve malı paylaştık. Ayda yedi gram bana günde üç ölçek kadar sağlıyordu, bu da Birleşik devletlerde elime hiç geçmemiş olan bir miktardı. Böylece otuz dolarlık bir bedel karşılığında ayda elime geçen Junk ABD’de ayda üç yüz dolara yakın tutardı.

 

Bu zaman içinde Mexico City’deki diğer Junkilerle tanış­madım. Bunların çoğu Junk paralarını çalarak kazanırlar. Façaları her zaman bozuktur. Hepsi muhbirdir. Bu tiplerle biraraya gelmekten hayır gelmez insana.

Ike çalmazdı. Gümüş gibi duran kolyeler ve madalyonlar yaparak geçmiyordu. Müşterilerinden uzak durmak zo­rundaydı çünkü sahte gümüş birkaç saat içinde kararıyordu. Bir iki kere tutuklanıp sahtekârlıktan yargılandı ama ben onu her seferinde para verip dışarı çıkardım. Ona tamamen yasal bir dümen bulmasını söyledim, o da haçlar satmaya başladı.

Ike Birleşik Devletlerde hırsızlık yapmıştı ve içine takım elbiseleri doldurduğu kapağı yaylı bir bavulla Chicago’da bir günde 100 dolar kaptığını iddia ediyordu.

Valizinin yanı kendiliğinden kapanıyormuş. Bütün para kokain ve morfine gitmiş.

Ama Ike Meksika’da çalmazdı. En iyi hırsızların bile za­manlarının çoğunu hapiste geçirdiklerini söylerdi. Meksika’da tanınmış hırsızlar mahkeme edilmeden Tres Marias ceza kolonisine gönderilebilirler. Birleşik Devletlerde olduğu gibi, orta sınıf, beyaz yakalı, iyi bir yaşam süren hırsızlara rastla­yamazsınız. Politik bağlantıları olan büyük işletmeciler ve ömürlerinin yarısını hapiste geçiren serseriler vardır. Büyük işletmeciler genellikle polis şefleri ya da başka büyük me­murlardır. Meksika’daki ortam böyleydi ve Ike’ın iş yapacak bağlantıları yoktu.

Zaman zaman gördüğüm bir Junki Ike’ın “Kara Piç” adını taktığı, kara derili bir Yucatecan’dı. Kara Piç de haç işinde çalışıyordu. Aslında son derece dindardı ve her yıl Chalma’ya giderdi, son çeyrek mili, iki kişi kollarından tutarak dizlerinin üzerinde katederdi. Böylece bir yıllık hesabı temizlenmiş olurdu.

Chalma Meryemi Junkilerin ve ucuz hırsızların azizesiydi galiba çünkü Lupita’nın bütün müşterileri yılda bir kere hacca giderlerdi. Kara Piç kilisede bir yer kiralıyor sonra da utanmazcasına pudra şekeriyle kırılmış Junk kağıtları satıyor.

Kara Piç’i ara sıra ortalarda görürdüm ve Ike’dan onun hakkında bir sürü şey duyardım. Ike Kara Piç’ten ancak bir Junkinin diğerinden nefret edebileceği kadar nefret ederdi. “Kara Piç eczaneyi açığa çıkardı. Oraya gidip onu benim gönderdiğimi söylemiş. Şimdi eczacı artık reçete yapmı­yor.”

Böylece ben de aydan aya sürüklenirdim. Her zaman ayın sonunda azıcık yolsuz kalır birkaç reçete yaptırmak zorunda kalırdık. Malsız kaldığımda her zaman güvensizlik duygusuna kapılırdım, o yedi gram sağlam bir yerde zulalanınca da rahat bir güvenlik duygusuna.

Bir keresinde Ike, boş gezmekten şehir hapishanesinde-Carmen diyorlar- onbeş gün aldı. Tersoydum ve kefaletini ödeyemedim ve onu görmeye gitmem üç gün aldı. Bedeni küçülmüştü; yüzündeki bütün kemikler dışarı fırlamıştı; kahverengi gözleri acıyla parlıyordu. Ağzımda selofanla kaplı bir parça afyon vardı. Afyonu yarım portakalın üzerine tükürüp Ike’a verdim. Yirmi dakika içinde yükünü tutmuştu.

Etrafıma bakınca keşlerin özel bir grup olarak nasıl göze çarptıklarını farkettim: tıpkı avlunun bir köşesinde poz kesip bağırışan ibneler gibi. Junkiler biraraya toplanmışlar, ara­larında Junki jestleriyle konuşup duruyorlardı.

Bütün Junkiler şapka giyerler, şapkaları varsa tabii. Hepsi birbirlerine benzerler, sanki tam tanımlanamayacak tuhaf bir biçimde birbirinin benzeri bir kostüm giyiyorlarmış gibi. Junk görünmez damgasıyla hepsini işaretlemiştir.

Ike bana mahpusların genellikle yeni gelenlerin pantolonunu çaldıklarını anlattı. “Burada felaket insanlar var.” Gerçekten de iç çamaşırıyla gezen bir sürü adam gördüm. Commandante mahpuslara Junk getiren eşleri ve akrabaları gözler, yakalayıp neleri var neleri yoksa alırdı.

Bir kadım kocasına kağıt getirirken yakalamıştı ama ka­dının yalnızca beş pesosu vardı. Bu durumda kadının elbi­sesini alıp onbeş pesoya sattı, o da eve eski iğrenç bir çarşafa sarınıp gitti.

Etraf muhbir kaynıyordu. Ike ona getirdiğim afyonun bir kısmını saklamaktan korkuyordu, diğer mahkûmlar alır ya da onu Commandante’ye ispiyonlarlar diye.

Günde üç dört iğne vurunup evde oturmak gibi bir rutine girdim. Yapacak bir şeyler olsun diye Mexico City Üni­versitesine takılıyordum. Öğrenciler, mutsuz bir topluluk gibi görünüyorlardı ama onlara iyice baktığım da söyle­nemezdi.

Junklayken geri dönüp bir yıla baktığımızda zaman hiç geçmemiş gibi gelir. Yalnızca krizde olduğunuz zaman akılda kalır. Yalnızca bir alışkanlığının ilk birkaç vuruşunu ve ger­çekten krizdeyken vurunduğun iğneleri hatırlarsın.

(Meksika’da bile her şeyin ters gittiği günler vardır. Eczane kapalıdır ya da tanıdığın çocuk izindedir, doktor bir tür fiesta için şehir dışına gitmiştir ve mal alamazsın.)

Ay sonu. Junksız ve krizdeyim. İhtiyar Ike’ın bir morfin reçetesiyle çıkıp gelmesini bekliyordum. Bir Junki ömrünün yarısını bekleyerek geçirir. Evde beslediğimiz bir kedi vardı, çirkin, boz bir şey. Hayvanı kucağıma alıp okşamaya başladım. Aşağı atlamak istediğinde daha sıkı tutmaya başladım. Kedi miyavlayıp kaçacak yer aramaya başladı.

Kedinin serin burnunu burnuma sürtmek için başımı eğdim ama hayvan yüzümü tırmıkladı. Yarım yamalak bir tırmıktı ve bana değmedi bile. Ama bu bana yetmişti. Kediyi kol mesafesinde tutup öteki elimle yüzünü tokatlamaya başladım. Kedi bağırmaya ve bana pençe atmaya başladı sonra panto­lonuma işedi. Ellerim tırmıklardan kan içinde kalmış bir halde kediye vurmaya devam ettim. Hayvan sonunda kendini kurtarıp dolaba kaçtı, orada dehşet içinde inleyip acıklı sesler çıkardığını duyabiliyordum.

“Şimdi bitireceğim bunun işini,” dedim, elime ağır boyalı bir baston aldım. Yüzümden ter akıyordu. Heyecandan titri­yordum. Dudaklarımı yalayıp dolaba yöneldim, herhangi bir kaçma çabasının önünü kesmek için tetikte duruyordum.

Tam bu sırada benim hatun müdahale etti, ben de sopayı
bıraktım. Kedi dolaptan kurtulup merdivenlerden aşağı
kaçtı.

Ike bulabildiğinde bana kokain getiriyordu. Meksika’da koko bulmak biraz zor. Daha önce iyi kokain hiç kullanma­mıştım. Meredin çok iyi kafası var. İnsanı hemen havaya sokar, mekanik bir şey, farkeder farketmez insanı terkeden bir hava. Havaya girmek için kokonun üstüne mal tanımam ama hepi topu on dakika sürüyor. Bu sefer bir iğne daha vurunmak istiyorsun. Koko kullanırken onun kafasını dengelemek ve törpülemek için daha fazla morfin vurunuyorsun. Morfin olmadan koka adamı çok sinirli yapıyor üstelik de morfin yüksek bir doza karşı panzehir işlevi görüyor. Koko pek to­leransı olmayan bir madde ve normal dozla toksik doz ara­sındaki fark çok fazla değil. Bana kaç kere oldu, biraz fazla almışım, her şey karardı ve kalbim dönmeye başladı. Allahtan ki elimin altında hep bol morfin olur, bir iğne beni kendime getirdi.

Alışkanlığınız varsa, Junk biyolojik bir ihtiyaçtır, görün­meyen bir ağız gibi. Bir iğne Junk vurunduğunuzda sanki güzel bir yemek yemiş gibi tatmin olursun. Ama kokainde, bir iğ­nenin etkisi geçer geçmez yenisini istersin. Eğer evde kokain varsa, o bitene kadar bir sinemaya ya da başka herhangi bir yere gitmezsin. Bir vuruş, aynı tribi korumak için bir vuruş daha yapmak için acil bir arzu doğurur. Ama kokain bir kez sisteminizden çıktı mı onu unutursunuz gider. Kokonun alışkanlığı yoktur.

 

Junk cinselliğe kısa devre yapar. Cinsel olmayan sosyallik arzusu cinsellikle aynı yerden gelir, o yüzden eroin ya da morfin iğnesi alışkanlığım olduğu zaman asosyal olurum. Birisi konuşmak isterse eyvallah. Ama birileriyle tanışma arzusu yoktur. Junkı bıraktığımda, genellikle denetimsiz bir sosyallik dönemine girerim ve beni dinleyecek herkesle konuşurum.

Junk insanın her şevini alır ve karşılığında Junk krizine karşı güvenceden başka bir şey vermez. Arada sırada kendime ne yapıyorum diye şöyle bir iyice bakarım ve tedavi görmeye karar veririm. Bol Junk aldığınızda bırakmak kolay gözükür. Kendi kendine, “Artık iğneler kafa yapmıyor, bırakayım daha iyi,” dersiniz. Ama Junk krizine girdiğinizde işin rengi değişir.

Meksika’da Junka takıldığım bir yıl kadar süre içinde tam beş kez tedaviye başladım. İğneleri azaltmayı denedim, Çin tedavisi denedim, ama hiçbiri işe yaramadı.

Çin fiyaskosundan sonra bazı kağıtlar hazırladım ve bunları saklayıp belli bir düzen içinde bana vermesi için kanma verdim. Kağıtları hazırlarken bana Ike yardım etmişti ama kafası karışıktı ve onun kurduğun düzen başlarda gayet ağır gidiyor, sonra birden, hiçbir azaltmaya başvurmadan bitiyordu. O yüzden ben kendi düzenimi yaptım. Bir süre buna uydum ve pek de sıkıntım olmadı. Bir yandan İke’tan mal alıyor ve fazladan yaptığım her vuruş için bir gerekçe buluyordum.

Junk almaya devam etmek istemediğimi biliyordum. Eğer tek bir karar alabilseydim, bu bir daha asla Junk almamak olurdu. Ama iş bırakma sürecine geldiğinde yeterince gücüm yoktu. Hazırladığım her programı bozmak bana müthiş bir çaresizlik duygusu veriyordu, sanki hareketlerimi hiçbir şe­kilde denetleyemiyormuşum gibi.

 

Nisan ayının bir sabahı, biraz hasta uyandım. Öyle yatmış, beyaz alçı tavandaki gölgelere bakıyordum. Uzun zaman önce, yatakta annemin yanında yatarken sokaktan gelen ışıkların tavan ve duvarlar, boyunca hareket edişini seyrettiğimi hatırladım. Tren düdüklerinin, bir şehir sokağından gelen piyano müziğinin, yanan yaprakların keskin özlemini hissettim.

Hafif düzeyde bir Junk krizi bana her zaman çocukluğumun büyüsünü getirirdi. “Hiç aksatmaz,” diye düşündüm. “Tıpkı bir iğne gibi. Acaba bütün Junkiler bu harikuladelik için mi takılırlar?”

Banyoya iğne vurunmaya gittim. Bir damar bulmam uzun zaman aldı. iğne iki kere tıkandı. Kolumdan kan aktı. Junk bedenime dağıldı, bir ölüm aşısı. Rüya gitmişti. Dirseğimden bileğime akan kana baktım. Zorlanan damarlar ve dokularım için ani bir üzüntü hissettim. Yavaşça kanı sildim.

Yüksek sesle, “Bırakacağım,” dedim.

Bir- afyon solüsyonu hazırladım ve Ike’a birkaç gün uzak durmasını söyledim. “Umarım başarırsın oğlum,” dedi. “Umarım bırakırsın. Eğer bu dediğimde samimi değilsem şuradan sağ çıkmayayım.”

Kırk sekiz saat içinde bedenimdeki morfin kalıntısı tü­kendi. Solüsyon, krizi ancak kesiyordu. Tamamını iki nembutalle birlikte yuttum ve birkaç saat uyudum. Uyan­dığımda elbiselerim terden sırılsıklamdı. Gözlerim sulanıyor ve acıyordu. Bütün bedenim kaşınıyordu ve rahatsızdı. Ya­takta, kıvranıp kollarımı bacaklarımı esnettim. Dizlerimi yukarı çektim, ellerim baldırlarımın arasına kenetliydi. Ellerimin basıncı aletime kriz orgazmı yaşattı. Kalkıp iç çamaşırımı değiştirdim.

Şişenin dibinde biraz afyon kalmıştı. Bunu içtim ve dışarı çıkıp dört kutu kodein hapı aldım. Sıcak çayla kodein içince kendimi daha iyi hissetmeye başladım.

Ike dedi ki, “Çok hızlı gidiyorsun. Bırak sana bir solüsyon
hazırlayayım.” Mutfakta karışımın başında söylendiğini
duyabiliyordum: “Belki çıkartır diye biraz tarçın…boku için
biraz adaçayı          kanı temizlesin diye biraz defne….”

Hayatımda hiç bu kadar kötü tadı olan bir şey içmemiştim ama karışım krizimi dayanılabilir bir düzeye getirdi böylece sürekli hafif kafam var gibi oldum. Haptan kafa yapmamıştım; bırakmanın yorgunluğundan sarhoştum. Junk, bedeni acil durumda tutan bir ölüm aşısıdır. Junki Junktan kesildiğinde acil durum reaksiyonları devam eder. Duyular keskinleşir, iç organlarının çalışması insanı rahatsız edecek kadar farkına varılır ve boşalım denetlenemez hale gelir. Gerçek yaşı kaç olursa olsun, bırakmaya çalışan bağımlı, bir çocuk ya da yeni yetmenin duygusal asırlıklarına yatkındır.

Ike’ın karışımını kullanmaya başladığımın dördüncü gü­nünde içmeye başladım. Eskiden Junk alırken ya da Junk krizindeyken hiç içemezdim. Ama afyon yemek beyaz vurunmaktan farklı bir şey. Piizle afyonu karıştırabiliyorsun.

Baştan, öğleden sonra beşte içmeye başlıyordum. Bir hafta sonra sabah sekizde içmeye başladım ve bütün gün ve gece sarhoş gezip ertesi sabah sarhoş uyanıyordum.

Her sabah uyandığımda, sade kahve ve bir ölçü tequilla’yla benzedrin, sanicin ve bir parça afyon yutuyordum.Sonra sırtüstü yatıp bir önceki geceyi ve bir önceki günün parçalarını biraraya getirmeye çalışıyordum. Genellikle öğleden itibaren bir boşluk oluyordu. Bazen bir rüyadan uyanıp, “Tanrıya şükür ki bunu yapmadım!” diye düşünürsünüz. Filmin koptuğu bir dönemi yeniden biraraya getirmeye çalışırken de şöyle düşünürsünüz, “Tanrım, gerçekten yaptım mı?” Söylemekle düşünmek arasındaki çizgi bulanır. Söylediniz mi yoksa yalnızca aklınızdan mı geçirdiniz?

Tedavinin onuncu gününde şaşırtıcı bir biçimde çöktüm. Üstüm başım döktüğüm içkilerden leke içinde ve kaskatı kesilmiş haldeydi. Hiç yıkanmıyordum. Kilo kaybetmiştim, ellerim titriyordu, sürekli bir şeyler döküyor, sandalyeleri deviriyor, takılıp düşüyordum. Ama içkiye karşı daha önce sahip olmadığım sınırsız bir enerji ve kapasite edinmiş gi­biydim. Duygularım her yere dökülüp saçılıyordu. Denetimsiz bir sosyallik içinde, yakalayabildiğim herkesle konuşuyordum. Hiç tanımadığım kimselerle iğrenç mahremlikte yakınlıklar kurdum. Kaç kere, hiçbir karşılık vermemiş insanlara en açık cinsel teklifleri yaptım.

İke birkaç günde bir uğruyordu. “Kurtulduğunu gördüğüm için çok mutluyum, Bili. Eğer yalanım varsa şuradan sağ çıkmayayım. Ama çok krize girip de kusmaya başlarsan- burada beş santigramo morfin var.”

Ike içki içmem konusunda çok sert bir tavır almıştı. “İçi­yorsun Bili.”

 

Mexico City, Dolores Sokağında ucuz bir büfedeydim. İki haftadır içiyordum. Üç Meksikalıyla bir locada oturmuş tekila içiyordum. Meksikalılar, düzgün giyimlilerdi. Bir tanesi İn­gilizce konuşuyordu. Orta yaşlı, mahzun, tatlı bir yüzü olan tıknazca bir Meksikalı gitar çalıp şarkı söylüyordu. Bir locanın ucunda sandalyeye oturmuştu. Şarkı konuşmayı imkânsız kıldığı için memnundum.

İçeriye beş polis girdi. Üstümün aranacağını hesap ederek silahı ve kılıfını, bir sigara paketine zulaladığım bir parça afyonla birlikte masanın altına attım. Polisler birer bira dikip gittiler.

Masanın altına uzandığımda kılıfın orada olduğunu ama tabancanın gittiğini gördüm.

İngilizce bilen Meksikalıyla bir başka barda oturuyordum. Şarkıcı ve diğer iki Meksikalı gitmişlerdi. Ortam, hafif sarı bir ışığa bulanmıştı. Maun barın üzerinde bir kalıptan çıkmış gibi duran bir boğa kafası asılıydı. Duvarları süsleyen boğa güreşçisi fotoğraflarından bazıları imzalıydı. Buzlu camdan yapılmış iki yana açılan kapının üzerine “saloon” kelimesi oyulmuştu. Bir konuşmanın ortasına gelmişim duygusu vardı bende.

133

 

Öbür adamın ifadesinden bir cümlenin ortasında olduğumu anladım ama ne söylediğimi ve ne söylemek üzere olduğumu hatta tartışmanın neyle ilgili olduğunu bilmiyordum. Silahtan sözettiğimizi sanıyordum. “Onu geri satın almaya çalışıyor olmalıyım.” Adamın bir afyon parçasını elinde tuttuğunu ve bunu evirip çevirdiğini farkettim.

“Yani sence ben Junkiye mi benziyorum?” dedi.

Ona baktım. Adamın çıkık elmacık kemikli zayıf bir yüzü vardı. Gözler, Kızılderili Avrupalı melezlerinde sık sık rastlanan gri kahverengiydi. Açık gri bir takım giyip kravat takmıştı. Ağzı inceydi, kenarları kıvrıktı. Kesin Junki ağzı. Junkiye benzeyip de öyle olmayan insanlar vardır, tıpkı ibneye benzeyip olmayanlar gibi. İnsanın başını derde sokan bir tiptir.

“Polis çağıracağım,” diyerek sütuna sabitlenmiş telefona uzandı.

Telefonu adamın elinden kapıp herifi bara öyle bir ittim ki üzerinden zıpladı. Adam bana gülümsedi. Dişleri kahverengi bir tabakayla kaplıydı. Arkasını dönüp barmeni çağırarak afyon parçasını gösterdi. Dışarı çıkıp bir taksi tuttum.

Başka bir silah -yüksek kalibreli bir tabanca- almak için eve gittiğimi hatırlıyorum. Histerik bir öfke içindeydim, gerçi şimdi düşündüğümde nedenini anlayamıyorum.

Bir taksiden inip sokağı yürüdükten sonra bara girdim. Adam bara yaslanmıştı, gri paltosu sıska sırtı ve omuzlarının üzerinde gerilmişti, ifadesiz yüzünü bana doğru çevirdi.

“Benimle dışarı gel,” dedim.

“Niye Bili?” diye sordu.

“Kes de yürü.”

Ağır tabancayı belimden çıkarırken horozunu indirdim ve namluyu adamın midesine dayadım. Sol elimle, herifin ceketini tutup duvara dayadım. Adamın benim önadımı doğru kul­landığı ve bunu büyük ihtimal barmenin de bildiği çok daha sonra aklıma geldi.

Adam tamamen gevşemiş bir haldeydi, yüzü denetimli bir korkuyla bomboştu. Sağ tarafımdan birisinin yaklaştığını görüp başımı yarım çevirdim. Barmen bir polisle geliyordu: Bu müdahaleden rahatsız olarak geri döndüm. Silahı polisin midesine dayadım.

İngilizce, “Kim sana karış dedi ki?” diye sordum. Gerçek, üç boyutlu bir polisle konuşmuyordum. Rüyalarıma sürekli giren bir polisle konuşuyordum- rahatsız edici, tanımsız, esmerce bir adam, tam ateş edeceğim ya da bir oğlanla yata­cağım zaman aceleyle yetişirdi.

Barmen kolumu yakalayıp polisin midesinden uzaklaştıracak biçimde yana büktü. Polis eskimiş 45′lik otomatiğini çekip sıkıca gövdeme dayadı. İnce pamuklu gömleğimden namlunun soğukluğunu hissediyordum. Polisin göbeği çıkmıştı. Ne içine çekmiş ne de eğilmişti. Tabancanın üzerindeki elimi gevşettim ve aletin elimi terkettiğini hissettim. Teslim oldum, avuçlarım dışarı dönük bir halde ellerimi kaldırdım.

“Tamam, tamam,” dedim ve ekledim, “bueno.”

Polis 45′liği kaldırdı. Barmen bara dayanmış silahı inceli­yordu. Gri takımlı adam ifadesiz, orada duruyordu.

“Esta cardago,” -(“Dolu”)- dedi barmen, başını silahtan kaldırmadan.

“Tabii- dolu olmayan silah ne işe yarar?” demek istedim ama bir şey söylemedim. Sahne gerçekdışı, düz ve anlamsızdı sanki zorla başka birinin rüyasına girmişim gibi, sahneye dalan bir sarhoş gibi.

Ve ben de diğerleri için gerçekdışıydım, başka bir ülkeden gelen yabancı. Barmen bana merakla baktı. Şaşırmış bir tik­sintiyle hafifçe omuz silkip silahı beline taktı. Odada hiç nefret yoktu. Belki onlara daha yakın olsaydım benden nefret ederlerdi.

Polis sıkıca kolumu tuttu. “Vâmanos gringo,” dedi.

Polisle birlikte dışarı çıktım. Elden ayaktan kesilmiştim.

Bacaklarımı denetlemekte zorluk çekiyordum. Bir kere tö­kezledim ve polis beni tuttu. Üzerimde para olmadığı fakat “amigo’larımdan bir miktar borç alabileceğim fikrini ifade etmeye çalışıyordum. Beynim çalışmıyordu. İngilizceyle İspanyolcayı karıştırıyordum ve borç kelimesi zihnimin, alkolün dilsizleştirdiği bağlantıların mekanik engeliyle kullanımdan çıkarılmış bir bölümünde gizlenmişti. Polis başını salladı. Ben kafamı düzeltmeye çabalıyordum. Polis birden durdu.

Hafifçe omuzumdan iterek, “Andale, gringo,” dedi. Polis orada bir dakika kadar durup sokak boyunca yürümemi izledi. El salladım. Polis karşılık vermedi. Arkasını dönüp geldiği yoldan gitti.

Bir pesom kalmıştı. Bir büfeye gidip bir bira ısmarladım. Fıçı bira yoktu ve şişe bir pesoydu. Barın öteki ucunda bir grup genç Meksikalı vardı, onlarla konuşmaya başladım. Bir tanesi bana bir Gizli Servis rozeti gösterdi. Bunun sahte olduğuna karar verdim. Her Meksika barında bir tane sahte polis vardır. Kendimi bir tequila içerken buldum. Hatırladığım son şey, tequila bar­dağının yanında emdiğim limonun keskin lezzetiydi.

Ertesi sabah yabancı bir odada uyandım. Etrafıma baktım. Ucuz bir yer. Beş peso. Bir gadrop, bir iskemle, bir masa. Dışarıda, örtülü perdelerin arkasından geçen insanları gö­rebiliyordum. Zemin kat. Elbiselerimden bazıları sandalyeye yığılmıştı. Ceketimle gömleğim masanın üzerindeydi.

Bacaklarımı yataktan sarkıtıp son kadeh tequiladan sonra neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Yataktan çıkıp kayıp­larının envanterini çıkarmaya başladım. “Dolma kalem gitmiş. Zaten akıtıyordu… akıtmayanım bir türlü bulamam… çakı gitmiş… bu da kayıp sayılmaz…” Elbiselerimi giymeye baş­ladım. Fena titriyordum. “Hemen bir iki bira içmem lazım… belki Rollins’i evde yakalayabilirim.”

Uzun bir yürüyüştü. Rollins evinin önünde Norveç tazısını gezdiriyordu. Benim yaşımda, yapılı bir adamdı, güçlü, yakışıklı, hatları ve şakaklarında hafif ak olan sert, siyah saçları vardı. Pahalı bir spor palto, binici pantolonu ve süet bir ceket giymişti. Otuz yıldır tanışıyorduk.

Rollins bir önceki geceyi dinledi. “O silahı taşıyarak kafanı uçuracaksın,” dedi. “Niye taşıyorsun ki? Neye ateş ettiğini bile görecek halin yok. Insurgentes’in orada iki kere ağaçlara tosladın. Bir arabanın tam önüne çıktın, seni geriye çektim, beni tehdit ettin. Eve kendin dön diye seni orada bıraktım, nasıl becerdiğini hiç bilmiyorum. Herkes son zamanlardaki davranışlarından yaka silkiyor. Çevremde istemediğim bir şey varsa, ki kimsenin bunu özellikle istediğini sanmam, o da eli silâhlı bir sarhoş.”

“Haklısın, tabii,” dedim.

“Neyse, elimden geldiği her şekilde sana yardım etmek isterim. Ama ilk yapman gereken şey, içkiyi kesip sağlığına dikkat etmen. Felaket görünüyorsun. Ondan sonra da biraz para kazanmaya bak. Söz paradan açılmışken, herhalde her zamanki gibi tersosundur.” Rollins cüzdanını çıkardı. “İşte elli peso. Senin için yapabileceğim en iyi şey bu.”

O elli pesoyla gidip sarhoş oldum. O gece dokuz sularında, param bitti ve evime döndüm. Yatıp uyumaya çalıştım. Gözlerimi kapadığımda, burnu ve dudakları hastalıktan yenmiş Şarklı bir yüz görüyordum. Hastalık yayılıyor, yüzü, içinde gözlerin, donuk böcek gözlerinin yüzdüğü amipimsi bir yığma benzeterek eritiyordu. Gözlerin etrafında, yavaş yavaş yeni bir yüz oluşuyordu. Bir dizi yüz, hiyeroglifler, çarpılmış ve hayat yolunun son yerine, insan biçiminin, içinde büyüyen böceksi dehşeti artık ihtiva edemeyeceği yere yöneliyordu.

Merakla izledim. “Korku tribine giriyorum,” dedim so­ğukkanlılıkla.

Korkuyla irkilerek uyandım. Orada, öylecene, kalbim çarparak yatıp beni korkutanın ne olduğunu bulmaya çalıştım. Alt kattan hafif bir ses duyduğumu sandım. Yüksek sesle, “Evde birisi var,” dedim ve bunu der demez gerçekten birisi olduğunu farkettim.

30-30′luk karabinamı dolaptan çıkardım. Ellerim titriyordu; silahı zorlukla doldurabildim. İki mermiyi şarjöre takana kadar bir sürüsünü yere düşürdüm. Bacaklarım altımda ikiye bü­külüyor gibiydi. Aşağı inip bütün ışıkları yaktım. Kimse yok. Hiçbir şey yok.

Fena titriyordum, üstüne üstlük Junk krizindeydim! Kendi kendime, “İğne vurunmayalı ne kadar zaman geçti?” diye sordum. Hatırlamıyordum. Junk bulmak için evi altüst etmeye başladım. Bir zaman önce, odanın bir köşesindeki bir deliğe bir parça afyon zulalamıştım. Afyon döşeme tahtalarının arasında ulaşılmaz bir yere kaymıştı. Onu ele geçirmek için boşa çıkan sayısız girişimde bulunmuştum.

Aman vermez bir şekilde, “Bu sefer bulacağım,” dedim. Titreyen ellerle bir elbise askısından olta yapıp afyonu ya­kalamak için uğraşmaya başladım. Burnumdan ter damlıyordu. “Eğer bu biçimde ele geçiremezsem, başka biçimde geçiririm,” deyip testere aramaya başladım.

Bulamıyordum. Gittikçe artan bir çılgınlıkla odadan odaya koşuyor, her şeyi oraya buraya atıyor, çekmeceleri yere bo­şaltıyordum. Öfkeyle hıçkırarak tahtaları ellerimle kaldırmaya çalıştım. Sonunda vazgeçtim, nefes nefese inleyerek yere yattım.

Ecza dolabında biraz diodin olduğunu hatırladım. Bakmaya gittim. Yalnızca bir tablet kalmıştı. O tablet de süt gibi bir hal almıştı, damardan vurmaya çekindim. Elimin istem dışı, ani bir hareketi iğneyi kolumdan çıkardı ve bütün mal derimin üzerine saçıldı. Orada durup koluma baktım.

Sonunda biraz uyudum, ertesi sabah korkunç bir alkol depresyonuyla uyandım. Kodein ve afyonla uzatılmış, haftalar boyu sürekli içerek bastırılmış Junk krizi bütün gücüyle üstüme geliyordu. “Kodein almam gerek,” diye düşündüm.

Elbiselerimi aradım. Hiçbir şey yok ne bir sigara, ne de bir centavo. Oturma odasına gidip divanın sırtıyla minderinin birleştiği yere uzandım. Elimi soktum. Bir tarak, bir parça tebeşir, kırık bir kalem, birtane on cetavoluk para, bir beşlik. İnsanı hasta eden bir acı hissederek elimi çektim. Parmağım derin bir kesikle kanıyordu. Belli ki bir ustura kesiği. Bir parça havlu koparıp parmağıma sardım. Kan havluyu geçip yere damlamaya başladı. Yatağa döndüm. Uyuyamıyordum. Okuyamıyordum. Orada yatıp tavana bakıyordum.

Bir kibrit kutusu kapıyı geçip banyoya doğru yelken açtı. Kalbim çarparak oturdum. “İhtiyar Ike, torbacı!” Ike ge­nellikle eve gizlice girer, varlığını, bir hokkabaz gibi, bir şey atarak ya da duvarlara vurarak belli ederdi. İhtiyar Ike kapıda belirdi.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu.

“Pek iyi değil. Titreme geldi: İğne vurunmalıyım.”

Ike başını salladı. “Evet,” diye başladı, “Titremeye iyi gelecek şey morfindir. Bir keresinde, Minneapolis’teydim”

“Minneapolis’i boşver şimdi. Hiç mal var mı?”

“Var ama üzerimde değil. Alıp getirmem yirmi dakika alır.” İhtiyar Ike oturmuş bir dergiye bakıyordu. Başını kaldırdı. “Niye? İstiyor musun ki?”

“Evet.”

“Hemen gidip alayım.” Ike iki saat gelmedi.

“Oteldeki kasayı açtırmak için adamın yemekten gelmesini beklemek zorunda kaldım. Malımı kasada tutuyorum ki kimse tepeme binmesin. Oteldekilere bunun kullandığım altın tozu olduğunu söylüyorum-”

“Ama aldın değil mi?”

“Evet, aldım. Aletlerin nerede?”

“Banyoda.”

Ike aletlerle birlikte banyodan gelip iğneyi pişirmeye başladı. Sürekli konuşuyordu. “İçip deliriyorsun. Senin bu malı bırakırken daha kötü bir şeye başladığını görmek istemiyorum. Junk bırakan bir sürü herif tanıyorum. Birçoğu Lupita’yla anlaşamıyor. Kağıt başına onbeş peso, üstelik de adamı ancak üç tanesi kesiyor. Hemen içmeye başlıyorlar, iki üç yıldan fazla da yaşamıyorlar.”

“Hadi bitir artık şu işi,” dedim.

“Evet. Bir dakika. İğne tıkanmış.” Ike paltosunun yaka kenarım elleyip iğneyi temizleyecek bir at kılı aranmaya başladı. Konuşmaya devam ediyordu: “Bir keresinde Mary Island’dayız. Teknedeyiz, Albay sarhoş olup suya düştü, üzerinde iki tabanca neredeyse boğuluyordu. Herifi çıkarmak için mahvolduk.” Ike iğnenin içinden üfledi. “Şimdi oldu. Lupita’nın orada takılan bir çocuk vardı. Milletin şapkasını alıp kaçarak idare ettiği için ona El Sombrero diyorlar. Tramvaya yaklaşıyor tam tramvay kalkarken. Uzanıp şapkayı kapıyor ve vınlıyor. Herifi şimdi görmelisin. Bacakları şişmiş, çürüklerle kaplı ve kir içinde, aman Tanrım! Millet bir metre uzağından dolanıyor.” Ike bir elinde damlalık öbür elinde iğne ayakta duruyordu.

“iğne ne oldu?” dedim.

“Tamam. Ne kadar istiyorsun? Beş santigramos kadar? En iyisi beş al.”

İğnenin etki etmesi zaman aldı. Önce yavaşça, sonra artan bir güçle vurdu. Ilık bir banyodaymışım gibi sırtüstü yatağa uzandım.

 

içmeye devam ettim. Günler sonra, sekiz saat boyunca durmaksızın tequila içtiğim için Ship Ahoy’da bayıldım. Bazı arkadaşlar beni eve taşımışlar. Ertesi gün hayatımın en kötü akşamdan kalmalığını yaşadım. Safra gelene kadar her on dakikada bir kusuyordum. Ike çıkageldi. “İçkiyi bırakmalısın, Bili. Çıldırıyorsun.”

Hiç bu kadar hasta olmamıştım. Bulantı bedenimi bir nöbet gibi sarsıyordu. İhtiyar Ike ben tuvalete birkaç kaşık safra kusarken beni tutuyordu. Bir kolunu omuzuma dolayıp bana sarıldı ve yatağa yatmama yardım etti. Öğleden sonra saat beşte, kusmayı bırakıp bir şişe üzüm suyuyla bir bardak sütü yutmayı başardım.

“Burası sidik kokuyor,” dedim. “Kedilerden biri yatakların altına işemiş olmalı.”

Ike yatakların etrafını koklamaya başladı. “Hayır, burada bir şey yok.” Yatağın başucunda da biraz kokladı, orası benim yastıkların üzerinde uzandığı yerde. “Bili, sidik kokan sen­sin!”

“Ne?” Sanki cüzzam belirtisi saptıyormuşum gibi, artan bir korkuyla ellerimi koklamaya başladım. “Allahım!” dedim, midem korkudan buz kesmişti. “Üre zehirlenmesi geçiriyorum! Ike, git bana bir doktor bul.”

“Tamam, Bili, hemen getiriyorum.”

“Öyle beş pesoya reçete yazan serserilerden birini getirme!”

“Tamam, Bili.”

Orada yatıp korkuyu denetlemeye çalıştım. Üre zehirlen­mesiyle ilgili fazla bir şey bilmiyordum. Teksas’tan uzaktan tanıdığım bir kadın, iki hafta boyu sabah akşam saat başı bir şişe bira içip üre zehirlenmesinden ölmüştü. Rollins bana bunu anlatmıştı. “Şişti ve siyah gibi bir renk aldı ve çırpınarak öldü. Bütün ev sidik kokuyordu!”

Gevşedim, iç organlarımı hissedip durumu anlamaya ça­lıştım, ölüm ya da mezar hastalığı belirtisi hissetmiyordum. Kendimi yorgun, hırpalanmış ve zayıf hissediyordum. Kararan odada gözlerim kapalı yatıyordum.

İhtiyar Ike bir doktorla gelip ışığı açtı. Çinli bir doktor- Ike’ın reçetecilerden biri. İşeyebildiğim ve başım ağrımadığı sürece üre olmadığını söyledi.

“Niye böyle kokuyorum?” diye sordum.

Doktor omuz silkti. Ike dedi ki, “Ciddi bir şey olmadığını söylüyor. İçkiyi kesmen gerektiğini söylüyor. Böyle içeceğine ötekine dönsen daha iyi diyor.” Doktor başını salladı. Holden, Ike’ın sesini duyuyordum, doktordan bir morfin reçetesi koparmaya çalışıyordu.

“Ike, bence bu doktor bir şey bilmiyor. Senden şunu isti­yorum. Arkadaşım Rollins’e git -adresini yazacağım sana- ve ondan bana iyi bir doktor göndermesini iste. O bilir çünkü karısı da hastalanmıştı.”

“Peki, tamam,” dedi Ike. “Ama bence paranı çarçur edi­yorsun. Bu doktor gayet iyi.”

“Evet iyi reçete yazıyor.”

Ike gülüp omuz silkti. “Tamam.”

Bir saat sonra Rollins ve bir başka doktorla birlikte geri dönmüştü. Eve girdiklerinde doktor etrafı koklayıp gülümsedi ve Rollins’e dönüp başını salladı. Yuvarlak, Şarklı suratlı güleryüzlü bir adamdı. Ufak bir muayeneden sonra işeyip işeyemediğimi sordu. Sonra Ike’a dönerek hiç kriz geçirip geçirmediğimi sordu.

Ike bana dönüp,”Hiç delirip delirmediğini soruyor,” dedi. “Ona diyeceğim ki, hayır bazen biraz kediyle oynuyor.”

Rollins aksak İspanyolcasıyla her kelimeyi tek tek arayarak konuştu. “Este senor huele muy malo and quiere saber por aut.” (“Bu adam çok kötü kokuyor ve nedenini bilmek istiyor.”)

Doktor bunun henüz başlayan bir üremi olduğunu ama tehlikenin artık geçtiğini söyledi. Bir ay boyunca içki içmemem gerekecekti. Doktor boş bir tequila şişesini eline aldı. “Bun­lardan bir tane daha içersen ölürsün.” Aletlerini kaldırıyordu. Birkaç saatte bir almak üzere bir anti-asid bileşimi için reçete yazdı, benimle ve Ike’la el sıkışıp gitti.

Ertesi gün aşermeye başlayıp ne bulursam yedim. Üç gün boyunca yataktan çıkmadım. Alkolizmin metabolizmadaki çalışması kesilmişti. Yeniden içmeye başladığımda normal içtim ve hiçbir zaman akşamüzerinden önce içmeye başlamadım. Junktan uzak durdum.

 

O sıralarda Amerikalı asker öğrenciler gündüzleri Lola’nın yerini, akşamlar da Ship Ahoy’u işgal ederlerdi. Lola’nın yeri tam olarak bar sayılmazdı. Ufak bir meşrubat ve bira satıcısıydı. İçeri girerken kapının solunda bir kutu dolusu bira, meşrubat ve buz dururdu. Sarı yaldızlı deriyle kaplı, madeni borulardan tabureleri olan bir tezgâh, odanın bir tarafından müzik ku­tusunun oraya kadar uzanıyordu. Masalar tezgâhın karşı­sındaki duvara dizilmişti.Taburelerin ayaklarındaki plastik başlıklar kaybolalı çok olmuştu ve temizlikçi kadın süpürmek için çektiğinde feci bir ses çıkarıyorlardı. Arkada, pasaklı bir aşçının her şeyi bayat bir yağda kızarttığı bir mutfak vardı. Lola’nın yerinde ne geçmiş, ne gelecek vardı. Burası bir bekleme salonuydu.

Lola’da oturmuş gazeteleri okuyordum, bir süre sonra gazeteyi bırakıp etrafa baktım. Yan masada birisi lobotomiden sözediyordu. “Sinirleri kesiyorlar.” Başka bir masada iki genç adam Meksikalı kızları götürmeye çalışıyorlardı. “Mi amigo es muy, muy…” Bir kelime arıyordu. Kızlar kıkırdadılar. Konuşmalarda bir kâbus yavanlığı vardı, barbut muhabbetleri metal borudan taburelere yayılıyor, insanî bütünlük çözülüp kozmik deliliğe dağılıyordu, ölen bir evrende rastlantısal olaylar.

İki aydır Junktan uzaktım. Junkı bıraktığınızda her şey dümdüz görünür ama iğne düzenini hatırlarsın, statik bir Junk korkusu, günde üç kez koluna akıtılan hayatın.

Yan masadan bir mizah dergisi aldım. İki günlüktü. Bıraktım. Yapacak hiçbir şey yok. Gidecek hiçbir yer yok. Karım Acapulco’daydı. Evime doğru gitmeye başlarken bir sokak ötede İhtiyar Ike’ı gördüm.

azı insanları ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar tanırsın, kimileriyse, dokunacak kadar yakınma gelmedikçe emin olamazsın. Junkileri çoğunlukla tâ uzaktan tanırsın, ihtiyar Ike’ı görünce kan basıncımın hazdan yükseldiği bir zaman olmuştu. Junk alırken, torbacı, sevdiği sevene nasıl görünürse öyledir. Holdeki özel adımını, özel kapı vuruşunu bekler, bir şehrin sokaklarında yaklaşan yüzleri süzersin. Görüntüsünün her ayrıntısını hayal edebilirsin, sanki kapının eşiğinde durmuş o bayat torbacı esprisini yapmaktadır: “Seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm. Bir şey bulamadım.” Ötekinin yü­zünde umut ve endişenin oynaşmasını seyretmek, iyiliksever güç duygusunu tatmak; vermenin veya elinde tutmanın gücü. New Orleans’ta Pat hep bu numarayı yapardı. New York’da Bili Gains. İhtiyar Ike elinde hiçbir şey kalmadığına yemin eder sonra cebime bir kağıt atıp, “Bak sende varmış zaten,” derdi.

Ama artık Junkı bırakmıştım. Yine de daha sonra, uyumaya hazırlanırken bir morfin iğnesi fena olmazdı, ya da daha iyisi, bir speedball yarı morfin, yarı kokain. Evin kapısında Ike’a yetiştim. Elimi omuzuna attım, döndü, dişsiz, ihtiyar kadınlarınkine benzeyen Junki suratı beni tanıyınca bir gü­lümsemeyle aydınlandı.

“Merhaba,” dedi.

“Seni görmeyeli yıl oldu,” dedim. “Nerelerdesin?”

Güldü, “içerdeydim,” dedi. “Zaten bıraktığını bildiğim için yanma gelmek istemedim. Tamamen bıraktın mı?”

“Evet, bıraktım.”  ,

“O zaman bir iğne istemezsin değil mi?” İhtiyar Ike gülümsüyordu.

“Yani…” O eski heyecanı hissettim, tıpkı daha önce yatmış olduğun birisine rastlarsın ve birden o heyecan gelir ve ikiniz de yeniden yatacağınızı bilirsiniz.

Ike itiraz eder gibi bir jest yaptı. “Elimde on santigramo var. Bana faydası dokunmaz. Biraz da kokom var.”

“içeri gel,” dedim.

Kapıyı açtım. Ev karanlıktı ve küf kokuyordu. Elbiseler, kitaplar, gazeteler, kirli tabaklar ve bardaklar sandalyelerin etrafına ve masalara ve kirli döşemeye dağılmışlardı. Döküntü bir kanepeden bir tomar dergiyi ittim.

“Otur,” dedim. “Mal üzerinde mi?”

“Evet, zulaladım.” Fermuarını açıp dikdörtgen bir kağıt paket çıkardı- Junki katlayışı, bir uç diğerinin içine geçmiş. Paketin içinde her biri aynı şekilde katlanmış iki ufak paket daha vardı. Kağıtları masanın üzerine koydu. Beni parlak kahverengi gözleriyle izledi. Dişsiz ve sıkıca kapalı olan ağzı, dikilmiş izlenimini veriyordu.

Aletlerimi almak için banyoya gittim. İğne, damlalık ve bir parça pamuk. Mutfak lavabosundaki bulaşık yığını arasından bir çay kaşığı buldum. İhtiyar Ike, uzun bir kağıt şerit koparıp ağzıyla ıslattı ve damlalığın ucuna sardı. İğneyi ıslak kağıttan zıvananın üstüne taktı. Kağıtlardan birini açtı, yağlı kağıdın ani bir kıvrılma hareketiyle muhtevayı dökmemek için özen gösteriyordu.

“Bu koko,” dedi. “Dikkat et sağlam maldır.”

Morfin kağıdını kaşığa boşaltıp biraz su ekledim. Tahminim, yarım ölçü kadardı. On santigramodan ziyade dörde yakın. Morfin eriyene kadar kaşığın altına bir kibrit tuttum. Kokaini ısırmazsın. Bir bıçağın kenarıyla biraz koko ekledim, su görmüş kar gibi eriyiverdi. Koluma eski bir kravat bağladım. Nefesim . heyecandan kesiliyordu ve ellerim titriyordu.

“Bana vurursun değil mi Ike?”

İhtiyar Ike, iğneyi baş parmağıyla diğerleri arasında tutarken bir parmağıyla damara yumuşakça vurdu. Ike işi bilirdi. İğ­nenin damara girişini hayal meyal duydum. Koyu, kırmızı bir kan damlalığa doldu.

“Tamam,” dedi. “Bırakabilirsin.”

Kravatı gevşettim ve damlalık damarıma boşaldı. Kokain kafamı vurdu, tatlı bir sarhoşluk ve gerginlik, buna karşılık morfin gevşeten dalgalar halinde bedenime yayılıyordu.

Ike gülümseyerek, “İyi miydi?” diye sordu.

“Eğer Tanrı daha iyi bir şey yaratmışsa onu kendine sak­lamıştır,” dedim.

Ike içinden su geçirerek iğneyi temizliyordu. “Ee,” dedi sa­lakça, “vademiz geldiğinde orada olacağız zaten, değil mi?”

Kanepeye oturup bir sigara yaktım. İhtiyar Ike mutfağa gidip bir fincan çay yaptı. Kara Piçle ilgili sonu gelmez efsanenin yeni tefrikalarını döktürmeye başladı. “Kara Piç bugünlerde üç herife birden mal veriyor. Üçü de cepçi ve pazarda epeyce para ediyorlar. Polislere para veriyor. Onbeş pesoluk bir iğnede dört santigramo veriyor. Şimdi işleri iyi ya, benimle konuş­muyor, puşt. Bak göreceksin, bir ay bile dayanamayacak. O çocuklardan ilk yakalananla birlikte ona böyle girecek!” Mutfak kapısına gelip parmaklarını şaklattı. “Bir ay bile da­yanamaz.” Dişsiz ağzı nefretle çarpılmıştı.

 

Kefaleti atlatıp Amerika’yı terkettiğimde Junk ateşi henüz yeni ve özel bir şey gibiydi. Ulusal çapta histerinin ilk belirtileri ortadaydı. Louisiana madde bağımlısı olmayı suç sayan bir yasa çıkardı. Yer ve zaman belirlenmediği ve “bağımlı” kavramı açıkça tanımlanmadığı için böyle düzenlenmiş bir yasaya göre hiçbir kanıt gerekli ve hatta ilintili değildir. Kanıtsız ve do­layısıyla mahkemesiz. Bu bir varoluş durumunu cezalandıran bir polis devleti düzenlemesidir. Başka eyaletler Louisiana’yla yarış ettiler. Junk aleyhtarı duygular, tıpkı Nazi dönemindeki anti-semitizm gibi, paranoid bir takıntı halinde yükselirken, mahkumiyetten kurtulma şansımı küçük görüyordum. O yüzden kefaleti atlayıp kalıcı bir biçimde Birleşik Devletlerin dışında yaşamaya karar verdim.

Meksika’da güvenlikteyken, Junk aleyhindeki kampanyayı izledim. Çocuk bağımlılar ve madde satanlara ölüm cezası isteyen Senatörleri okudum. Bana doğru gelmedi bunlar. Kim çocuklardan müşteri tutmak ister? Hiçbir zaman paralan yetmez ve sorgu altında çözülürler. Ana babalar çocuğun Junka ta­kıldığını farkedip yasalara başvururlar. Ya Amerika tarafındaki torbacıların kafayı yediklerini ya da bu çocuk bağımlılar se­naryosunun bütünüyle Junk aleyhtarı duyguları azdırıp yeni yasalar kabul ettirmek için uydurulduğunu düşünüyordum.

Mülteci keşler Meksika’ya sızmaya başladılar. “California’daki serseri-bağımlı yasasına göre iğne izleri altı ay yiyor.” “Washington’da damlalığın cezası sekiz yıl.” “New York’ta satmanın cezası ikiyle on yıl arasında.” Bir grup genç keş her gün benim oraya esrar içmeye geliyorlardı.

Cash vardı, trompet çalan bir müzisyen. Pete vardı, iri yarı bir sarışın, temiz pak bir Amerikan delikanlısı afişi için mo­dellik edebilirdi. Johnny White vardı, karısı ve üç çocuğuyla ortalama bir genç Amerikalıya benziyordu. Martin vardı, İtalyan takımından esmer, yakışıklı bir çocuk. Keşler yeraltına çekilmişti.

Yeni keş lügatini öğrenmiştim: esrar yerine “cigaralık”, “yakalanmak” yerine “enselenmek”, “sağlam”, hoşunuza giden ya da yasalarla sorunu olmayan herhangi bir durumu kasteden çok amaçlı bir kelime. Aynı şekilde, hoşunuza gitmeyen her şey “sakat”. Bu tipleri dinleyerek ABD’deki durum hakkında bir fikir edinmiştim. Kimin kim olduğunu ve konumunun ne olduğunu bilemediğin tam bir kaos devleti. Baba Junkiler bana şöyle derlerdi: “Eğer bir adamın koluna iğne vurduğunu görürsen, Federal polisten olmadığını anlarsın.”

Artık bu gerçek değildi. Martin şunu anlattı bana: “Baronun teki düştü, krizdeyim diyor. ‘Frisco’daki bazı arkadaşlarımızın adlarını veriyor. Böylece diğer iki baro buna eyç veriyorlar ve bir haftadan fazla bunlarla takılıyor. Ve sonra bunların hepsini kapıyorlar. Ben bunlarla değildim çünkü hem herifi gözüm tutmamıştı hem de o sırada eyçe takılmıyordum.

Böylece enselenen bu iki baronun avukatı uyanıyor ki o baro Federal narkotik ajanıymış. Ajan, ispiyon değil. İsmini bile bulmuşlar.”

Ve Cash bana iki keşin birlikte takılıp birinin ötekine rozetini gösterdiği durumlar anlattı.

“Bununla nasıl başedilir ki?” dedi Cash. “Yani bu heriflerin kendileri de muhabbete takılıyorlar. Seni benim gibi adam­lar- tek farkla onlar Babaya çalışıyorlar.”

Artık Narkotik Büro ABD’deki her bağımlıyı hapsetmeyi iş edindiğinden beri daha fazla ajana ihtiyaçları var. Yalnızca daha fazla ajana değil, daha farklı ajanlara. İçki yasağı sırasında nasıl bütün serseriler Maliye’ye doluştularsa, şimdi de bağımlı ajanlar bedava Junk ve dokunulmazlık için bölüme katılıyorlar. Bağımlılık taklidi yapmak zordur. Bağımlı bağımlıyı tanır. Bağımlı ajanlar kendi bağımlılıklarını saklamayı beceriyorlar ya da belki sonuç aldıkları için hoşgörüyle karşılanıyorlar. Bağlantı kurmak zorunda olan ya da krize giren bir ajan işine özel bir şevk getirecektir.

Yeni yasayla altı ay yatmış olan Trompetçi Cash, pis bir keçi sakalı ve kara gözlükleri olan ince, uzun bir adamdı. Kaim, deri tabanlı ayakkabılar, pahalı deve tüyü gömlekler ve önünden kemerle bağlanan deri bir ceket giyerdi. Üzerinde yüz dolarlık çamaşır, çorap falan taşıdığını görebilirdiniz. Karısının parası vardı ve Cash bunu harcıyordu. Onu tanı­dığımda para bitmek üzereydi. Cash bana anlattı: “Kadınlar bana geliyor. Kadınlar umurumda değil. Beni gerçekten tribe sokan tek şey trompet çalmak.”

Cash tekerlekli bir Junk otlakçısı gibiydi. Reddetmeyi zorlaştırıyordu. Bana küçük miktarlarda -asla kullandığı Junkı karşılamaya yetmeyecek kadar- para ödünç verir, sonra da bütün parasını bana verdiğini ve kodein hapı almak için hiç parasının kalmadığını söylerdi. Bana Junkı bıraktığını söy­lüyordu. Meksika’ya geldiğinde, ona yarım ölçü morfin verdim ve acaip çarpıldı. Sanırım Amerika tarafında sattıkları malı artık doğrudan kağıda kırıyorlar.

Bundan sonra her gün uğrayıp, bir “yarımlık” istemeye başladı. Ya da krizdeki kimseyi geri çeviremeyen İhtiyar Ike’tan Junk otlanırdı. İhtiyar Ike’a herifi sallamasını söyledim ve Cash’e, Junk işinde olmadığımı, hatta İhtiyar İke’ın da aslında bu işi yapmadığını izah ettim. Bu işi bedava yapmadığı kesindi. Kısacası biz Junkilere yardım cemiyeti değildik. Ondan sonra Cash’i pek görmemeye başladım.

 

Amerika’da yeni trip peyote. Harrison Anlaşmasında bundan sözedilmiyor ve baharatçılardan postayla temin etmek mümkün. Hiç peyote denememiştim ve Johnny White’a Meksika’da peyote bulup bulamayacağını sordum.

“Evet,” dedi. “Burada satan bir baharatçı var. Hepimizi evine peyote yemeye davet etti. İstersen sen de gel. Amerika’ya götürüp satabileceğim bir şeyler var mı adamın elinde, ona bakacağım.”

“Niye peyote götürmüyorsun?”

“Dayanmıyor. Birkaç gün içinde çürüyor ya da kuruyor ve artık kafa yapmaz bir hale geliyor.” Baharatçının evine gittik, adam bir çanak dolusu peyote, bir rende ve bir demlik çay getirdi.

Peyote bir tür küçük kaktüs ve sadece toprağın üzerindeki kısmı yeniyor. Buna düğme adı veriliyor. Düğmeler dikenler ve kabuk soyularak hazırlanıyorlar ve bir avokado salatası görünümünü alana kadar rendeleniyorlar. Yeni başlayan birisi için ortalama doz dört düğme.

Peyote’yi çayla birlikte içtik. Birkaç defa boğazımda kalacak gibi oldu. Sonunda hepsini yutup bir şey olsun diye oturup beklemeye başladım. Baharatçı afyon gibi olduğunu iddia ettiği bir kabuk çıkardı. Johnny bunu sigaraya sarıp dolaştırmaya başladı. Pete ve Johnny, “Bu çılgınlık! En harikası bu,” dediler.

Biraz içtim ve hafifçe başım döndü ve boğazım acıdı. Ama Johnny ABD’de bîçare keşlere satmak üzere o felaket kokulu kabuktan biraz satın aldı.

On dakika sonra peyote beni kötü yapmaya başladı. Herkes bana, “Kendini arakla oğlum,” demeye başladı. On dakika daha dayanıp havlu atmak üzere W.C.’ye yöneldim ama kusamıyordum. Bütün bedenim çırpındıran bir spazmla kasılıyor ama peyote bir türlü çıkmıyordu. Ama yerinde de durmuyordu.

Sonunda, peyote, bir kıl yumağı gibi katı bir biçimde, bütün yolu böyle kaskatı geçip boğazımı tıkayarak yukarı geldi. Hayatımda tanıdığım en kötü duyguydu. Sonra, yavaş yavaş trip başladı.

Peyote’nin tribi benzedrin tribine benziyor. Uyuyamıyorsun ve göz kapakların büyüyor. Her şey bir peyote bitkisini an­dırıyor. Whites’lar ve Cash ve Pete’le arabada gidiyordum. Lomas’ta Cash’in evine gidiyorduk. Johnny, “Yolun kenarındaki sıraya bak. Peyote bitkisine benziyor,” dedi.

Bakmak için başımı çevirirken, “ne kadar salakça bir dü­şünce. Millet amma havaya giriyor,” diye düşündüm. Ama gerçekten de sıra peyote bitkisine benziyordu. Gördüğüm her şey peyote bitkisine benziyordu.

Maddenin bir tür gudde faaliyetinden dolayı yüzlerimiz göz atlarından şişti ve dudaklarımız kalınlaştı. Resmen Kızılderililere benziyorduk. Diğerleri kendilerini ilkel hissettiklerini iddia ediyorlar ve otlara yatıp Kızılderililerin davrandığını tahmin ettikleri gibi davranıyorlardı. Benzedrin’le kafa bulmuş gibi olmaktan başka bir değişiklik hissetmedim ben.

Bütün gece oturup Cash’in plaklarını dinledik ve konuştuk. Cash bana Junk alışkanlığını peyote ile bırakmış Frisco’lu bir sürü barodan söz etti. “Peyote kullanmaya başladıklarında Junk istemiyor canları galiba.” Bu Junkilerden biri Meksika’ya gelip Kızılderililerle birlikte peyote almaya başlamış. Bunu sürekli olarak ve büyük miktarlarda kullanıyormuş: bir dozda oniki düğmeye kadar. Çocuk felci olarak teşhis edilen bir hastalıktan ölmüş. Çocuk felci ve peyote zehirlemesinin belirtilerinin benzer olduğu anlaşılıyor.

Ertesi sabah şafağa kadar uyuyamadım, sonra da her dal­dığımda kâbus gördüm. Bir rüyada kuduz olmuştum. Aynaya bakıyorum ve yüzüm değişiyor ve ulumaya başlıyorum. Başka bir rüyada klorofil alışkanlığım varmış. Ben ve beş kadar klorofil bağımlısı ucuz bir Meksika otelinin sahanlığında mal almak üzere bekliyormuşuz. Bir vuruş ve ömür boyu takılı­yorsun. Bitkilere dönüşüyoruz.

 

Genç keşlerde enerji, hayatın anında tadını çıkarabilmek yeteneği yok gibi. Cigaralık ya da Junkın adı bile onları bir kokain iğnesi gibi hareketlendiriyor. Hoplayıp, sıçrayıp ba­ğırmaya başlıyorlar, “Çok oldu! Abi, hadi kafaları kıralım. Hadi kafa yapalım.” Ama bir iğneden sonra, sanki hayata dönmek için biberonun gelmesini bekleyen mütevekkil bir bebek gibi bir sandalyeye düşüyorlar.

İlgilerinin çok sınırlı olduğunu farkettim. Özellikle, cin­sellikle benim kuşağımdan daha az ilgilendiklerine dikkat ettim. Bir kısmı kendilerini cinsellikten hiç zevk almaz olarak tanımladılar. Genç bir adamın kadınlara karşı kayıtsızlığını gözleyerek yanlışlıkla ibne olduğuna inanıp, daha sonra da onun katiyen eşcinsel olmadığını, yalnızca konunun tamamına ilgisiz olduğunu keşfettiğim çok oldu.

 

Bili Gains havlu atıp Meksika’ya taşındı. Onu havaalanında karşıladım. Eyç ve sarı bombayla acayip kafa yapmıştı. Pan­tolonunda, uçakta çengelli iğneyle işini gördüğü yerlerde kan lekeleri vardı. İğneyle bir delik açarsın ve damlalığı deliğin üzerine (içine değil) koyarsın ve solüsyon doğru içeri gider. Bu yöntemle enjeksiyon iğnesine ihtiyaç olmaz ama bunu ancak baba Junkiler becerebilir. Solüsyonu içeri beslerken tam doğru basıncı uygulamak gerekir. Ben bir keresinde denedim ve Junk kenardan fışkırdı ve hepsini kaybettim. Ama Gains etinde bir delik açtığında, delik açık kalıyor, Junkı bekliyordu.

Bili baba bir herifti. Bu işin içindeki herkesi tanırdı. Harika bir ünü vardı ve Junk satan bulundukça mutlaka mal alırdı. Bili toparlanıp Amerika’yı terkettiğine göre durumun gerçekten ümitsiz olduğunu anladım.

“Tabii ki mal alabiliyorum,” diye anlattı bana. “Ama Amerika’da kalırsam sonunda on yıl ceza alacağım.”

Onunla bir iğne vurundum ve şuna ne oldu, buna ne oldu muhabbeti başladı.

“ihtiyar Bart Island’da öldü. Louie the Bell Hop öttü. Tony ve Nick öttüler. Herman içerden çıkamadı. Gimp beşle on yıl arası aldı. Garson Marvin yüksek dozdan öldü.”

Marvin’in her iğne vurulduğunda bayılmasını hatırladım. Onun, ucuz bir otel yatağında, damlalık sanki camdan bir kene gibi kanla dolu olarak damarından sarkarken ve yüzü dudaklarının etrafında mavileşirken gözümün önüne getirebiliyordum.

“Ya Roy?” diye sordum.

“Onu duymadın mı? Ötünce Tombs’ta kendini astı.” An­laşılan kanun Roy’u üç olaydan yakalamış, iki hırsızlık, bir narkotik. Roy Eddie Crump adında kıdemli bir torbacıyı ele verirse üzerindeki bütün cezaları kaldırma sözü vermişler. Eddie yalnızca iyi tanıdığı insanlara mal satardı ve Roy’u ta­nırdı. Eddie’yi ele geçirdikten sonra Roy’a üçkağıt açmışlar. Narkotik cezasını düşürmüşler ama iki hırsızlık cezası kalmış. Böylece Roy, Eddie’nin peşisıra Riker’s Island’a gidecekmiş; Eddie orada Şehir hapishanesindeki azami ceza olan katıksız hücre cezası yatmaktaymış. Roy, Riker’s’a transfer olmak üzere beklediği Tombs’da kendini asmış.

Roy, muhbirlere karşı her zaman hoşgörüsüz ve püriten olmuştur. Bir keresinde bana, “Bir muhbirin kendi kendisiyle nasıl yaşadığını anlayamıyorum,” demişti.

Bill’e çocuk bağımlıları sordum. Başını sallayıp gülümsedi, gizliden kinli bir gülümseme. “Evet, artık Lexington bir sürü küçük çocukla dolu.”

 

Bir gün Mexico City’deki Opera Bar’daydım ve tanıdığım bir politikacıya rastladım. Barda durmuş, yakasında bir peçete, biftek yemekle meşguldü. Lokmalarının arasında bana, bir ons eroin satın almakla ilgilenebilecek birini tanıyıp tanı­madığımı sordu.

Ben de, “Belki” dedim, “Kaça?”

“Beş yüz dolar istiyorlar,” dedi.

Bili Gains’le konuştum ve o “Tamam,” dedi. “Eğer safa yakın bir şeyse ben alırım. Ama lafla olmaz. Önce malı denemem gerek.”

Böylece politikacıyla işi bağlayıp onun bürosuna gittim. Malı bir yüksüğün içinde, bir çekmeceden çıkardı ve bir 45′lik otomatiğin yanına masanın üzerine koydu.

“Ben bu malla ilgili hiçbir şey bilmem,” dedi. “Benim bütün kullandığım kokain.”

Bir parça kağıda biraz maldan döktüm. Bana pek iyi gö­rünmedi. Bir gri-siyahlık var. Sanırım, mutfak ocağı gibi bir yerde “pişirmişler”di.

Gains bir tane vurundu ama zaten sarı bomba ve morfinle o kadar kafa yapmıştı ki bir şey diyemedi. Bu yüzden ben de bir iğne vurunup, “Bu eyç,” dedim, “Ama kesinlikle bir sakatı var.”

Bu arada insanlar büroya girip çıkıyorlardı. Biz orada kanapede oturmuş, kollarımız sıvalı halde ellerimizde iğneler damar ararken kimse bizimle ilgilenmiyordu. Meksikalı bir politikacının bürosunda her şey olabilir.

Sonuç olarak Bili eyçi satın aldı, ben de bir yere gittim ve ertesi güne kadar onu görmedim, parlak bir Meksika sabahı, saat onbir, yatağımın başında duruyor, lacivert paltosu içinde kadavra gibi, gözleri hiç görmediğim kadar parlak, perdeleri kapalı odanın karanlığında pırıl pırıllar. Orada, beyninde birer burgu gibi amatör eyçin tortuları durup duruyordu.

“Yataktan çıkmayacak mısın?” diye sordu. “Bütün yükle­meler gelirken.”

Tedirgin olarak, “Niye?” diye sordum, “Burası siktiğimin çiftliği falan değil… ne yüklemesi..?”

“İyi, saf morfin,” dedi. Sonra, ayakkabılar, paltosu falan üzerinde yatağa yanıma girdi.

“Neyin var?” diye sordum. “Delirdin mi?” Ve parlak boş bakışlı gözlerine baktığımda delirmiş olduğunu anladım.

Onu odasına götürdüm ve eyçten kalana el koydum.

İhtiyar Ike göründü ve Bill’in boğazından aşağı on santimetre laudanum akıttık. Bundan sonra, “iyi, saf morfin yükleme­lerini” bırakıp uykuya daldı.

“Belki ölür,” dedi İhtiyar Ike, “ve suç bana kalır.”

“Eğer ölürse naşla,” dedim, “dinle, cüzdanında altı yüz dolar nakit para var. Niye bırakacakmışsın bunu, bir Meksikalı polis çalsın diye mi.”

Cüzdanı bulmak için her yeri aradık ama bulamadık. Bill’in yattığı döşek dışında her yere baktık.

Ertesi gün Bili zımba gibiydi ama parasını bulamıyordu.

“Zulalamış olmalısın,” dedim. “Döşeğin altına bak.”

Döşeği kaldırdı ve cüzdan açıldı, içi gıcır gıcır paralarla doluydu.

 

 

 

Bu sıralarda ben Junka takılmıyordum ama beklenmedik bir aramada temiz çıkmam zordu. Etrafta her zaman bir miktar esrar oluyordu ve millet benim evi aşı merkezi gibi kullanı­yordu. Bir sürü tehlike göze alıp tek kuruş kazanmıyordum. Artık yeraltından çıkıp güneye gitmenin zamanının geldiğine karar verdim.

Junkı bıraktığında bir hayat tarzını bırakırsın. Bu işi bırakıp piize takılan ve birkaç yıl içinde ölüp giden Junkiler gördüm. Junki eskileri arasında intihar yaygındır. Bir Junki kendi isteğiyle neden Junkı bırakır? Bu sorunun cevabını asla ve­remezsin. Dehşeti ve dezavantajlarıyla ilgili hiçbir bilinçli tanımlama sana Junkı bıraktıracak duygusal gücü vermez. Junkı bırakma kararı hücresel bir karardır ve bir kere bı­rakmaya karar verdikten sonra geriye dönüş, tümüyle, eskiden ondan uzak kalman nasıl mümkün değilse öyle mümkün değildir. Junktan döndüğünde, sanki uzun zaman uzakta kalmış bir adam gibi her şeyi farklı görürsün.

Amazon’un yukarısında, Kızılderililer tarafından kullanılan yage diye bir madde duymuştum. Yage güya telepatik du­yarlılığı artırıyormuş. Kolombiyalı bir bilim adamı yage’den telepathine adını verdiği bir madde damıtmış.

Kendi deneyimlerimden telepatinin bir gerçek olduğunu biliyorum. Telepati ya da herhangi bir başka şeyi kimseye kanıtlamak niyetinde değilim. Telepatiyle ilgili kullanılabilir bilgi istiyorum. Herhangi bir ilişkide aradığım sözsüz sezgi ve duyular düzeyinde temastır, bu da telepatik temastır.

Anladığım kadarıyla yage ile ilgilenen yalnız ben değilim. Ruslar bu maddeyi köle emeğiyle ilgili deneylerde kullanı­yorlar. Otomatik itaat ve düşünce denetimi oluşturmak isti­yorlar. Temel numara. Ne mesai, ne rutin işlemler, bir insanın ruhuna gir ve oradan emirler ver. Bu işin geri tepeceği kesindir çünkü telepati kendi içinde tek yönlü bir düzen değil, bir alıcı verici düzeni hiç değil.

 

Kolombiya’ya gidip yage almaya karar verdim. Bili Gains ihtiyar Ike’la birlikte bu işlerden uzaklaştı. Karımla ben ay­rıldık. Ben güneye gidip Junk gibi daralacağına, açılan ke­sintisiz tribi aramaya hazırım.

Çakmak her şeyi başka bir açıdan görmektir. Çakmak, yaşlanan, tedirgin, sızlanıp duran, korkmuş tenin iddialarından anlık bir özgürleşmedir. Belki yage’de Junk, esrar ve kokainde bulamadığımı bulurum. Yage son vuruş olabilir.

JACK KEROUAC // ALTIN SONZULUK

Posted in Uncategorized on Ekim 8, 2009 by şenol erdoğan

BU KİTABI DAHA ÖNCE FARKLI SİTELERDE YAYIMLAMIŞTIM ZATEN, LAKİN BURADA DA OLMASI GEREKTİĞİNE İNANIYORUM. KEROUAC’IN VAHDETİ VUCÜD İLE VE DE UPANİŞADLAR İLE OLAN DİREK BAĞINTISI VE BİR ANLAMDA DHARMA YAŞAMININ ÖZETİ BU KİTAPTIR, KİTAPTADIR, HER DAİM BANA MUHYİDDİN İBN ARABİ’NİN “ÖZÜN ÜZÜ” YA DA MİRAT’UL İRFAN DEĞERLİ ÇALIŞMALARINI ANIMSATMIŞTIR. JACK KEROUAC POP’UN İÇİNE KURBAN EDİLDİĞİ O ÇOK ESKİ KIŞ GÜNÜNDEN ŞİMDİKİ ZAMANA DEK BAŞTA PENGUİN BOOKS OLMAK ÜZERE KAPİTALİN ÜRETİCİLERİ VE OKUYUCULARI TARAFINDAN ARALIKSIZCA DÜZÜLMEYE DEVAM EDİYOR. ZAMAN BÜYÜDÜKÇE BİLİNÇSİZLİK VE BİLGİSİZLİK DE AYNI ŞEKİLDE BÜYÜYOR. JACK DHARMA BUMS DA BİR ŞEYLER ANLATMA VE KİŞİSEL EKLEKTİĞİNİ DENEYEREK BİR ŞEKİLDE AŞKIN BİRLİĞİNE VARMAYI BULABİLDİ.  REXROTH’UN İDDA ETTİĞİNCE JACK İN DİNE OLAN YÖNELİMİ SADECE BİR İLGİ YA DA ÖZENİM DEĞİLDİ, ELBETTEKİ BİR İKİ ÖNEMLİ KUŞAK ŞAİRİ GİBİ KEŞİŞLİKTE MERTEBE ALAMADI VE OLMADI AMA REXROTH UN SUÇLADIĞINCA DA DEĞİL. Kİ KEROUAC some of the dharma İSMLİ DEHŞET DEFTERLER TOPLAMASINDA BU UZUN VE KESKİN YÜRÜYÜŞÜN TÜM NOTLARINI VE REALİTESİNİ ORTAYA DÖKMÜŞTÜR ZATEN. BU KUTLU ÇALIŞMA JACK’İ VE KUŞAĞI DÜZMEYE ÇALIŞMAYAN TÜM GÜZEL İNSANLARA ZATEN 4 YIL ÖNCE HEDİYE EDİLMİŞTİ, BÜTÜN GERZEKLERİN BİZLERDEN UZAK OLMASI TEMENNİMLE… 

 

kerouac

The Scripture of the Golden Eternity

Altın Sonsuzluk

 

jack kerouack

1960

 

I.
Did I create that sky? Yes, for, if it was anything other than a conception in my mind I wouldnt have said “Sky”-That is why I am the golden eternity. There are not two of us here, reader and writer, but one, one golden eternity, One-Which-It-Is, That-Which- Everything-Is.

 

I.
O göğü ben mi yarattım? Evet, o zihnimdeki bir kavramdan öte bir şey olsaydı ona “Gök” demezdim. Burada okur ve yazar olarak biz yokuz, sadece herşeyi kapsayan altın bir sonsuzluk var. 

2
The awakened Buddha to show the way, the chosen Messiah to die in the degradation of sentience, is the golden eternity. One that is what is, the golden eternity, or, God, or, Tathagata-the name. The Named One. The human God. Sentient Godhood. Animate Divine. The Deified One. The Verified One. The Free One. The Liberator. The Still One. The settled One. The Established One. Golden Eternity. All is Well. The Empty One. The Ready One. The Quitter. The Sitter. The Justified One. The Happy One.

 

2
Yolu gösterecek olan uyanmış Buda, sezginin azalmasıyla ölen Mesih altın sonsuzluktur. Altın sonsuzluk, Tanrı, veyahut Tathagata ismi. İnsan Tanrı o. Sezgili Tanrı. Canlı, tapınılan Tanrı. Özgür kılan. Daima tek. Daimi. Yeri sağlam. Altın sonsuzluk. Herşey Mümkün. Hazır Tanrı. Sözünden dönen. Oturan. Aklanmış ve Huzurlu.

3
That sky, if it was anything other than an illusion of my mortal mind I wouldnt have said “that sky.” Thus I made that sky, I am the golden eternity. I am Mortal Golden Eternity.

3
O gökyüzü ki, o ölümcül aklımın bir aldatmacasından öte bir şey olsaydı “o gökyüzü” demezdim. Onun için yarattım o gökyüzünü, Ben altın sonsuzluğum. Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.

 

4
I was awakened to show the way, chosen to die in the degradation of life, because I am Mortal Golden Eternity.

 

4
Yolu göstermek uyandım, hayatın azalmasıyla ölmek için seçildim, çünkü Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.

5
I am the golden eternity in mortal animate form.

 

5
Ben fani yaşam suretinde altın sonsuzluğum.

6
Strictly speaking, there is no me, because all is emptiness. I am empty, I am non-existent. All is bliss.

6
 

 

Doğruyu söylemek gerekirse, ben yokum, çünkü her şey boş. Ben boşum, Yokum ben. Herşey saadet.

7
This truth law has no more reality than the world.

 

7

Bu gerçek kanunun dünyadan daha çok gerçekliği yok.

8
You are the golden eternity because there is no me and no you, only one golden eternity.

 

8
Sen altın sonsuzluksun çünkü ben sen yokuz, sadece altın bir sonsuzluk mevcut.

9

The Realizer. Entertain no imaginations whatever, for the thing is a no-thing. Knowing this then is Human Godhood.

9

Yaratıcı. Hiçbir yaratımı akılda tutmaz, çünkü bir şey hiçbirşeydir. Bunu anlayan o halde İnsan Tanrıdır.

10
This world is the movie of what everything is, it is one movie, made of the same stuff throughout, belonging to nobody, which is what everything is.

 

10
Bu dünya tümüyle aynı malzemeden yapılmış bir filmdir, kimseye ait olmayan ve herşeyi barındıran bir film.

11
If we were not all the golden eternity we wouldnt be here. Because we are here we cant help being pure. To tell man to be pure on account of the punishing angel that punishes the bad and the rewarding angel that rewards the good would be like telling the water “Be Wet”-Never the less, all things depend on supreme reality, which is already established as the record of Karma earned-fate.

 

11
Hepimiz altın sonsuzluk olmasaydık burada olmazdık. Insana kötülüğü cezalandıran ceza meleği ve iyiliği ödüllendiren ödül meleği konusunda saf olmasını söylemek suya ıslak olmasını söylemekle eşdeğerdedir. Asla daha az yoktur, herşey Karma kazanılmış kader yasasına göre baştan saptanmış yüce gerçekliğe bağlıdır.

 

12
God is not outside us but is just us, the living and the dead, the never-lived and never-died. That we should learn it only now, is supreme reality, it was written a long time ago in the archives of universal mind, it is already done, there’s no more to do.

 

12
Tanrı bizim dışımızda değildir, ama sadece biz yaşayan ve ölüyüz, o asla yaşamaz ve asla ölmez. Öğrenmemiz gereken onun salt yüce gerçeklik olduğudur, çok zaman önce evrensel akıl arşivlerine yazılmış o, çoktan hasıl olmuş, elden bir şey gelmez.

13
This is the knowledge that sees the golden eternity in all things, which is us, you, me, and which is no longer us, you, me.

13
Bu altın sonsuzluğu herşeyde gören bilgi, biz, siz, ben o, ve artık biz, siz, ben yok.

14
What name shall we give it which hath no name, the common eternal matter of the mind? If we were to call it essence, some might think it meant perfume, or gold, or honey. It is not even mind. It is not even discussible, groupable into words; it is not even endless, in fact it is not even mysterious or inscrutably inexplicable; it is what is; it is that; it is this. We could easily call the golden eternity “This.” But “what’s in a name?” asked Shakespeare. The golden eternity by another name would be as sweet. A Tathagata, a God, a Buddha by another name, an Allah, a Sri Krishna, a Coyote, a Brahma, a Mazda, a Messiah, an Amida, an Aremedeia, a Maitreya, a Palalakonuh, 1 2 3 4 5 6 7 8 would be as sweet. The golden eternity is X, the golden eternity is A, the golden eternity is /\, the golden eternity is O, the golden eternity is [ ], the golden eternity is t-h-e-g-o-l-d-e-n-e-t-e-r- n-i-t-y. In the beginning was the word; before the beginning, in the beginningless infinite neverendingness, was the essence. Both the word “god” and the essence of the word, are emptiness. The form of emptiness which is emptiness having taken the form of form, is what you see and hear and feel right now, and what you taste and smell and think as you read this. Wait awhile, close your eyes, let your breathing stop three seconds or so, listen to the inside silence in the womb of the world, let your hands and nerve-ends drop, re-recognize the bliss you forgot, the emptiness and essence and ecstasy of ever having been and ever to be the golden eternity. This is the lesson you forgot.

14
Ona ne isim vereceğiz, aklın ortak sonsuz maddesi mi? Ona esans desek, kimileri onun parfüm, altın, ya da bal anlamına geldiğini düşünebilir. O akıl bile değildir. Tartışılamaz, kelimelere bile dökülemez, sonsuz ve aslında gizemli ve açıklanamaz da değildir. O veya budur o. Altın sonsuzluğu rahatlıkla “Bu” diye adlandırabiliriz. Ama “Bir isimde neler vardır?” diye soruyordu Shakespeare. Bir başka isimle altın sonsuzluk sevgili gibi olacaktır. Bir Tathagata, bir Tanrı, bir Buda, bir Allah, bir Sri Krishna, bir Coyote, bir Brahma, bir Mazda, bir Mesih, bir Amida, bir Aremedeya, bir Maitreya, bir Palalakonuh, 1 2 3 4 5 6 7 8 sevgili gibi olacaktır. Altın sonsuzluk X’dir, altın sonsuzluk A’dır, altın sonsuzluk ^’dır, altın sonsuzluk O’dur, altın sonsuzluk [ ]’dır, altın sonsuzluk a-l-t-ı-n s-o-n-s-u-z-l-u-k-t-u-r. Başlangıçta kelimeydi, başlangıçtan önce, ezeli sonsuzlukta özdü. Hem “tanrı” kelimesi hem kelimenin özü boşluktur. Suret suretini alarak boşluk olan boşluk sureti sizin görüp duyduklarınız, tam şu anda hissettikleriniz, ve tattıklarınız, bu satırları okurken düşündüklerinizdir. Bir süre bekleyin, gözlerinizi kapayın, birkaç dakika nefesinizi tutun, evrenin menşeindeki iç sessizliğe kulak verin, bırakın elleriniz ve sinir uçlarınız unuttuğunuz saadetin, boşluğun, özün, daima olmak ve daima altın sonsuzluk olma vecdinin farkına varsın. Bu unuttuğunuz derstir. 

15
The lesson was taught long ago in the other world systems that have naturally changed into the empty and awake, and are here now smiling in our smile and scowling in our scowl. It is only like the golden eternity pretending to be smiling and scowling to itself; like a ripple on the smooth ocean of knowing. The fate of humanity is to vanish into the golden eternity, return pouring into its hands which are not hands. The navel shall receive, invert, and take back what’d issued forth; the ring of flesh shall close; the personalities of long dead heroes are blank dirt.

 

15
Bu ders çok zaman önce tabiî olarak boşluk ve uyanışla yer değiştiren, ve burada artık gülümsememizle gülümseyen ve surat asmamızla surat asan öteki dünya sistemlerinde öğretildi. O kendi kendine gülümser ve kaş çatar gibi yapan altın sonsuzluğa benzer salt; tıpkı bilmenin sakin okyanusunda bir dalgacık gibi. Insanlığın kaderi altın sonsuzlukta kaybolmak, onun el denemeyecek ellerine konularak yeniden olmaktır. Merkez alacak, tersine çevirecek, ve ileri çıkanı geri alacak; vücudun çanı susacak; uzun süredir ölü kahramanların şahsiyetleri beyaz kirdir.

16
The point is we’re waiting, not how comfortable we are while waiting. Paleolithic man waited by caves for the realization of why he was there, and hunted; modern men wait in beautified homes and try to forget death and birth. We’re waiting for the realization that this is the golden eternity.

16
Beklediğimiz son, beklemek ne rahatsız edici. Paleolotik çağ insanı niçin orada olduğunu farketmek için mağaralarda bekler, ve avlanırdı. Çağdaş insan güzel evlerde bekliyor ve doğumu ve ölümü unutmaya çalışıyor.

17
It came on time.

17
Tam zamanında.

18
There is a blessedness surely to be believed, and that is that everything abides in eternal ecstasy, now and forever.

18
Şüphesiz inanılacak bir kutluluk vardır, ve orada herşey ebedi bir vect içinde bekler, şimdi ve daima.

19
Mother Kali eats herself back. All things but come to go. All these holy forms, unmanifest, not even forms, truebodies of blank bright ecstasy, abiding in a trance, “in emptiness and silence’ as it is pointed out in the Diamond-cutter, asked to be only what they are: GLAD.

19
Ana Kali yeniden kendini yer. Herşey gelir ama gider. Tüm bu kutsal suretler, tanımsızlar, hatta bedensizler, neşeli, coşkun gerçek bedenler Diamond-cutter’da işaret edildiği gibi ‘boşlukta ve sessizlikte’ beklerler, onlardan sadece MEMNUN olmaları beklenir.

20
The secret God-grin in the trees and in the teapot, in ashes and fronds, fire and brick, flesh and mental human hope. All things, far from yearning to be re-united with God, had never left themselves and here they are, Dharmakaya, the body of the truth law, the universal Thisness.

20
Tanrı ağaçlarda ve çaydanlıkta, külde ve hurma yaprağında, ateşte ve tuğlada, bedende ve insanî beklentide saklıdır. Tanrıyla yeniden birleşmeyi arzulamaktan uzak herşey asla birbirlerinden kopmamıştı ve onlar hep buradalar, Dharmakaya, gerçek kanunun bedeni, evrensel Thisness.

21
“Beyond the reach of change and fear, beyond all praise and blame,” the Lankavatara Scripture knows to say, is he who is what he is in time and time-less-ness, in ego and in ego-less-ness, in self and in self-less-ness.

21
“Değişimin ve korkunun gelişinin, tüm övgü ve ayıplamanın ötesinde,” demeyi bilir Lankavatara Scripture, o zamanda ve sonsuzlukta, egoda ve egosuzlukta, kendinde ve kendisizliktedir.

22
Stare deep into the world before you as if it were the void: innumerable holy ghosts, buddhies, and savior gods there hide, smiling. All the atoms emitting light inside wavehood, there is no personal separation of any of it. A hummingbird can come into a house and a hawk will not: so rest and be assured. While looking for the light, you may suddenly be devoured by the darkness and find the true light.

22
Varoluşundan önceki dünyaya iyi bak, ne kadar da ıssız: sayısız kutsal hayaletler, buddhiler, ve orada saklı, gülümseyen tanrılar. Tüm atomlar ışığı dalga içine yayıyorlar, şahsi hiçbir farkları yok. Bir sinekkuşu bir eve gelebilir ama bir atmaca gelmez: onun için rahat ve emin ol. Işığı ararken, birdenbire karanlığa maruz kalabilir ve gerçek ışığı bulabilirsin.

23
Things dont tire of going and coming. The flies end up with the delicate viands.

23
Mahlûklar gidip gelmekten usanmaz. Sineklerin sonu nefis yemeklerle gelir.

24
The cause of the world’s woe is birth, The cure of the world’s woe is a bent stick.

24
Dünya eleminin nedeni doğumdur, dünya eleminin dermanı eğik bir sopadır.

25
Though it is everything, strictly speaking there is no golden eternity because everything is nothing: there are no things and no goings and comings: for all is emptiness, and emptiness is these forms, emptiness is this one formhood.

 

25
O herşey olsa da, doğruyu söylemek gerekirse altın sonsuzluk yoktur çünkü herşey hiçbirşeydir: olaylar, gelişler ve gidişler yoktur: herşey boş olduğu, ve boşluk bu suretler olduğu için, boşluk bir biçimdir.

 

 

26
All these selfnesses have already vanished. Einstein measured that this present universe is an expanding bubble, and you know what that means.

26
Tüm bu kendilikler zaten sona erdi. Einstein bu evrenin kocaman bir hava kabarcığı olduğunu keşfetti, bilirsiniz bu ne anlama gelir.

27
Discard such definite imaginations of phenomena as your own self, thou human being, thou’rt a numberless mass of sun-motes: each mote a shrine. The same as to your shyness of other selves, selfness as divided into infinite numbers of beings, or selfness as identified as one self existing eternally. Be obliging and noble, be generous with your time and help and possessions, and be kind, because the emptiness of this little place of flesh you carry around and call your soul, your entity, is the same emptiness in every direction of space unmeasurable emptiness, the same, one, and holy emptiness everywhere: why be selfy and unfree, Man God, in your dream? Wake up, thou’rt selfless and free. “Even and upright your mind abides nowhere,” states Hui Neng of China. We’re all in heaven now.

27
Böyle kesin fenomen tanımlarını at. Sen güneş zerrelerinin sayılamaz kütlesisin: her zerre bir kutsal emanetler mahfazası. Diğerlerinin ürkekliği seninkiyle eşdeğer, kendilik ya sınırsız sayıda oluşa bölünmüş ya da sonsuz varoluş olarak kimlik kazanmıştır. Nazik ve asil olun, zamanınızda, servette ve yardımda cömert olun, ve kibar olun, çünkü taşıdığınız bu küçük et parçası, mevcudiyetiniz her uzam yönünde aynı boşluktur. Heryerde aynı kutsal boşluk: İnsan Tanrı hayalinde niçin tutsak olsun? Uyan, sen özgürsün. “Aklınız hiçbiryerde eşit ve dikey kalmaz,” der Hui Neng of China. Artık hepimiz cennetteyiz. 

28
Roaring dreams take place in a perfectly silent mind. Now that we know this, throw the raft away.

28
Gürleyen rüyalar son derece sessiz bir akılda meydana gelir. Artık biz bunu biliyoruz. Salı atın.

 

 

 

 

 

29
Are you tightwad and are you mean, those are the true sins, and sin is only a conception of ours, due to long habit. Are you generous and are you kind, those are the true virtues, and they’re only conceptions. The golden eternity rests beyond sin and virtue, is attached to neither, is attached to nothing, is unattached, because the golden eternity is Alone. The mold has rills but it is one mold. The field has curves but it is one field. All things are different forms of the same thing. I call it the golden eternity-what do you call it, brother? for the blessing and merit of virtue, and the punishment and bad fate of sin, are alike just so many words.

29
Sen cimri misin ve sen bayağı mısın, bunlar gerçek günahlar, ve günah sadece yaradılışımıza bağlı bir anlayış. Sen cömert misin ve sen kibar mısın, bunlar gerçek erdemler, ve onlar sadece kavramlar. Altın sonsuzluk günahın ve erdemin ötesindedir, hiçbirşeye bağlı değildir, bağımsızdır, zira altın sonsuzluk Tektir. Saban kulağının küçük dereleri vardır ama o bir saban kulağıdır. Toprağın kıvrımları vardır ama o bir topraktır. Bütün nesneler aynı nesnenin farklı biçimleridir. Ben ona altın sonsuzluk diyorum-sen ona ne diyorsun, kardeşim?

30
Sociability is a big smile, and a big smile is nothing but teeth. Rest and be kind.

30
Girişkenlik geniş bir gülümsemedir, ve geniş bir gülümseme dişlerden başka bir şey değildir. Rahatla ve müşfik ol.

31
There’s no need to deny that evil thing called GOOGOO, which doesnt exist, just as there’s no need to deny that evil thing called Sex and Rebirth, which also doesn’t exist, as it is only a form of emptiness. The bead of semen comes from a long line of awakened natures that were your parent, a holy flow, a succession of saviors pouring from the womb of the dark void and back into it, fantastic magic imagination of the lightning, flash, plays, dreams, not even plays, dreams.

31
GOOGOO denilen, varolmayan o şeytanî şeyi inkar etmeye gerek yok, tıpkı aynı biçimde varolmayan Seks ve Yeniden Doğum denilen o şeytanî şeyi, salt bir boşluk sureti olduğu için, inkar etmeye gerek olmadığı gibi. Semen uyanmış tabiattan oluşan uzun bir hattan gelir, ki o senin ailen, kutsal bir cereyan, karanlık boşluğun menşeinden, fantastik sihirli aydınlık imgeleminden, oyunlardan, rüyalardan dökülen bir kurtarıcılar silsilesidir.

 

 

32
“The womb of exuberant fertility,” Ashvhaghosha called it, radiating forms out of its womb of exuberant emptiness. In emptiness there is no Why, no knowledge of Why, no ignorance of Why, no asking and no answering of Why, and no significance attached to this.

32
“Aşırı verimliliğin menşei,” diyordu Ashvhaghosha ona; biçimleri coşkun boşluğun menşeinden dışarı yayar o. Boşlukta Neden, Neden bilgisi, Nedenin görmezden gelinmesi, Nedenin suali ve cevabı, ve buna bağlı anlam yoktur.

33
A disturbed and frightened man is like the golden eternity experimentally pretending at feeling the disturbed-and-frightened mood; a calm and joyous man, is like the golden eternity pretending at experimenting with that experience; a man experiencing his Sentient Being, is like the golden eternity pretending at trying that out too; a man who has no thoughts, is like the golden eternity pretending at being itself; because the emptiness of everything has no beginning and no end and at present is infinite.

33
Rahatsız ve korkmuş bir insan deneysel olarak rahatsız olmuş ve korkulu ruh halinde görünen altın sonsuzluk gibidir; sakin ve neşeli bir adam o deneyimle denemede bulunan altın sonsuzluk gibidir; Sezgili Varlığını deneyimleyen bir adam onu da deneyen altın sonsuzluk gibidir; düşüncesiz bir adam kendisi gibi olan altın sonsuzluk gibidir; zira herşeyin boşluğunun başı sonu yoktur ve şimdi sonsuzdur.

34
“Love is all in all,” said Sainte Therese, choosing Love for her vocation and pouring out her happiness, from her garden by the gate, with a gentle smile, pouring roses on the earth, so that the beggar in the thunderbolt received of the endless offering of her dark void. Man goes a-beggaring into nothingness. “Ignorance is the father, Habit-Energy is the Mother.” Opposites are not the same for the same reason they are the same.

34
“Aşk bütünün içindeki bütündür,” diyordu çağrısı için Sevgiyi seçen ve mutluluğunu ifade eden, kibar bir gülümseme ile yeryüzüne bahçesindeki gülleri döken Azize Therese, fırtınadaki dilenci onun karanlık boşluğunun sonsuz sunumunu alsın diye yapıyordu bunu. “Görmezden gelme babadır, Yaradılış-Enerjisi Anadır.” Zıtlıklar aynı sebebin aynısı değildir.

35
The words “atoms of dust” and “the great universes” are only words. The idea that they imply is only an idea. The belief that we live here in this existence, divided into various beings, passing food in and out of ourselves, and casting off husks of bodies one after another with no cessation and no definite or particular discrimination, is only an idea. The seat of our Immortal Intelligence can be seen in that beating light between the eyes the Wisdom Eye of the ancients: we know what we’re doing: we’re not disturbed: because we’re like the golden eternity pretending at playing the magic cardgame and making believe it’s real, it’s a big dream, a joyous ecstasy of words and ideas and flesh, an ethereal flower unfolding a folding back, a movie, an exuberant bunch of lines bounding emptiness, the womb of Avalokitesvara, a vast secret silence, springtime in the Void, happy young gods talking and drinking on a cloud. Our 32,000 chillicosms bear all the marks of excellence. Blind milky light fills our night; and the morning is crystal.

35
“Toz zerreleri” ve “büyük evrenler” kelimeleri sadece kelimelerdir. Onların belirttikleri fikir sadece fikirdir. çeşitli olgulara bölünmüş, gıdayı içimize ya da dışımıza geçiren burada bu varlık içinde yaşadığımız inancı sadece bir fikirdir. Ölümsüz Zekâmızın yeri eskilerin Bilge Gözü dedikleri gözler arasındaki o çarpıcı ışıkta görülebilir: ne yaptığımızı biliriz; biz rahatsız olmadık. Çünkü biz kart oyunu oynuyor gibi yapan ve onun gerçek, büyük bir rüya, kelimelerin ve fikirlerin zevkli coşkusu, bir film, engin gizli bir sessizlik, bir bulutta içen ve söyleşen mutlu genç tanrılar olduğuna inandıran altın sonsuzluk gibiyiz.  

36
Give a gift to your brother, but there’s no gift to compare with the giving of assurance that he is the golden eternity. The true understanding of this would bring tears to your eyes. The other shore is right here, forgive and forget, protect and reassure. Your tormenters will be purified. Raise thy diamond hand. Have faith and wait. The course of your days is a river rumbling over your rocky back. You’re sitting at the bottom of the world with a head of iron. Religion is thy sad heart. You’re the golden eternity and it must be done by you. And means one thing: Nothing-Ever-Happened. This is the golden eternity.

36
Kardeşinize bir hediye verin, ama hiçbir hediye onu altın sonsuzluk olduğuna ikna etmekle boy ölçüşemez. Bunun gerçek anlayışı gözlerinizden yaşlar getirir. Diğer taraf tam buradadır, affet ve unut, koru ve temin et. Eziyet edenleriniz olacaklardır. Güvenin ve bekleyin. Günlerinizin akışı ardınızda gürüldeyen bir nehirdir. Siz bir demir başla dünyanın üzerinde oturuyorsunuz. Inanç acılı yürektir. Siz altın sonsuzluksunuz ve o tarafınızdan tamamlanmalı. Ve bir şey hiç olmamış bir şey demektir. Bu altın sonsuzluktur.

 

 

 

37
When the Prince of the Kalinga severed the flesh from the limbs and body of Buddha, even then the Buddha was free from any such ideas as his own self, other self, living beings divided into many selves, or living beings united and identified into one eternal self. The golden eternity isnt “me.” Before you can know that you’re dreaming you’ll wake up, Atman. Had the Buddha, the Awakened One, cherished any of these imaginary judgments of and about things, he would have fallen into impatience and hatred in his suffering. Instead, like Jesus on the Cross he saw the light and died kind, loving all living things.

37
Kalinga Prensi o zamanlar Buda böylesi fikirlerden bağımsız olsa da, Buda’nın organlarından ve bedeninden şehvaniyeti ayırdığında, yaşamsal yapılar birçok benlere bölündü, yahut yaşamsal yapılar sınırsız bir benle bütünleşti. Altın sonsuzluk “ben” değildir. Sen, Atman, rüya gördüğünü bilemeden uyanacaksın. Eğer Buda bu hayalî yargılardan herhangibirini el üstünde tutsaydı, acı çekerken sabırsızlığa ve kine teslim olacaktı. Bunun yerine, Çarmıhtaki İsa gibi, tüm hayat nimetlerinden zevk alarak ışığı gördü ve mutlu öldü.

 

38
The world was spun out of a blade of grass: the world was spun out of a mind. Heaven was spun out of a blade of grass: heaven was spun out of a mind. Neither will do you much good, neither will do you much harm. The Oriental imperturbed, is the golden eternity.

38
Dünya bir çimenlik ağzından meydana geldi: dünya bir akıldan meydana geldi. Cennet bir çimen ağzından meydana geldi. Ne çok iyilik, ne çok kötülük yapacaksın. Doğuya özgü ağırbaşlılık altın sonsuzluktur.

39

He is called a Yogi, his is called a Priest, a Minister, a Brahmin, a Parson, a Chaplain, a Roshi, a Laoshih, a Master, a Patriarch, a Pope, a Spiritual Commissar, a Counselor, and Adviser, a Bodhisattva-Mahasattva, an Old Man, a Saint, a Shaman, a Leader, who thinks nothing of himself as separate from another self, not higher nor lower, no stages and no definite attainments, no mysterious stigmata or secret holyhood, no wild dark knowledge and no venerable authoritativeness, nay a giggling sage sweeping out of the kitchen with a broom. After supper, a silent smoke. Because there is no definite teaching: the world is undisciplined. Nature endlessly in every direction inward to your body and outward into space.

39
O bir Yogi’dir, bir Papazdır, bir Brahmin, bir Vaizdir, bir Efendidir, bir Azizdir, bir Şamandır, bir Liderdir ki, kendisinden hiçbirşeyi bir diğer benden ayrı, yüksek yahut alçak düşünmez. Konumlar ve kesin kazanımlar yoktur, gizemli belirti ya da gizli kutsallık yoktur. Kesin öğreti yoktur: dünya disiplinsizdir. Sonsuz olarak her yöndeki doğa bedeninize dahildir ama uzayın içinde değildir.

40
Meditate outdoors. The dark trees at night are not really the dark trees at night, it’s only the golden eternity.

40
Dışarıyı düşün. Gece kararan ağaçlar gerçekten karanlık değilllerdir, o sadece altın sonsuzluktur.

41
A mosquito as big as Mount Everest is much bigger than you think: a horse’s hoof is more delicate than it looks. An altar consecrated to the golden eternity, filled with roses and lotuses and diamonds, is the cell of the humble prisoner, the cell so cold and dreary. Boethius kissed the Robe of the Mother Truth in a Roman dungeon.

41
Everest Dağı kadar büyük bir sivrisinek sandığınızdan çok daha büyüktür: bir atın toynağı göründüğünden daha naziktir. Altın sonsuzluğa vakfedilmiş, güllerle, lotuslarla ve elmaslarla donatılmış bir sunak alçakgönüllü mahkûmun hücresidir; çok soğuk ve ıssız bir hücredir bu. Boethius bir Roma zindanında Ana doğruluğun Elbisesini öptü.

42
Do you think the emptiness of the sky will ever crumble away? Every little child knows that everybody will go to heaven. Knowing that nothing ever happened is not really knowing that nothing ever happened, it’s the golden eternity. In other words, nothing can compare with telling your brother and your sister that what happened, what is happening, and what will happen, never really happened, is not really happening and never will happen, it is only the golden eternity. Nothing was ever born, nothing will ever die. Indeed, it didnt even happen that you heard about golden eternity through the accidental reading of this scripture. The thing is easily false. There are no warnings whatever issuing from the golden eternity: do what you want.

42
Gökyüzünün boşluğunun harabolacağını mı sanıyorsunuz? Her küçük çocuk bilir ki, herkes cennete gidecektir. Hiçbirşeyin hiç olmadığını bilmek hiçbirşeyin hiç olmadığını bilmek değildir gerçekten, o altın sonsuzluktur. Bir başka deyişle, hiçbirşey erkek ve kızkardeşinize ne olduğunu, ne olmakta olduğunu, ve ne olacağını, gerçekte hiç olmadığını, gerçekte hiç olmamakta olduğunu ve asla olmayacağını söylemekle boy ölçüşemez, o altın sonsuzluktur. Hiçbirşey hiç doğmamıştır, hiçbirşey asla ölmeyecektir. Gerçekte, altın sonsuzluk hakkında bu kutsal kitabın şans eseri okunması vasıtasıyla duyduklarınız olmadı bile. Bu olay yanlıştır. Altın sonsuzluktan neyin kaynaklandığına dair uyarılar yoktur. Ne isterseniz yapın.

43
Even in dreams be kind, because anyway there is no time, no space, no mind. “It’s all not-born,” said Bankei of Japan, whose mother heard this from her son did what we call “died happy.” And even if she had died unhappy, dying unhappy is not really dying unhappy, it’s the golden eternity. It’s impossible to exist, it’s impossible to be persecuted, it’s impossible to miss your reward.

43
Hayallerde bile nazik olun, çünkü zaman yok, uzam yok, akıl yok. “O tümüyle doğmamış,” derdi Japon Bankei, annesi bunu oğlundan duymuş: mutlu öldü nitelendirmemiz. Ve o mutsuz ölmüş olsa da, mutsuz ölmek gerçekten mutsuz ölmek değildir, o altın sonsuzluktur. Varolmak imkânsızdır, baskı yapmak imkânsızdır, ödülünüzü kaçırmak imkânsızdır.

44
Eight hundred and four thousand myriads of Awakened Ones throughout numberless swirls of epochs appeared to work hard to save a grain of sand, and it was only the golden eternity. And their combined reward will be no greater and no lesser than what will be won by a piece of dried turd. It’s a reward beyond thought.

44
Sayısız çığır girdabı boyunca sekiz yüz ve dört bin kadar çok Uyandırılmış Benler bir kum tanesi kurtarmak için çok çalışmışa benziyorlardı, ve o altın sonsuzluktur. Ve onların birleştirilmiş ödülü kurutulmuş bir meyva parçasıyla kazanılacaklardan daha küçük veya daha büyük değildir. O düşüncenin ötesinde bir ödüldür.  

45
When you’ve understood this scripture, throw it away. If you cant understand this scripture, throw it away. I insist on your freedom.

45
Bu kutsal kitabı anlamazsanız, ya da anlayamıyorsanız, atın gitsin. Özgürlüğünüzde ısrar ediyorum.

46
O everlasting Eternity, all things and all truth laws are no- things, in three ways, which is the same way: AS THINGS OF TIME they dont exist because there is no furthest atom than can be found or weighed or grasped, it is emptiness through and through, matter and empty space too. AS THINGS OF MIND they dont exist, because the mind that conceives and makes them out does so by seeing, hearing touching, smelling, tasting, and mentally-noticing and without this mind they would not be seen or heard or felt or smelled or tasted or mentally-noticed, they are discriminated that which they’re not necessarily by imaginary judgments of the mind, they are actually dependent on the mind that makes them out, by themselves they are no-things, they are really mental, seen only of the mind, they are really empty visions of the mind, heaven is a vision, everything is a vision. What does it mean that I am in this endless universe thinking I’m a man sitting under the stars on the terrace of earth, but actually empty and awake throughout the emptiness and awakedness of everything? It means that I am empty and awake, knowing that I am empty and awake, and that there’s no difference between me and anything else. It means that I have attained to that which everything is.

46
Sonsuz sonsuzlukta, her şey ve tüm gerçek kanunlar üç yönden hiçbirşeydirler. Onlar ZAMANIN UNSURLARI olarak varolmazlar çünkü bulunabilenden ve kavranabilenden daha ileri bir atom yoktur. O boşluk, madde, ve bir de boş uzaydır. AKLIN UNSURLARI olarak varolmazlar, çünkü kavrayan ve onları gören akıl bunu görerek, duyarak, dokunarak, koklayarak, tadarak, zihnen farkederek yapar ve bu akıl olmadan onlar görülmez, duyulmaz, hissedilmez, koklanmaz, tadılmaz ve zihnen farkedilmezlerdi. Onlar gerçekte onları gören akla bağlıdırlar, kendi başlarına bir hiçtirler, gerçekte sadece zihnin görüntüsüdürler, gerçekte aklın boş görüntüleridirler, cennet bir görüntüdür, herşey bir görüntüdür. Bu sonsuz ama gerçekte boş evrende yeryüzünde yıldızların altında oturan bir adam olduğumu düşünmem ne anlam ifade eder? O benim boş ve uyanık olduğum anlamına gelir. Boş ve uyanık olduğumu biliyorum, başka hiçbirşeyle aramda bir fark yok anlamına gelir. O herşeyin olduğu yere ulaştığım anlamına gelir. 

47
The-Attainer-To-That-Which-Everything-Is, the Sanskrit Tathagata, has no ideas whatever but abides in essence identically with the essence of all things, which is what it is, in emptiness and silence. Imaginary meaning stretched to make mountains and as far as the germ is concerned it stretched even further to make molehills. A million souls dropped through hell but nobody saw them or counted them. A lot of large people isnt really a lot of large people, it’s only the golden eternity. When St. Francis went to heaven he did not add to heaven nor detract from earth. Locate silence, possess space, spot me the ego. “From the beginning,” said the Sixth Patriarch of the China School, “not a thing is.”

47
Herşeyin Olduğu Yere Erişen Sanskrit Tathagata’nın temelde neyin kaldığı hakkında fikirleri yoktur. Hayalî anlam dağlar yapmak için genişledi ve başlangıç noktası söz konusu oldukça köstebek tepesi yapmak için daha bile genişlemiştir. Bir milyon ruh cehennemden gelmedi ama kimse onları görmedi ya da saymadı. Birçok büyük insan geçekte birçok büyük insan değildir, o sadece altın sonsuzluktur. Aziz Francis cennete gittiğinde, oraya ne katıldı, ne de yeryüzünden geri kaldı. Sessizliğin yerini tayin edin, uzama hükmedin, bana egoyu bulun. “Başından beri,” diyordu Çin Okulunun Altıncı Patriği, “o bir şey değildir.”
48
He who loves all life with his pity and intelligence isnt really he who loves all life with his pity and intelligence, it’s only natural. The universe is fully known because it is ignored. Enlightenment comes when you dont care. This is a good tree stump I’m sitting on. You cant even grasp your own pain let alone your eternal reward. I love you because you’re me. I love you because there’s nothing else to do. It’s just the natural golden eternity.

48
Tüm hayatı acısıyla ve zekasıyla seven kimse gerçekten tüm hayatı acısıyla ve zekasıyla seven kimse değildir, o sadece doğaldır. Evren görmezden gelindiğinden iyi bilinir. Açıklama aldırmadığınızda gelir. Bu üzerinde oturduğum iyi bir ağaç kütüğüdür. Sen sonsuz ödülüne dokunmamış kendi acını bile kavrayamazsın. Seni ben olduğun için seviyorum. Seni yapacak başka bir şey olmadığı için seviyorum. O yalnızca tabiî altın sonsuzluktur.

49
What does it mean that those trees and mountains are magic and unreal?- It means that those trees and mountains are magic and unreal. What does it mean that those trees and mountains are not magic but real?- it means that those trees and mountains are not magic but real. Men are just making imaginary judgments both ways, and all the time it’s just the same natural golden eternity.

49
Şu dağların ve ağaçların sihirli ve gerçek-dışı olması ne anlama geliyor. O o dağların ve ağaçların sihirli ve gerçek-dışı olduğu anlamına geliyor. Şu dağların ve ağaçların sihirli değil ama gerçek olması ne anlama geliyor? O o dağların ve ağaçların sihirli değil gerçek olduğu anlamına geliyor. Insanlar her iki durumda da sadece hayalî hükümlerde bulunuyorlar, ve o daima aynı doğal altın sonsuzluktur.

50
If the golden eternity was anything other than mere words, you could not have said “golden eternity.” This means that the words are used to point at the endless nothingness of reality. If the endless nothingness of reality was anything other than mere words, you could not have said “endless nothingness of reality,” you could not have said it. This means that the golden eternity is out of our word-reach, it refuses steadfastly to be described, it runs away from us and leads us in. The name is not really the name. The same way, you could not have said “this world” if this world was anything other than mere words. There’s nothing there but just that. They’ve long known that there’s nothing to life but just the living of it. It Is What It Is and That’s All It Is.

50
Altın sonsuzluk kelimelerden öte bir şey olsaydı, siz ona “altın sonsuzluk” diyemezdiniz. Bu kelimelerin gerçeğin sonsuz hiçliğine işaret etmek için kullanıldığını gösterir. Gerçeğin sonsuz hiçliği kelimelerden öte bir şey olsaydı, ona “gerçeğin sonsuz hiçliği” diyemezdiniz. Bu altın sonsuzluğun ifade gücümüzün ötesinde olduğunu gösteriyor, o tasvir edilmeye direnir ısrarla, o bizden kaçar ve bizi içimize yöneltir. Isim gerçekten isim değildir. Aynı şekilde, bu dünya kelimelerden öte bir şey olsaydı, ona “bu dünya” diyemediniz. Orada yalnızca o vardır. Onun yaşamından daha hayatî bir şey yoktur. Hepsi Bu.

51
There’s no system of teaching and no reward for teaching the golden eternity, because nothing has happened. In the golden eternity teaching and reward havent even vanished let alone appeared. The golden eternity doesnt even have to be perfect. It is very silly of me to talk about it. I talk about it simply because here I am dreaming that I talk about it in a dream already ended, ages ago, from which I’m already awake, and it was only an empty dreaming, in fact nothing whatever, in fact nothing ever happened at all. The beauty of attaining the golden eternity is that nothing will be acquired, at last.

51
Altın sonsuzluğu öğretmek için öğretim sistemi ve ödül yok, zira hiçbirşey olmadı. Altın sonsuzlukta öğretim ve ödül yokolmamıştır hatta. Altın sonsuzluk mükemmel olmak zorunda da değildir. Ondan bahsetmek bence çok aptalca. Ondan bahsediyorum zira şimdi ben ondan çoktan, çağlar önce bitmiş, çoktan uyandığım bir rüyada bahsettiğimi tasavvur ediyorum ki, o boş bir rüyadır sadece, esasen hiçbirşey asla meydana gelmedi. Altın sonsuzluğa ermenin güzelliği sonunda elde edilecek birşeyin olmamasıdır.

52
Kindness and sympathy, understanding and encouragement, these give: they are better than just presents and gifts: no reason in the world why not. Anyhow, be nice. Remember the golden eternity is yourself. “If someone will simply practice kindness,” said Gotama to Subhuti, “he will soon attain highest perfect wisdom.” Then he added: “Kindness after all is only a word and it should be done on the spot without thought of kindness.” By practicing kindness all over with everyone you will soon come into the holy trance, infinite distinctions of personalities will become what they really mysteriously are, our common and eternal blissstuff, the pureness of everything forever, the great bright essence of mind, even and one thing everywhere the holy eternal milky love, the white light everywhere everything, emptybliss, svaha, shining, ready, and awake, the compassion in the sound of silence, the swarming myriad trillionaire you are.

52
Bunlar nezaket ve sempati, anlayış ve cesaret verir. Onlar hediyelerden daha iyidirler. Dünyada neden olmadığına dair sebep yok. Her neyse, nazik olun. Altın sonsuzluk sizsiniz, unutmayın. “Bir kimse nezaketi tatbik ederse,” diyordu Gotama Subuti’ye, “o çok geçmeden en yüksek muhteşem bilgeliğe erişir.” Ardından ekliyordu: “Nezaket herşeyden evvel bir kelimedir ve o nezaket düşüncesi olmadan derhal halledilmelidir.” Nezaketi heryerde herkese göstererek kısa sürede kutsal transa ulaşırsınız. Şahsiyetlerin kesin ayrımları onların gerçekte ne olduklarını gösterecektir.  

53
Everything’s alright, form is emptiness and emptiness is form, and we’re here forever, in one form or another, which is empty. Everything’s alright, we’re not here, there, or anywhere. Everything’s alright, cats sleep.

 

53
Herşey tamam, suret boşluk, boşluk ise surettir, ve biz sonsuza kadar bir ya da birkaç boş surette buradayız

53

Herşey tamam, orda, burda, yahut herhangibir yerde değiliz. Herşey tamam, kediler uyuyor.

54
The everlasting and tranquil essence, look around and see the smiling essence everywhere. How wily was the world made, Maya, not-even-made.

54
Sonsuz ve sakin temel etrafı kesiyor ve heryerde gülümseyen temeli görüyor. Dünya ne kadar kurnazlıkla meydana getirildi, Maya, yaratılmadı bile.

55
There’s the world in the daylight. If it was completely dark you wouldnt see it but it would still be there. If you close your eyes you really see what it’s like: mysterious particle-swarming emptiness. On the moon big mosquitos of straw know this in the kindness of their hearts. Truly speaking, unrecognizably sweet it all is. Don’t worry about nothing.

55
Dünya günışığında. O tümüyle kararsaydı onu göremezdiniz ama o hep orada olurdu. Gözlerinizi kaparsanız onun nasıl olduğunu gerçekten görürsünüz: gizemli boşluk. Ayda büyük sivrisinek bunu kalplerinin şefkatinde bulur. Doğruyu söylemek gerekirse, onu farkına varmadan tadın. Hiçbirşey için üzülmeyin.

56
Imaginary judgments about things, in the Nothing-Ever-Happened wonderful void, you dont even have to reject them, let alone accept them. “That looks like a tree, let’s call it a tree,” said Coyote to Earthmaker at the beginning, and they walked around the rootdrinker patting their bellies.

56
Olaylar hakkındaki hayalî yargılar, onları reddetmek, hatta kabul etmek zorunda değilsiniz. “O bir ağaça benziyor, ağaç diyelim ona,” diyordu Coyote başlangıçta Yaradana, ve onlar karınlarına hafifçe vuran sarhoşun etrafında yürüyorlardı.

57
Perfectly selfless, the beauty of it, the butterfly doesnt take it as a personal achievement, he just disappears through the trees. You too, kind and humble and not-even-here, it wasnt in a greedy mood that you saw the light that belongs to everybody.

57
Son derece kendisiz, kelebek onu şahsi bir başarı olarak kabul etmez, o sadece ağaçların arasında kaybolur. O hırslı bir ruh hâlinde değildi ki sen herkese ait olan ışığı gördün onda.

58
Look at your little finger, the emptiness of it is no different that the emptiness of infinity.

58
Küçük parmağınıza bakın, onun boşluğu sonsuzluğun boşluğundan farklı değildir.

59
Cats yawn because they realize that there’s nothing to do.

59
Kediler esner çünkü onlar yapacak bir şey olmadığını bilirler.

60
Up in heaven you wont remember all these tricks of yours. You wont even sigh “Why?” Whether as atomic dust or as great cities, what’s the difference in all this stuff. A tree is still only a rootdrinker. The puma’s twisted face continues to look at the blue sky with sightless eyes, Ah sweet divine and indescribable verdurous paradise planted in mid-air! Caitanya, it’s only consciousness. Not with thoughts of your mind, but in the believing sweetness of your heart, you snap the link and open the golden door and disappear into the bright room, the everlasting ecstasy, eternal Now. Soldier, follow me! – there never was a war. Arjuna, dont fight! – why fight over nothing? Bless and sit down.

60
Cennette bütün bu çocukluklarınızı hatırlamayacak, hatta “Neden?” diye iç bile çekmeyeceksiniz. Atom zerreleri ya da büyük şehirler, bütün bunlardaki fark nedir? Bir ağaç hâlâ sadece bir kök sarhoşudur. Pumanın buruşuk yüzü amaçsız gözlerle mavi gökyüzüne bakar. Ah tatlı ilahe ve havanın orta yerinde yerleşmiş tarifsiz yeşil cennet. Aklınızda düşünceler olmadan, ama yüreğinizin iman eden ferahlığında, bağlantıyı keser, altın kapıyı açar ve parlak odada, sonsuz esrimede, sonsuz Şimdide kaybolur. Asker, beni tâkip et! – asla bir savaş yoktu. Arjuna, savaşma! Kutsa ve otur.

61
I remember that I’m supposed to be a man and consciousness and I focus my eyes and the print reappears and the words of the poor book are saying, “The world, as God has made it” and there are no words in my pitying heart to express the knowless loveliness of the trance there was before I read those words, I had no such idea that there was a world.

61
Bir adam ve bilinç varsayıldığımı anımsıyorum bakışlarımı sabitliyorum, yazı yeniden beliriyor ve sefil kitabın kelimeleri şöyle şunları söylüyor: “Dünya, Tanrı’nın yarattığı gibi, ve acı çeken kalbimde transın sevimliliğinin bilinmezliğini ifade edecek sözcük yok. Bu kelimeleri okumadan önce bir dünyanın olduğuna dair böyle bir fikrim yoktu.

62
This world has no marks, signs, or evidence of existence, nor the noises in it, like accident of wind or voices or heehawing animals, yet listen closely the eternal hush of silence goes on and on throughout all this, and has been gong on, and will go on and on. This is because the world is nothing but a dream and is just thought of and the everlasting eternity pays no attention to it. At night under the moon, or in a quiet room, hush now, the secret music of the Unborn goes on and on, beyond conception, awake beyond existence. Properly speaking, awake is not really awake because the golden eternity never went to sleep; you can tell by the constant sound of Silence which cuts through this world like a magic diamond through the trick of your not realizing that your mind caused the world.

62
Bu dünyanın işaretleri, izleri, ya da varlık delili, ne de içinde rüzgar vınlaması, hayvan sesleri ya da anırmaları gibi gürültüleri yoktur. Kulak verin, sessizliğin sonsuz suskunluğu bütün bunlar boyunca sürer gider, sürmekte, ve sürecektir. O yüzden dünya bir hayalden başka bir şey değildir. Ve sonsuz sonsuzluk ona dikkat etmez. Geceleyin ayın altında, ya da sessiz bir odada, susun, henüz doğmamışın gizli müzik anlayışı ardında sürüyor, varlığın ötesinde uyanıyor. Doğruyu söylemek gerekirse, uyanık gerçekten uyanık değildir çünkü altın sonsuzluk asla uyumadı; siz bu dünyayı sihirli bir elmas gibi farkına varmama oyununuz yardımıyla kesen Sessizliğin sürekli vasıtasıyla aklınızın bu dünyayı meydana getirdiğini söyleyebilirsiniz. 

 

 

63
The God of the American Plateau Indian was Coyote. He says: “Earth! those beings living on your surface, none of them disappearing, will all be transformed. When I have spoken to them, when they have spoken to me, from that moment on, their words and their bodies which they usually use to move about with, will all change. I will not have heard them.”

63
Amerikan Plato Kızılderilisinin Tanrısı Coyote idi. O şunları söyler: “Yeryüzü! Üstünde yaşayanlar, hiçbirisi görünmez, hep değişeceklerdir. Onlarla konuştuğumda, onlar benimle konuştuklarında, o andan itibaren, sözcükleri ve genellikle hareket etmek için kullandıkları bedenleri hep değişecek. Ben onları duymayacağım.”

64
I was smelling flowers in the yard, and when I stood up I took a deep breath and the blood all rushed to my brain and I woke up dead on my back in the grass. I had apparently fainted, or died, for about sixty seconds. My neighbor saw me but he thought I had just suddenly thrown myself on the grass to enjoy the sun. During that timeless moment of unconsciousness I saw the golden eternity. I saw heaven. In it nothing had ever happened, the events of a million years ago were just as phantom and ungraspable as the events of now, or the events of the next ten minutes. It was perfect, the golden solitude, the golden emptiness, Something-Or- Other, something surely humble. There was a rapturous ring of silence abiding perfectly. There was no question of being alive or not being alive, of likes and dislikes, of near or far, no question of giving or gratitude, no question of mercy or judgment, or of suffering or its opposite or anything. It was the womb itself, aloneness, alaya vijnana the universal store, the Great Free Treasure, the Great Victory, infinite completion, the joyful mysterious essence of Arrangement. It seemed like one smiling smile, one adorable adoration, one gracious and adorable charity, everlasting safety, refreshing afternoon, roses, infinite brilliant immaterial gold ash, the Golden Age. The “golden” came from the sun in my eyelids, and the “eternity” from my sudden instant realization as I woke up that I had just been where it all came from and where it was all returning, the everlasting So, and so never coming or going; therefore I call it the golden eternity but you can call it anything you want. As I regained consciousness I felt so sorry I had a body and a mind suddenly realizing I didn’t even have a body and a mind and nothing had ever happened and everything is alright forever and forever and forever, O thank you thank you thank you.

64
Bahçedeki çiçekleri kokluyordum, ve ayağa kalktığımda derin bir nefes çektim, kan beynime hücum etti, ve çimenlikte ölü uyandım. Açıkçası gevşedim ya da altmış saniye kadar öldüm. Komşum beni gördü ama o sadece güneşin tadını çıkarmak için birden kendimi otlara attığımı düşündü. O zamansız şuursuzluk esnasında altın sonsuzluğu gördüm. Cenneti gördüm. Orada hiçbirşey olmamıştı, bir milyon yıl öncesinin olayları şimdinin ya da sonraki on dakikanın olayları kadar hayali ve kavranamazdı sadece. O muhteşemdi, altın yalnızlıktı, altın boşluktu, şüphesiz mütevazı birşeydi. Daimî bir sessizlik halkası vardı. Canlı ya da cansız olmak, benzerlikler ya da farklılıklar, uzaklık ya da yakınlık söz konusu değildi.

65
This is the first teaching from the golden eternity.

65
Bu altın sonsuzluğun ilk öğretisidir.

 

66
The second teaching from the golden eternity is that there never was a first teaching from the golden eternity. So be sure.

66
Altın sonsuzluğun ikinci öğretisi altın sonsuzluğun birinci öğretisi olmadığıdır. Böylece emin olun.

kerouac’ın kıyı yayınları ilk baskısı yoldayı internetten ücretsiz olarak indirebilirsiniz,

http://subculturia.blogspot.com/2009/02/jack-kerouac-yolda.html

Ken Knabb // Hippi Hayatının Sefaleti üzerine

Posted in Uncategorized on Ekim 6, 2009 by şenol erdoğan

Untitled-1Hippi Hayatın Sefilliği Üzerine Ken Knabb

İmgeler düzenini kuran değerler güçlerini yitiriyor; ahlak, aile, vatanseverlik ve diğerleri ölü birer yığına dönüşmekte. Artık eski roller ve aldatmacalar, insanı gerçek deneyimlerden vazgeçmeye ikna edemiyor. İş adamı, profesör, namuslu işçi, playboy, ev kadını – şimdi bunları kim takar? O egemen kahramanlar, idoller, artık gülünç. Yanlışlama teorisi ise hepten krizde. Değerlerin bu parçalanması serbest deneyimi mümkün kılan bir hareket alanını açtı. Fakat deneyim kendini bilinçli olarak tüm güç mekanizmalarının karşısına koymazsa, kritik an geldiğinde, tüm değerler bir girdapta yitip gittiğinde, boşluğu yeni aldanmalar doldurur; gücün nefret ettiği bir şey varsa o da boşluktur. Hippi’nin memnuniyetsizliği, eski stereotiplerden ayrılığı onun üretimine ve yeni tiplerin benimsenmesine yol açtı. Hippi yaşamı yeni roller (guru, üstad, rock yıldızı), yeni soyut değerler (evrensel sevgi, doğallık, açıklık) ve teselli niyetine yeni mistik aldatmacalar (pasifizm, Budizm, astroloji) yarattı ve tüketti. Böylece tüketimin karşısına geçmişin kültürel yıkıntısı kondu. Hippi’nin getirdiği –ve bir bütün halinde- bizzat yaşadığı bölük pörçük yenilikler ancak sergilenecek bir hayat tarzı sundu. Gerçek yaşamı için mücadele etmek yerine, hippi hayatın soyut bir temsilini, bir imajı üstlendi ve bu görünüşteki değişikliği gerçek bir farklılıkmış gibi lanse etti. Bu yaşam tarzına atfettiği ahlaki ciddiyet de yeni görüntüsüne bağımlılığının ölçütü oldu. Yaşam tarzlarının yayılışı değerlerin yokoluşuyla paralel gelişir, haliyle pazarda sunulan seçenekler arasından tam bir sahte-hayatın seçimi yolunda değerler dağılıp gider. Kasetler, posterler, bol paçalar: Birkaç şey satın almakla hippi olabilirsiniz. “Hippi Kapitalizmi”, “kültürümüzü parçalamakla” suçlanırken, ilk kültürel kahramanların (Leary, Ginsberg, Watts, vb.) kültürel tüketim merkezlerinde bu yeni hayat tarzını teşvik ettiği unutuldu. Kendi kültürel fetişizmleriyle otantik bir hayatın yalan vaadinin birleştirerek, bu yeni tazın reklamcıları olan bu insanlar davalarına yakıştırdıkları bir sözde-mesihliğe soyundular. Gençliği aynı yeni değerlere sahip bir aile olmaya çağırırken bu aileye özgü eşyalara “ilgi çekerek” özendirdiler. Bu “ilgi” aynı zamanda hap kullanımını ve bir hayat görüşünü (Weltanschauung) tümüyle ve eleştirmeden satın almayı içeriyordu. “Gerçek” hippiyle “naylon” hippi arasındaki fark birincinin illüzyonlarının daha derin, kapıldığı aldatmacanın daha saf, daha organik olmasında yatıyordu, ikinci tip hippi ise onları hazır pakette satın alıyordu: astroloji bilgisi bir posterden, doğal özgürlüğü bol paçalardan, Taoculuğu Beatles’dan kotarılmıştı. Gerçek hippi okumuş ve hippi ideolojisinin gelişmesine katkıda bulunmuş olabilirdi, naylon hippi ise o ideolojinin cisimleşmiş ürünlerini satın alırdı. Bu gösterinin tepe taklak olmuş gerçekliğinde yer alan nesnelerle belirlenmiş olan insani özellikler (doğallık, kendini-anlama, toplu yaşam), tüketim idealleri olup çıktı. Çünkü gerçekte olmayan şeylerdi bunlar ve hiç de otantik olmayan hayatta otantiklik illüzyonu bir gereksinime dönüştü. Nasıl ki upuzun vadesi boyunca dini ufuk, mutlu geleceğe iman edenlerin öyle bir hayat tarzını yaratmasının mümkün olamadığı bir çerçeve olduysa, hippi yaşam tarzı da karşı olduğunu sandığı tüketiciliği yeniden üretti. 1950’lerden 1960’lara kadar kayıt endüstrisindeki sözde-devrim tam olarak o endüstrinin nüfusun hoşnutsuz bir kesimi karşısındaki zaferidir. Bu da özgün ünlü kişiler ve simgeler aracılığıyla, tıpkı kendi bağrından çıkardığı kahramanlarla ve özgürleşme hayalleriyle dolu Üçüncü Dünya ülkeleri gibi, ondan uzaklaşmış gençliğin “ulusal özgürleşme”si sayesinde gerçekleşti. Rock festivalleri, “gençlik devrimi”nin başarısı gibi görünmek için umutsuzca çırpınan gençliğin kültürel tüketimine yönelen neo-emperyalist saldırının zafer kutlamalarından başka bir şey değildi. Rock müziği – gençlik “ulus”unun merkezi referans noktası- şarkı sözlerinde gençliğin başkaldırısından bahseder. Sınıfsal ve ulusal sınırları aşarak, onları en gözde eşyalara ulaştırmak için coşkun bir hizmet sunarak genç tüketici militanları küresel bir köprüyle birbirine bağlar. Rock festivallerinde cinsel coşku derin bir vecde dönüşür; saf gösterinin çocukları, rock yıldızlarının totaliter varlığı önünde sefih bir arzuyla sallanırlar. Temelde, maddeleşmiş topluluğun birliğini sağlayan eşyanın çekiciliğidir bu. Woodstock ve Altamont’u birbirinden ayrı kefelere koyanlar, özlerindeki benzerliği görmezden geliyorlar. Bu sözde-festivallerin her birinde artarda gruplar çıkar ve seyirciler tüketimin en vahşi rüyalarının gerçekleştiği bu günler süren sefalete sonuna kadar dayanmak için yanıp tutuşurlar. Fakat bu seyircilerin tek vücutluğu her an bozulup, dağılmanın özünde yatan temel gerçeği –dağılmanın görsel şölenini- gözler önüne serebilir. İnsanlar karşı-kültüre cevap verdiler; çünkü içeriği büyük ölçüde eski dünyanın ve değerlerinin (özellikle, örneğin ilk zamanlarda Ginsberg’in ve Dylan’ın yaptığı gibi) kısmi eleştirisiydi. Geç kapitalizmde, entelektüel kültür pazarında boktan olmayan veya popüler zevk denen şeye hitap eden tüm sanat ve şiir, tutarsız olsun, nihilist olsun, gösteri hayat-sızlığı-ının bir eleştirisi olmak zorundadır. Ama kültür olarak böyle bir eleştiri, sadece eleştirdiği şeyi korumaya hizmet eder. Karşı-kültür, kültürü etkisiz hale getirmeyi başaramadığı için, ancak onun yerine yeni bir zıt kültür, değişmeyen meta-formu için yeni bir içerik getirir. Hippi’nin yanıltıcı iyimserliğinin nedeni kültürel yeniliklerdir: “Bakın, her şey değişiyor.” –Evet, ama sadece şeyler. Görünüşte reddedilen ve yok edilenler dünya kültürünün parça parça yeniden inşasında tekrar üretiliyor. Diğer sanat biçimleri gibi, şarkı sözleri de devrimin silahları olabilir, ama ancak sanatsal olmanın ötesine geçer, harekete geçirici bir pratiğin (praxis), ayrı bir alan olarak açıkça metanın ve kültürün yıkılmasına yönelik bir eylemin parçası olabilirlerse. Haight-Ashbury’de Digger’ların başlattığı proje –şehir içinde sadece kendisine ev sahipliği yapan şehrin atıklarından kendi yaşamını sağlayan “özgür şehir” projesi- aşırı mal bolluğu gerçeğini ve bağış prensibi üzerine kurulu bir hayatın mümkün olduğunu gösterdi. Fakat kapitalizmin toplumsal uygulamasına doğrudan meydan okumadıkça bu girişim, bir iyi niyet gösterisinden (gesture), azimli bir avangart yardım programından ibaretti. Diggers’ın umduğunun aksine, çöpten topladıklarıyla kendini idare eden bu oluşumun çevresindeki eyalet yıkılıp gitmedi. Başlangıçta Diggers hareketi bir başkaldırı eylemi olarak günün ihtiyaçlarına iyi bir cevap teşkil ediyordu. İlk kez San Francisco’daki getto ayaklanmasında (1966) yiyecek dağıtmak için organize olmuşlardı ve o sıralarda yürürlükte olan sokağa çıkma yasağı da işlerini zorlaştırıyordu. Ama bu projeyi devrim iddiasında olmadan sürdürdüler, ilkel bir komünizm ideolojisiyle desteklediler, özgür dağıtım düşüncesini fetişleştirdiler ve bir tür anti-bürokratik vakfa dönüştüler. Sonunda hayır işlerinde hayır işi yapan kurumlardan daha iyi oldular ve kaçaklara “sokak diliyle” evlerine dönmelerini salık vererek, evinden kaçanları barındırmaları konusunda ailelerden gelen radikal eleştirileri hafiflettiler. Haight’de doğrudan ayrımcı şehirleşmeye ve bunu dayatan otoriteye meydan okuyan (yerel Safeway süpermarketinin çalınan mallar yüzünden kapatılması dikkate değerdir) ve çoğunlukla bir oyun anlayışıyla (özellikle sokağa sahip çıkma yolundaki ilk denemeler) başlatılan girişimler oldu. Fakat bu pratikler pasifist ve hümanist etki altında kaldığı için, Haight bir fazilet denemesi, bir isyandan çok bir kampanya olmaktan ileri gidemedi. Eleştirel eylemler, toplumun yaramaz bir çocuk gibi iyi örneğin izinden gideceği yolundaki ütopik bir umut içinde kaybolup gitti. Ütopik olan bağışa dayalı bir toplum fikri değildi, ütopik olan böyle bir hayalin onu içine alan gerçeklik bastırılmadan gerçekleşebileceğine inanmaktı. Eleştirel eylemin dışında sadece peşinden gidilecek idealler vardır; bağış kuralı hümanist psikolojinin “verici tutumu” olabilir. Hippilerin iyilik titreşimleriyle, getto isyanlarındaki pratik diyalektikçilerin meta ekonomisine yaptığı saldırıyı karşılaştırın. İsyancılar kısa bir süre için yeni dünyanın bir başka kuralını keşfettiler: “Herkes istediği gibi…” Getto isyanlarını siyahların mevcut durum karşısında takındıkları tutumun üzücü sonuçları olarak yorumlayan sosyologlar gibi, hippi de yabancılaşmanın sadece bir algı meselesi olduğunu düşünür (“hepsi kafanızın içindedir”). Sosyal hayattaki engellerin nihayetinde baskın gelen fikir ve tutumlar olduğuna inanır, dönüştürülmesi gereken bilinçtir – yani toplumsal pratiğin soyut olan kısmıdır-. Böylece, gerçekliği kendi yorumuna göre kabul edebileceği bir hale sokacak şekilde yeniden yorumlar. “Gevşer”, (kapitalizmin egemen olduğu) çevreyle “uyumlu” olabilmek adına kendini teskin eder. “İyi titreşimler”in çözemeyeceği sorun yoktur, çünkü tüm sorunların nedeni olumsuz duygulardır. Hayal kırıklığı ve sefaleti doğuran “kötü karma”dır. “Bum trip”e (uyuşturucunun ters etkisi) yol açan şey “her şeyle birlikte akamamak”tır. “Ego tripleri” ve “güç tripleri”ne psiko-ahlaki boyutlar vererek toplumdaki fakirliği bunlara bağlar ve herkesin “birbirini sevmesi” gibi soyut bir niyete dayanan mutluluk beklentisine sığınır. Her şey olduğu gibi devam ederken, diyalektik bir aldatmaca sayesinde, o kendi yorumunu kendine saklar: herkes bu yokmuş gibi davranırsa şimdi mevcut olan bu durum yakında sona erer. Hıristiyanlığın bu dünyanın üstünde bir mertebeye yükselme yalanı tam olarak hippinin nasıl da hayatın ötesine geçtiği ve yorumunun fazileti sayesinde orada kalmaya “yazgılı” olduğunun bir ölçütüdür. O kaderini kutsal bir havada, üstünlüğüne olan inançla kabullenir (“hiçbir şeyin umudunu kırmasına izin verme”). Bir öğrenci balosundaki yeni yetmeler gibi herkes dansetmeye, eğlenmeye çağrılır: “Özgür ol!” “Doğal ol!” Yeni düzenin psiko-hümanist polis gücünün sinsi bir fragmanı. Gelişmiş kapitalizmin umutsuz ayrımından doğan hippiler en basit anlamıyla destek için birbirlerine tutunarak tepki verdiler. Ayrımı reddedişleri toplumun illüzyonları arasında hızla kayboldu gitti. Bütün bu sokaklarda dansetmeler, sözde-festivaller ancak gerçek ayrımı ve sefilliği örtmeye yaradı. Kendi hayatını biçimsel kıstaslarla ölçen hippi doğal olarak diğer insanları da aynı şekilde yargıladı. Bir başka uzun saçlıya gülümsemek, karşılıklı birbirini tanıma yanılgısını doğurdu; bu tarz toplumu yapay bir iletişime dönüştü. –Komünden sokak sahnesine, telefon santralinden özel kliniklere, rap merkezlerinden hippi pazarlarına kadar- her yerde karşı kültür yalan bağlardan oluşan bir ağı ayağa kaldırdı. Herkes hippi toplumu denen bu yalan direniş toplumunun, bu küçük kesime hitap eden malların ve gösterilerin işadamları oldu. Bunca insanı hippi muhitine çeken şey otantik bir toplum vaadiydi. Aslında bir süre için Haight Ashbury’de ayrılan bireylerle yaşayan kesim ve ev ve sokak arasındaki sınırlar çökmeye başladı. Fakat bu yaşadığına şükreden bir yeni hayattı. İnsanların paylaştığı, ekonomik veya başka yönden egemen toplumun dışında yaşama arzusu, ekonomik olsun olmasın ancak bu toplumun kıyısında yaşamakla kısmen gerçekleştirilebildiği için, kolektif birleşmenin temeline bir kez daha hayatta kalma koşulunu koydu. Bu çevreye ait bayağı sözler fetişleştirildi ve sosyal ilişkiler karşılıklı hoşgörüyle ve gerçek ayrımın hasıraltı edilmesiyle sağlandı. Şehir dışındaki komünler, yanlış bir tabirle –tek ortaklıkları karşılıklı geri çekilmeleri olan- yeni ilkelleri birleştiren, kendi kendilerine koydukları, yanlış anlaşılmış bir doğaya yabancılaşma krizidir. Bu doğal kaynak onlar için, ilkel komünizmin erotik ilişkisine ve doğayla mistik birleşmeye dönecekleri kutsal bir alandır. Fakat aslında, çoğunlukla toplumun tampon bölgesi görevi gören bu deneysel komün bölgeleri, sadece yeniden keşfedilmiş doğal bir iş ve şamanizm paylaşımından ataerkil sınır boylarına kadar ilk toplumların hiyerarşik düzenini yeniden üretirler. Komün deneyimlerinde, önce oyun gibi sonra ciddi ciddi uygulanan büyü ve ritüelin, teknoloji geri olduğunda ve ilkel bir seviyede kurulduğunda, somut temelleri varken ve ilkel bir seviyede, doğayla oynanan bir oyun teşkil ederken, şimdiki somut olanakların yerine konmaları gülünç kaçıyor: doğayla oynanan, dini meditasyonu çıkarılmış, gerçek bir oyun. Hippi’nin doğayı ve ilkelliği romantikleştirmesi bozulan sosyal düzene gösterilen tek tepki değildir. Feodal toplumun ilkelliğinin yıkılışı, buna benzer bir bozunmanın baş göstermesi üzerine toplumsal olasılıkların bitmesiyle ortaya çıkmıştı. Ama şimdi olay baştan sona gösteriye döndü. Doğayla yabancılaşmasına tepki olarak Hippi, gerçeklikle değilse de en azından görünüşüyle sahip olduğu doğallık ideolojisi sayesinde dönüşür; saçını uzatmak, çıplak ayak dolaşmak, sütyen giymemek ve bir sürü kamp yapmakla doğaya yaklaşır. Bir kez kurulduktan sonra, bu imge çıplak dans eden çiçek çocuklar ve ormana doğru ağır-çekim uzaklaşan sevgili yıldızlarının sonsuz bir fotografik gösterimine, bir nevi filmine döner. Karşı kültür ideologları dini ve mistik eklektizmlerini, bazılarının toplumsal bir devrim için gereken önkoşul olarak ileri sürdükleri “manevi özgürleşme” yolunda yöntem araştırmaları olarak meşrulaştırdılar. Bunların elinde devrim gerçekliği değiştirmeye yarayacak bir öznellik şansı değil, “kafayı değiştirmek”, “kafayı açmak” gibi teknik bir probleme dönüştü. Hippi kışkırtılmış pasifliğin en eski, en yeni yöntemlerinin hevesli ve sürekli bir tüketicisi oldu: meditasyon, ışık gösterileri, multi-media, haplar, halisünasyon posterleri. –Kendisini yaşadığına inandırmak için- heyecan uyandırmaya yarayan her türlü tekniği kullanan hippi uyarıcı bir totaliter çevre yaratır ve kendisini öforik (aşırı enerjik) hissettiren bir pasiflikle oyalar. Zevk düşkünlüğü sadece bir yüksek bilinç durumudur, ne kadar güçsüz de olsa sözde zenginleşmiş bir mutluluktur. Bir heyecanı bırakıp diğerinde kaybolur. Bu metanın anlık yaşamıdır: bir “cıgara” sararsın, stroboskop ışığı açarsın, kuadrofonik müziği dinlersin ve bırakırsın “her şey aksın”. Hippi’nin özgürlükçü savlarına rağmen, haplara ve büyüye bayılması gerçekte çok daha içselleşmiş bir köleleşmeye tutkunluktur. Egemen koşullar dahilinde ve onlara rağmen zorlanımlı kendini iyi hissetme çabasının sonunda kendini “yabancılaşma duygusu”ndan korumaya, onu kovalamaya veya en azından baş edebileceği bir boyuta indirmeye çalışırken bulur. Can sıkıntısından hobiler edinmeye çalışan bir emekli gibi, hippi de sıkıntısını savmak için “kafasını bir şeylere gömer”. Hem işi, hem baba parası yemeyi reddeder ama kendince her ikisine de açıktır. Çalışanların bir “aile” olduğu “hippi şirketlerde”, “anlamlı” işlerde çalışır, kendine yetecek kadar tarım yapar, geçici işler bulur. Kendini ilkel bir zanaatçı olarak hayal eder, zanaatı idealize ederek kendine bir rol geliştirir. Sözde-ilkel (veya sözde-feodal) meşguliyetine yapıştırdığı bu ideolojiyle küçük-burjuva karakterini örtbas eder. Organik besin gibi ilgi alanları, tıktır tıkır para basan yeni işler yavrular. Ama bu işlerin sahipleri kendilerini sıradan iş adamları olarak görmezler çünkü onlar “ürünlerine inanırlar”. Yine de bu heyecanlı yolun sonunda banka vardır. Bu hippinin evcimen özgürlüğü ancak bir yayanınki kadardır. Öğrenci rolünü de reddettiğini düşünür ama, hayat boyu öğrenci kalır. Serbest üniversiteler en beylik yemeklerle en metafizik olanların yan yana konduğu ordövr tabaklarıdır. İdeolojik sınırları içinde hippinin damak zevki sınırsızdır. I Ching okur. Meditasyon öğrenir. Bahçeyle uğraşır. Yeni bir enstrüman seçer. Resim yapar, yemek yapar, mum yapar. Enerjisi bitmek bilmez, ama sürekli boşa gider. Yaptığı hiçbir şeye kusur bulmak mümkün değildir, çünkü hepsi ıvır zıvır işlerdir: Burada gülünç olan, bu meşguliyetler üzerine inşa ettiği illüzyondur. Ona göre bir faaliyet ne kadar basitse o kadar kutsaldır. Gerçekte, kendini verdiği bu faaliyetler, ister kentte, ister köyde olsun, insanı oyalayan yaratıcı eğlencelere bir yenisini, daha ileri seviyede bir gösteri olacak şekilde, kendi yarattığı “boş zamanın” sömürgeleşmesi problemini çözmeye girişen meşgul bir pasiflik anlayışını katar. Soyut bir şekilde geçmişiyle bağlarını koparan hippi sonsuz bir şimdinin yüzeysel bir versiyonunu yaşar. Geçmişten ve gelecekten kopuk, hayatının birbirini izleyen anları birbiriyle bağlantısız uzaklaşma (“trip”) dizileridir. Değişiklik anlayışı seyahat etmektir; çarpık maceraların sürükleyici tüketimi. Onu her zaman rahatlatan “güzel manzara”lar arayarak sürekli ülkeyi boydan boya kat eder. Onunki dur durak bilmeyen bir can sıkıntısıdır. Kafasını iyi tutmak uğrunda satın alabileceği her deneyimi silip süpürür. Arkadaşlarıyla buluştuğunda ortalık kararsız gerilimlerin, şu veya bu göz alıcı çekirdeğin etrafında gezinen yüksüz taneciklerin cirit attığı bir meydana döner. Hippi şehirleşmesi – her zaman kendi sahte topluluğunun güzelce gelişip büyüyebileceği rahat bir ortam yontmaya çalışırlar- hiçbir zaman kendine böyle bir yer bulmakta güçlük çekmemiştir. Gittiklerin yerin sakinleri ise ancak boş boş birbirlerine bakmışlardır, çünkü onlar da turisttir. Haight-Ashbury, rock festivali, hippi muhitleri, ayrımların yok olduğu özgür alanlar sanılır; oysa buralar –başka seviyelerde ayrımların olduğu- atalet bölgeleri, boş zaman tüketimi alanlarıdır. Oregon’da, fazla dikkat çekmeden bir deneme yapmak amacıyla devlet tarafından düzenlenen rock konseri –konserde bedava ot dağıtıldı ve piyasaya çıkmasından önce halisünojen etkileri gözlendi- sadece genel eğilimin sınırını belirleyen bir durumdur: vakti bol turistlere her zaman seve seve yer ayarlanır. Hippi hayatı orijinalinden çok daha aktif bir içeriğe kavuştu. Gösterişli Hippi sözcüğü bile eşitlik fenomeni ve altkültürü göstermekten çok uzaktır, bireyler katılır ve çeşitli aşamalardan geçer. Altkültürün ilk hali sadece ilgi çekmek ve bir araya gelmekle değil, bilinçli bir şekilde kurulması gereken yeni bir dünya kavramına kısmen sahipti. Ama faaliyetlerinden miras kalan gösteri kültürü, en büyük “başarıları”, aslında en büyük yenilgilerinin işaretiydi. 1967’de basın için sembolik bir hippi cenazesi düzenlediklerinde, sundukları şey kendilerini üreten gösteri zihniyetinden hiç ayrılmadıklarını ve ürettikleri gösterinin anlamını hiç anlamadıklarını gösteren teatral bir yenilginin dışavurumuydu. Hippi hareketi, gösteriyle sömürgeleştirilen günlük hayatın büyüyen hoşnutsuzluğunun işaretiydi. Ancak radikal anlamda kendisini egemen sistemin karşısına koymayı başaramadığı için, ancak bir karşı-gösteri yaratmış oldu. Bu karşıtlığın bilinen anlamda politik olması gerektiğinden değil, eğer hippinin bir şeyden haberi olsaydı, devrim vizyonunun politikayla pek uzağa gidemeyeceğini de bilirdi. Aslında hippi yaşamı sadece günlük hayata yönelik bir reform olduğu halde, bulunduğu avantajlı yerden politikada günlük hayata yönelik pratik eleştiriler olmadığını gördü (çünkü günlük hayat “düzgün”dü). İlk hippiler “politik” faaliyetleri kısmen yanlış sebeplerle de olsa (pozitivist, ütopyacı, vs. oldukları için) reddetmekle, onun, sıkıcılığının, ideolojik doğasının ve katılığının da kısmi bir eleştirisini oluşturuyordu. Ken Kesey politikacıların eski dünyaya ait olduğunu söylerken haklıydı. Ama o ve onun gibiler, bunun yanına LSD’den başka bir şey koy(a)mamakla meydanı politikacılara bırakmış oldular. Saf ve basit apolitik tutumları sonunda onları önce biraz politik desteğe sonra da politik hareket tarafından özümsenmeye açık hale getirdi. Bir şekilde eleştirel politik görüşleri olanlar da aynı kaderi paylaştı. Örneğin Ghandici-anarşist sempatizanı olan Gary Snyder, ilk makalelerinden birinde klasik proleterya hareketinin başarısızlığını “bir zihinsel durum” ve “batılı geleneği” olmasına bağlar, ama sonradan gidip üstü kapalı bir şekilde Kara Panterlere destek verir. Politikaya karışmadan önce hippiler bütün bu ütopik “çözüm”ler ve illüzyonlara kandıysa, eğer günlük yaşam eleştirileri hiçbir zaman tarihi temellerinin ve toplumsal bir etkinlik kazanmasına imkan veren maddi güçlerin farkında olmadıysa da, hippilerin ortaya çıkışı tatminsizliğin boyutunu, bunca insanın toplumsal birliğin düz, dar yollarında yürümesinin imkansızlığını gösterdi. Aynı zamanda karşı kültür, ipe sapa gelmese de, yeni bir dünya olasılığını ilan etti, eski düzen içinde yeni bir bütün oluşturmanın başını çeken yollar açtı. Atılmışlığın umutsuzluğundan doğan bu karşı kültür; olumluluğu sayesinde eleştirel eylemlerin yerine ütopik tahminler koydu. Tüm cephelerde karşı kültür bir nekahat öncülü oldu; genelleşmiş ayrımcılıklardan doğan gerçek memnuniyetsizliği yanlış yollara yönlendirdi; sonuçta gereken deneysel araştırma ortamını sağlayarak, potansiyel karşıtlığı kuşatmasında güce hizmet etti.

Nisan 1972

Çeviri: Gözde Genç

BU METIN “UNDERGROUND POETIX”IN 3. SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Çevirmenini ve siteyi ve de dergiyi

KAYNAK GÖSTERMEDEN ALINTILAYAN MEMELİ HAYVAN DEĞİLDİR.

www.cyberzenarchy.wordpress.com

şenol erdoğan

JEAN GENET TANCA’DA // Mohamed Choukri

Posted in Uncategorized on Ekim 4, 2009 by şenol erdoğan

41EiWr7xLhL__SS500_“Jean Genet Tanca’da” ya da “Jean Genet in Tangier”, Mohamed Choukri’nin sıkı çalışmalarından biri. Şükrü ülkemizde Arion yayıncılık tarafından basılmış olan “çıplak ekmek” ile de okuyucu karşısına çıkmış ve bi bok olmamıştı. 6.45 kaybetmeye oynamayı yaşamın kendisi haline getirmiş bir oluşum olarak, boyun borcu gibi Genet Tanca’da eserini Sergül Oğur’un iyi çevirisiyle bastı, bu güzeller güzeli ülke gene yapacağını yaptım kimse kitabın yüzüne bakmadı-ve bunda şaşırılacak ne var ki?-. kitabın önsözü william burroughs’a ait olmasına rağmen türkçe baskıda bilerek bu isim kullanılmadı, oysa bazı götler bu ismi eserin adından daha büyük harflerle yazdılar, daha çok sattırabilmek adına-bu ülkede. ama yazık, avrupada da aynı bok var, Şükrü’nün bu eserini öyle bir sunmuşlar ki: çevirmeni paul bowles mi yazar, önsözü yazan burroughs mu yazar, yoksa derisinin rengi değişik tancalı boktan bi yazar olan muhammed şükrü mü yazar anlayana aşk olsun. neyse Altıkırkbeş Yayınlarınca basılan eserin tamamı aşağıda, kapaklarla birlikte. belki okur birisi. kitap o. okumak için yazıldı!

genet

 

 

ÖNSÖZ

ÖNSÖZ

Bana kalırsa Şükrü’nün Genet Tanca’dayken adlı kitabının bir önsöze hiç ihtiyacı yok. Kitap Jean Genet’nin kusursuz bir portesini çiziyor. Her kim okursa Genet’yi benim onu Chicago’da gördüğüm kadar net bir şekilde görecektir.

“Polisler hiçbir zaman insan olmadı ve insan oldukları gün artık polis olmayacaklar.” Bu kesinlikle böyle. Nasıl ki soğuk algınlığı kuduz olmaktan daha iyiyse. Bazı polisler kabul edilebilir ki diğerlerinden daha iyidir. Fakat kim ikisinden birine yakalanmak ister ki?

“Mutlak hayır ve mutlak evet yoktur. Şu anda burada seninle oturuyorum, ama kolaylıkla oturmuyor da olabilirim.” Genet’yi 1968’de (Esquire için Demokrat Parti Kurultayını takip etmek üzere) Chicago’ya getiren tamamen bir şans meselesiydi.

“Ne Varoluşçuyum ne de saçmacı. Ben bu tür sınıflandırmalara inanmıyorum. Ben sadece bir yazarım; iyi ya da kötü bir yazar.” Ben de bu tür sınıflandırmalara hep aynı derecede tahammülsüz olmuşumdur. Bana da bir Beat mi yoksa bir Kara Mizahçı mı olduğumu sormaları gibi. İyi yazarlık ve kötü yazarlık var. İsim vermek anlamsız.

“Ben daima yazıyordum, hatta bir şeyler yazmayı hiç denemeden önce bile. Bir yazarın kariyeri o yazmaya başladığı anda başlamaz. Kariyer ve yazı daha önce ya da sonra çakışabilir.” Ben otuz beş yaşıma gelene kadar yazmaya başlamadım. Kerouac üzerine -Şükrü’nün notlarını görmeden önce yazılmış olan- bir makalemde tam olarak aynı şeyi söyledim: “Ben hep yazıyordum, gerçek anlamda herhangi bir şey yazmadan uzun zaman önce de.” Bu ortak inanç, Genet ve benim, benim korkunç Fransızcama ve onun var olmayan İngilizcesine rağmen, Chicago’da iletişim kurabilmemizi mümkün kıldı. Kendisini bir Varoluşçu olarak mı yoksa bir Saçmacı olarak mı gördüğünü sorsaydım, iletişim kurmak imkânsız olurdu.

Şükrü’nün notlarını okurken, Jean Genet’yi onun bir filmini izliyormuşçasına açık bir şekilde duydum ve gördüm. Sadece olup biten şeyleri ve kendisine söylenenleri naklederek böylesi bir keskinliğe ulaşmak için insanın eşine az rastlanır bir görüş kabiliyetine ve berraklığına sahip olması gerekir. Şükrü bir yazar.

William S. Burroughs

JEAN GENET TANCA’DA

18 / XI / 68

Café Central’da Gerard Beatty ile oturuyordum. Birden, Bak! Bu Jean Genet! dedi.

Yavaş yavaş yürüyor, elleri ceplerinde, hırpanî. Sabitlenmiş bir şekilde, gözünü dikerek Café Central’ın terasına bakıyor.

Öylece durdu, tamamen arkasını döndü ve Café Fuentes’nin olduğu tarafa baktı. Ardından Café Tanger’i seçti. Gerard’a dedim ki: Onunla tanışmalıyım.

Hayır! Deneme bile.

Neden?

Kabuğuna çekilmiş ve orada yaşıyor.

Onunla iletişim kuramazsın. En azından bana söylenen bu.

Gerard’ın uyarısına aldırmamaya karar verdim. Genet’yi genç bir Faslının yanında otururken görebiliyordum.

Yaklaşık bir saat, yıllar boyunca Tanca’yı ziyaret etmiş ressam ve yazarları listeleyerek oturduk. Bir gözüm, karıncalar gibi birbirine sokularak meydanda dönüp duran insanlarda, diğeri Jean Genet’nin güneş ışığında parlayan kafasındaydı. Kalkmaya hazırlandığını gördüm. Saat üçe geliyordu. Gerard’a dedim ki: Şimdi dikkatle izle. Gerard bağırdı: Sen aklını kaçırmışsın! Ona döndüm ve sırıttım.

Arkamdan itiraz ettiğini duydum: “Bu yaptığın delilik!”

Yürüyordu. Yavaş yavaş ona doğru gittim. Durdu, elleri ceplerinde, azıcık öne doğru eğildi.

Araştırır gibi bana baktı. “Siz Monsieur Genet’siniz, değil mi?”

Bir an duraksadı ve cevap vermeksizin, “Sen kimsin?” dedi.

“Faslı bir yazar,” demeden önce bekledim.

Elini uzattı. “Enchanté.”[1]

Gerard’ı kafe penceresinin ardından beni izlerken gördüm. Şaşırmıştı ve gülümsüyordu.

Siaghines’den yukarı yürüdüğümüz sırada, Genet’ye Tanca’yı sevip sevmediğini sordum.

“Ça va,”[2] dedi fikrini açıklamayarak.

“Dünyadaki en güzel şehirlerden biri olduğunu düşünmüyor musunuz?”

“Kesinlikle hayır! Böyle bir fikri ne verdi sana?”

“Öyle olduğunu duymuştum,” dedim.

“Bu doğru değil. Asya’da çok daha güzel şehirler var.”

Zoco Chico’dan Otel Minzah’a yürüdüğümüz yirmi dakika içinde Faslı yazarlar ve göğüs germeleri gereken yazma ve yayınlatma problemleri hakkında konuştuk. Otelin önüne geldiğimizde bana elini uzattı ve şöyle dedi: “Bu saatlerde hep şekerleme yaparım.” Yarın, istersen Zoco Chico’da buluşabiliriz, öğleden sonra üç gibi.

19 / XI / 68

Café el Menara’ya oturdum. Düşünüyordum: Gelecek mi gelmeyecek mi? Bana göre hâlâ bir önceki gündü, çünkü beklemekte olduğum şey gerçekleşmemişti.

Sonra gelmekte olduğunu gördüm, yavaş yavaş, daha önceki gibi. Ona el salladım. Gözleri parladı ve gülümsedi. Ayağa kalktım. Samimiyetle el sıkıştık.

İfadesi dünkünden daha dostçaydı. Oturduk. Bir bardak nane çayı ısmarladı ve ben de aynısından istedim. Gelip geçenlerin bazıları sokak boyunca aşağı ya da yukarı gidiyorlar ve geri dönmüyorlardı. Bir kısmı ise sabit olarak sokak boyunca turluyordu. Bunların çoğu turist arayan gençler ve oğlanlardı.

“Kitaplarınızdan hiçbirini Arapçaya çevirmemelerinin nedeni anlayamıyorum,” dedim.

“Kuran Arapçasını mı kastediyorsun?”

Kuran Arapçasının Eski Arapça olduğunu açıkladım.

“Bilmiyorum. Kimse bunun için izin istemedi. Belki bir gün isterler, belki istemezler. Bu benim fikirlerimin bu noktada onları ne kadar ilgilendirdiğine bağlı. Kişisel olarak, Arapların inançla ilgili sorulara aşırı duyarlı olduklarını düşünüyorum.”

Yanımda Kırmızı ve Siyah’ın bir nüshası vardı. Sayfaları karıştırdı.

“Bunu seviyor musun?”

“Evet. İlkönce Arapçasını okudum. Şimdi tekrar Fransızcasını okuyorum.” Ve ekledim: “Julien’nin aile yaşamı bazı yönlerden benimki gibi. Özellikle bir yönüyle neredeyse aynı: Monsieur Sorel oğlu Julien’i kasabanın belediye reisine yıllık üç yüz franka kiralamış; babam da beni otuz peseta için bir ay Tetuan’da, yaşadığımız yerde, Ain Khabbaz mahallesinde kafe işleten bir esrarkeşe kiraladı.”[3]

“Senin sorununu anlıyorum ve bu sorunu yaşayan tek kişi de sen değilsin. Edebiyatta bu şekilde asla güzellik bulamazsın. Aklında bu tip bir düşünceyle -bir roman kahramanının yaşamının, kendi yaşamınla bir ilgisi olduğu düşüncesiyle- okumamalısın. Durumları birbirinden ayrı tutmalısın. Senin yaşamın başka hiç kimsenin yaşamı değil.”

Basil’in kişiliğini düşündüm, (Dorian Gray’in Portresi’ndeki) Lord Henry ile sanat ve sanatın sanatçının kişisel yaşamı ile ilişkisi üzerine yaptığı konuşmayı.

“Demek istediğim Julien kendi geçmişimi değişik bir ışıkla görmemi sağlıyor ve bu da şu an için beni teselli ediyor,” diye açıkladım ona.

“Kendini savunmayı reddeden Mersault, (Camus’nün Yabancı’sındaki) bana hapishanedeki Julien’i hatırlatıyor.”

“Bu aynı şey değil,” dedi ve bazı ayrıntılarıyla Stendal’ın yazdığı dönem hakkında konuşmaya başladı. Sonra şöyle dedi: “Ama Camus daha şanslıydı. Yabancı, Fransa’nın artık ordu tarafından yönetilmediği bir devirde yazılmıştı. Bugünün kitaplarının kahramanları reddetmekte daha özgürler. Sevdiği kadın için ölen çok nadirdir. Kadın ona ateş edebilir, ama o hücresinde kadın için hiç sevgi hissetmez ya da giyotine giderken kadının adını tekrarlamaz. Refus obscur hakkında ilk yazanın Kafka olduğunu söyleyebilirsin. Örneğin Dava’daki K.’yı ele alalım. Ona yöneltilen ithamlar çok ağır. İşbirliği yapmalı ama bir davası yok. Yaşamının tehlikede olduğu anda, bir kadınla gülünç aşığı oynuyor.”

“Hemen sonra ona arkadaşı Sartre’ı sordum. İki yıldır onu görmedim,” dedi.

“Kitaplarının çoğunu okudum. Bir gün onunla konuşmak isterdim.”

“Bunun ayarlanması kolay.” Sonra ekledi: “Savaş sonrası Sartre, savaş öncesi Sartre değil. Alman hapishanesinden yeni bir kabukla çıktı. Ben de aynı şekilde. Eğer ikimiz birden kabuklarımızı değiştirmeseydik arkadaş olamazdık.”

“Onunla otele yürüdüm. Yolda ona İspanyolca bilip bilmediğini sordum.”

“Hayır,” dedi. “Ağustosta Chicago’daydım. Orada birkaç kelime öğrendim.”

“Ya İngilizce?”

“Non plus.” [4]

Otelin önünde yeniden randevulaşmadan ona hoşça kal dedim.

20 / XI / 68

Medine’de Brion Gysin ile yürüyor, Calle Bencharqi’den yukarı geliyordu. Beni selâmlamaksızın, Stendahl’ın romanındaki kırmızı rengin açıklamasına girişti. “Dinle! Kırmızı, ordu anlamına gelmiyor, dün sana anlattıklarıma rağmen. Kırmızı, kırmızı pelerin giyen yargıçları temsil ediyor. Yargıçlar için kırmızı ve rahipler için siyah.”

21 / XI / 68

Onunla öğle sonrası bir ara Zoco Chico’da karşılaştık. Bir saat kadar konuştuk. Bana Fas hakkında sorular sordu, kültürü ve ekonomisi ile ilgili sorular. Profesör ve öğrencilerin eğlence saatlerinde mi yoksa okul dışında mı bir araya geldiklerini bilmek istedi.

“Hayır. Ne Faslılar ne de Fransızlar. Burada öğretmen ile öğrenci arasında yüksek bir paravan var.”

“Ama neden?”

“Bilmiyorum.”

Hayal kırıklığına uğramış gibi göründü. Çok geçmeden İslâmiyet ve Hıristiyanlık hakkında konuşmaya başladık; İncilin dört yazarının neler yazdığı ve Kuran’ın vahiy edilişi hakkında konuştuk.

“Kişisel olarak, ben Kuran’ın Matthew, Mark, Luke ve John’dan daha güvenilir olduğuna inanıyorum,” dedi.

Bir an için sessiz kaldık. Hemen sonra yeni bir sohbete başladık. “Ona hiç Arap yazarlardan bir şey okudun mu?” için sordum.

“Maalesef hayır. Sadece Katib Yacine’den birkaç şey. Kendisi benim bir arkadaşımdır.”

Emin olmak için devam ettim: Taha Hüseyin bile mi? Ya da Tevfik el-Hâkim?”

“Onlar kim?”

“İki Mısırlı yazar. Bazı kitapları Fransızcaya ve başka dillere çevrildi. Özellikle Tevfik el-Hâkim.”

“Onları bilmiyorum. Bir gün okumayı umarım.”

24/ IX /69

Bu sabah Gerard Beatty Jean Genet’yi Zoco Chico’da gördüğünü anlattı. Öğleden sonra Café Zagora’daki Brion Gysin’a koştum. Ezilip parçalanmış ayağı, onu yürümekten hâlâ alı koymaya yetecek kadar kötüydü. Benden Otel Minzah’a gitmemi ve yarın öğle vakti vereceği yemek için bir daveti Genet’ye iletmemi istedi.

Onunla lobiden bir ev telefonundan konuştum. Daveti hemen kabul etti ve Parma Manastırı’nı okuyup okumadığımı sorarak devam etti. Kendimi huzursuz hissettim ve cevap vermeden önce güldüm: “Ah, hayır. Henüz değil, ama çok yakında kesinlikle okuyacağım.”

“Sana geçen sene onu okumanı öğütlemiştim,” dedi. “Eğer aşağıya gelmezsem beni affet. Biraz Nembutal haplarından aldım. A demain, chez l’Américain.”[5]

Brion Café Zagora’da beni bekliyordu. Onunla dairesine gittim. Yolda, ayağından ve yazmaya çabaladığı yeni kitabı üzerinde çalışmasına engel olan bazı arkadaşlarından yakınmaya başladı. Parade Bar’a uğradık. Brion bir viski söyledi, ben bir bira aldım. Ayağını harap eden motosiklet kazasına neden olan şeyin Prenses Ruspoli’nin kem gözü olduğu konusunda ısrar etti.

Motosiklete binmeden önce John’la bana attığı o son bakışı hâlâ görebiliyorum. Hiç şüphem yok. O kadın büyü yapıyor.

“Görünüşe göre Genet kasabaya geri dönmüş,” dedim Brion’a.

“Evet,” dedi. “Bir hastaneye gidip, tedavi görmezse yuttuğu Nembutallar onu öldürecek,” diye devam etti.

“En son bir şeyler yazdığından bu yana birkaç yıl geçti,” dedim.

“Daha fazla yazacağını düşünmüyorum,” dedi Brion. “Yapması gerekeni yaptığını hissediyor.”

Onun bazı kitaplarını yeniden okuduğunu söyleyerek devam etti. “O adamın klâsik bir eğitim görmediğine inanamam,” dedi. “Saklamaya çalıştığı bir sır var. Onun yaşamı yüzyılın en büyük edebiyat gizemlerinden bir tanesi.

Genet’nin böyle bir eğitim almış olmasının mümkün olduğunu nasıl düşünebildiğini sordum? Kendisiyle bu konuyu konuştuğunu söyledi, ama Genet, tüm eğitiminin büyümekte olduğu yıllarda tanıdığı hırsız ve serserilerden geldiğinden fazlasını asla söylemezdi. Brion ona düpedüz bunu kabul etmeyeceğini söylemiş ve sözlerine bir Katolik enstitüsünde yetiştirildiğinden şüphelendiğini eklemişti.

“Racine’in dilini sokakta öğrenemezsin,” diye devam etti Brion, “ve eğer Genet Yunanca ve Latince biliyorsa şaşırmam.”

Genet’nin buna nasıl tepki verdiğini sordum.

“Bir parça solgunlaşması ve fazlasıyla şaşırmış görünmesi dışında hiç tepki vermedi. Daha sonra kahkahalar attı ve inkâr etti ve her zamanki hikâyeyi anlattı. Hırsızlar ve pezevenkler. O zamanların, suçluların hepsinin kusursuz Fransızca konuştuğu çok özel bir dönem olduğunu iddia etti! Elimizde dahi Genet ve suçlu Genet var, ama bir başka Genet daha var, ama başka bir daha var, üçüncü bir Genet, gizemli Genet.

25 / IX / 69

Kaptan ellerimizle yedik. Genet yemeğe güçlükle dokunabildi. Yemekten sonra H. din konusunu açarak ortamı canlandırdı. Genet Kuran ile ilgileniyor gibiydi. Derken H. Genet’ye, eğer fakir Faslıların arkadaşlığından hoşlanıyorsa niye Minzah’da kaldığını sordu. Genet güldü.

“Sebebini bilmiyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“Çünkü ben pis bir köpeğim. Minzah’da veya Hilton’da kalıyorum, çünkü seçkin insanların benim gibi pis bir ite hizmet ettiklerini görmekten hoşlanıyorum.”

Hepimiz güldük. “Peki, sen niye pis bir it olasın ki?” diye sordu H.

“Çünkü onların benim hakkımda düşündüğü şey bu.”

Brion sinirleri ayağı yüzünden hâlâ çok bozuktu. Yanımda Varlık ve Hiçlik, Parma Manastırı ve Balkon vardı. Genet Stendhal’ı eline aldı: “Sartre arkadaşım ama Parma Manastırı, Varlık ve Hiçlik’den daha iyi bir kitap.”

“Sartre’ın kitabının anlaşılması çok güç,” dedim. “Üç yılda sadece yüz otuz sayfa okuyabildim. Bazen bir tek cümle yüzünden tekrar başa dönüp yeniden okumaya başlıyorum.”

“Ben de ilk okuduğumda sıkıntı çekmiştim,” dedi Genet. “Bir gün kitabı yanıma alıp Sartre’ın evine gittim ve ona dedim ki: Senin bu kitabın çok zor. Kitabı elimden aldı, içine notlar ve sayılar –bazı bölümleri okumam gereken sırayı bana göstermek için- yazmaya başladı ve dedi ki: Şimdi hiç sıkıntı çekmeden anlayabileceğini düşünüyorum. Doğru söylemişti. Benim için çıkardığı okuma sırasıyla kitabı çok daha kolay okuyabildim.”

“Neden sana gösterdiği sırada yazmadı ki?” diye sordum.

“Uzmanlar için yazdı. En azından bana söylediği bu.”

Derken H. Genet’ye sordu: “Tanrının var olduğuna inanıyor musun?”

Genet güldü. “Bilmiyorum. Bütün bildiğim dünyanın var olduğu. Aslında Tanrı sadece kendi bilir var olup olmadığını.”

“Filozoflar doğru söylüyor,” dedi H. “Tanrı yok.”

Genet, nükteli bir şekilde, “o zaman sen bir ateistsin,” dedi.

Brion’un aşçısı araya girdi. “H. hep böyle, ama niye bir ateist olduğunu açıklayamaz. Sadece yabancılarla birlikte olduğu zaman böyle konuşur. Müslümanlar birlikteyken ikiyüzlü ve korkak davranır, çünkü Tanrının var olduğunu biliyor.”

“Ya sen?” diye bağırdı H. “Niye inandığını açıklayabilir misin?”

“Evet. Tanrı var ve bu yeterli.”

“Tanrı yok ve bu da yeterli.”

Genet’den Balkon’u benim için imzalamasını istedim. İthafı hem Arapça hem Fransızca yazdı.

Yemek masasını saat beş buçuk gibi terk ettik ve Place de France’de Genet’yi uğurladık. Orada iki kızla karşılaştık. H. bir tanesini tanıyordu, şarap ve ot içmek için H.’nin dairesine gittik. Geceleyin bir gürültü beni uyandırdı. H.’nin kızı ağlayarak odama girdi, yarı çıplak durumdaydı ve erkeklerin ne kadar kaba olduklarından yakınarak yanıma oturdu. Onun ardından H. içeri girdi ve geri dönmesi için kızı ikna etti. Hemen sonra benim yanımda yatan kızın da ağladığını fark ettim. ‘Niye ağlıyorsun’ diye sormaya cesaret edemedim.

Gecenin içinden bir düğünün müziği geliyordu. Uzaktan gelen eğlence sesleri beni hep üzer. İnsanoğlu çok kırılgan, diye düşündüm.

26 / IX / 69

Bugün onunla Café el Menara’da buluştum. Kolumun altında Budala ve Arapça bazı dergiler vardı: al-Adab, Maouaqif ve al-Maarifa. Konu üzerine yazan Arap olmayan yazarlardan okuduklarına göre, Arap edebiyatının genel sorunlarla ilgilenmediğini, yalnızca Arap düşüncesine dayandığını söyledi.

“Sınırlarının ötesindeki insanlık, Arap edebiyatını pek ilgilendirmiyor.”

Dedim ki: “Arap eleştirmenlerinin bazıları seni bir Varoluşçu olarak görüyor, geriye kalanlarda senin Saçma ekolüne bağlı olduğunu söylüyor.”

“İrkilmiş halde bana baktı. Kim benim hakkımda bu tür saçmalıklar yazdı?”

“Bazı Arap eleştirmenler.”

“Herkimseler yanılıyorlar. Ne Varoluşçuyum ne de Saçmacı. Ben bu tür sınıflandırmalara inanmıyorum. Ben sadece bir yazarım; iyi ya da kötü bir yazar.

Masaya bir erkek çocuk geldi. Genet şevkle elini sıktı. Bana döndü: “Bir arkadaşım. Onunla geçen sene tanıştım.”

İkisi birbirlerine anlamlı bakışlar attılar, ama hiçbir şey söylemediler. Genet çocukla Fas ve Tunus Arapçasının bir karışımını kullanarak konuştu. Oğlan bir kahkaha attı. Genet çocuğun giydiği eskimiş ayakkabıları işaret etti ve “bir çift yeni ayakkabı ne kadara mal olur?” dedi.

Çocuk mırıldandı: Bin frank.

“Hepsi bu mu?” dedi Genet. Çocuk başını sallayarak onayladı ve Genet ona bin beş yüz frank verirken şöyle bir uyarıda bulundu: “Eğer gidip yeni ayakkabılar satın almazsan sen ve ben artık arkadaş değiliz. Seni görürsem konuşmayacağım.”

Çocuk gülümsedi ve koşup çıktı.

Genet bana döndü. “O parlak bir çocuk. Niye okulda değil?”

Açıkladım.

“Anlıyorum,” dedi.

Hemen sonra ona, Sartre’ın, kitabında onunla ilgili yazdıklarını kabul edip etmediğini sordum.

Duraksamadan cevapladı: “Tabi kabul ediyorum. Sartre ilk yüz sayfayı bana sesli okudu ve bana yazdıklarının uygun olduğunu düşünüp düşünmediğimi, devam edip etmemesi konusunda fikrimin ne olduğunu sordu.”

“Sanırım bazı insanlar onun en önemli temalarından birkaçını, orada açıklamayı, bu konular hakkında yazdığı kitaplarda açıklamaktan daha memnun olduğunu düşünüyorlar. Baudelaire hakkında yazdığı kitap ile ilgili olarak da aynı şeyleri söylüyorlar.”

“Katılmıyorum,” dedi. “Eğer Sartre tüm kitaplarıma ilgi duymuyor olsaydı, o kitabı yazmazdı. Kitaplarımı incelemiş olduğu niçin ne yazdığımı biliyor ve arkadaşlığımız sayesinde de kişisel yaşamımı biliyor. Benimle ilgili fikirlerini şekillendirmek için bu bilgileri kullandı.”

Hemen sonra dedim ki: “Brion bana yazarın oğlu Claudel’in senin için Fransız Konsolosluğunda resmi bir davet vermeyi plânladığını söylüyor.”

“Kabul edemem. Ben asla bu gibi şeylere gitmem. Paris’teki Küba Konsolosu beni tatil için Küba’ya davet etmişti. Fidel Castro arkadaşımdır, ama ondan hiç resmi davet kabul etmem. Birlikte aynı masaya oturduğum tek başkan Pompidou’dur, bu da Fransa’ya dönmesi yasaklanan bazı arkadaşlarımı kabul ettiği içindi. Tüm devletlerden nefret ediyorum. Örneğin, homoseksüelliğim ve sabıka kaydım nedeniyle Birleşik Devletlerde hoş karşılanmıyorum. Sanki Amerika’da hiç sabıkalı ya da homoseksüel yokmuş gibi! Ve Sovyetler Birliği’ne gitmiyorum, çünkü Stalin yönetimindeki Zhdanov orada tüm eserlerimi yasakladı.”

Yanımdaki Budala’yı –Arapça nüshası- aldı. “Bunu kim yazmış?” diye sordu. Ona kitabın ne olduğunu anlattım.

“Ben Karamazov Kardeşleri daha çok seviyorum,” dedi.

“Brion Budala’nın daha iyi olduğunu düşünüyor,” dedim ona.

“Ya sen?”

“Yeni başlıyorum, ama Karamazov Kardeşleri çok beğeniyorum.”

Daha sonra onu Zoco de Fuera’da, çok az tanıdığım uzun boylu, güçlü bir Faslı ile beraber gördüm. Zoco Chico’dan bulvara doğru yukarı çıkıyordum, onlar Sidi Bouabid’e doğru yürüyorlardı. Onları kalabalığın içinde yalnız yürürken görmek bana Hırsızın Günlüğü’nü düşündürttü. Arkadaşı Stilitano ile Barselona sokaklarında da böyle yürürmüş. Eve gidince o paragrafı aradım. Mes vetements étaient sales et pitoyables. J’avais faim et froid. Voici l’époque de ma vie la plus misérable.[6]

Birkaç ay sonra o Faslıyla karşılaştım ve ona Genet’den haber alıp almadığını sordum. “Ha, o zengin Fransız adam mı? Bana biraz para göndereceğini söylemişti, ama hiçbir şey göndermedi. Bu insanlar, bir kere uzaklara gittiler mi, bir daha asla seni düşünmezler.”

27 / IX / 69

Oteline yaklaşıyorduk. Ona Tennessee Williams’tan herhangi bir şey okuyup okumadığını sordum.

“Hayır ve hiçbir şeyini de okumak istemiyorum.”

“Neden?”

“Eserleri hakkında okuduklarım, beni, onların asla ilgimi çekmeyeceği fikrine götürüyor.”

“Kişisel olarak tanımıyor musun?” diye sordum.

“Paris’teyken bir seferinde bana telefon etti. O zaman pekiyi değildim. Bir sonraki gün için randevulaştık, ama sözümü tutmak için çok hastaydım.”

Gerard Beatty’yi bize doğru gelirken gördüm.

Onu Genet’ye tanıttım ve Gerard şevkle Hırsızın Günlüğü hakkında konuşmaya başladı. Sonra Tanca ve Tanca’daki insanlara geçtiler. Gerard birdenbire şöyle dedi: “Burada polisler bile insan. Dün pasaportum yanımda olmadığı için karakola götürdüler, ama birkaç dakika sonra serbest bıraktılar. Onlar insan.”

Anlattığı hikâyenin başından beri açık şekilde sinirlendiği belli olan Genet, birdenbire patladı: “Beni dinle! Çirkinleşiyorsun. Eğer kitaplarımı okuduysan polisler hakkındaki kötü fikirlerimi biliyorsundur. Buna rağmen, orada durup bana ne kadar insan olduklarını anlatabiliyorsun. Polisler asla insan olmamışlardır ve insan oldukları gün, artık polis olmayacaklardır.”

“Özür dilerim,” dedi Gerard. “Ben bu şekilde düşünmüyordum. Ben sadece demek istemiştim ki…”

Genet acele tarafından hoşça kal demiş ve otele girmişti.

28 / IX / 69

Brasserie de France. Edouard Roditi’nin bir arkadaşı olan Abdeslam masamıza geldi, yanıma oturdu ve kulağıma fısıldamaya başladı. “Bu o ünlü Fransız yazar değil mi? Onunla konuşmak istiyorum. Benim için tercümanlık yapacak mısın?”

Ondan para isteyecekmiş gibi görünüyordu ve bu durumdan rahatsız olmuştum. Ne hakkında konuşmak istediğini sordum. “Büyük bir proje hakkında,” diye fısıldadı, projeyi bitirmeme yardımcı olmasını istiyorum.”

Bana konu hâlâ paraymış gibi geliyordu, bu yüzden Genet’nin Arapça bildiğini, onunla kendisinin de konuşabileceğini söyledim.

“Kif entaya, mossieu?”[7] dedi Genet’ye.

“Labess.” Genet gülümsedi ve bir yanıt bekliyormuşçasına bana baktı.

“Bir arkadaşım,” demek zorunda kaldım.

Abdeslam hâlâ benim tercüme etmemi istiyordu. “Bir kitap hazırlıyorum ve onun bu kitap için uzun bir şiir yazmasını istiyorum. Çok uzun. Bunu kitabın başına koyacağım böylece herkes görecek.”

Genet için çevirdim.

“Bu uzun şiirin konusu ne olmalı?” diye sordu.

“Tanca hakkında bir şiir istiyorum,” dedi Abdeslam.

Genet yine gülümsedi. “Ona burada yayıncım olan Gallimard için çalıştığımı söyle. Bir kontrat imzaladığımı ve bir kitap yazmak için avans aldığımı söyle ona. Bu yüzden onun için şiir falan yazamam, uzun ya da kısa.

Eğer Genet bu saçmalık boyunca kusursuz bir ciddiyetle konuşmaya devam etmemiş olsaydı, patlayıp gülmeye başlamış olabilirdim. Abdeslam kendi ismini bile Arapça olarak okunaklı yazamazdı. Muhtemelen Edouard Roditi ona laf arasında ünlü yazarların el yazılarının iyi para ettiğini söylemişti ve Abdeslam’ın kafasında Genet’nin şiiri için hâlihazırda bir müşterisi vardı. Abdeslam ısrar etti. “Ona söyle eğer şimdi yazamıyorsa daha sonra Paris’te yazabilir ve bana gönderebilir.”

Masamıza kötürüm bir çocuk geldi ve Genet ona bin franklık bir banknot verdi, Abdeslam her hareketi izliyordu. Hemen sonra, dışarıda beklemekte olan Mokhter isimli bir cüce içeri daldı ve avucu açık masaya saldırdı. Genet’nin ona verecek hiçbir şeyi yoktu, bu nedenle ona arkadaşıyla –sakat olanla- paylaşmasını söyledi. Bu, kafenin tam ortasında, cüce ve sakat arasında bir kavgaya sebep oldu. Bunu durdurmak için, Genet garsonu çağırdı ve beş yüz frank ödünç vermesini istedi. “Bunu cüceye ver,” dedi bana ve hesabı ödedi.

İkimiz sokakta yürürken Genet, “Kimdi o herif?” diye sordu.

“Şiir isteyen mi? Bir paraşütçü,” dedim. “Ama ordudan ayrıldı ya da atıldı.”

“Burada, Tanca’da ne arıyor?”

Ona gerçeği, adamın turistlerle yatarak hayatını kazandığını söylemeyi düşündüm, ama Genet’nin de gençken aynı şeyi yapmış olduğunu hatırladım. Bu nedenle şöyle söyledim: “Hiçbir şey yapmıyor. Ona her ay para gönderen bir Fransız yazar var.”

“Yani, Fas’ın güvenliğinin bu gibi yaratıkların elinde olduğunu mu söylemek istiyorsun? O, mutfaktaki tabakları yıkamayı bile beceremez.”

29 / IX / 69

ÖĞLEDEN ÖNCE

Onun bizim tarafa geldiğini gördüm ve kız kardeşime şöyle dedim: “Buraya doğru gelen bu adam bizimle birlikte oturacak.”

“O kim?”

“Babam,” dedim gülerek. Bir keresinde ona babamın benden ne kadar nefret ettiğini anlatmıştım, o da manevî babam olmayı teklif etti.”

Gülümsedi. “Zavallı adam! Ne kadar da kirli!”

“Zavallı olan bizleriz,” dedim. “O çok zengin. O ünlü bir yazar.”

“Bu doğru değil!” diye bağırdı kardeşim.

Ayağa kalk ve ona merhaba de,” diye uyardım kardeşimi. Genet, biraz daha yakına geldi ve bize şöyle bir baktı. Sonra kız kardeşime gülümsedi. Elini uzatmak için kardeşim ayağa kalktığında, “kız kardeşim Malina,” dedim.

“Jean,” dedi.

“Kaç yaşındasın?” diye sordu.

“On dört.”

“Bundan daha genç olmadığına emin misin?”

Genet onu gücendirmişçesine cevap verdi: “Hayır! On dört yaşındayım!” Oturdu ve bir viski ısmarladı. Kardeşimin bardaktaki Coca-Cola’sına bakarak, “Peki ya sen? Sen neden viski içmiyorsun?” dedi.

“Ben içki içmem. Ben Müslüman’ım.”

“Ama bazı Müslümanlar içiyor.”

“Sadece inançsız olanlar,” dedi.

Muhammed Zerrad geldi. Genet’nin bir arkadaşıydı. Gençlerin pasaport alabilmesi için hangi evrakların gerektiği ile ilgili uzun bir konuşmaya girdik.

Kız kardeşim gitmek için ayağa kalktı. Genet ayaklandı. Pardon, mademoiselle.

“Tetuan’a geri gidiyor,” dedim. Melike gülümsüyor ve elini onun avucundan geri almaya çalışıyordu.

“Seni önümüzdeki günlerden birinde Tetuan’da göreceğim,” dedi Melikeye, Mağrip dilinde konuşarak.

Malina Genet’nin dağınık görünümüne işaret ettiğinde, Hırsızın Günlüğü’ndeki bir paragrafı hatırladım: “Barrio Chino’da kimsenin aklına giysilerini yıkamak gelmezdi. En fazla gömleğinizi yıkardınız, çoğunlukla da sadece yakayı.” Bugün ayağını sürüyerek yavaşça yürürken ona bakıyor olsaydınız, muhtemelen hâlâ aynı rutini yerine getirmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdiniz. O artık sadece pis ve dar odalarda yaşamıyor ve Stilitano gibi kiraya karşılık haftada bir pansiyoncu kadınla yatmaya razı bir arkadaşa ihtiyaç duymuyordu.

Çeşitli kereler peçe ve çarşaf’ın Faslı kadınlar için doğru giysiler olduğu konusundaki fikrini dile getirmişti. “La femme a toujours été un mystére pour l’homme,”[8] derdi. Erkekleri tahrik eden onun saklı oluşu. Kadın güzel mi değil mi? Faslı kadınlar örtülü iken daha iyi görünüyorlar.

 

29 / IX / 69

ÖĞLEDEN SONRA

Onu otelin girişinde beni beklerken buldum. İçeri girdiğimizde, “Geçen sene burada kalan bir İngiliz arkadaş tarafından davet edilmiş olmama rağmen beni içeri almamışlardı,” dedim.

“Neden?” diye sordu.

“Muhtemelen yeteri kadar iyi giyinmemiş olduğumdan.”

“Tam tahmin ettiğim gibi. Başka bir yere gitmeyi mi tercih ederdin?”

“Hayır! Tam tersine. Daha önce beni almadıkları bir yere seninle gitmek benim için zevk olacak.”

Bahçeye oturduk ve iki viski ısmarladık. Soğuğa rağmen havuzda yüzen genç bir adam vardı.

Tedirginlikle, bir şey söylemeksizin etrafına göz gezdirdi, kafalarımızın üzerine ve sandalyelerin altına baktı. Saklanmış bir mikrofon olmadığından emin olmaya çalıştığı izlenimini edindim. Her şey mümkündü, özellikle Genet gibi bir adamın durumunda.

“Güzel. Hadi senin yazma ve yayımlama problemlerin hakkında konuşalım,” dedi. Sana öğüt vermeyeceğim çünkü benim verebileceğim hiç bir öğüt kendi geleceğin hakkında karar vermene yardımcı olmayacaktır. Sana söyleyebileceğim tek şey, seçim yapmak zorunda olduğun. Ya şu anda burada olduğun gibi kalacaksın; ya da gidip, burada yazamadıklarını yazabileceğin bir yerde yaşayacaksın. Müslümanların Kuran ahlâkının ve geleneklerinin ötesine geçmiş olduklarını düşünüyorum, ama buna rağmen Kuran, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar tarafından da okunmuş ve hâlâ harika olan bir kitap. Yine de Baudelaire, Malarmé ve Rimbaud’nun şiirlerini büyük bir hayranlıkla okuyabilirsin. Neden? Çünkü onların tarzı doğrudan doğruya olağanüstü olmaya dayanır.”

Bir an sonra dedi ki: “Buradaki durum çok dengesiz. Her şey sefaletten ve yoksulluktan kokuşmuş durumda. Burada insan gibi yaşayanlar sadece yabancılar.

30 / IX / 69

Café de Paris’in terasına oturduk. Benim yanımda Camus’nun Veba’sı vardı.

“Bu romanı seviyor musun?” diye sordu bana.

“Evet. Onu ikinci kez okuyorum.”

“Camus’yu çok sever misin?”

“Evet. Onu bir hayli okudum.”

Bir duraksama oldu, ardından ona Camus hakkındaki fikrini sordum.

“Bir öküz gibi yazıyor.”

Güldüm.

Sonra devam etti: “Yazdıklarını hiçbir zaman beğenmedim. Ne de kişiliğini. Onunla geçinmeyi asla beceremezdim.”

“Demek ki ünlü çekişmelerinde Sartre’ın tarafındaydın.”

“Doğal olarak. Camus, düşündüğünden daha çok, hissen birisidir.”

Bir hippi yanımıza kadar geldi ve Genet’ye İngilizce şöyle dedi: “Eserlerinizin büyük bir hayranıyım. Sizi gördüğüme çok memnun oldum.”

Genet bana baktı. Genç adamın söylediklerini tercüme ettim. El sıkıştılar ve hippi Genet gülümserken el sallayarak ve reverans yaparak uzaklaştı. Bana döndü ve şöyle dedi: “Amerikan hippileri harika, ama babaları tahammül edilmez insanlar.”

Abdeslam geldi. Bu sefer Genet’nin yanına oturmaya ve onunla Mağripçe konuşmaya özen gösterdi. Genet tek heceli kelimelerle cevap verdi. Bunun üzerine Abdeslam bana döndü. “Ona güzel parmakları olduğunu söyle,” dedi.

“Güzel parmaklar mı?” diye tekrar ettim şaşırmış bir şekilde.

“Evet, parmaklar! Ona ellerinin güzel olduğunu söyle.”

“Eğer çok istiyorsan kendin söyle. Yavaş konuş, böylece anlayacaktır.”

“Ne söylemeye çalışıyor?” diye sordu Genet kısa bir süre sonra.

“Parmaklarının güzel olduğunu söylüyor.” Genet gözünü dikip hayretle ellerine baktı. Sonra Abdeslam’a baktı ve kahkahaya boğuldu. Abdeslam Genet’nin eline uzandı ve parmak uçlarıyla dokundu. Sonra güzel bir el olduğunu söyledi.

Genet bana döndü. “Ona kel kafam hakkında ne düşündüğünü sor. Ne gibi görünüyor?”

“Ona kafasının da güzel olduğunu söyle,” dedi Abdeslam.

Tercüme ettim.

“Ona deli olduğunu söyle,” dedi Genet. “Kafam maymun kıçı gibi görünüyor.”

1 / X / 69

Café de Paris’in terasında oturuyorduk.

“Bugün kederli görünüyorsun,” dedim ona.

“Ben hep kederliyim ve her zaman niye kederli olduğumu biliyorum,” diye cevap verdi.

“Üzüntüsünü anladım ve daha fazla üzerine gitmedim. Benim de kendi üzüntülerim var.

 

3 / X / 69

Café Zagora.

“İlk romanını yazarken güç zamanlar geçirdin mi?” diye sordum.

“Hayır, pek değil. Çiçeklerin Meryemi’nin ilk elli sayfasını hapisteyken yazdım. Başka bir cezaevine nakledildiğim zaman, yazdıklarım diğer hapishanede kalmıştı. Geri alabilmek için elimden gelen her şeyi yaptım, ama durum ümitsizdi. Ben de kendimi battaniyeme sarmalayıp oturdum ve elli sayfayı güzelce tekrardan yazdım.”

“Otuz yaşını geçene kadar yazmaya başlamadığını biliyorum,” dedim. “Otuz iki ya da otuz üç.”

“Bu doğru.”

“Bundan önce yazmayı hiç düşünmemiş miydin?”

“Hep daima yazıyordum, hatta bir şeyler yazmayı hiç denemeden önce bile. Bir yazarın kariyeri o yazmaya başladığı anda başlamaz. Kariyer ve yazı daha önce ya da sonra çakışabilir.”

“Birkaç yıldır bir şey yazmadın değil mi? Yazınsal suskunluğunu ve politik bir pozisyonda üstlendiğin rolü başka türlü bir yaratıcılık olarak mı görüyorsun, bunlar yazarlığının bir parçası mı?”

“Edebi olarak söylemem gerekenleri söyledim. Eğer daha fazla eklenebilecek herhangi bir şey var idiyse bile, bunu kendime saklardım. Ben bir mahkûmken, yargıçların beni hapiste tutmaları için iyi nedenleri vardı. Buna rağmen beni serbest bıraktılar. Beni daha fazla orada tutmaya korktukları için mi yoksa beni iradeleriyle mi serbest bıraktılar bilmiyorum. Her durumda benim için dışarı çıkma zamanı gelmişti, ama kolaylıkla hâlâ hapiste de olabilirdim.”

“Bazen şansın hukukun üstünde başarı sağladığını mı söylemek istiyorsun?”

“Evet, bu mümkün. Mutlak hayır ve mutlak evet yok. Şu anda burada seninle oturuyorum, ama kolaylıkla oturmuyor da olabilirim.”

Daha sonra Fransız bir ressamın hikâyesini nakletti. Fransız ressam bir lokantada yemek yiyormuş ve lokanta sahibi lokantanın duvarına asmak için bir çiçek resmi yapmasını istemiş. Ressam çiçeği çizmiş ve lokantacıya bunun ona ne kadara mal olacağını söylemiş. “Ne!” diye bağırmış adam. “Yapmanın beş dakikanı aldığı bir şey için böyle bir ücret istemeye nasıl cüret edersin?”

“Beş dakika değil kırk yıl, demiş ressam. Çizimi istiyor musun, istemiyor musun?”

Lokantacı, “Bu fiyata olmaz,” demiş. Ressam çizimi yırtmış ve yemeğini yemeye devam etmiş.

10 / X / 69

Saat beşte Café Zagora’da buluştuk. Bana şu konuda ne düşündüğümü sordu: arkadaşı Muhammed Zerrad’a Genet’ye Paris’e kadar eşlik edebilmesi için bir pasaport verecekler miydi?

Devlet için çalışmayan ve yurtdışında çalışmak için resmi bir sözleşmesi olmayan genç bir Faslıya pasaport almaya çalışırken, rüşvetin denenebilecek en pratik yol olduğuna onu ikna etmeye çalıştım.

“Eğer adam bir suçlu, bir kaçak ya da ajan değilse bu tip bir durum başka hiç bir ülkede yaşanmaz,” dedi. “Londra’da, geçmişimi hiç sorgulamadan pasaportumu üç saatte yenilediler.”

“Böyle bir şey burada olamaz,” dedim. “Henüz değil.”

Saat beşi çeyrek geçe birlikte Amalat’a gitmek üzere taksiye bindik. İçeride kötü giyimli ve endişeli suratlı insanlardan oluşan uzun bir sıra vardı. İnce bir adam büyük bir heyecan halinde ofisten dışarı fırladı. Sesi sinirli ve sertti. Genet bana döndü. “Bu bana saat beşte tekrar gelmemi söyleyen adam.”

“Altı da kapatıyorlar,” dedim.

Pasaportlardan sorumlu bu memur zaman zaman dışarı çıkar ve bekleyenleri itip kakardı. Ardından birkaç beddua mırıldanır ve tekrar içeri giderdi. Genet’nin keyfi kaçmıştı. Koridor boyunca birkaç adım attı, durdu ve homurdandı: “Tam bir hayvan, şu adam. İnsanları bu şekilde aşağılayarak ve dürterek ne yapmaya çalışıyor? O bir zalim!”

Tüm memurlar orayı terk edene kadar bekledik. Pasaport ofisindekilerin dışında hepsi. İnce yapılı adam bekleyen insanlara karşı kesintisiz hakaret yağmurunu sürdürdü. Genet adamın sıra boyunca aşağı ve yukarı giderken bağırarak söylediği bazı kelimeleri açıklamamı istedi. Adamın birini belirgin bir öfkeyle ittirdi ve gerçekten bağırdı. Genet bir kez daha onun söylediklerini çevirmemi istedi.

“O bu ofiste çalıştığı sürece, adamın asla pasaport alamayacağını söylüyor.”

“Neden?”

“Muhtemelen aldığı rüşvet yeterli değildi. Bazen, eğer bir adam ona karşılık verirse, onu nezarete attırır. Mahkemeye çıktığında tırnakları pençe gibi uzamıştır ve buraya kadar sakalı vardır.”

Genet’ye benim düşünceme göre, gidip doğrudan Valiyi görmeye çalışması gerektiğini söyledim, ama o bunu tartışmaya bile yanaşmadı. “Bürokratik patronlardan nefret ediyorum,” dedi.

Bina kapanmadan önce son saniyede, ince yapılı adam Genet ile konuştu. Ona, eğer Faslının tüm evrakları usule uygunsa pasaport almasını çabuklaştırabileceğini söyledi.

Yüzümüze karşı esen incecik bir yağmurun altında geri dönüş yoluna koyulduk ve Genet şöyle dedi: “O herifin istediği avuç dolusu banknot. Öyle değil mi?”

“Kesinlikle,” dedim. “Doğru anlamışsın.”

Café de Paris’e oturduk ve iki viski söyledik. Pantera cigarillosu içti. Minzah’da akşam yemeği için yaptığı daveti kabul ettim.

Yemek salonu Amerikalı turistlerle doluydu. Faslı garsonlar Genet’ye büyük bir zevkle hizmet ediyorlar, ona otelde kalan herhangi bir müşteriden çok, bir arkadaş gibi davranıyorlardı ve o, bozuk Arapçasıyla onlarla şakalaşmaktan asla geri durmuyordu. Amerikalı turistler ara vermeden iki şey yapıyorlardı: yiyor ve konuşuyorlardı.

“Un moment… écoutez,”[9] dedi Genet. “Onları duyabiliyor musun? İçinde olmayı diledikleri uçakların motorları hakkında gevezelik ediyorlar; Vietnam’da ya da Ortadoğu’da.”

Piyanist bir parçayı bitirdi ve başka bir tanesine geçti. “Gerçekten bu kadar kötü bir piyanist hiç dinlememiştim,” dedi Genet. “Onların yemeklerini ve kelimelerini çiğneyişleri gibi çalıyor.”

Genet mutluydu, ama çok az yedi. Dediğine göre iştah duyduğu şeyler sadece alkol ve Nembutal’di.

Ona sordum: “Bu günlerde ne okuyorsun?”

“Kitaplardan bahsediyorsan, hiçbir şey okumuyorum. Seyahat ederken yanıma sadece giysilerimi ve belgelerimi alırım.”

“Bu oteli seviyor gibisin.”

“Müdürü tanıyorum,” dedi. “Benim kitaplarımı okumuş. Bazen onlar hakkında konuşuruz, yazdıklarımın ardındaki şeyler hakkında. Bu mekânda en azından kendimi evimde gibi hissediyorum, sıradan bir müşteri değilmişim gibi.”

Minzah’da çalışan Faslı bir arkadaş bana Genet’nin oradaki davranışlarından biraz bahsetti. Bazen yalınayak ve pijamaları içinde bir garsondan kibrit istemek için yemek salonunda gezinir. Sonra merdivenlerden yukarı çıkar ve çok geçmeden başka bir şey istemek için tekrar aşağı iner. Yatağının yanındaki dâhili telefonu kullanmak aklına gelmez.

Yemekten sonra yarım saat kadar bulvarda yürüdük. Birkaç gazete ve bir miktar dergi satın aldı ve oteline geri döndü.

12 / X / 69

Onunla sabah on bir buçukta Café de Paris’te buluştum. Yanında Muhammed Zerrad vardı. Genet ikimize de El Mirador’da öğle yemeği teklif etti. Bana söylediğine göre, böbrek rahatsızlığı yüzünden acı çekiyordu. O sabah muayene olmak için üç değişik doktor çağırmıştı. Her biri bir iğne vermiş ve gitmiş.

Saat dörtte ayrıldık. Genet geçirdiğimiz tüm zaman boyunca çok keyifliydi. Sonra öğle uykusu için gitti.

13 / X / 69

Onu bu akşam altıda otelden aldım ve Brasserie de France’a gittik. Hâlâ acı içindeydi ve çok yavaş yürüyordu.

14 / X / 69

Onunla otelde buluştum. Sağlığı düzelmiş gibi görünüyordu. Bana Fransızca bir Kuran verdi ve hiçbir şey anlamadığını söyledi.

“Tefsirlerin çoğunun ne anlama geldiğini bilmek için kişinin Arapların tarihi üzerine çalışmış olması gerekiyor,” dedi. “Sen kitabın Arapçasını okumuşsundur tabi? Olağanüstü olmalı.”

“Arapçadaki tek harika eser,” dedim.

Sonsuz bir hayranlığı olduğunu bildiğim Mallarmé’yi tartışmaya başladı. Alıntıladığı mısralar arasında özellikle bir tanesi çok hoşuma gitmişti ve ondan bunu benim için yazmasını istedim. Elimizde hiç kağıt olmadığı için Kuran’da boş bir sayfa arayıp buldu ve yazdı: Et le vide papier que sa blancheur défend.…[10] Yazdığı mısradan tam emin değildi ve ardına bir soru işareti koydu. (Daha sonra kontrol ettiğimde, sur yazmış olması gereken yere et, la yerine de sa yazmış olduğunu fark ettim.)

Mallarmé isminin Fransızcada, eğer bir anlamı varsa, ne demek olduğunu sordum. Sırıttı. “İsmi iktidarsızlığı imliyor: mal armé, n’est-ce pas? Cinsel olarak kusurlu donatılmış anlamında, ama bunu telâfi edecek de bir beyni var.”

Ardından ona, Esquire’ın, Chicago’daki 1968 Demokratik Parti Kurultayı hakkında yazdığı yazının tamamını yayınlayıp yayınlamadığını sordum. Sadece yarısını yayınladıklarını söyledi, ama diğer yarısını başka bir dergiye sattım diye devam etti. “Biliyorum ki yazdıklarımı sadece üzerinde imzam olduğu için satın alıyorlar, Amerika Birleşik Devletlerindeki demokrasi üzerine söylediklerimi duymak istediklerinden değil.”

15 / X / 69

Muhammed Zerrad pasaportunu çıkartabilmek için gerekli olan evrakları alıp getirmek üzere Tetuan yakınlarındaki doğduğu kasabaya gitmiş.

Genet sıkıntılıydı. “Sence ona orada, dağlarda o evrakları gerçekten verecekler mi? Yoksa burada memurlardan bir şey almaya çalışırken ki hikâyenin aynısı mı olacak?”

“Ama sana söyledim,” dedim. “Her şey onun memurlarla iyi kişisel ilişkileri olmasına ya da araya hatırlı birilerini sokmasına bağlı. Eğer kimseyi tanımıyorsa, bu ancak para yoluyla çözülebilir.”

Hassan Ouakrim café’ye girdi ve yanımıza oturdu. Aklıma onun yardımcı olabileceği geldi. Amalat’da birkaç memur tanıyor ve ihtiyacı olduğunda resmi evrakları almakta asla zorluk çekmiyordu. (Ouakrim’in Troupe Inziss adında yerel bir dans gurubu vardı.) Onu bize faydalı olabilecek bir arkadaş olarak tanıttım. Ouakrim Genet’ye bizim için elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz verdiğinde, Genet’nin yüzünde hafif bir ilgi ifadesi belirmişti; ona bir grup dansçıyı yönettiğini söylediğinde, daha çok alaka gösterdi. Ardından uzun uzadıya müzik, dans ve tiyatroyu birleştiren bir projeyi yönetmenin zorluklarından bahsetti. Genet onu, sanatçının, eserinin üzerine dışarıdan gelebilecek her türlü etkiye karşı uyanık olması gerektiği konusunda uyardı. “Aksi takdirde,” dedi, “sanatçı eserinin daima daha çağdaş olmasını isteyecektir ki, bu durum, burada Fas’ta daha fazla Avrupalı olmak anlamına geliyor. Müziğinin ve dansının el sürülmemişliğini korumak zorundasın,” dedi Ouakrim’e.

16 / X / 69

Brasserie de France. Muhammed Zerrad gerekli evrakları yanında getirerek yolculuğundan geri dönmüş. Evrakları büyük miktarda rüşvet vererek çabucak aldığını söylüyor. Başarısından ötürü onu kutladık. Birlikte Amalat’a gitmek üzere Ouakrim’in gelmesini bekliyorduk.

Genet, “Herhangi bir faydasının olabileceğini düşünüyor musun?” diye sordu.

“Olabileceğini düşünüyorum. Dans grubundan ötürü orada çalışan birçok kişiyi tanıyor.”

“Anlıyorum, ama güvenilir midir? Demek istediğim, biri onun önünde Fas siyaseti hakkında konuşabilir mi?”

“Bize herhangi bir zararının dokunacağını sanmıyorum,” dedim. “Onun hakkında bildiğim tek şey, hep grubuyla meşgul olduğu; tüm istediği yurtdışına gitmek ve okumak.”

Ouakrim geldi ve Amalat’a yanında yalnızca Zerrad’ı götürdü. Zenci garson gelip yanımda durdu. “Onun ünlü bir yazar olduğunu duyuyorum,” diye mırıldandı bana.

“Söyledikleri doğru,” dedim.

“O gerçek bir centilmen,” dedi.

Genet ona dostça bir gülücük verdi. Garson öne doğru adım attı ve ona elini sundu. Darija konuşarak ona: “Siz güzel bir insansınız,” dedi.

“Sen de iyi bir adamsın,” diye cevap verdi Genet darija dilinde. Biri garsonu çağırdı ve garson masayı terk etti.

“Fransız Konsolosundan yardım etmesini istemeyecek misin?” dedim. “Pasaportu normal yoldan alamamanız durumunda.”

“Asla,” dedi Genet. “Bu yapmayacağım tek şey. Fransız Konsolosluğundan herhangi bir şey istemek durumunda kalmaktansa hangi miktarda olursa olsun para ödemeyi tercih ederim.”

 

17 / X / 69

Yanımda Veba vardı, okumayı nerdeyse bitirmiştim. Café de Paris’in terasına oturduk.

“Hâlâ Veba’yı mı okuyorsun?” diye sordu.

“Nerdeyse sonuna geldim.”

“Ya benim Balkon’u? Onu okudun mu?”

“Henüz değil,” dedim.

“Neden?”

“Ay sonunu bekliyorum, yeni bir nüsha alabilmek için,” ona.

“Ama niçin?”

“Çünkü bendeki nüshada ithaf yazın var. Benim için imzalamıştın.”

“Bununla ne alâkası var?”

Ona, kitaplarımı genellikle cafélerde okuduğumu ve eğer kitabı yanımda dışarı çıkarırsam, kitaba bir şey olmasından korktuğumu anlattım. O kitabı bir hatıra olarak sakladığımı söyledim.

Uzandı ve Veba’yı önümden kaptı. Ardından ilk sayfayı yırtıp aldı.

“Bunu benim kitabıma da yap,” dedi. “Üzerinde ithaf olan sayfayı koparıp çıkar. Oyunu oku. Sonra sayfayı yerine yapıştır. Kitabı okumak imzayı kaybetmek korkusuyla onu rafta bırakmaktan kesinlikle daha iyi.”

Bu beni gülümsetti. Kitapların fiyatları ile ilgili konuştuk ve onun kitaplarının aşırı pahalı olduğundan yakındım.

“Bu sayede daha çok para kazanıyorum,” dedi.

“Kitaplarının neden cep kitabı şeklinde ucuz baskısını çıkarmıyorlar?” diye sordum.

“Bilmiyorum.”

“Ama biliyorsun ki öğrencilerin çoğu senin kitaplarını satın alacak parayı karşılayamaz.”

“Bu benim hatam değil,” dedi.

Bu konu hakkında daha fazla konuşmamaya karar verdim.

“Tanca’ya son geldiğinde bana Sartre’ı iki yıldır görmediğini söylemiştin,” dedim

“Bu doğru. Onu hâlâ görmedim. Geçen sene bir gün Sorbonne’da konferans veriyordu, dinlemek için içeri girmeye çalıştım, ama kapıdaki kız salonda hiç yer olmadığını söyledi. Başka birçok insan içeri girmeye çalışıyordu, ama imkânsızdı.”

“Kız seni tanımış olmalı,” dedim.

“Bir öğrenciydi. Israr etmek istemedim.”

Daha sonra, Pasteur Bulvarı boyunca yürürken, Genet Gallimard’ın yerel acentesi olan kitapçıya gidip gidemeyeceğimizi sordu. Yanında getirdiği parayı harcamıştı. Librairie des Colonnes’un doğru yer olup olmadığından emin değildim ama çok yakın olduğumuzdan, elimle tarif ederek gidebileceğimizi söyledim. Librairie des Colonnes’a girdik.

Kitapçıyı işleten iki bayan, Madame ve Mademoiselle Gérofı, bizi iltifata boğdular. Genet, Madame Gérofı’ye onunla bir dakikalığına yalnız konuşup konuşamayacağını sordu ve Madame Gérofı onu asma kattaki ofisine götürdü. Onları yukarıda oturmuş konuşurlarken görebiliyordum. Ardından Madame Gérofı daktiloyu kullanmaya başladı. Brion Gysin Genet’nin asla banka kullanmadığını söylerdi. Gallimard, Paris’teki merkez şube ve Gallimard acentesi görevi yapan tüm kitapçılar da şube olarak Genet’nin bankası işlevini görüyor. Paris’te paraya ihtiyacı olunca, almak için Gallimard’a gider ve parayı paltosunun altına sakladığı küçük çantasında taşır. Bir yandan da sanki parayı çalmış gibi sinsi sinsi etrafına bakınır.

Tekrar dışarı çıktığımızda, sokaktayken dedi ki: “Bayanın kocası belki pasaport işinde yardımcı olabilirmiş. Kısa bir süre içinde onunla buluşacağım. Burada oturup bekleyelim. Bayan onu telefonla aradı, kocası hemen buraya geliyor.”

Claridge’e girdik. Bir kere daha şiir hakkında konuşmaya başladık. Baudelaire’den, Verlaine’den ve Rimbaud’dan. Konuşmayı onun idare ettiği bir ara nihayet kutsal Mallarmé’ın tapınağına ulaştık.

“Burada Brise Marine olsaydı,” dedi. “Onu sana okumak isterdim.”

Koşup Madame Gérofı’den isteyeceğimi söyledim, o da bunun iyi bir fikir olduğunu düşündü.

Kitapçıda Madame Gérofı’yi hesaplarına gömülmüş halde buldum. Ona Monsieur Genet’nin kitabı ödünç almak istediğini söyledim. Bana Mallarmé’ın şiirlerini verdi. “Monsieur Genet’ye kocamın hemen geleceğini söyle,” dedi.

Claridge’e geri koşarken Ouakrim gözüme ilişti. Bizi aradığını söyledi. Genet’ye pasaportu almak için umut olduğunu söyledi. Genet Monsieur Gérofı’nin yardımcı olması ihtimaline inanıp inanmadığını sordu. “Mümkün,” dedi Ouakrim, “mimar olduğu için devlet dairelerinde çok sayıda arkadaşı vardır.”

“Eğer zahmete katlanmak isterse, size yardım edebilir,” dedi Genet’ye.

Monsieur Gérofı saat beşte geldi. Yarın sabah güvenilir bir memuru görecek ve onunla konuşacaktı.

Ouakrim kendisinin de faydalı olabilecek biriyle randevusunun olduğunu söyledi. Monsieur Gérofı’nin arabasına bindik. Genet’nin elinde hâlâ ödünç alınmış Mallarmé nüshası vardı. Fas’da basit bir pasaportu almaya çalışırken işin içine giren zorlukların sayısına şaşırmıştı. Monsieur Gérofı sadece doğrularcasına başını öne eğdi, “burada işler böyle,” dedi.

Amalat’a vardık. Biz arabada beklerken, Ouakrim tek başına içeri girdi. Genet Mallarmé cildine göz gezdirmeye başladı. “Eğer kusuruma bakmazsanız, bu şiiri burada arkadaşıma okuyacağım,” dedi Monsieur Gérofı’ye.

Mais je vous en prie,”[11] dedi Monsieur Gérofı.

Genet yüksek tiz sesiyle Brise marine’i okumaya başladı. Bitirdiğinde, “Bu şiir bir mucize değil mi?” dedi.

Şiirin olağanüstü olduğunu kabul ettik. Daha sonra özellikle beğendiği bir mısra seçti: “Et la jeune femme allaitant son enfant.”[12]

Ouakrim randevulaşmış olduğu adamı bulunamadığını söyleyerek geri geldi. Genet’nin pasaportu almakla ile ilgili gittikçe artan bir endişe geliştirdiğini fark etmiştim, ama bu işi başarmak konusunda her zamankinden daha azimli görünüyordu.

19 / X / 69

Onunla sabah on bir civarında buluştum. Aşağıya Avenida de Espana’ya yürüdük ve Puerta de Sol’a oturduk. Genet’nin arkadaşı Georges Lapassade belirdi. Kafası karışmış görünüyordu ve büyük bir asabiyetle konuştu. Kişiliğinden bilhassa hoşlanmadım.

Öğleden sonra Brasserie de France’da ikisiyle de yeniden buluştum. “Madame Gérofı’lere çaya davetliyiz,” dedi Genet. “Sen de davetlisin.”

Lapassade ile birlikte olmamak için teklifi reddetmem gerektiği konusunda, içimde bir şeyler beni kışkırtıyordu, ama tam o sırada Monsieur Gérofı geldi ve hepimiz arabasına bindik. Evlerine gittiğimizde Emilio Sanz ile karşılaştık. Onunla Edouard Rotiti’lerde tanışmıştım. O da tahammül edilmez bulduğum insanlardan biriydi; konuşurken havada çiçekler sallayan ve sorunuza cevap vermeden ya da onun deyimiyle darmadağın eden bir fikir ortaya atmadan önce havada salladığı çiçeği koklayan tipte bir adamdı.

Oda insanı gevşemeye teşvik ediyordu ve ben yorgundum. Madame Gérofı’ye çay yerine bir bardak viski alıp alamayacağımı sordum. Konu dönüp dolaşıp Tanca’da yaşamış ünlü sanatçı ve edebiyatçılara geldi. Madame Gérofı Tennessee Williams’dan bahsetti, daha önceleri sık sık geldiğini, ama 1964’ten beri buralarda bulunmadığını söyledi. Viski rahatlamam yardımcı olmuştu. Yavaş yavaş içtim. Genet’nin ansızın, “ben edebiyat mezarlığına girdim,” diye bağırdığını duyduğumda hemen hemen uykuya dalmıştım.

Tiyatro hakkında konuşuyorlardı. Genet tiyatronun artık yaşayabilir bir sanat biçimi olmadığını söyledi. Ona bugün hangi biçimin daha sağlam olduğunu düşündüğünü sordum.

“Henüz var olmayan bir şey. Şimdiye kadar kullanılmış bütün türler eskidi.”

Evet. Bütün eserleri yayınlanmış olduğuna göre bunu söyleyebilir, diye düşündüm, ama eğer bunu bin dokuz yüz kırklarda düşünmüş olsaydı, kitaplarını yazmazdı ve bugün sadece hırsız ve dilenci Genet olurdu, yaşam boyu hapse mahkûm olmuş Genet.

Gitmek üzere kalktığımızda, Emilio Sanz’ı kitap raflarından bir kitap alırken gördüm. Kitabı imzalaması için Genet’ye uzattı. Genet imalı bir şekilde bana doğru baktı, gözleri ile bir soru soruyordu. Bu senin sorumluluğun, bu tip adamlar hakkında nasıl hissettiğimi biliyorsun, anlamına gelecek şekilde hafifçe omuz silktim.

“Üzgünüm,” dedi Genet adama. “İyi hissetmiyorum. Bugün hiç bir kitabı imzalayamam.”

Bravo, diye düşündüm. Nasıl bir sezgi!

Asansörle aşağı inerken Genet bana sordu: “Kim o bıyıklı İspanyol?”

Bir bankerin oğlu olduğunu söyledim.

“Ondan hiç hoşlanmadım,” dedi.

“Ben de ondan hoşlanmıyorum.”

20 / X / 69

Brasserie de France’da Brion ile birlikteydim. Genet altı buçuk gibi Muhammed Zerrad ile geldi. Brion çok kısa bir süre içinde ayrıldı. İki saat kadar konuştuk. Muhammed Zerrad da gitti ve ben Georges Lapassade’a bakınmak üzere Genet ile Zoco Chico’ya gittim. Onu Café Central’da Faslı bazı gençlerle otururken bulduk. Maria’nın lokantasına gittik ve bir şişe şarap ısmarladık. Genet sadece bir kadeh içti. Akşam yemeği yemek istemedi. Georges ve ben oteline kadar eşlik ettik ve sonra Lapassade’ı Brion ile tanışmaya götürdüm. Yarım saat kadar onlarla oturdum. Onların Tanca’daki eski günleri yâd ettikleri sırada uyuyakaldım. Sabahın ikisinde uyandığımda hâlâ konuşuyorlardı. Lapassade’ı orada Brion’un Fas hakkında attığı nutuğu dinlerken bırakıp çıktım.

21 / X / 69

Genet, Lapassade, Brion Gysin ve ben Zoco Chico’nun arkasındaki dar sokaklarda dolaştık. Bencharqi mahallesine girdik. Orada Manolo’nun evini bulduk. Kapının ardında yaşlı İtalyan Alberto oturuyor, kimin içeri girdiğini görmek için bakınıyordu. Bize üzerine oturduğumuzda gıcırdayan çok eski birkaç sandalye getirdi. Etraf buzdolabı gibiydi. Duvarlarda küf vardı. Her şey rutubetli, pis ve eskiydi. Brion mekânın Uluslararası Bölge olduğu günlerindeki halinden bahsetmeye başladı.

“Bu şehir tamamen ölü,” dedi Lapassade. “Ondan geriye ne kaldı ki?”

Genet’nin Hırsızın Günlüğünde ‘de yazmış olduklarını anımsadım: bir duvara yaslanıp uyuyakalıyor ve zihin gözüyle Tanca’yı repaire de traitres[13] olarak görüyor.

Yaşlı İtalyan, bir şişe şaraptan kalmış olanı sundu bize. Ona teşekkür ettik ve gitmek için kalktık. “Gözlerinizle gördünüz,” dedi. “Burada hiçbir şey kalmadı. Yirmi yıl önce böyle ölü müydü? O günlerde içeri girmek için bekleyen beş ya da altı müşteri her zaman olurdu. Bu günlerde tüm gün boyunca üç müşteri alırsak şanslıyız. Bazen tüm gün boyunca kimsenin gelmediği oluyor.”

Geçmişin şimdiden daha iyi olduğu ve geçmişi andıran herhangi bir şeyin bir daha asla görülmeyeceği konusunda fikir birliğine vardık.

Beş buçuk gibi Amalat’a gittik: Genet, Ouakrim ve ben. Ouakrim bizi samimi bir şekildea karşılayan Valinin özel sekreteri ile bir randevu ayarlamıştı. Bu, Amalat’a yaptığımız ziyaretler arasında Genet’nin suratında mutlu bir ifade görmüş olduğum ilk seferdi. Adam Genet’ye Zerrad’ın Paris’te ne tür bir iş yapacağını sordu; Genet onu bahçıvan olarak kullanacağını söyledi. Genet’nin ne bahçesi ne de evi olmadığını bildiğimden kendi kendime güldüm.

“Öyleyse hizmetli kategorisine girecek,” dedi sekreter.

Genet bir an için düşündü. “Je vous demande pardon,”[14] dedi. “Ben hiç kimseye hizmetçi diyemem. O yalnızca bahçede çalışıyor olacak ve her durumda ona Fransızca eğitim verebilecek birini bulmaya niyetim var.”

Adam gülümsedi. Genet’in hiç kimseyi hizmetçi olarak etiketlemek istemeyişi ile ilgili tavrını sanırım anlamıştı. Genet’den Zerrad’ın Fas’da olmadığı dönemde ondan maddî yönden sorumlu olduğunu beyan ettiği bir mektup almasının gerekeceğini söyledi. Mektup teminat olarak Amalat’da tutulacaktı. Genet mektubu yarın ona getirmeyi kabul etti ve adam evrakın bir ya da iki gün içinde hazır olması için gücü dâhilinde her şeyi yapacağı

Sanatçının Genç Bir Köpek Olarak Portresi

Posted in Uncategorized on Ekim 4, 2009 by şenol erdoğan

 

Sanatçının Genç Bir Köpek Olarak Portresi

 dylan thomas

türkçeye çeviren: Duygu Dölek

51284583_4518135e78 copy

ŞEFTALİLER

 

Üzerine titrek bir biçimde ‘J. Jones, Gorsehill’ yazılmış olan çimen yeşili at arabası, ‘Tavşan Ayağı’ ve ‘Saf Damla’nın arasındaki parke taşlı yolda durdu. Bir Nisan akşamının geç saatleriydi. Jim Amca, pazardan alınmış siyah takım elbisesi, yakasız, sert beyaz gömleği, ayağında parlak yeni çizmeleri ve başında ekose kasketiyle gıcırdayarak arabadan indi. Arabanın bir köşesindeki saman yığınının içinde duran sık dallarla örülmüş küfeye uzandı ve onu omzuna yükledi. Jim Amca ‘Saf Damla’nın kapısını açarken küfeden gelen tiz bir ses duydum ve küfenin kenarından sarkan kıvrık pembe bir kuyruk ucu gördüm.

“İki dakika bile sürmez,” dedi bana. Bar doluydu, parlak elbiseleriyle iki şişman kadın oturuyordu kapının yanında; birinin dizinde, küçük, esmer bir çocuk vardı; Jim Amca’yı görünce birbirlerini dürttüler.

“Hemen çıkarım,” dedi sert bir sesle, sanki tersini iddia etmişim gibi, “sen burada otur sessizce.”

Çocuksuz olan kadın ellerini havaya kaldırdı. “Ah, Bay Jones,” dedi, kahkaha dolu bir sesle. Pelte gibi titriyordu.

Ardından kapı kapandı ve sesler kesildi.

Dar yolda arabanın mili üzerinde tek başıma oturarak ‘Tavşan Ayağı’nın penceresinden içeriyi gözetliyordum. Pencere yarısına kadar vitrayla perdelenmişti. İskambil oynayan dört adamın olduğu dumanlı ve gizemli bir odanın yarısını görebiliyordum. Adamlardan biri iri ve esmerdi, bıyıkları ve kıvrımlı bir alnı vardı; yanındaki zayıf, kel, beyaz tenli yaşlı adamın avurtları çökmüştü; diğer ikisinin yüzleri gölgede kalıyordu. Yarım litrelik kahverengi büyük bardaklarla içiyor ve hiç konuşmuyorlardı; kâğıtları hızla dağıtıyor, kibrit çakıyor, pipolarından nefes çekiyor, mutsuz mutsuz iç geçiriyor, pirinç çanı çalıyor, çiçekli bir bluzu ve erkek kasketi olan suratsız bir kadına parmak hareketleriyle yeni siparişler veriyorlardı.

Yol birdenbire karanlığa gömüldü, duvarlar birbirine yaklaştı ve damlar aşağı çöktü. Esmer adam, yabancı bir kentin karanlık bir sokağında ürkekçe etrafı seyreden bana, bulutlarla çevrili bir kafesteki devmiş gibi göründü; yaşlı kel adamsa doruğu beyaz, kara bir tepe gibiydi; bu sırada köşeden görünmeyen kartlarıyla iki el fırladı. Esnek topuklu çizmeleri ve çift taraflı bıçağıyla bir adam Union Street’ten bana doğru geliyor olabilirdi.

Duyamayacağı kadar alçak bir sesle bağırdım: “Jim Amca, Jim Amca.”

Dişlerimin arasından ıslık çalmaya başladım ama durduğumda ses arkamda tıslamaya devam ediyordu sanki. Arabanın milinden aşağı indim ve yarısı perdelenmiş pencerenin yakınında durdum, bir el pencere camından perdenin püsküllerine doğru uzandı; kaldırım taşları üzerindeki ben ve masadaki oyuncular arasındaki küçük, dar mesafeden perdeyi yavaşça çeken elin camın hangi tarafında olduğu anlaşılamıyordu. Vitraylı bir kareyle geceden ayrılmıştım. Ardından, sokaktan gelen bir sesle, yatağımın ılık, güvenli adasında, Swansea’deki evimde uydurduğum hikâye geliverdi aklıma. Hikâyede, ben Swansea Kadınlar Manastırı’ndan akıllı ve asil bir kızın uğruna Galler Ülkesi boyunca savaşırken, kanatları ve kancalarıyla bir yarasa gibi saçlarıma asılan bir iblis vardı. Kızın gerçek adının ne olduğunu; düzgün, uzun, siyah çoraplı bacaklarını, kıkırdamasını ve kâğıttan yapılmış gibi duran buklelerini hatırlamayı denedim ancak koca kancalar üzerime doğru gelirken saçlarının ve gözlerinin rengi solarak gözden kayboldu, şu an sokak duvarlarının arasında dikilen gri bir dağ olan at arabasının çimen yeşili rengi gibi tıpkı.

Tüm bu zaman boyunca yaşlı, sabırlı, isimsiz kısrak kımıldamaksızın durdu, bir kez bile ayağını yere vurmadı, yularını sarsmadı. Ona aferin demek ve kulaklarını okşamak için parmak ucuma çıktım, bu sırada ‘Saf Damla’nın kapısı açıldı ve bardan gelen ışık gözlerimi kamaştırarak hikâyemi yok etti. Artık korkmuyordum, sadece öfkeliydim ve acıkmıştım. İki şişman kadın kapının yanında neşeli sesler ve konforlu kokular içinde “İyi geceler, Bay Jones” diye kıkırdadı. Çocuk bankın altında kıvrılmış uyuyordu. Jim Amca iki kadını da dudaklarından öptü.

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Ardından sokak tekrar karanlığa gömüldü.

Kısrağı Union Street’e geri yürüttü, yanlarından sarstı, sakinliğine küfretti ve burnunu okşadı; sonra ikimiz de arabaya tırmandık.

“Çok fazla sarhoş çingene var etrafta,” dedi titrek lambalarla aydınlatılmış kasabadan tangırdayarak geçerken biz.

Gorsehill’e giden yol boyunca şefkatli kalın sesiyle ilahiler okudu ve kamçısıyla rüzgârı yönetti. Dizginlere dokunmasına bile gerek yoktu. Bir kez, bozuk bir yolda, çalılar at başlığını sarmalayıp kasketlerimize takıldığında durduk sadece; fısıltılı bir “çüş” yetti, böylece Jim Amca piposunu yakarak karanlığı ateşe verdi ve uzun, kırmızı, sarhoş tilki suratını gösterdi bana; kabarık sakalları ve ıslak, duyarlı bir burnu vardı. Odalarından birinin ışığı yanan beyaz bir ev göründü yolun ötesindeki küçük tepenin üzerinde.

Amcam “Sakin ol kızım,” diye fısıldadı, hâlbuki zaten sakindi kısrak, ardından ani ve yüksek bir sesle omzunun üstünden şöyle dedi bana: “Bir cellât yaşardı orada.”

Ayağını milin üzerine bastı ve sert rüzgâr eşliğinde konuşmaya başladık. Amcam ürperdi, şapkasıyla kulaklarını örttü, ancak kısrak hantal bir heykel gibi ortalıkta koşturmaya başladı, oysaki hikâyelerimdeki tüm iblisler bir araya gelip gözlerinin içine bakarak etrafında koşsalar, kafasını sallayıp heyecanlanmazdı bile.

“Bayan Jesus’ı da asmasını isterdim,” dedi amcam.

İlahilerin arasında kısrağa Galce sövdü. Beyaz ev geride kaldı, ışık ve tepe yok oldular.

“Şu anda kimse yaşamıyor orda,” dedi.

Gorsehill’deki çiftlik meydanına sürdük, orada kaldırım taşları çınlardı ve siyah, boş ahırlar etrafı kuşatmıştı ve böylece boş bir karanlık çemberine yaklaştık ve kısrak boş bir hayvandı ve avlunun sonundaki boş evde şalgamdan oyulmuş suratlarıyla iki dal parçasının dışında hiçbir şey yaşamazdı.

“Sen koş Annie’yi bul,” dedi amcam. “Sıcak et suyu ve patates olacak.”

Hantal heykeli ahıra götürdü; fare gibi takırdayarak. Çiftlik evinin kapısına koşarken kilitlerin tıngırtısını duydum.

Ön taraftaki kapı siyah bir istiridyenin bir yanı, kemerli kapıysa işitme organıydı. Kapıyı iterek açtım ve rüzgâr içindeki koridora yürüdüm. Derin gecenin ve rüzgârın içine yürüyor olabilirdim, denizden uzak bir deniz kıyısında, dikine bir deniz kabuğunun üzerinden geçerek. Ardından koridorun sonunda bir kapı açıldı; raflardaki tabakları, örtülü masanın üzerinde gazla yanan lambayı, şöminenin üstündeki “Tanrınla Karşılaşmak İçin Hazırlan” yazısı işlenmiş örtüyü, gülümseyen porselen köpekleri, büyükannenin saatini gördüm ve mutfağa, Annie’nin kollarına koştum.

Hoş bir karşılamaydı. Beni öptüğü sırada saat on ikiyi vuruyordu, parıltılar ve yıldırımlar arasında gizlice havalanan bir prens gibi duruyordum orada. Bir an için küçük ve soğuktum, korkudan ölecek bir halde koridorda en şık giysilerimle, boş midem gümbürdüyor ve kalbim bir saatli bomba gibi atıyorken, kasketimi ellerimle sımsıkı kavramışken, kendi kendime yabancı, kendi hikâyelerinde kaybolmuş ve evine dönmeyi uman bir hikâye anlatıcısıydım; bir sonraki an ise şık giysileri içinde hanedandan biriydim, kucaklanmış ve nezaketle karşılanmış, hikâyelerimin en rahat yerlerinde durmuş, saatin benim için çalışını dinliyordum. Beni kocaman şöminenin yanına oturttu ve ayakkabılarımı çıkarttı. Parlak lambalar ve tören gonkları benim için parlayıp çalınıyorlardı.

Annie yemeğimi hardala bulayıp koyu bir çay yaptı, kuzen Gwilym’in çoraplarından bir çiftini ve amcamın tavşan ve tütün kokan eski paltosunu giymemi söyledi bana. Telaşla, gıdaklayarak ve aynı anda ekmek ve tereyağını keserken, başını sallayarak anlattı, Gwilym’in hala rahip olmaya uğraştığını ve doksan yaşındaki Rach Morgan Teyze’nin bir tırpanın üstüne düşerek karnından yaralandığını.

Ardından Jim Amca kırmızı yüzü, ıslak burnu ve korkunç kıllı elleriyle şeytan gibi girdi içeriye. Sersem yürüyordu. Şifoniyerin önünde tökezledi ve tabaklar sarsıldı ve cılız bir kedi tekme yiyerek kanepeden kovuldu. Amcamın boyu Annie’ninkinden iki kat fazla görünüyordu. Bu şarkı söylerken sesi çatlak çıkan küçük, kahverengi derili, dişsiz, kambur kadını paltosunun içinde taşıyıp getirmiş olabilirdi evine.

“Onu bu kadar uzun süre dışarıda tutmamalıydın,” dedi Annie, kızgın ve ürkek bir sesle.

Kendi sandalyesine oturdu, batmış bir saz şairinin kırık tahtıydı o aslında, piposunu yakıp bacaklarını esnetti ve tavana doğru duman bulutları tüttürdü.

“Soğuk algınlığından ölebilir,” dedi.

Amcam kendini bulutlar içinde sarmalarken kafasının arkasında konuşuyordu Annie. Kedi sinsi sinsi geri döndü. Akşam yemeğimi bitirmiş, masada oturuyordum, paltomun cebinde boş bir şişe ve beyaz bir balon buldum.

“Yatağına git canım,” dedi Annie fısıldayarak.

“Çıkıp domuzlara bakabilir miyim?”

“Sabaha canım.”

Jim Amca’ya iyi geceler dedim, dönüp gülümsedi ve dumanlar içinden göz kırptı bana, Annie’yi öpüp mumu yaktım.

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Her biri ayrı ses çıkaran basamakları tırmandım. Ev çürük tahta, rutubet ve hayvan kokuyordu. Hayatımın uzun, rutubetli koridorlardan yürüyerek ve karanlıkta, tek başıma merdivenlerden çıkarak geçmekte olduğunu düşündüm. Gwilym’in cereyanlı topraklardaki kapısının önünde durdum.

“İyi geceler.”

Çok hafif bir lambanın yandığı odamda mum ışığı parladı, perdeler dalgalandı; kapı kapanıp kenarlara çarptıkça yatağın yanındaki yuvarlak masanın üstündeki suyun hareketlendiğini düşündüm. Pencerenin altında bir dere vardı, uyuyana kadar bütün gece suyun eve çarptığını hayal ettim.

“Çıkıp domuzlara bakabilir miyim?” diye sordum Gwilym’e ertesi sabah. Evle ilgili derin korkum yok olmuştu ve kahvaltı için aşağı koşarken ahşabın, taze çimenin ve yıkılmak üzere olan kirli beyaz inek ağılları ve boş ahırlarıyla oldukça düzensiz çiftlik meydanının tatlı kokusunu duydum.

Gwilym ince, sopa gibi vücudu ve küreğe benzeyen suratıyla yirmi yaşına yakın uzun boylu bir genç adamdı. Onunla bahçeyi kazabilirdiniz. Heyecanlandığında ortadan ikiye çatlayan, derin sesiyle, soprano ve bas aynı hüzünlü ilahi nağmeleriyle kendi kendine şarkılar söyler, ahırda ilahiler yazardı. Bana aşk uğruna ölen kızların hikâyelerini anlatırdı. “Ağaca ip asmış ama ip çok kısaymış,” derdi “Ve sonra göğsüne bir çakı saplamış ama bıçak körmüş.” Kepenkleri indirilmiş ahırın yarı karanlığında saman yığınlarının üzerinde beraber oturuyorduk. Büyük parmağını havaya kaldırarak bana yaslandı ve sarıldı, samanlar gıcırdadı.

“Soğuk nehre atladı, atladı,” dedi, ağzını kulağıma yaklaştırarak, “baştan aşağı ve Diu, öldü.” Yarasa gibi çıkıyordu sesi.

Domuz ağılları çiftliğin uzak bir köşesindeydi. Oraya doğru yürüyorduk, hafta içi sabahı olmasına rağmen Gwilym siyah rahip giysileri içindeydi, benim üstümdeyse yamalı bir asker takımı vardı, çamurlu taşları eşeleyen üç horoz ve gören tek gözü açık halde uyuyan bir çoban köpeğini geçtik. Yıkık evlerin devrilen, çürük damları, çentikli duvarları, kırık kepenkleri ve dökülmüş kireç sıvaları vardı; sarkan, kıvrılmış tahtalardan paslı vidalar dökülüyordu; önceki geceki cılız kedi delik deşik olmuş garaj damının üstünde üçgen biçiminde yükselen çöp yığınının tepesinde, paramparça olmuş şişe kırıklarının arasında rahatça oturmuş, suratını temizliyordu. Bu baştan savılmış beldede buradaki çiftlik meydanı gibi hiçbir yer yoktu; hiçbir yer bir yığın tavuğun eşelenip yumurtladığı bu çamur, çöp, kötü odun ve dökülmüş taşlar meydanı kadar fakir, görkemli ve kirli değildi. Terkedilmiş bir domuz ahırının içindeki bir çukurda bir ördek bağırdı. Genç bir adam ve kıvırcık saçlı bir oğlan duvarın arkasından çamurlu memeleriyle emziren bir dişi domuzu gözetliyor ve kokluyorlardı.

“Kaç domuz var orada?”

“Beş tane. Kaltak bir tanesini yedi,” dedi Gwilym.

Kıpırdanıp karınlarının ve sırtlarının üzerinde yuvarlanırlarken saydık onları, yavaş yavaş yürüyüp, birbirlerini itekleyip annelerinin etrafında çığlıklar atıyorlardı. Dört taneydiler. Tekrar saydık. Dört domuz, onlar emdikçe anneleri acıyla ve neşeyle homurdanırken yukarı kıvrılan dört çıplak pembe kuyruk.

“Anneleri ya da tilki değil bunu yapan,” dedi Gwilym. “Babam.”

Uzun boylu, sinsi ve kırmızı amcamı, kıvranan domuzu iki kıllı eliyle tutup dişlerini butlarına geçirirken ve paçalarını çatır çatır yerken görebiliyordum; ağzında domuzun bacağıyla ahırın duvarına yaslanmış olarak görebiliyordum onu. “Jim Amca domuzu yedi mi?”

Şimdi, şu dakika, çürümüş kulübelerin arkasında, dizlerine kadar tüye gömülmüş, kümes hayvanlarının kafalarını yiyordu canlı canlı.

“İçki için sattı onu,” dedi Gwilym en azarlayan fısıltısıyla, gözleri gökyüzüne sabitlenmiş bir şekilde. “Geçen Noel’de omzuna bir koyun yükleyip gitti ve on gün sarhoş gezdi.”

Dişi domuz kaşınma kazığına yaklaşarak yuvarlandı, onu emen ufaklarsa ani karanlığın içinde çığlıklar atarak kayboldular, annelerinin keselerinin altında debelendiler.

“Gel ve benim küçük kilisemi gör,” dedi Gwilym. Kayıp domuzu bir anda unuttu ve dini bir gezide ziyaret ettiği kasabaları anlatmaya başladı, Neath ve Bridgend ve Bristol ve Newport, gölleri ve pahalı bahçeleriyle, yoldan çıkarmak için haykıran parlak, renkli sokaklarıyla. Ahırdan ve üzgün anne domuzdan uzaklaşarak yürüdük.

“Bir sürü kadın oyuncuyla tanıştım,” dedi.

Gwilym’in kilisesi nehre gelmeden önceki son eski ambardı, çamurlu bir tepede, çiftlik alanının yukarısındaydı. Ağır bir asma kilidi olan bir kapısı vardı, ancak her iki yanındaki deliklerden kolayca içeriye girebilirdiniz. Cebinden bir anahtar halkası çıkardı, nazikçe salladı ve her birini denedi kilidi açmak için. “Çok şık duruyor,” dedi; “Bunları Carmarthen’deki bir hurdacıdan aldım.” Deliklerden birini kullanarak içeri girdik.

Üstünde isim yazılı tozlu bir yük arabası kenarına kireçle çizilmiş haç işaretiyle duruyordu ortada. “Benim kürsü-arabam,” dedi ve kırılmış milin üstünden içine yürüdü ağırbaşlı bir şekilde. “Sen samanların üstüne otur, farelere dikkat et,” dedi. Ardından o derin sesini tekrar ortaya çıkardı ve göklere, üstünde yarasa izleri olan kirişlere ve sarkan örümcek ağlarına seslendi: “Bu mukaddes günü kutsa, Ey Tanrım, beni ve Dylan’ı ve senin bu küçük kiliseni sonsuza dek kutsa, Âmin. Bu yeri oldukça iyi bir hale getirdim.”

Samanların üzerine oturarak vaaz veren Gwilym’i seyrettim; sesinin yükselmesini, çatlamasını, fısıltısını, şarkı söylemeye başlamasını, Galce’ye dönüşmesini, muzaffer bir şekilde çınlamasını, vahşi ve uysal oluşunu dinledim. Bir delikten giren güneş, dua eden omuzlarının üzerinde parlıyordu ve şöyle dedi Gwilym: “Tanrım, her zaman her yerdesin, sabahın şebneminde, akşamın kırağısında, tarlada ve şehirde, vaizde ve günahkârda, serçede ve dev akbabada. Her şeyi görebilirsin, doğrudan kalplerimizin içini; güneş gittiğinde görebilirsin bizi; hiç yıldız yokken görebilirsin, ölümcül karanlıkta, derin, derin, derin çukurda; bizi her zaman görüp izleyebilirsin, küçük kara köşelerde, büyük kovboy ovalarında, biz battaniyelerin altında horlarken, zift karası korkunç gölgelerde; yaptığımız her şeyi görebilirsin, gece ve gündüz, her şeyi, her şeyi; her zaman görebilirsin. Oh tanrım, lanet olası bir kedi gibisin.”

Birbirine kenetlenmiş ellerini serbest bıraktı. Ahırdan bozma küçük kilise sessizdi ve güneş ışığıyla aydınlanmıştı. A le lu ya diye haykıran ya da Tanrı Bizi Kutsasın diye bağıran kimse yoktu, ben çok küçüktüm ve sessizliğe hayran olmuştum. Dışarıdaki ördek bağırdı.

“Şimdi bağışları toplayacağım,” dedi Gwilym.

Aşağı indi ve el yordamıyla arabanın altındaki samanların arasında bir şeyler aradı, hırpalanmış bir teneke kutu uzattı bana.

“Doğru dürüst bir kutum yok,” dedi.

Tenekenin içine iki peni koydum.

“Akşam yemeği zamanı,” dedi ve tek kelime etmeden eve geri döndük.

Yemek bitince Annie “Güzel takımlarını giy bu akşam. Çizgili olanları,” dedi.

Önemli bir akşamdı, Swansea’li en iyi arkadaşım Jack Williams yanında zengin annesiyle birlikte otomobille gelecekti ve Jack iki haftalık tatilini benimle geçirecekti.

“Jim Amca nerede?”

“Pazara gitti,” dedi Annie.

Gwilym eliyle domuz taklidi yaptı. Amcamın nerede olduğunu biliyorduk; omzunun üstünde bir genç inek ve ceplerinden burnunu uzatmış iki domuzla bir meyhanede oturuyordu, dudakları boğa kanıyla ıslanmıştı.

“Bayan Williams çok mu zengin?” diye sordu Gwilym.

Üç arabaları ve iki evleri olduğunu anlattım, yalandı. “Galler’deki en zengin kadın, bir zamanlar da belediye başkanıymış,” dedim. “Misafir odasında çay içecek miyiz?”

Annie başıyla onayladı. “Ve koca bir çanak şeftali yiyeceğiz,” dedi.

“O eski çanak Noel’den beri dolapta duruyor,” dedi Gwilym, “annem onu bunun gibi bir gün için saklıyordu.”

“Çok güzel şeftaliler,” dedi Annie. Pazar günü giysilerini giymek için yukarı çıktı.

Misafir odası naftalin, tüy, rutubet, ölü çiçek ve bayat, ekşi hava kokardı. Pencerenin olduğu duvarda iki camekânlı dolap duruyordu. Doldurulmuş bir tilki bacağının içinden, bir keklik kafasının üzerinden, vahşi bir ördek cesedinin kırmızı boyalı göğsü boyunca bakarak yabani otların bittiği bostanı görebilirdiniz. Kısa bacaklı masanın etrafında porselen ve kalaydan yapılmış birer kap, ufak biblolar, dişler, aile broşları vardı; yama işi masa örtüsünün üzerinde büyük bir gaz lambası, İncil, üzerinde banyo yapmak üzere bir kadın resmi olan uzun bir vazo ve Annie, Jim Amca ve Gwilym’in eğreltiotu saksısının önünde gülümsedikleri çerçeveli bir fotoğraf vardı. Şöminenin üstünde iki saat, birkaç köpek, pirinç şamdanlar, bir kadın çoban, İskoç eteği giymiş bir adam ve kabarık saçları ve iri göğüsleriyle Annie’nin solmuş bir fotoğrafı duruyordu. Masanın etrafında sandalyeler vardı ve köşelerden düzgün, kıvrılmış, boyanmış, içi doldurulmuş, dantelli kumaşlar sarkıyordu. Beyaz, yama işi bir örtü örtüyordu tümünü. Şöminenin etrafı pirinç maşalar, kürekler ve ocak süngüleriyle doluydu. Misafir odası nadiren kullanılırdı. Annie haftada bir toz alır, süpürür, silerdi ama yine de ne zaman üstüne bassanız halıdan gri bir toz bulutu yükselir; sandalyelerin oturma yerleri toz tutar; kanepenin çatlaklarına pamuk, pislik ve uzun siyah at kılı topakları dolardı. Resimleri görebilmek için cama üflemek gerekirdi. Gwilym ve şatolar ve at arabası.

“Üstünü değiştir,” dedi Gwilym.

Eski giysilerimi giymek istiyordum, sıradan bir çiftlik çocuğu gibi görünmek ve ayakkabılarımdaki gübreler yüzünden yürürken ses çıkarmak, buzağılayan bir inek veya bir ineğin üstüne çıkan boğayı görmek, ortalıkta koşuşturup çoraplarımı ıslatmak, dışarı çıkıp “Hadi ama seni oğlancı!” diye bağırmak, tavukları yemlemek ve sıradan bir sesle konuşmak istiyordum. Ama bunun yerine yukarı çıkıp çizgili takımlarımı giydim.

Odamdayken bahçeye giren bir otomobilin sesini duydum. Jack Williams ve annesiydi gelen.

“Bir Daimler’le geldiler!” diye bağırdı Gwilym merdivenlerin dibinden, ben de onları karşılamak için kravatımı bağlamadan ve saçlarımı taramadan aşağı koştum.

Annie kapıda şöyle diyordu: “İyi günler Bayan Williams, iyi günler. İçeri buyurun, çok güzel bir gün Bayan Williams. Yolculuğunuz iyi geçti mi bari? Buradan Bayan Williams, basamağa dikkat edin.”

Misafir odasındaki sandalyelerin kılıfları gibi naftalin kokan, parlak siyah bir elbise giymişti Annie, çamur içindeki delik deşik spor ayakkabılarını değiştirmeyi unutmuştu. Koridorda, Bayan Williams’ın önünde, telaş içindeydi; etrafa göz gezdiriyor, gıdaklıyor, kımıldanıp duruyor, evin küçüklüğü için özür diliyor, tek eliyle saçını düzeltiyordu.

Bayan Williams uzun boylu ve tombuldu, dışarı fırlamış göğüsleri ve kalın bacakları vardı, ayak bilekleri sivri burunlu ayakkabılarının üzerinde şişmişti; belediye başkanı ya da vapur olmaya yakışır haldeydi, Annie’nin arkasından misafir odasına yöneldi.

Dedi ki: “Lütfen benim için kendinizi yormayın Sevgili Bayan Jones” Oturmadan önce çantasından çıkardığı dantel bir mendille sandalyenin tozunu aldı.

“Biliyorsunuz duramayacağım,” dedi.

“Ah, ama bir fincan çayımızı için,” dedi Annie, bir yandan da hiç kimsenin hareket edemeyeceği ve Bayan Williams’ın göğüsleri ve yüzükleri ve çantasıyla beraber hızla kuşatılacağı bir şekilde masanın etrafındaki sandalyeleri kaydırıp sürüklüyor, tabak dolabını açıyor, İncil’i yere düşürüyor, yerden kaldırıyor, aceleyle giysisinin koluyla tozunu siliyordu.

“Ve tabii şeftaliler,” dedi Gwilym. Kafasında şapkasıyla koridorda dikiliyordu.

“Şapkanı çıkar Gwilym ve Bayan Williams’ı rahat ettir,” dedi Annie ve lambayı yaktı ve ortasında çay lekesi olan beyaz bir masa örtüsü serdi ve beş kişi için tabakları, bıçakları ve fincanları dizdi.

“Benim için zahmet etme, hayatım,” dedi Bayan Williams. “Ne güzel bir tilki!” Cam kâsenin üzerine yüzüklü parmaklarından birini doğrulttu bir an.

“Gerçek kandan yapılmış,” dedim Jack’e ve kanepenin üzerinden sofraya uzandık.

“Hiç de bile,” dedi, “mürekkep kırmızısı o.”

“Ah, ayakkabıların!” dedi Annie.

“Kanepeye basma, Jack’ciğim.”

“Mürekkep değilse boyadır o zaman.”

Gwilym sordu: “Size bir parça pasta getireyim mi Bayan Williams?”

Annie çay fincanlarını takırdattı. “Evde bir parça bile pasta yok,” dedi, “dükkândan ısmarlamayı unutmuşuz. Hay Allah, Bayan Williams!”

“Bir fincan çay kâfi, teşekkürler,” dedi Bayan Williams. Arabadan buraya kadar yürümek zorunda kaldığı için hala terliyordu. Yüzündeki pudra bozulmuştu. Eliyle yüzünü yoklarken yüzükleri parıldadı.

“Üç kişisiniz,” dedi. “Ve Jack’in burada çok mutlu olacağına eminim.”

“Kumda oynayan çocuklar kadar en az.” Gwilym oturdu.

“Şeftali almalısınız Bayan Williams, çok güzeller.”

“Öyle olmalılar, yeterince uzun süredir burada duruyorlar,” dedi Gwilym.

Annie çay fincanlarını yine takırdattı.

“Şeftali istemem, sağolun,” dedi Bayan Williams.

“Ama bir tanecik almalısınız, Bayan Williams, Kremayla beraber.”

“Hayır, hayır, Bayan Jones, teşekkür ederim,” dedi. “Armuda lafım olmazdı, ama şeftaliye tahammül edemiyorum.”

Jack’le konuşmayı kesmiştik. Annie spor ayakkabılarına bakıyordu. Şöminenin üstündeki saatlerden bir ya da iki tanesi çaldı. Bayan Williams sandalyesinde doğruldu.

“İşte, zaman geçiveriyor!” dedi.

Mobilyaları aşarak geçti, dolabı iteledi, biblo ve broşları tangırdattı ve Jack’i alnından öptü.

“Kokun üzerinde,” dedi Jack.

Kafamı okşadı.

“Terbiyeli olun.”

Annie’ye fısıldayarak şöyle dedi: “Unutmayın Bayan Jones, sadece baharatsız iyi yemekler. İştahı kesilmesin.”

Odadan çıkarken Annie onu takip ediyordu. Hareketleri yavaşlamıştı şimdi. “Elimden gelenin en iyisini yapacağım Bayan Williams.”

“Hoşçakalın Bayan Williams,” deyişini ve mutfağa girip kapıyı kapatışını duyduk. Otomobil bahçede gümbürdedi, ardından ses azalarak yok oldu.

Jack’le beraber bağıra çağıra, elimizdeki sopalarla böğürtlenleri dökerek, dans ederek koşturuyorduk ortalıkta. Kayarak durduk ve derenin kenarındaki çalılıkları kolaçan ettik. Yukarıda tek gözlü, ölü bakışlı, kötü niyetli, zayıf, on tanecik dişi kalmış Gwilym, Darağacı Çiftliği’nde oturmuş, silahlarını dolduruyordu. Bir ıslık işaretiyle çalıların etrafında emekleyerek saklandık otların derinliğine, bir dal şakırtısını ya da büyük dalların gizlice kırılmasını bekleyerek.

Kıçımın üzerinde, hevesli ve yalnız, Gorsehill ormanlarından akın ederek abanozdan bir gölge yapan, şiddetli, olanaksız kuşlar ve balıklar, zıplayıp atlarla aynı boydaki dört gövdesi olan çiçeklerin altında saklanırken akşamın erken saatlerinde Carmarthen yakınlarında; görünmez arkadaşım Jack Williams yanımdayken; bükülmüş yaralı dizlerim, çarpıntılı kalbim, bacaklarımın arasındaki büyük sıcaklık ve derinlik, ellerimdeki rahatsız edici ter, kulak zarlarına giden geçitler, topuklar arasındaki çamur topakları, yuvalarındaki gözlerim, damarlarımda dolaşan kanımla genç vücudumu beni çevreleyen heyecanlı bir hayvan gibi hissederken; etrafta uçan, zıplayan, yüzen ve saldırmak için bekleyen bir anı bekliyordu. Akşamüstü, Kızılderili oyunu oynarken, gerçek bir hikâyenin tam ortasında olduğumun farkındaydım kendi adıma, vücudumsa serüvenim ve şöhretimdi benim. Heyecan içinde sıçradım ve dikenli çalıların arasına daldım tekrar.

Jack bağırdı: “Gördüm seni! Gördüm seni!” Arkamdan koştu. “Bom! bom! öldün!”

İtaatli bir şekilde yerde yatıyorsam da genç, parlak ve gayet canlıydım.

“Şimdi sen beni öldürmeye çalış,” dedi Jack. “Yüze kadar say.”

Tek gözümü kapadım, çayırın yukarısına doğru aceleyle koşup ayaklarının ucuna basa basa geri gelerek bir ağaca tırmandığını gördüm, elliye kadar sayarak ağacın altına koştum ve daha tırmanırken öldürdüm onu. “Düş aşağıya,” dedim.

Düşmeyi reddetti, onun yerine ben de yukarı tırmandım ve en üstteki dallara sarılıp çayırın köşesindeki tuvalete baktık beraber. Gwilym pantolonunu indirmiş oturakta oturuyordu. Küçük ve kara gözüküyordu. Kitap okurken elleri kıpırdanıp duruyordu.

“Seni görüyoruz!” diye bağırdık.

Pantolonunu çekti ve kitabı cebine koydu.

“Seni görüyoruz Gwilym!”

Çayırın ortasına geldi. “Neredesiniz öyleyse?”

Şapkalarımızı salladık ona.

“Gökyüzündeyiz!” diye bağırdı Jack.

“Uçuyoruz!” diye bağırdım ben.

Kollarımızı kanatmış gibi açtık.

“Gelin konun buraya.”

Dalların üzerinde sallandık ve kahkaha attık.

“Sizi kuşlar!” diye haykırdı Gwilym.

Ceketlerimiz yırtılmış, çoraplarımız ıslanmış, ayakkabılarımız yapış yapış olmuştu; akşam yemeği yiyip azarlanmak için içeri girdiğimizde ellerimizde yeşil yosun ve kahverengi ağaç kabuğu parçaları vardı. Annie o akşam sessizdi, bununla beraber bana sokak çocuklarına benzediğimi ve Bayan Williams’ın neler düşüneceğini bilmediğini söyledi ve Gwilym’in daha iyi bilmesi gerektiğini. Yüzümüzü tuhaf şekillere sokarak Gwilym’le dalga geçtik ve çayına tuz döktük, ancak yemekten sonra şöyle dedi: “İsterseniz kiliseme gelebilirsiniz. Yatmadan hemen önce.”

Minberin tepesindeki mumu yaktı. Koca ambarın içinde minik bir ışık oluştu. Yarasalar gitmişti ama gölgeleri hala tavandan aşağı sarkıyordu. Gwilym artık Pazar günü giysileri içerisindeki kuzenim değildi benim gözümde, daha çok pelerin giymiş bir küreğe benzeyen uzun boylu bir yabancıydı, sesi gitgide derinleşti. Saman yığınları canlı gibiydi. At arabasındaki vaazı düşündüm: izleniyorduk, Jack’in kalbi izleniyordu, Gwilym’in dili işaretlenmişti, “Şu küçük gözlere bak,” diye fısıldamam sonsuza dek hatırlanacaktı.

“Şimdi günah çıkartacağım,” dedi Gwilym arabanın içinden.

Jack ve ben mum ışığında başı açık bir şekilde dikiliyorduk ve Jack’in vücudunun titrediğini hissedebiliyordum.

“Önce sen.” Gwilym’in mum ışığına doğru tuttuğu için parlayan parmağı beni işaret ediyordu, minbere doğru bir adım attım, kafamı yukarı kaldırdım.

“Şimdi itirafını yap,” dedi Gwilym.

“Neyi itiraf etmeliyim?”

“Bugüne dek yaptığın en kötü şeyi.”

Ödevini saklayarak Edgar Reynolds’un kamçılanmasına neden olmuştum; annemin çantasından para yürütmüştüm; Gwyneth’in çantasından para yürütmüştüm; kütüphaneden üç seferde on iki kitap yürütmüş, ardından onları parka atmıştım; tadının neye benzediğini anlamak için kutsal sudan bir bardak içmiştim; yuvarlanıp gelip elimi yalaması için bir köpeği sopayla dövmüştüm; hizmetçi kız banyo yaparken Dan Jones’la birlikte anahtar deliğinden bakmıştım; çakıyla dizimi çizip mendilimi kana bulamış, bu kanın kulağımdan geldiğini söyleyerek hastaymışım gibi annemi korkutmuştum; pantolonumu indirip Jack Williams’a göstermiştim; Billy Jones’un bir güvercini şömine küreğiyle döverek öldürmesini izlemiş ve buna gülmüştüm; Cedric Williams’la beraber Bayan Samuel’in evine gizlice girip yatak giysilerine mürekkep dökmüştüm.

“Hiçbir kötülük yapmadım ben,” dedim.

“Haydi, itiraf et!” dedi Gwilym. Kaşlarını çatmış bana bakıyordu.

“Yapamam, yapamam! Hiçbir kötülük yapmadım ben.”

“Haydi, itiraf et!”

“Hayır, etmeyeceğim!”

Jack ağlamaya başladı. “Eve gitmek istiyorum,” dedi.

Gwilym kilisenin kapısını açtı ve çayır boyunca takip ettik onu, siyah tümsek kulübeleri geçtik ve eve doğru yürüdük, Jack yol boyu hıçkırdı.

Yatakta, Jack’le günahlarımızı paylaştık.

“Ben de çalıyorum annemin çantasından; bir sürü parası var onun.”

“Kaç para çalıyorsun?”

“Üç peni.”

“Bir keresinde adam öldürdüm ben.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Yemin ederim, kalbinden vurdum onu.”

“Adı neydi peki?”

“Williams.”

“Kan aktı mı?”

Eve vuran dalgaları düşündüm.

“Bir domuz gibi tıpkı,” dedim.

Jack’in gözyaşları kurumuştu. “Gwilym’i sevmiyorum ben, kafadan çatlak o”

“Hiç de bile. Bir keresinde odasında bir sürü şiir buldum. Kızlara yazılmıştı hepsi. Daha sonra bana gösterdiğinde bütün kız isimlerini Tanrı’yla değiştirmişti.”

“Dindar biri.”

“Hayır, değil. Kadın oyuncularla dolaşıyor. Corinne Griffith’i tanıyor.”

Kapımız açıktı. Geceleri kapıyı kilitlemek isterdim, çünkü odanın içinde bir hayalet olmasını dışarıdan girmesine tercih ederdim; ama Jack açık olmasını isterdi, bu yüzden yazı tura attık ve o kazandı. Ön kapının takırtısını ve mutfağa giden ayak seslerini duyduk.

“Jim Amca.”

“Nasıl biri o?”

“Tilki gibi, domuzları ve tavukları yiyor.”

Tavan inceydi ve her sesi duyuyorduk; şairin sandalyesinin gıcırtısını, tabakların takırtısını, Annie’nin “Gece yarısı oldu!” diye bağıran sesini.

“Sarhoş,” dedim. Bir kavga duymayı umarak sessizce uzanıyorduk.

“Belki tabakları fırlatır,” dedim.

Ama Annie yumuşakça azarladı: “Ciddi bir durum var Jim.”

Jim Amca bir şeyler mırıldandı.

“Domuzlardan biri kayıp,” dedi. “Niye böyle yapıyorsun Jim? Artık hiçbir şeyimiz kalmadı. Devam etmemiz mümkün değil.”

“Para! para! para!” dedi. Şimdi piposunu yakacaktı.

Ardından Annie’nin sesi duyamayacağımız kadar yumuşadı ve amcam şöyle dedi: “Sana otuz şilin ödedi mi peki?”

“Annen hakkında konuşuyorlar,” diye açıkladım Jack’e.

Uzun süre alçak sesle konuştu Annie, biz de kelimeleri duymak için bekledik. “Bayan Williams,” dedi ve “otomobil” ve “Jack” ve “şeftaliler.” Ağladığını düşündüm, son kelimede sesi çatlak çıktı.

Jim Amcanın sandalyesi tekrar gıcırdadı, yumruğunu masaya vurmuş olabilirdi ve bağırışını duyduk: “Şeftaliyi göstereceğim ona! Şeftaliler, şeftaliler! Kim olduğunu sanıyor ki o? Şeftalinin nesi varmış? Allah’ın belası otomobilinin ve Allah’ın belası oğlunun canı cehenneme! Küçük düşürüyor bizi.”

“Bağırma Jim!” dedi Annie, “çocukları uyandıracaksın.”

“Onları uyandırıp kovalayacağım aynı zamanda buradan!”

“Lütfen Jim, lütfen!”

“Oğlanı sen gönder,” dedi, “Yoksa ben kendim yaparım. Zalim evine yollarım onu.”

Jack çarşafı kafasının üstüne çekerek kafası yastığa gömülü hıçkırdı: “Duymak istemiyorum, duymak istemiyorum. Anneme yazacağım. Beni buradan alsın.”

Kapıyı kapatmak için kalktım. Jack benimle bir daha konuşmadı, ben de gittikçe zayıflayan aşağıdaki sesler eşliğinde uyuyakaldım.

Kahvaltıda Jim Amca yoktu. Aşağı indiğimizde Jack’in ayakkabıları onun için temizlenmişti ve ceketi onarılmış ve ütülenmişti. Annie Jack’e iki, bana bir haşlanmış yumurta verdi. Çayımı çay tabağından içmeme bir şey demedi.

Kahvaltıdan sonra Jack postaneye gitti yürüyerek. Ben tek gözlü çoban köpeğini alarak yukarıdaki çayırda tavşan kovalamaya gittim ama köpek ördeklere havladı ve çalıların arasından bir berduş ayakkabısı getirdi bana, ardından tavşan deliğinin önünde kuyruğunu sallayarak uzandı. Kurumuş ördek havuzuna taş attım, köpek de gevşek gevşek yürüyerek sopa parçalarıyla geri geldi.

Jack elleri ceplerinde, şapkası tek gözünü kapatmış bir halde gizlice geldi. Çoban köpeğini ufacık bir tümseği koklar halde bıraktım ve tuvaletin olduğu çayırdaki ağacın tepesine tırmandım. Jack tek başına kızıl derili oyunu oynuyordu, çalılar boyunca savaşıyor, ağaçların arkasından çıkıp kendi kendini korkutuyor, otların arasında kendinden saklanıyordu. Bir kez seslendim ona ama duymamış gibi davrandı. Kendi kendine, sessizce ve yabanice oynuyordu. Derenin kenarındaki bataklıkta, elleri ceplerinde, kız çocuğu gibi salınarak dikiliyordu. Üstünde durduğum dal sallandı, çalılar yeşil topaçlar gibi üzerime geliyordu, “Düşüyorum!” diye bağırdım, pantolonum kurtardı beni, asılı kaldım ve sıkıca tutundum, bu bir dakikalık çılgın bir maceraydı, ama Jack yukarı bakmadı ve o bir dakika da kayboldu. Kibirsizce aşağı indim.

Öğlen, sessiz bir yemekten sonra, Gwilym kilisesinde kızlara yazdığı kutsal şiirleri okurken ya da uyurken, Annie ekmek pişirirken, ben ahırdaki samanlıkta tahtadan bir düdük oyarken, otomobil bahçeye bir kez daha girdi.

Jack, en iyi giysilerini giymiş bir şekilde evden koşarak annesini karşıladı, kaldırımda durmuş eteklerini çekiştirirken annesi, şöyle dediğini duydum Jack’in: “Ve senin aptal bir inek olduğunu ve beni döveceğini söyledi ve Gwilym karanlıkta bir ahıra götürüp farelerin arasında bıraktı beni, Dylan bir hırsız ve bu yaşlı kadın ceketimi mahvetti.”

Bayan Williams Jack’in eşyalarını alması için şoförü yolladı. Annie kapıya geldi, gülümseyip selam vermeye çalışarak; saçlarını düzeltip ellerini önlüğüne sildi.

Bayan Williams “İyi günler,” dedi ve Jack’le beraber arabanın arkasına oturup Gorsehill harabelerine baktı.

Şoför geri geldi. Araba hareket edince tavuklar sağa sola kaçıştı. Jack’e el sallamak için ahırdan dışarıya koştum. Annesinin yanında kımıldamadan duruyordu. Mendilimi salladım.

 

 

 

 

 

BÜYÜKBABA ZİYARETİ

 

Gecenin bir vakti yan odadaki yaşlı adamın “Deh!” ve “Çüş!” diye bağırıp dilini damağına sürtüşünün sesine uyandığımda kamçılar, kementler ve yılanlar ve dağ geçitlerindeki kaçak otobüsleri ve kaktüslerin arasından geniş, rüzgârlı dörtnala gidişlerle dolu bir rüyanın ortasındaydım.

Büyükbabamın evinde ilk kalışımdı. Yatağa çıkarken yerdeki taşlar fare gibi cik cik ötmüştü ve duvarların arasındaki fareler sanki bir başka ziyaretçi üstlerinde geziyormuş gibi gıcırdattılar tahtayı. Ilıman bir yaz akşamıydı ama perdeler uçuşuyor ve dallar pencereye çarpıyordu. Çarşafı başımın üstüne çektim, kısa zamanda bir kitabın içinde kükreyerek at sürmeye başlamıştım bile.

“Durun bakalım, benim güzellerim!” diye haykırdı büyükbabam. Sesi çok genç ve gür çıkıyordu, dili güçlü bir şekilde şapırdıyordu, yatak odası büyük bir çayıra dönüşmüştü. Hasta olduğunu ya da pijamalarını yaktığını sandım çünkü annem yorganın altında pipo içtiğini söylemiş ve eğer geceleyin duman kokusu alırsam yardıma koşmam gerektiği konusunda beni uyarmıştı. Karanlıkta ayakucumda yürüyerek odasının kapısına geldim, mobilyalara sürtünerek gürültüyle bir şamdanı devirdim. Odada bir ışık görünce tırstım, kapı açıldı ve büyükbabam “Deh!” diye bağırdı, megafon kullanan bir boğa kadar yüksek bir sesle.

Yatağın üstünde dimdik oturmuş, sanki yatak engebeli bir yolun üzerindeymiş gibi iki yana sallanıyordu; yatak örtüsünün örgülü kenarları dizginleriydi; görünmez atlar yatağın önündeki mumun ışığında gölge halinde dikiliyorlardı. Beyaz pazen gece giysisinin üzerine ceviz büyüklüğünde pirinç düğmeleri olan kırmızı bir yelek giymişti. Taşan piposu sakallarının arasında küçük bir ot yığını gibi için için yanıyordu. Gözümün önünde, elleri dizginleri bırakarak gevşedi, yatak düzgün bir yolda durdu, dili sessizliğe büründü ve atlar yumuşakça durdular.

“Bir sorun mu var büyükbaba?” diye sordum, oysa giysileri tutuşmuş filan değildi. Mum ışığındaki yüzü karanlık havaya tutturulmuş ve keçi sakallarıyla yamanmış yırtık pırtık bir yorgan gibi görünüyordu.

Sakince bana baktı. Piposunu üfledi, kıvılcımlar saçarak ve ucundan nemli bir ıslık sesi çıkararak bağırdı: “Soru sorma.”

Kısa bir duraklamadan sonra sinsice sordu: “Hiç kâbus görür müsün evlat?”

“Hayır.”

“Evet evet, görürsün,” dedi.

Atlara bağıran birinin sesini duyarak uyandığımı söyledim.

“Ne dedim ben?” dedi. “Çok fazla yiyorsun. Yatak odasında at olduğunu kim görmüş?”

Yastığının altından bir şeyler aradı ve küçük, çıngıraklı bir kese çıkardı, dikkatle iplerini çözdü. Elime bir altın verdi ve “Pasta al kendine,” dedi. Teşekkür edip iyi geceler diledim.

Odamın kapısını kapar kapamaz, büyükbabamın “Deh! deh!” diyen gürültülü ve neşeli sesini ve hareket eden yatağın sarsıntısını tekrar işittim.

Sabahleyin mobilya dolu bir ovada, yanan pijamalarıyla kamçıladıkları altışar atı süren bulanık adamların olduğu rüyamdan uyandığımda büyükbabam siyahlar içinde giyinmiş, kahvaltı yapıyordu. Kahvaltıdan sonra “Dün gece korkunç bir rüzgâr vardı,” dedi ve ateşte yakmak için balçıktan toplar yapmak üzere şöminenin yanındaki sandalyesine oturdu. İlerleyen saatlerde beni Johnston Köyü ve Llannstephan yolu boyunca yürüyüşe çıkardı.

Küçük bir kırbacı olan adam, “İyi sabahlar, Bay Thomas,” dedi ve en az köpeği kadar sıska olan adam uyarılara göre, girmemesi gereken bodur ağaçlı yeşil ormana doğru giderken büyükbabam şöyle dedi: “Sana ne dediğini duydun mu? Bay!”

Küçük kulübeleri geçtik ve kapıya yaslanmış duran adamlar büyükbabama güzel günler dilediler. Güvercinlerle dolu ormanı geçtik, ağaçların tepesine doğru uçarlarken kanatları dalları kırıyordu. Yumuşak, iddialı sesler ve gürültülü, korkak uçuşlar arasında büyükbabam, tarlanın öbür ucundaki bir adama seslenir gibi, “Eğer gece bu yaşlı kuşların sesini duysan, beni uyandırıp ağaca çıkan atlar var dersin,” dedi.

Yavaşça geri yürüdük çünkü yorulmuştu, sıska adam omzunda, sanki bir genç kızın kolu gibi zarif bir şekilde taşıdığı tavşanla uzadı gitti girişi yasak olan ormandan.

Ziyaretimin sondan bir önceki günü küçük, güçsüz bir midilli tarafından çekilen bir mürebbiye arabasının içinde Llanstephan’a götürüldüm. Büyükbabam bir bizon sürüyormuşçasına sıkı tutuyordu dizginleri; kamçıyı vahşice vuruyor, yolda oynayan çocuklara akıl almaz küfürler savuruyor, tozluklu bacakları birbirinden ayrı bir şekilde yüreklilikle ayakta dikiliyor ve sendeleyip duran midillisinin şeytani gücüne ve inadına lanet okuyordu.

Her köşede, “Dikkat et, evlat!” diye bağırıyor; ve çekiyor,  sarsılıyor, terliyor, kırbacını lastik bir kılıç gibi sallıyordu. Zavallı midilli her köşeyi döndüğünde dedem bana dönüp iç geçiriyordu: “Bu sefer de atlattık evlat.”

Tepenin doruğundaki Llanstephan’a vardığımızda, arabayı ‘Edwinsford Silahları’nın yanında durdurup indi, midillinin burnunu okşayıp ona şeker verdi: “Bizim gibi koca adamları taşımak için çok zayıf ve küçüksün Jim.”

O bira, ben limonata aldım, Bayan Edwinsford’a ödemeyi çıngırtılı kesesinden çıkardığı bir altınla yaptı; Bayan Edwinsford büyükbabamın sağlığını sordu, o da Llangadock’un boru açmakta daha faydalı olduğunu söyledi. Kiliseyi ve denizi görmeye gittik, Sticks adındaki ormanda oturduk, ziyaretçilerin yaz gecelerinde şarkı söylediği ve köyün aptalının belediye başkanı seçildiği ormanın ortasındaki konser alanında dikildik bir süre. Büyükbabam kilise meydanında durakladı ve demir kapının arkasındaki melek şeklindeki mezar taşlarına ve tahta haçlara işaret etti. “Orada öyle yatmanın hiçbir anlamı yok,” dedi.

Dönüş yolculuğumuz dehşetliydi: Jim yeniden bizona dönüşmüştü.

Son sabah geç uyandım, rüyamda Llenstephan denizinde yolcu gemisi büyüklüğündeki parlak balıkçı tekneleri ve garip bir Galceyle, ayrılmakta olan balıkçılara şarkı söyleyen, cüppeli ve yelekli bir ilahi korosu görmüştüm. Büyükbabam kahvaltıda yoktu, erken kalkmıştı. Yeni sapanımla çayırlarda dolaştım, martılara ve papaz evinin ağaçlarındaki kargalara taş attım. Yazdan kalma ılık bir rüzgâr esti; sabah sisi yerden yükselip ağaçların arasına girerek gürültücü kuşları sakladı; sisin ve rüzgârın içinde geri geri yağan dolu taneleri gibi hafifçe uçuyorlardı.

Sapanım kırıldı ve ben de papazın meyve bahçesinden geçerek öğlen yemeği için geri döndüm. Bir keresinde büyükbabam, papazın Carmarthen Fuarı’ndan üç ördek satın alıp bahçenin ortasında onlar için bir havuz yaptığını söylemişti; ama onlar paytak paytak yürüyerek evin harap basamaklarının altındaki oluğa girmişler ve orada yüzüp vaklamışlardı. Meyve bahçesinin sonuna geldiğimde çalıların arasındaki bir delikten baktım, papazın oluk ve havuz arasına bir tünel kazıp sade bir yazıyla bir tabela hazırlamış olduğunu gördüm: “Havuza gider.”

Ördekler hala basamakların altında yüzmekte idiler.

Büyükbabam kulübede değildi. Bahçeye gittim, ama tahmin ettiğim gibi gözlerini dikip meyve ağaçlarına bakmıyordu. Bahçe çitlerinin arkasındaki tarlalarda bir küreğe asılmakta olan sıska adama seslendim: “Büyükbabamı hiç gördünüz mü bu sabah?”

Kazmayı sürdürerek omzunun üzerinden cevap verdi: “Gördüm, süslü yeleğini giymişti.”

Yan kulübede Berber Griff yaşardı. Açık kapıdan içeriye bağırdım. “Bay Griff, büyükbabamı gördünüz mü?”

Üzerinde önlüğüyle dışarıya çıktı.

Dedim ki: “En süslü yeleğini giymiş.” Önemli olup olmadığını bilmiyordum, ama büyükbabam yeleğini sadece geceleri giyerdi.

“Deden Llanstephan’a gitti mi?” diye sordu kaygılı bir şekilde.

“Dün küçük bir arabayla gittik oraya dün,” dedim.

İçeriye girdi telaşla ve Galce bir şeyler konuştuğunu duydum, sonra beyaz önlüğüyle tekrar dışarı çıktı, elinde rengârenk çizgili bir baston taşıyordu. Köy sokaklarından büyük adımlarla geçti, ben de yanında koşuyordum.

Terzinin dükkânında durduğumuzda “Dan!” diye bağırdı, ve Dan Tailor şapka takmış bir Hintli rahip gibi oturduğu pencere kenarından kalktı. “Dai Thomas yeleğini giyip gitmiş,” dedi Bay Griff, “Ve Llanstephan’daymış dün.”

Dan Tailor paltosunu ararken Bay Griff etrafı dolaşmaya devam etti. “Will Evans,” diye seslendi marangoz dükkânından içeriye, “Dai Thomas Llanstephan’daymış, yeleği de üzerindeymiş.”

“Şimdi Morgan’a söylerim,” dedi marangozun karısı çekiç ve testere gürültüsü dolu dükkânın karanlığından dışarıya seslenerek.

Kasap dükkânına ve Bay Price’ın evine uğradık ve Bay Griff köy tellalı gibi tekrarladı haberini.

Hep beraber Johnstown meydanında toplandık. Dan Tailor bisikletini, Bay Price midilli arabasını getirmişti. Morgan Carpenter ve ben sarsıntılı arabaya tırmandık ve Carmarthen kasabasına doğru tırıs tırıs gittik. Terzi bisikletin zilini çalarak sanki bir yangın ya da soygun varmış gibi yolu açıyordu, sokağın sonundaki bir kulübenin kapısındaki yaşlı bir kadın, tavuk gibi içeriye kaçtı. Bir başka kadın parlak bir mendil salladı.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.

Büyükbabamın komşuları üzerlerindeki siyah şapka ve ceketlerle, kenar mahallelerdeki ağırbaşlı yaşlı adamlar gibilerdi. Bay Griff kafasını iki yana sallayıp kederlendi: “Dai Thomas’tan aynı şeyi tekrar yapmasını beklemezdim.”

“Son seferden sonra hele,” dedi Bay Price üzgün bir sesle.

Yola devam ettik, Constitution Tepesi’ne yaklaştık, Lammas Sokağı’na sürdük, terzi hala zilini çalıyordu ve bir köpek tiz bir havlama eşliğinde onun önünden koşmaktaydı. Towy Köprüsü’ne çıkan kaldırım taşlarının üzerinden geçerken, büyükbabamın yatağı sallayıp duvarları sarsan gürültülü gece yolculuklarını hatırladım, süslü yeleği ve bir tutam saçıyla mum ışığında gülümseyen yüzü geldi gözümün önüne. Önden gitmekte olan terzi selenin üzerinde döndü ve bisikleti dingildeyerek patinaj yaptı. “Dai Thomas’ı görüyorum!” diye bağırdım.

Araba köprüye doğru gitti takırdayarak, büyükbabam oradaydı; yeleğinin düğmeleri güneşte parlıyordu, sıkı siyah Pazar günü pantolonunu ve tavan arasındaki dolapta gördüğüm tozlu şapkayı giymişti, eski bir çanta taşıyordu. Başını eğerek selamladı bizi. “Günaydın Bay Price,” dedi, “ve Bay Griff ve Bay Evans. Günaydın evlat.”

Bay Griff renkli bastonunu büyükbabam üzerine doğrulttu.

“Günün ortasında Carmarthen köprüsü üzerinde ne yaptığını zannediyorsun,” dedi sert bir şekilde, “üstünde en şık yeleğin ve başındaki eski şapkayla?”

Büyükbabam cevap vermedi, ama yüzünü nehir rüzgârına doğru eğdi, böylece sakalları sanki o konuşuyormuş gibi dans edip sallanmaya başladılar ve mercan avcılarının hareketlerini sahildeki kaplumbağalar gibi izledi.

Bay Griff bodur berber sırığını havaya kaldırdı. “Ve nereye gittiğini zannediyorsun,” dedi, “eski siyah çantanla?”

Büyükbabam dedi ki: “Gömülmek için Llangadock’a gidiyorum.” Ve mercan kabuklarının hafifçe suya doğru kayışlarını ve martıların balık dolu suya dalışlarını izledi, Bay Price’ın şikâyetleri kadar acı bir şekilde:

“Ama daha ölmediniz, Dai Thomas.”

Büyükbabam bir an için düşündü ve ardından: “Llenstephan’da ölü bir şekilde uzanmanın hiçbir anlamı yok,” dedi, “Llangadock’taki toprak çok rahat, bacaklarınızı denize sokmadan çekebilirsiniz.

Komşular büyükbabamın yakınına geldiler: “Siz ölü değilsiniz, Bay Thomas.”

“Nasıl gömüleceksiniz öyleyse?”

“Llanstephan’da kimse gömmez sizi.”

“Haydi evinize dönün Bay Thomas.”

“Çay saati için güzel biramız var.”

“Ve pasta.”

Ama büyükbabam köprünün üzerinde sabit bir şekilde duruyordu, çantasını kenarından sıkıca kavramış, akmakta olan nehre ve gökyüzüne bakıyordu, hiçbir kuşkusu olmayan bir peygamber gibi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PATRICIA, EDITH VE ARNOLD

 

Küçük oğlan çocuğu, görünmez lokomotifi Gwmdonkin Ekpres’in içinde, göz kamaştırıcı parlaklıktaki tekerleklerinin üzerinde, kuşlar için ekmek kırıntılarının serpildiği ve dünden kalma karla kaplı küçük arka bahçede çatırtıyla geziyordu, soğuk öğleden sonrasında nefesi ince ve renksiz bir duman gibi yükseliyordu, çamaşır ipinin altında düdüğünü öttürdü, çamaşırhane durağındaki mama kabını tekmeledi, dumanlar üfleyerek gittikçe yavaşladı, bu sırada hizmetçi kız kolu indirdi, asılmış fanilaları topladı, kollarının altındaki kahverengi lekeleri göstererek duvarın öbür yanına seslendi: “Edith, Edith, gel buraya, seni istiyorum.”

Edith duvarın öbür yanında, iki leğenin üstüne tırmanarak yanıtladı: “Buradayım, Patricia.”  Kafası, kırılmış camın yukarısında sallanıp duruyordu.

Uçan Galli’yi çamaşırhaneden kömürlüğün açık kapısına sürdü ve cebindeki çekici çekerek sert bir fren yaptı; üniformalı yardımcılar yakıt doldurmak için koştular; selam veren itfaiyeciyle konuştu ve lokomotif lavabonun donmuş nehirlerinin yanında, kedileri bahçeden uzak tutan dikenli Çin Seddi’nin etrafında, kömürlük tünelinin içine ve dışına sürüklendi. Ama tüm bu zaman boyunca çığlıklar ve ıslıklar arasında dikkatle dinliyordu Patricia’yı ve komşu Bayan Lewis’e ait olan hizmetçi kızı. Çalışmaları gerekirken çene çalıyorlar, annesine Bayan T. diyor, Bayan L. hakkında terbiyesizce konuşuyorlardı.

Patricia’nın “Bayan T. saat altıya kadar gelmeyecek,” dediğini duydu.

Ve yan komşu Edith yanıtladı: “Yaşlı Bayan L., Bay Robert’i aramak için Neath’a gitti.”

“Gene azdı,” diye fısıldadı Patricia.

“Azgın, kızgın, bozgun!” diye bağırdı çocuk kömürlükten dışarıya.

“Yüzünü kirletme, öldürürüm seni,” dedi Patricia dalgın dalgın.

Kömür yığınına tırmanırken ona engel olmaya çalışmadı. Kömür Kalesi’nin Kralı, tepede sessizce oturup kafası tavana değerken kızların telaşlı konuşmalarını dinledi. Edith sallanan leğenlerin üzerinde hıçkırıyor ve ağlıyordu.  “Kömürlerin tepesinde duruyorum,” dedi çocuk ve Patricia’nın sinirlenmesini bekledi.

“Onu görmek istemiyorum, sen tek başına git,” dedi Patricia.

“Birlikte gitmek zorundayız,” dedi Edith. “Öğrenmem gerekiyor.”

“Ben öğrenmek istemiyorum.”

“Dayanamıyorum Patricia, benimle gelmelisin.”

“Sen tek başına git, o seni bekliyor.”

“Lütfen, Patricia!”

“Kömürün üstünde yüzüstü yatıyorum,” dedi oğlan.

“Hayır, sen buluş onunla. Bilmek istemiyorum. Sadece beni sevdiğini düşünmek istiyorum.”

“Ah, mantıklı düşün Patricia, lütfen! Gelecek misin, gelmeyecek misin? Onun söyleyeceklerini duymak istiyorum.”

“Pekala, yarım saat içinde gideriz. Sana seslenirim.”

“Buraya gelsen iyi olur,” dedi oğlan, “bok gibi kirliyim.”

Patricia kömürlüğe koştu. “Seni gidi! Hemen çık oradan!” dedi.

Leğenler kaymaya başladı ve Edith gözden kayboldu.

“Sakın bir daha öyle konuşayım deme. Ah! Üstüne başına bak!” Patricia onu içeriye götürdü.

Gözlerinin önünde üstünü değiştirmesini istedi. “Aksi takdirde, söylemek yok.” Pantolonunu çıkarttı ve dans etti çocuk: “Bak bana, Patricia!”

“Terbiyeli ol,” dedi Patricia, “yoksa parka götürmem seni.”

“Parka mı gidiyoruz yani?”

“Evet, hep beraber parka gidiyoruz; sen, ben ve yan evden Edith.”

Onu kızdırmamak için tertemiz giyindi, ellerine tükürüp saçlarını ayırdı. Sessizliğini ve usluluğunu fark etmemiş görünüyordu Patricia. Kocaman elleri birbirine kenetlenmişti; göğsündeki beyaz broşa dikmişti gözlerini. Garip elleri olan uzun boylu, kalın bir kızdı; ayak parmaklarına benzeyen el parmakları, bir erkeğinki kadar geniş omuzları vardı.

“Memnuniyetinizi kazanabildim mi?” diye sordu çocuk.

“Ne uzun bir kelime oldu o,” dedi, sevgi dolu gözlerle bakarak. Çocuğu kaldırıp şifoniyerin üzerine oturttu. “Benim kadar uzun boylu oldun şimdi de.”

“Ama o kadar büyük değilim,” dedi çocuk.

Bunun her şeyin olabileceği bir öğlen vakti olduğunu biliyordu; bir tepsinin içinde kaymasına yetebilecek kadar kar yağabilirdi, Amerika’daki amcaları –ki Amerika’da hiç amcası yoktu- tabancaları ve St Bernard cinsi köpekleriyle gelebilirlerdi, Ferguson’un dükkanında yangın çıkabilir ve bütün paketler kaldırımlara dökülebilirdi; dolayısıyla Patricia siyah, düz saçlı, ağır kafasını omzuna yaslayıp kulağına şunları fısıldadığında hiç şaşırmadı: “Arnold, Arnold Matthews.”

“Orada, orada,” dedi oğlan ve parmağıyla kızın kafasını koyduğu yeri silkeledi. Aynadan bakarken kızın arkasından kendine göz kırptı ve elbisesine baktı.

“Ağlıyor musun sen?”

“Hayır.”

“Evet ağlıyorsun, ıslaklığı hissediyorum.”

Gözlerini elbisesinin koluna sildi. “Ağladığımı kimseye söyleme.”

“Herkese söyleyeceğim, Bayan T. ve Bayan L.’ye, polise ve Edith’e ve babama ve Bayan Chapman’a, Patricia omzumda keçi gibi ağladı diyeceğim, iki saat boyunca ağladı; koca bir sürahiyi dolduracak kadar ağladı. Söylemeyeceğim tabii ki,” dedi.

Patricia ve Edith’le birlikte parka gitmek için yola çıktıkları anda kar başladı. Kayalık tepeye beklenmedik büyüklükte taneler yağıyordu ve saat daha öğlenin üçü olduğu halde ortalık akşam olmuş gibi kararmıştı. Kar yağmaya başlar başlamaz evlerin arkasında bir yerlerde bir başka oğlan çocuğu bağırdı. Bayan Ocky Evans Springmead’in cumbasının penceresini açıp kafasını ve ellerini dışarıya çıkardı, kar yakalamaya çalışırmış gibi bir hali vardı. Patricia’nın “Çabuk, geri dönelim! Kar başladı!” demesini ve ayaklarının ıslanmasına fırsat vermeden onu içeriye sokmasını bekledi oğlan. Karı göremiyor herhalde, diye düşündü en tepede, oysa ağır bir şekilde yağıyordu, yüzüne çarpıyor ve siyah şapkasını kaplıyordu. Parka giden yola girerlerken onu duruma uyandırmaktan korktuğundan konuşmaya cesaret edemedi. Geride kalıp şapkasını çıkarmak ve ağzıyla kar yakalamak için oyalandı.

“Şapkanı tak,” dedi Patricia geri dönerek. “Hastalanıp ölmek mi istiyorsun yoksa?”

Atkısını paltosunun içine tıkıştırdı ve Edith’e döndü: “Orada karda bekler mi sence? Kesin orada olacak, değil mi? Her Çarşamba gelirdi bana, kuru ya da ıslak.” Burnunun ucu kızarmıştı, yanakları kor gibi parlıyordu, karda yazın olduğundan daha güzel görünüyordu, ıslak saçları alnında yumuşakça dökülürken ve sıcak bir yorgan giymişken sırtına.

“Orada olacak,” dedi Edith. “Bir Cuma günü bardaktan boşanırcasına yağıyordu ve gelmişti. Gidecek başka bir yeri yok, hep orada. Zavallı Arnold!” Üstünde bir kürk parçası olan paltosunun içinde beyaz ve düzgün görünüyordu ve Patricia’nın yarısı kadardı; karların üstünde dikilirken alışverişe gidiyormuş gibi bir hali vardı.

“Mucizeler bitmek bilmez,” dedi oğlan yüksek sesle kendi kendine. Patricia karda yürümesine izin vermişti, iki büyük kızla beraber fırtınanın ortasında yol alıyordu. Yolun ortasına oturdu. “Bir kızağın üstündeyim ben,” dedi, “Çek beni, Patricia, Eskimolar gibi.”

“Ayağa kalk, seni serseri, yoksa eve götürürüm seni.”

Böyle bir niyeti olmadığının farkındaydı. “Sevimli Patricia, güzel Patricia,” dedi, “hadi beni kıçımdan çek.”

“Terbiyesiz konuşmak yok, yoksa kime söylerim biliyorsun.”

“Arnold Matthews’a,” dedi oğlan.

Patricia ve Edith birbirlerine yaklaştılar.

“Her şeyi fark ediyor,” diye fısıldadı Patricia.

“Senin yerinde olmadığıma seviniyorum,” dedi Edith.

“Ah,” dedi Patricia oğlanı elinden yakalayıp koluna bastırarak, “Onu dünyalara değişmem!”

Parkın yukarısındaki çakıl patikadan aşağı koştu. “Şımarığım ben!” diye bağırdı, “Şımarığım ben! Patricia beni şımartıyor!”

Kısa zamanda park bembeyaz olacaktı; gölün ve çeşmenin etrafındaki ağaçlar şimdiden bulanıklaşmışlardı, tepedeki Eğitim Fakültesi binası bir bulutun arkasında kaybolmuştu.

Patricia ve Edith korunacak yer bulmak için dik patikayı tırmandılar. Oğlan basılması yasak olan çimenlerin üzerinden onları takip ederek çalıların ortasına doğru kaydı, tümseklerin ve dikenlerin ortasına, zarar görmemişti ama bağırıyordu.  Kızlar üzgün üzgün dedikodu yapıyorlardı. Terkedilmiş sığınakta paltolarını silkelediler, koltuklardaki karı süpürerek oturdular, hala birbirlerine yakın duruyorlardı, bowling salonunun penceresinden dışarıya bakıyorlardı.

“Tam zamanında geldik,” dedi Edith. “Kar yağarken dakik olmak zordur.”

“Burada oyun oynayabilir miyim?”

Patricia başıyla