Archive for the VE DİĞERLERİ Category

Sert Bir Eleştirmene Mektup – Gilles Deleuze

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , , , , , on Temmuz 15, 2013 by şenol erdoğan

aasswq

[Müzakereler, Norgunk 2006, İstanbul,

Türkçesi: İnci Uysal,

Redaksiyon: Ulus Baker,

http://norgunk.com/kitap/muzakereler

http://www.pandora.com.tr/urun/muzakereler/134446

Hoşsun, akıllısın, kötü niyetlisin, hatta kötülüğe eğilimlisin. Ha gayret… Zira bana en son gönderdiğin ve kâh söylenilenlere kâh bizzat senin düşündüklerine ikisini harmanlayarak başvuran mektup, varsayılan mutsuzluğumdan duyulan bir tür sevinçtir. Bir yandan köşeye sıkıştığımı, her açıdan, hayatta, öğretmenlikte, siyasette köşeye sıkıştığımı, yıldız müsveddesi olduğumu, bunun yine de çok uzun sürmeyeceğini ve işin içinden çıkamayacağımı söylüyorsun. Diğer yandan her zaman sizden geride olduğumu, sizin ey gerçek deneyciler ya da kahramanlar, sizin kanınızı emdiğimi ve zehirlerinizi tattığımı, ama size bakarak ve sizden yararlanarak hayatta kaldığımı söylüyorsun. Ben, bunların hiçbirini hissetmiyorum. Gerçek ya da sahte şizofrenler o kadar canımı sıkıyorlar ki, sevinç içinde paranoyaya dönüyorum. Yaşasın paranoya! Mektubunla bana biraz hınç (köşeye sıkıştın, köşeye sıkıştın, “itiraf et”…) ile biraz da vicdan rahatsızlığı (utanmıyorsun, geridesin…) değilse, ne aşılamak istiyorsun? Bana söyleyeceğin yalnızca bu idiyse, hiç değmezdi. Benim hakkımda bir kitap yazarak öcünü alıyorsun. Mektubun sahte bir merhametle ve gerçek bir öç alma isteğiyle dolu.

Öncelikle, bu itabı arzu edenin ben olmadığımı yine de hatırlatayım. Sen kendi nedenlerini dile getiriyorsun: “Mizah, fırsat, para ya da toplumsal yükselme hırsı.” Tüm bunların bu şekilde nasıl tatmin edileceğini tam olarak anlamıyorum. Bir kez daha söylüyorum, bu senin meselen, ve kitabının benimle ilgili olmadığını, onu okumayacağımı ya da daha sonra seninle ilgili bir şey olarak okuyacağımı sana başından beri söyledim. Yayınlanmamış bir şey istemek için beni görmeye geldin. Ve gerçekten seni hoşnut etmek için sana bir mektuplaşma önerdim: Ses kayıt cihazına kaydedilen bir söyleşiden daha kolay ve daha az yorucu. Bu mektupların, kitabından ayrı, bir tür ek gibi yayınlanması koşuluyla. Anlaşmamızı biraz bozmak, ve sana, “size yazacağım” diyen yaşlı bir Guermantes, sürekli bugün git yarın gel diyen bir kâhin ya da genç bir şairden öğütlerini esirgeyen Rilke gibi davranmış olmakla beni suçlamak için hemen bu fırsattan yararlanıyorsun. Ey sabır!

İyi niyetliliğin sizin en güçlü yanınız olmadığı doğru. İnsanları ya da şeyler hiç sevemeyeceğim, onlara hiç hayranlık duymayacağım gün (fazla değil ama), kendimi ölü, öldürülmüş gibi hissederim. Ama siz, sanki hepten hınç dolu doğmuşsunuz, sinsice göz kırpmakta ustasınız, “bunu bana yapmayacaktın… Senin hakkında kitap yazıyorum, ama sana göstereceğim…”. Tüm olası yorumlar arasından genelde en kötü niyetlisini ya da bayağısını seçiyorsunuz. İlk örnek: Foucault’yu seviyorum ve ona hayranım. Onunla ilgili bir makale yazdım. Ve o da benimle ilgili yazdı ki senin alıntıladığın cümle de o makalededir: “Gün gelecek, 20.yüzyıl belki de Deleuze’cü bir yüzyıl olarak hatırlanacaktır.” Yorumun: Birbirlerini övgüye boğuyorlar. Öyle görünüyor ki Foucault’ya olan hayranlığımın gerçek olduğu, dahası Foucault’nun o küçük cümlesinin bizi gerçekten sevenleri güldürüp diğerlerini kızdırmaya yönelik komik bir cümle olduğu hiç aklına gelmiyor. Senin de bildiğin bir metin, goşizmin mirasçılarının doğuştan gelen bu kötü niyetliliğini açıklar. “Cesaretiniz varsa, goşist bir topluluk önünde kardeşlik ya da iyi niyetlilik sözcüğünü telaffuz etmeyi deneyin. Kendilerini, orada olan ya da olmayan dost ya da düşman herkese her şekilde öfke ve saldırganlık gösterip onlarla alay etme konusunda sürekli ve hummalı bir çalışmaya verirler. Söz konusu olan diğerini anlamak değil, onu gözetlemektir.”[1] Mektubun gözetlemenin doruk noktası. Bir toplulukta şöyle diyen Fhar’dan*  bir tipi hatırlıyorum: Ya sizin vicdan rahatsızlığınız olmak üzere burada olmasaydık… Birinin vicdan rahatsızlığı olmak biraz polisçe, tuhaf bir ideal. Ve sen; hakkımda (ya da bana karşı) bir kitap yazmak üzerimde adeta bir güç sağladığını düşündürüyor sana. Hiç de değil. Kendi hesabıma, vicdanımın rahatsız olması olasılığı, beni başkalarının vicdan rahatsızlığı olmak kadar iğrendirir.

İkinci örnek: Uzun ve kesilmemiş tırnaklarım. Mektubunun sonunda, işçi ceketimin (doğru değil, o bir köylü ceketi) Marilyn Monroe’nun pilili bluzuna, tırnaklarımın da Greta Garbo’nun siyah gözlüklerine eşdeğer olduğun söylüyorsun. Ve beni ironik ve kötü niyetli tavsiyelere boğuyorsun. Tırnaklarıma birçok kez değindiğin için san açıklayacağım. Tırnaklarımı annemin kestiği ve bu durumun Oidipus’a ve hadımlığa bağlı olduğu (grotesk, ama psikanalitik bir yorum) her zaman söylenebilir. Ayrıca parmaklarımı uçları gözlemlendiğinde, genelde koruyucu olan parmak izlerinin bende olmadığı fark edilebilir, öyle ki bir nesneye ve özellikle bir kumaşa parmaklarımın ucuyla dokunmak, benim için uzun tırnaklarımın korumasını gerektiren sinirsel bir acıdır( teratolojik**  ve ayıklamacı yorum). Şu da söylenebilir ve doğrudur da, görünmez değil ama algılanamaz olmak hayalimdir ve bu hayali cebime sokabileceğim tırnaklara sahip olarak telafi ediyorum, öyle ki hiçbir şey bana tırnaklarıma bakan birinden daha aşırtıcı gelmiyor (psiko-sosyolojik yorum). Son olarak şu söylenebilir: “Yalnızca sana ait oldukları için tırnaklarını yemen gerekmez; tırnakları seviyorsan, başkalarınınkileri ye, istersen ve yapabilirsen” (siyasal yorum, Darien). Ama sen, en berbat yorumu seçiyorsun: Dikkat çekmek, Greta Garbolaşmak istiyor. Her halükârda, hiçbir dostumun hiçbir zaman tırnaklarımı fark etmemiş olması ilginçtir, kimsenin sözünü bile etmediği bir rüzgârın taşıdığı tohumla orada rasgele bitmiş kadar doğal bulurlar onları.

İlk eleştirine dönüyorum, her tonda tekrar tekrar şöyle diyorsun: Tıkandın, sıkıştın, itiraf et. Başsavcı. Hiçbir şey itiraf etmiyorum. Sayende benim hakkımda bir kitap söz konusu olduğu için, yazdıklarımı nasıl gördüğümü açıklamak isterim. Az çok felsefe tarihiyle canı çıkarılmış bir nesle, son nesillerden birine aitim. Felsefe tarihi, felsefe üzerinde açıkça baskıcı bir işlece sahiptir, tam anlamıyla felsefi Oidipus’tur: “Şunu ve bunu, bunun hakkında şunu, şunun hakkında bunu okumadığın sürece kendi adına konuşmaya cesaret etmeyeceksin herhalde!” benim neslimdeki birçok insan bundan kurtulamadı, diğerleri ise kendi yöntemlerini ve yeni kurallar, yeni tarzlar icat ederek kurtuldu. Ben, uzun süre felsefe tarihi “yaptım”, falanca ya da filanca yazar hakkında kitaplar kudüm. Ama kendime birçok şekilde telafiler sunuyordum: Öncelikle, bu tarihin rasyonalist geleneğine karşı gelen yazarları severek (ve bence Lucretius, Hume, Spinoza, Nietzsche arasında, olumsuzun eleştirisi, sevinç kültürü, içsellik nefreti, kuvvetlerin ve ilişkilerin dışsallığı, iktidarın ihbar edilmesi, vs ile oluşturulmuş gizli bir bağ vardır). Her şeyden önce, Hegelcilikten ve diyalektikten nefret ediyordum. Kant hakkındaki kitabıma gelince, o farklı, onu seviyorum, nasıl işlediğini, çarklarının neler olduğunu göstermeye çalıştığım bir düşmanla ilgili bir kitapmış gibi yazdım onu –Us mahkemesi, yetilerin ölçülü kullanımı, o kadar riyakâr bir itaat ki bize yasa koyucular unvanı veriliyor. Ama bu devirde paçamı kurtarma biçimim, sanıyorum ki özellikle, felsefe tarihini bir tür sodomi ya da günahsız doğum – ki bu da aynı anlama gelir- olarak kavramaktır. Bir yazarın arkasına geçtiğimi, ve kendisine ait olduğu halde canavarı andıran bir çocuk yaptırdığımı hayal ederdim. Onun çocuğu olması çok önemli, çünkü yazarın ona söylettiğim her şeyi gerçekten söylemesi gerekiyordu. Ama çocuğun canavarı andırması, bu da gerekli, çünkü bana pek zevk vermiş olan her tür merkez kaymasından, kaymalardan, kırılmalardan, gizli yayınlardan geçmek gerekiyordu. Bergson hakkındaki kitabım bana göre bu türün örneğidir. Ve bugün Bergson hakkında yazmış olmamı bile başıma kakarak eğlenen insanlar var. Bu, onların tarihi yeterince bilmediklerini gösterir. Bergson’un, başlarda, Fransız Üniversitesi’nde nasıl nefret topladığını ve monden ya da monden olmayan her türden deliler ve marjinaller için nasıl bir peşine takma hizmeti gördüğünü bilmezler. Ve Bergson’a rağmen veya değil, bunun önemi yok.

Beni tüm bunlardan çekip çıkaran, geç okuduğum Nietzsche’dir. Çünkü onu benzer bir muameleye maruz bırakmak olanaksızdır. Arkadan çocukları size asıl o yapar. (Tersine, Marx’ın ya da Freud’un asla kimseye vermediği) Sapkın bir zevk verir size: Herkes için kendi adına basit şeyler söyleme; duygularla, yeğinliklerle, deneylerle, deneyimlerle konuşma zevki. Kendi adına bir şey söylemek çok tuhaf bir şeydir; zira kendinizi bir ben, bir kişi ya da bir özne sandığınız anda kendi adınıza konuşmazsınız. Tersine, bir birey, en ağır kişilik yitimi uygulamasının sonunda, onu bir uçtan öbür uca kateden çocuklara, onu baştan sona dolaşan yeğinliklere açık olduğunda gerçek bir özel ad elde eder. Böyle yeğin birçokluğun anlık kavranışı olarak ad, felsefe tarihinin gerçekleştirdiği kişilik yitiminin tersidir; itaatle değil, sevgiyle kişilik yitimi. Bilmediklerimizin temelinden, kendi azgelişmişliklerimizin temelinden konuşuruz. Bir üstünkörü tekillikler, adlar, önadlar, tırnaklar, şeyler, hayvanlar, küçük olaylar bütünü haline geldik: Bir yıldızın tersi. Sonunda bu değişen anlamda iki kitap yazmaya başladım, Fark ve Tekrar, ve Anlamın Mantığı. Kuruntuya kapılmıyorum: Hâlâ akademi aygıtıyla doludur, ağırdır, ama içimde sarsmaya, harekete geçirmeye çalıştığım bir şey var, yazıyı bir kod olarak değil, bir akış olarak ele almak. Fark ve Tekrar’da sevdiğim sayfalar var, örneğin yorgunluk ve düşüncelere dalma ile ilgili olanlar, çünkü görünüşe rağmen canlı yaşantıya ait sayfalardır. Çok ilerlemiyordu, ama hiç değilse başlamıştı.

Ve sonra Félix Guattari ile karşılaştım ve birbirimizle anlaştık, birbirimizi bütünledik, birbirimizin içinde kişiliklerimizi yitirdik, birbirimizle ayrıksılaştık, kısacası birbirimizi sevdik. Bu Anti-Oidipus’u verdi ve bu yeni bir ilerlemedir. Bu kitaba karşı kimi zaman ortaya çıkan düşmanlığın biçimsel nedenlerinden birinin, tam olarak iki kişi tarafından yazılmış olması değil de, insanların küskünlükleri ve ayrılıkları sevmesi olup olmadığını soruyorum kendime. O zaman ayırdedilemezi ayırdetmeye ya da her birimizin payına düşeni saptamaya çalışıyorlar. Ancak her bir kişi zaten birden fazla kişi olduğu için, iki kişi daha da çok insan yapıyor, bu herkes için böyledir. Ve kuşkusuz Anti-Oidipus’un tüm bilgi aygıtından kurtulduğu söylenemez: Hâlâ pek akademik, fazlasıyla bilgecedir ve düşlenen pop-felsefe ya da pop-analiz değildir. Ama şuna şaşırdım: Bu kitabı pek zor bulanlar, fazla kültüre sahip olanlardır, özellikle de psikanalitik kültüre sahip olanlar. Şöyle diyorlar: Organsız vücut beden nedir? Arzu makineleri ne demektir? Tersine, az şey bilenler, psikanalizin bozmadığı kimseler daha az sorunla karşılaşıyorlar ve anlamadıklarına kaygısızca boş veriyorlar. Bu nedenle bu kitabın, en azından hukuken, on beş ile yirmi yaş arasındakilere hitap ettiğini söyledik. Bu kitabı okumanın iki yolu vardır: Ya içerisine kapatan bir kutu olarak düşünürüz kitabı, o zaman gösterilenleri ararız, ve sonrasında, daha da sapkın ve bozulmuşsak, gösterenin peşine düşeriz. Sonraki kitaba da, öncekinin içinde olan ya da sırasıyla onu içeren bir kutu gibi davranırız. Ve onu açımlayacak, yorumlayacak açıklamalar arar, kitabın kitabını yazarız, sonsuza kadar. Ya da diğer yol: Kitap küçük bir anlamlandırmayan makine olarak düşünülür; tek sorun şudur: “”Bu işliyor mu ve nasıl işliyor?” Size göre nasıl işliyor? İşlemiyorsa, hiçbir şey olmuyorsa, o zaman başka bir kitap alın. Bu diğer okuma, yeğinlikli bir okumadır: Bir şey olur ya da olmaz. Açıklayacak, anlayacak, yorumlayacak bir şey yoktur. Elektrik bağlantısı gibidir. Organsız vücutlar: Kendi “alışkanlıkları” sayesinde, kendi organsız vücut edinme şekilleri sayesinde bunu hemen anlayan kültürsüz insanlar tanıyorum.  Bu diğer okuma şekli öncekinin karşıtıdır, çünkü bir kitabı doğrudan doğruya Dışarıya taşır. Bir kitap, çok daha karmaşık bir dış makinedeki küçük bir çarktır. Yazmak, diğerleri gibi ve diğerlerine göre hiçbir ayrıcalığı olmayan, diğer akışlarla, dışkı, sperm, söz, eylem, erotizm, para, politika vs. akışıyla akıntı, karşıt-akıntı, anafor ilişkisine giren bir akıştır. Bloom gibi, bir elle kumun üzerine yazarken diğeriyle mastürbasyon yapmak – bu iki akış ne gibi bir ilişki içindedir? Biz, bizim dışarımız, en azından dışarılarımızdan biri, psikanalizde usanan belli bir insan kitlesi (özellikle gençler) oldu. Senin gibi konuşmak gerekirse, “köşeye sıkıştılar”, zira az ya da çok kendilerini analiz ettirmeyi sürdürüyorlar, şimdiden psikanaliz aleyhinde düşünüyorlar, ama onun aleyhinde psikanalitik terimlerle düşünüyorlar. (Örneğin, asıl alay konusu, Fhar’daki oğlanlar, M.L.F’deki kızlar [Mouvement de Libéretion de la Femme, Kadın Özgürlük Hareketi –ç.n.] ve daha birçokları kendilerini nasıl analiz ettirebiliyorlar? Bu onları rahatsız etmiyor mu? Buna inanıyorlar mı? Divanın üzerinde ne işleri olabilir?) Bu akımın varlığıdır Anti-Oidipus’u mümkün kılan. Ve en aptalından en akıllısına kadar psikanalistler bu kitaba genelde düşmanca ama saldırgandan ziyade savunmacı bir tepki gösterdilerse, bu elbetteki yalnızca içeriği nedeniyle değil, insanların “baba, anne Oidipus, hadımlık, geçmişe dönme” laflarının edildiğini duymaktan ve genelde cinsellikle ilgili ve özellikle kendi cinsellikleriyle ilgili tam olarak zayıf bir imge önerildiğini görmekten gitgide usandıkları bu büyüyen akım nedeniyledir. Denildiği gibi, psikanalistler “kitleleri”, küçük kitleleri dikkate almak zorunda kalacaklardır. Bu anlamda psikanalizin lümpen proleteryasından gelen güzel mektuplar, eleştirmenlerin makalelerinden çok daha güzel mektuplar alıyoruz.

Bir kitapla, kitabın parçalanmasıyla, başka başka şeylerle, ne olursa olsun herhangi bir şeyle işleyişe sokulmasıyla vs. hiç ilgisi olmayan herkes için dışarısıyla, akışa karşı akışla, makineleri olan makineyle, deneyimlerle, olaylarla temas halindeki bu yeğinlikli okuma tarzı, tutkulu bir tarzdır. Oysa sen kitabı tam olarak öyle okudun. Mektubunun bana güzel, hatta oldukça güzel gelen bir bölümü, onu nasıl okuduğunu, kendi hesabına onu nasıl kullandığını anlattığın bölümdür. Yazık! Yazık! Neden hemen yeniden eleştirmeye başlıyorsun- bundan sıyrılamayacaksın, ikinci cildinizi bekliyoruz, sizi hemen tanıyacağız…? Hayır, hiç de doğru değil, şimdiden düşündük bile. Devamını yapacağız çünkü birlikte çalışmayı seviyoruz. Ama bu hiç de bir devam niteliğinde olmayacak. Dışarının yardımıyla, dilde ve düşüncede o kadar farklı bir şey olacak ki “bekleyen” insanlar şunu söylemek zorunda kalacaklar: Tamamen delirdiler, ya da bunlar pislik, ya da devam etmeyi beceremediler. Hayal kırklığına uğratmak bir zevktir. Kesinlikle deli gibi görünmek istemiyoruz, ama zamanı gelince kendi tarzımızda delireceğiz, bizi dürtmenin anlamı yok. Anti-Oidipus’un birinci cildin, hâlâ uzlaşılarla dolu, hâlâ karmaşık kavramlara benzeyen şeylerle fazlasıyla dolu olduğunu pekâlâ biliyoruz. Bunlar değiştirilecek, değiştirdik bile, bize göre her şey iyi gidiyor. Kimileri aynı hızda devam edeceğimizi düşünüyor, beşinci bir psikanaliz grubu oluşturacağımızı sananlar bile var. Zavallılık. Başka şeyler, daha gizli ve daha neşeli şeyler düşünüyoruz. Uzlaşmalar; artık hiç yapmayacağız çünkü bunu yapmaya daha az ihtiyacımız var. İsteyeceğimiz ya da bizi isteyen dostlar her zaman bulunacaktır.

Demek köşeye sıkışmamı istiyorsun. Ne Félix ne de ben alt-ekolün şef yardımcıları olduk: Bu doğru değil. Biri Anti-Oidipus’u kullanıyorsa, umurumuzda bile değil, zira biz şimdiden başka yerdeyiz. Siyasal olarak köşeye sıkışmamı, manifestolar, bildiriler imzalamak zorunda kalmamı istiyorsun, süper toplum görevlisi: Bu doğru değil ve Foucault’ya minnet duyulmasını gerektiren birçok şeyden biri de, kendi hesabına ve ilk kez telafi makinelerini kırmış ve entelektüeli klasik siyasal entelektüel konumundan çıkarmış olmasıdır. Siz, siz hâlâ kışkırtmada, yayınlamada, sorularda, açık itiraflardasınız (“itiraf et, itiraf et…”). Ben, tam tersine, siyasal açıdan da olmak üzere, en genç arzum olacak, yarı gönüllü yarı zoraki bir gizlilik çağının geldiğini hissediyorum. Mesleki açıdan da köşeye sıkışmamı istiyorsun, çünkü iki yıl Vincennes’de konuştum ve deniyor ki, diyorsun ki orada hiçbir şey yapmıyorum. Konuştuğum sürece, “öğretmenlik konumunu reddettiğim ama öğretmeye mahkûm olduğum, herkesin bu mesleği yüzüstü bıraktığı bir zamanda ben yeniden ele aldığım” için çelişkide kaldığımı düşünüyorsun: Çelişmelere duyarlı değilim, koşulunun trajikliğini yaşayan güzel bir ruh değilim; konuştum çünkü bunu çok arzu ediyordum; militanlar, sahte-deliler, gerçek-deliler, aptallar, çok akıllı tipler tarafından desteklendim, hakarete uğradım, sözüm kesildi, Vincennes’de belli bir canlı eğlence vardı. İki yıl sürdü. Yeter, değiştirmek gerek. O halde, aynı koşullarda konuşmadığım şu anda, hiçbir şey yapmadığımı ve güçsüz, koca kötürüm kraliçe olduğumu söylüyorsun ya da söylenenleri aktarıyorsun. Çok da yanlış değil: Saklanıyorum, mümkün olan en az insanla işlerimi yapmayı sürdürüyorum, ve sen, bir yıldız olmamam için yardım etmek yerine, orada durmuş bana hesap soruyorsun ve güçsüzlükle çelişme arasındaki seçimi bana bırakıyorsun. Nihayet, kişisel olarak, ailevi olarak da köşeye sıkışmamı istiyorsun. Orada yüksekten uçmuyorsun. Bir karım ve oyuncak bebekle oynayıp ortalarda gezinen bir kızım olduğunu açıklıyorsun. Ve bu anti-Oidipus’a bakınca seni eğlendiriyor. Yakında psikanaliz yaptırma yaşına gelecek bir oğlum olduğunu da pekâlâ söyleyebilirsin. Oidipus’u üretenin oyuncak bebekler ya da tek başına evlilik olduğunu sanıyorsan, tuhaf. Oidipus, oyuncak bir bebek değildir, bir iç salgıdır, bir salgı bezidir ve kendine karşı savaşmadan, kendine karşı deneyimlemeden, (hepimizi psikanaliste sürükleyen sulu gözlü sevilme istencinin yerine) sevmeye ve arzulamaya muktedir olmadan, Oidipus salgılarına karşı asla savaşamazsın. Oidipusçu olmayan sevgiler, az bir iş değildir. Ve Oidipustan kaçınmak için bekâr, çocuksuz, homo, grup üyesi olmanın yeterli olmadığını bilmeliydin, zira grup Oidipus’u, Oidipusçu eşcinseller, Oidipuslaşmış M.L.F, vs. de var. Kanıtı, kızımdan daha Oidipusçu olan “Araplar ve biz”[2] adlı metindir.

Yani “itiraf edeceğim” hiçbir şey yok. Anti-Oidipus’un göreli başarısı ne Félix’i ne beni tehlikeye atar; bir şekilde bizi ilgilendirmez, çünkü başka tasarılar üzerindeyiz. O halde başka bir eleştirene, en sert ve dayanılması en güç olanına geçiyorum. Çok çaba göstermeyerek; başkalarının, homoların, uyuşturucu bağımlılarının, alkoliklerin, mazoşistlerin, delilerin, vs. deneyimlerinden yararlanarak; hiçbir şeyi asla riske atmayıp onların zevklerini ve zehirlerini biraz tadarak; kendi hesabıma her zaman geride olduğumdan ibaret olan eleştirine. Karşıma, Artaud hakkında profesyonel bir konferansçı, monden bir Fitzgerald amatörü olmamanın yollarını sorguladığım bir metnimi çıkarıyorsun. Vaktiyle, kesinliğe ve doğruluğa acınası bir inanışın belirtisi olan anlatılardan çok gizliliğe, yani yanlışın gücüne inandığımı söylemiş olmam dışında hakkımda ne biliyorsun? Hareket etmiyorsam da, seyahat etmiyorsam da, herkes gibi yerimde, ancak heyecanlarımla ölçebileceğim, en dolaylı ve dolambaçlı bir şekilde yazdıklarımda ifade edebileceğim seyahatler yapıyorum. Homolarla, alkoliklerle ya da uyuşturucu bağımlılarıyla ilişkilerime gelince, başka yollarla kendi üzerimde onlarınkine benzer etkiler elde edebiliyorsam, onların burada işi ne? İlginç olan, her ne ise ondan yararlanıp yaralanmadığım değil, ben kendi köşemde bir şeyler yaparken kendi köşelerinde şunu ya da bunu yapan insanlar olup olmadığı ve sıralanmaların, toplanmaların, herkesin bir diğerinden vicdan rahatsızlığı ve düzeltmeni kabul edildiği bütün bu bokluğun değil de, mümkün karşılaşmaların, rastlantıların, beklenmedik durumların olup olmadığıdır. Size hiçbir şey borçlu değilim, sizin bana borçlu olduğunuzdan fazlasını borçlu değilim. Sizin gettolarınıza gitmem için hiçbir sebep yok, zira benim kendi gettolarım var. Sorun hiçbir zaman şu ya da bu ayrı grubun doğasından ibaret değildir, şu ya da bu şeyin (eşcinsellik, uyuşturucu vs.) yarattığı etkilerin her zaman başka yollarla yaratılabileceği çapraz (transversal) ilişkilerden ibarettir. “Ben şuyum, ben buyum” diye düşünenlere ve ayrıca psikanalitik bir şekilde düşünenlere (çocuklarına ya da yazgılarına gönderme) karşı belirsiz, şüpheli sözlerle düşünmek gerekir: Ne olduğumu bilmiyorum, narsisist olmayan, Oidipusçu olmayan o kadar çok vazgeçilmez araştırma ya da deneme var ki – hiçbir homo asla kesin olarak “ben homoyum” diyemeyecektir. Sorun insanlık içinde şu ya da bu oluş değil, daha çok bir insandışı oluş, evrensel bir hayvan oluştur: Kendini hayvan sanmak değil, vücudun insani organlaşmasını bozmak, herkesin kendisine ait bölgeleri ve o bölgelerde bulunan grupları, toplulukları, türleri keşfetmesiyle, bedenin şu ya da bu yeğinlik bölgesini katetmek. Ne hakla hekim olmadan tıptan söz etmeyecekmişim, ya ondan bir köpek gibi söz ediyorsam? Neden uyuşturucu bağımlısı olmadan uyuşturucudan söz etmeyecekmişim, ya ondan küçük bir kuş gibi söz ediyorsam? Ve neden bir şey hakkında bir söylev icat etmeyecekmişim, o söylevi verme hakkına sahip olup olmadığım sorulmadan, o söylev tamamıyla gerçekdışı ve yapay dahi olsa? Uyuşturucu kimi zaman sabuklatır, neden uyuşturucu hakkında sabuklamayacakmışım? Kendi “gerçekliğinizle” ne yapacaksınız? Sizinki, düz gerçekçilik. O halde beni neden okuyorsun? İhtiyatlı deney kanıtı, kötü ve gerici bir kanıttır. Anti-Oidipus’un en sevdiğim cümlesi şu: Hayır, asla şizofren görmedik.

Sonuç olarak mektubunda ne var? O güzel bölüm haricinde hiçbir şey yok. Diğerlerinden ya da kendinde geliyormuş gibi çabukça sunduğun bir söylentiler, dedikodular bütünü. Böyle olmasını istemiş olabilirsin, kapalı kaptaki bir tür söylentiler pastişi. Yeterince snop, monden bir mektup. Benden “yayınlanmamış” bir şey istiyorsun, sonra bana kötü şeyler yazıyorsun. Mektubum, seninki yüzünden bir temize çıkma havası taşıyor. Hiç iyi gitmiyor. Sen bir Arap değilsin, bir çakalsın. Olduğum için beni eleştirdiğin şey, küçük yıldız, yıldız, yıldız olmam için her şeyi yapıyorsun. Söylentileri sonlandırmak için, ben senden bir şey istemiyorum, ama seni çok seviyorum.

Michel Cressole, in Deleuze, Ed. Universitaire, 1973


[1] Recherches, Mart 1973 sayısı, “Grande Encyclopédie des homosexualités”.

* Fhar: Front homosexuel d’action révolutionnaire, Devrimci Eylem Eşcinsel Cephesi (ç.n.)

* Kötü şeylerin bilimi. (ç.n.)

[2] Recherches, a.g.y.

MEATLER GELİYOR

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 10, 2013 by şenol erdoğan

ÇIKTI! KİTAPEVLERİ D&R VE SANAL SATIŞ SİTELERİNDE

Bukowski, 60’lar ve 70’lerin başında kendi gibi teksir makinesi kullanan şairleri tanımlamak için “Meat şairleri” diye bir terim uydurdu Meat şairleri için hiçbir şey kutsal değildi. Şiir her şeyden oluşurdu: düzüşmek, küfür, uyuşturucu, ırk ve hapishane, hepsi aynıydı. Bukowski önderliğindeki Meat şairlerinin amacı, şiir dilini gevşetmek idi. İçerik biçimden önce geliyordu. Bizim bildiğimiz anlamdaki uyak ve ölçü küçümseniyor, önemsenmiyordu. Hala yüzlerce şair, efendi Bukowski’yi taklit etmektedir. Buna rağmen hiçbiri tek başına onun başarısına ulaşmaya yetkin değil. Ana akım yayıncılığın karşısında duran neşriyatlar basan bu şair ve editörler aynı zamanda Beat’lerin genellikle hem optimistik hem de namus taslayan, ahlakçı tavırlarını da yeriyordu, dahası öyle gözükmelerine sebep oluyorlardı. Aslında Meatler Sokak şairi pis punklardı.

Beatlerin vefatı olumlu birçok şeye neden olmuştu, sıkışıp kalmış, “adam” yerine konmamış, sayılmamış, gözardı edilmiş şairlerin varlıklarının açığa çıkmasına ve onay görmesine mesela! Beat kuşağı popüler kültürün, ana-akım basının, ana-akım yayımcıların sahte ve ışıklı sahnesini o denli kaplıyordu ki ne kendi önlerini görebiliyorlardı ne de 3-5 isim haricinde ismin öne çıkmasına müsaade ediliyordu! 60’lı yılların son çeyreğinde dananın kuyruğu koptu ve bastırılmış ve de kendini bastırmış, egosu zarar görmüş çok sayıdaki şair farklı eyaletlerden seslerini yükseltmeye başladı, hem beat süreci ile akran hem daha sonradan doğanlar hem de gencecik şairler bir araya gelerek sadece edebiyatta değil; bağımsız, küçük, özgür dergi ve kitapçık basımıyla yayımcılıkta da çığır açtılar! Amerikan sokak şiiri ya da beat şiiri sonrası yeni Amerikan şiiri gerçekten iddia edilen ama aslında yapılmayan şiiri yapıyordu, diğer taraftan da Kerouac’lardan açık ara farkla öne çıkıyorlardı. Evet sene ’70 olduğunda kesinlikle krallıklarını ilan etmişlerdi!

Bu çalışmaya yan anlamda bir antoloji gözüyle bakmanız da mümkün, diğer taraftan size alternatif bir Bukowski biyografisi sunuyor –ki bu önemli. Az kelime çok fazla derinlik! Diğer yandan ise Underground Poetix ile ve de bağımsız fanzin çalışmalarımız ile kapatmaya çalıştığımız boşluğu net bir şekilde doldurmakta. Amerikan şiirinin en “bize yakın” sürecini kitaplaştırmak boyun borcu gibi bir şeydi açıkçası.

Altokuma yapabilen güzel insanlar için Meat kitabı gerçek bir hazine sandığı, zira mimeo devriminden San Francisco Rönesansı’na yeraltı yayıncılığının ne olduğunu, yeraltı edebiyatının tür olarak nasıl varolmadığını net olarak sunuyor.

Bakalım kitabımızda kimler yer alıyor:

D. R. WAGNER

STEVE RICHMOND

A.D.WINANS

WILLIAM WANTLING

DAVID ROSKOS

FRITZ HAMILTON

JIM CHANDLER

ANN MENEBROKER

TODD MOORE

FRED VOSS

JOAN JOBE SMITH

GERALD LOCKLIN

DOUGLAS BLAZEK

NEELI CHERKOVSKI

GENE FOWLER

ALAN KAUFMAN

MARVIN MALONE

d.a. levy

Jörg Fauser

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , , , , on Temmuz 4, 2013 by şenol erdoğan

Bu çeviri bütünün tüm hakları Trash Kulture vasıtasıyla Seda Garzanlı’ya aittir. Kısmi ya da genel alıntılamalarda çevirmen ve site belirtmeniz modern dünya adına yeterli olacaktır. Aksini yapan Tayyiptir, Gökçektir, Davutoğludur.

Yakın zamanda yazarın “Tophane” metni ve yeni şiirleri siteye eklenecektir!

joerg_fauser_todestag_strasse_body_n.2159985

JÖRG FAUSER

Torna Tesviye Özel

ep

(Tüm JF çevirileri Almancadan [Seda Garzanlı] tarafından yapılmıştır)

Biyografi 1944 – 1987


16. 7. 1944
Jörg Christian Fauser Bad Schwalbach/Taunus’da doğdu; babası ressam, annesi oyuncu.

1951-55
“Hessischer Rundfunk” radyo ve televizyonundaki çalışmalara katkısı oldu.

1959-60
Gazetecilik kimliğiyle ilk yazılarını Frankfurter Neue Presse’de yayımlandı.

1963 Yaz
Londra’da yaşamaya ve Frankfurter Heften’da eleştirmen olarak çalışmaya başladı.

23. 6. 1964
Vicdani reddi resmi olarak kabul edildi.

Temmuz 1964
Londra’da; İngiliz ve İspanyol anarşistlerle iletişime geçti; ilk uyuşturucu ve şiirlerinin yayımlanması da bu tarihe denk gelir.

Mart 1965
Lessing-Gymnasium’unda Abitur sınavına katıldı(Abitur = Almanya’da bir sonraki eğitim kademesine geçebilmek için verilmesi gereken sınav), İspanya ve İngiltere’ye seyahat etti.

Mayıs 1965
Frankfurt’taki J. W. v. Goethe Üniversitesi Etnoloji ve İngiliz dili edebiyatı bölümlerine kaydını yaptırdı.

Ağustos – Ekim 1965
Watford/Hertfordshire’da İngiliz bir arkadaşında kalmaya başlayıp Londra’da bakıcı olarak çalıştı (deneyimlerini 1966 Mayısında Hessischer Rundfunk’a yazdı).

Mart/Nisan 1966
Yunanistan ve Türkiye’de bulundu.

Ağustos 1966
Bir süre Dublin’de ikamet etti.

1 Ekim 1966

Okulu terk etti ve Heidelberg’de Bethanien Hastanesinde kamu görevine başladı. Resmi olarak Junky oldu.

Ocak/Şubat 1967
Kamu görevini yarım bırakıp altı hafta İstanbul’da kaldı. Yılın sonbaharında tamamen İstanbul’a yerleşti, o dönem junkylerin yoğun olarak bulunduğu Tophane’de yaşamaya başladı.

1968 Sonbahar
Frankfurt’a dönüp Berlin’e Linkeck komününe dahil oldu.
Nisan 1969
Göttingen’de ilk kitabı “Tophane”yi yazmaya başladı; kitap Şubat 1970’te bitti.

Ekim/Kasım 1970
Kısa süre İstanbul ve İzmir’de yaşadı.

Aralık 1970
Uyuşturucu sorunu ile ilgili Hamburg ve Berlin’de Mart 1971’de twen dergisinde yayımlanacak “Junk-die harten Drogen” isimli bir röportaj için araştırma yaptı.

Mayıs 1971
Frankfurt’ta bulundu; Yeraltı Gazetesi Zoom’a sorumlu redaktör oldu; yayıncısı sebebiyle 2. sayısı çıkamadı.

Haziran-Ekim 1971
J. Ploog, C. Weissner ve Udo Breger ile birlikte Yeraltı Gazetesi UFO’yu çıkardı; Udo Breger Yayınevinden “Tophane”nin devamı niteliğinde (Göttingen) »Aqualunge« yayımlanır.

1972
Ağır uyuşturuculardan kurtulur; “Tophane”nin baskısı Maro yayınevi tarafından gerçekleştirilir.

Nisan 1973
J. Ploog ve C. Weissner ile birlikte edebiyat dergisi Gasolin 23’ü kurar.

Eylül 1973
“Die Harry Gelb Story” şiir serisi Maro yayınevinden çıkar.

Mayıs 1974
Basler National-Zeitung’da çalışmaya başlar, 1979’un sonuna kadar gezi yazıları, eleştiri ve makaleleri yayımlanır.

1974 Sonbahar
Münih’e taşınır.

Aralık 1974
İlk radyo tiyatrosu “Café Nirwana” Batı Almanya Radyo Televizyonu Westdeutscher Rundfunk’da yayımlanır.

1975
Münih’teki Kröker galerisi için sergiler düzenler ve Temmuz ayında bir süreliğine Fas’a yerleşir.

1976
Yazarlar birliğine kayıt olur. Mayıs-Haziran ABD’de Hans-Christof Stenzel’in “C’est la vie Rrose” isimli filminin çekimlerine başlar ve aynı zamanda Los Angeles’ta Charles Bukowski’yi ziyaret eder.

Ocak/Şubat 1977
Münih’teki Monika Nüchtern yayınevi için John Howlett’in yazdığı James-Dean biyografisinin çevirisini yapar.

Temmuz 1977
Mallorca’da bulunur; H.-Chr. Stenzel için Bakunin ile ilgili bir filmin senaryosunu hazırlar -film hiçbir zaman gösterime girmeyecektir. Ardından Rogner’s dergisinde çalışır.

Eylül 1977
Los Angeles’ta Charles Bukowski ile Playboy için röportaj yapar -Playboy 12/1977 sayısında yayımlanır.

Aralık 1977-Ocak 1978
Zweitausendeins yayınevi için Joan Baez’in otobiyografisi “Daybreak”i çevirir ve Monika Nüchtern Yayınevi için Marlon Brando’nun biyografisini yazar.

1978 Sonbahar
1975-77 arasını kapsayan Gazete makaleleri ve radyo yazıları “Der Strand der Städte” Berlin’de Eduard Jakobsohn yayınevinden çıkar.

Ağustos 1978-Şubat 1979
Furtwängler için gösterime giremeyecek olan “Ein Spiel zuviel” senaryosunu yazmaya başlar.

Mart 1979
“Trotzki, Goethe und das Glück” şiir serisi Münih’te Rogner & Bernhard yayınevinden yayımlanır. çıktı. Rock şarkıcısı Achim Reichel için ilk şarkı sözlerini yazar ve Berlin’deki Tip dergisi için ilk yazılarını kaleme alır.

Eylül 1979
Öyküsü “Alles wird gut” Rogner & Bernhard’dan yayımlanır.

Ekim 1979
“Der Schneemann” romanının çalışmalarına başlar. Bu tarihlerde “lui” dergisinde ilk yazıları yayımlanır.

Ocak 1980

Tip dergisindeki ilk yazısı “Caliban” takma adıyla basılır.

Mart 1980
Amsterdam ve Osten’de: “Der Schneemann” isimli romanı için araştırma çalışmalarında bulunur.

Ocak 1981
Berlin’e taşınır ve redaktör, köşe yazarı olarak Tip-Magazin’de çalışmaya başlar.

Mart 1981
“Der Schneemann” romanı Rogner & Bernhard yayınevinden çıkar. Yazarlar birliğinden ayrılır.

1982 başları
“Achim Reichel und Band” grubuna Almanya turnesinde eşlik eder ve TransAtlantik’te turneyle ilgili bir röportaj hazırlar.

Temmuz 1982
“Rohstoff” romanının ilk bölümlerini Yunanistan’da yazar. Son yedi yıl içinde yazdığı öykülerini “Mann und Maus” ismi altında toparlar -Rogner & Bernhard yayınevinden kitaplaşır. çıktı.

Ocak 1983
Tip dergisine kendi ismiyle Haziran 1984’e kadar yazar.

1984
“Blues für Blondinen” ismi altındaki makale derlemesi ve “Rohstoff” romanı Ullstein yayınevi tarafından yayımlanır, akabinde Mart/Nisan aylarında “Rohstoff” okuma turnesini gerçekleştirir. Litfass isimli edebiyat dergisinde gezi hakkında bir rapor yazar.

26 Eylül’de “Autor-Scooter” programına Der Spiegel’den Hellmuth Karasek’in, SFB’den Jürgen Tomm’un sorularını yanıtlamak üzere çıkar.

“Der Schneemann” filme uyarlanır.

Mayıs 1985
Elba; Bayerischen Rundfunk baş muhabiri Dagobert Lindlau ile birlikte yapımcı Thomas Schühly için senaryo çalışmasına girişir -Almanya’daki organize hırsızlık üzerine olan bu iş de gösterime girmeyenler arasında yerini alır.

9. Temmuz 1985
Hannover’de Gabriele Oßwald ile evlenir ve Münih’e taşınır.

1985 Sonbahar
Peter Bradatsch ile “Für sowas stirbt man nicht” isimli Bayerischen Rundfunk’ta gösterilmesi planlanan polisiye dizinin senaryosunu hazırladı. “Das Schlangenmaul” isimli romanı Ullstein’da yayımlandı. TransAtlantik dergisi redaksiyonunda bulundu.

Şubat 1986
Tayland’da uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili araştırmalar yaptı ve lui’a yazdı.

Mart 1986
Ted Allbeury, Richard Meier, Jürgen Roland, Sebastian Cobler ile birlikte ispiyonculuk hakkında bir televizyon tartışma programına katıldı.

Mayıs – Ekim 1986

Wiener dergisi için “Kant” isimli bir polisiye yazdı.

Kasım 1986
“Achim Reichel und Band”e Endonezya’daki turnelerinde eşlik etti; Stern’e röportaj yaptı.

1987 başları
Alman turne tiyatrosuyla ilgili yaptığı röportajdan esinlenerek Hoffmann und Campe Yayınevi için yeni bir romanın çalışmasına başladı.

17.Temmuz 1987
Münih’te öldü.

 

 

 

Jörg Fauser

“Rohstoff” romanından

 

İstanbul’dayken genelde Cağaloğlu semtinde kalıyordum, Sultanahmet’in üst kısmındaydı. Kaldığım otel ara sokakta beş katlı eski bir binaydı. Hemen yanında sabahları öğrencilerinin bahçeye toplanıp milli marşı söyledikleri bir okul vardı. Türkiye’nin milli marşı gerçekten de çok uzun sürüyor; İstanbul da bu marş misali bir kolaja benziyordu, sekantlarının sonsuzluğa doğru aktığı.

Beş katla gözü doymadığından otelin sahibi çatı katına bir kat daha eklemiş. Manzara müthişti, yazın sıcağı da, kışın soğuğu da. En azından – aynı panoramayı biz günde 2 Mark’a görebiliyorken, standart bir turist bunun için yirmi hatta elli katını ödüyordu. Üstüne üstlük bizimkinin kredisi vardı.

Kış geldiğinde, Ede ile birlikte çatı katında bir odaya taşındık. Rusya’dan gelen rüzgarın uğultusu çatlakların arasından duyulduğunda ve kar, sıvası yapılmamış çatıdan sızdığında iki kişi olmanın faydalarını görüyorduk. Birimiz taş zemine yakıt dökerken, diğerimiz sıvıyı ateşliyorduk; alevler ısıyı etrafa yayana kadar, birimiz damarını bulmaya çalışıyordu. Bulduğumuz her şeyi alıyorduk. Bunlar en başta kaynattığımız saf opium olmak üzere, yatışmak için nembutal ve havaya girmek için olabilecek her türlü Weckamine idi. Havaya girdiğimizde her zaman kullandığımız kadar mal ve bunun dışındaki ihtiyaçlarımızı temin etmemiz gerekiyordu – ağırlıklı olarak çay ve şekerlemelerle besleniyorduk – sonra battaniyelere sarınmış öylece yatıp kediyle oynuyor, çalışıyorduk. Ede resim yapıyordu, ben de yazıyordum.

Ede, bağımlılığını aheste aheste içten yakan Stuttgart’lı iri yapılı bir delikanlıydı – kemik yapısı, genel dokusu, yağ ve kaslarının miktarı vücudunun duyduğu ihtiyaç sınırlarındaydı. İlk başlarda bu durumu hayretler içerisinde gözlemliyordum, sonrasında ise pes ettim. Bağımlılık sürecinde insan kendine çekiliyor ve sadece metabolizma alarm zillerini çaldığında kendini çevreyle bağdaştırıyor ki bu da pekala paniğe sürüklenmekle sonuçlanabiliyor. Bu yüzden, aradaki zamanı yakalayabilmek adına (zaman, bize hiç yetmeyen mal) birazcık birşeylerle meşgul olmak gerekiyor ki Ede bu meşguliyetin kendisi için resim yapmak olduğunu keşfetmişti. Yaptıklarımızla kazandığımız paranın çoğunu tuvallere ve boyalara harcıyorduk. Ede’nin, henüz keşfedilmemiş, kendine has bir tarzı vardı; tüm sermayesini öylece tuvale saçıp, soyut giriş kısmını tamamladıktan sonra figürlere ve manzaralara geçiyordu. Oldukça lüzumsuz resimlerin ortaya çıkması olasıydı, fakat benim hoşuma gidiyorlardı.

Kış ve dolasıyla manzaramız ne kadar kasvetliyse, Ede’nin resimlerindeki renk şenliği bir o kadar artıyordu. Bir psikiyatr ikimizi inclemeye aldığında oldukça eğlenebilirdi.

Ben de yazardım. Türkler, akıla gelebilecek her formatta naylon kaplı, yekpare defterler satıyorlardı, rapidonun avantajlarını keşfediyordum – kalıcılık ve gerçek mürrekkep ile pekişmiş narin çizgi. Beni yazmaya ikna eden, Ede’nin malzemelerine harcadığıyla kıyasla, işimi bir hayli ucuza mal edebilmemdi. Yalnız itiraf etmem gerekir ki, bunun için birçok şeyi göze alıyordu. Belki de doğuştan ressamdı.

Neredeyse hiç bir yabancının gitmeye cesaret edemediği bir semt vardı: Tophane. Bir metrekarede herhalde Harlem’deki ya da Hong Kong’daki kadar opium bağımlısı yaşıyordu burada. Tophane’nin tehlikesiz olmadığı söyleniyordu, gerçekten de zaman zaman yerde yatan bir cesede rastlayabiliyorduk, fakat yine benim başıma gelen en berbat olay, alış veriş yaparken okkalı bir tokat yemem oldu. İşin içine daha büyük rakamlar girdiğinde ve dolandırılmış müşteriler geri geldiklerinde, meydan birkaç saat içinde o denli değişirdi ki, sanki tüm o yoksul semt bir anda bir film dekoruna dönüşüverirdi – daha az önce şuradaki kahve tıka basa doluydu, şimdi ise kapılar taş gibi kapatılmış, penceredeki birikmiş tozlar ortaya çıkmıştı; köşedeki sinemada artık Hunların akını değil, bir aşk filmi gösteriliyordu; insanları becerdikleri kulübe bir anda marangoz atölyesine dönüşmüş, köşedeki çalılığın altındaki cesedin yerinde ise bir araba tamircisi Ford marka taksiyi tamir ediyordu. Aranan torbacılar yer yarılmış ve dibine girmişti sanki. Bunlar aynı evler miydi? Gözlerimizi ovuşturuyorduk fakat nafile. Halüsinasyon bir sigaranın günlükteliğine erişmişse, algının geçitleri de, algının kendisi gibi aldatıcı bir malın dumanına dönüşür.

Ve algının sınırları silindiğinde, ölçüler de geçerliliklerini kaybederler. Ede ve ben kendi yöntemimizi geliştirmiştik. Şöyle ki; PanAm ya da Quantas uçağına binip orta batıda herhangi bir kampta ya da Yeni Güney Galler’de tecrübeli dünya gezgini ve haşhaş kaçakçısına ulaşmak için bir kilo malın peşindeki sayıları her geçen gün artan birhaber genç yabancılardan bir tanesini kafalayacaktık. Sultanahmet Camii çevresindeki muhallebicilerde ve çay evlerinde rastlayabilirdiniz sarışın, bronzlaşmış, Avrupa gezisine çıkmış keyifleri hep yerinde, otel odalarında birlikte oturup gitar çalarak protesto şarkıları söyleyen ve öldürmek için asla Vietnam’a gitmeyeceklerine dair birbirlerine sözler veren çocuklara ve kızlara. Ede, ben ve Boğaz’daki diğer kalıcı Alman ziyaretçiler işte o zaman opiumun acımasız felsefesinde boğulmuş yaşlı Asyalılar gibi hissediyorduk. Birşeyin varsa, elinden alınır. Birşeyin yoksa ölürsün. Ve tüm filozoflar gibi biz de bilgimizi cemaate aktarmamız gerektiğini düşünüyorduk, üstelik onları başkalarına kaptırmadan. Aradığımız kurbanları bulmak zor olmuyordu. Sınırda yaşadığınızda, gecenin taşıdıkları ile ilgili bir fikir edinirsiniz. Yani içimizden biri çocuğun ya da çiftin peşine düşer – seçtiklerimiz elbette tamamen zararsız ve kafaları birazcık çalışıyormuş izlenimini verenlerdi – ve onu/onları otele götürürdü. Oda uygunca dekore edilmişti. Üst üste dizilmiş resimler oldukça işe yarıyordu ve oradan tüm sanat eserlerini (Œuvre) görmek kaçınılmazdı. Diğer köşede ise okunmuş tüm broşürler ve en başta Londra Times’ın itinayla katlanmış Airmail sayısı ile birlikte not defterlerim yığılmıştı. Esrar da elden ele gezmeye başladığında hepten beat oluyordu ortam ve Kerouac’tan beri “beat” genç Amerikalının ruhunun anahtarı haline gelmişti.

İş konusunda her zaman çabukça anlaşırdık. Beatler günlük zırvalıklara zamanı olmayan cool insanlardır. Birimiz parayı alıp sıvışır – tabii ki her zaman paranın tamamıyla, nihayetinde bu pazarlıklarda sadece bir faydamız olsun diye yardım ediyorduk – diğerimiz ise yukarıdaki Beatnik barakasında hödüklerle oturup Sultanahmet Camii ve denize bakarak esrar sarıyorduk. Şafak vaktinde camilerin kontürleri kaybolur, martılar minarelerin etrafında uçmaya başlarlardı. Buna çay evlerinden gelen müzik eşlik ederdi. Muhabbet damlardı: Peace.

“Şimdiye kadar gelmiş olması gerekmiyor muydu?”

“Ne? Hee.”

“Yani, geç olmaya başladı da.”

“Bazen hava kararana kadar beklemeleri gerekiyor.”

“Aaa.”

O zaman onlara birkaç hap, dirilmek için biraz speed verirdik ve çatıya çıkan kapı gıcırdadığında gözleri hemen faltaşı gibi açılırdı. Hızlanırlar konuşmaya başlarlardı; konuştukça onları kontrol altına almak daha da kolaylaşıyordu. Bir yabancıya, kız arkadaşının o zaman şu Hell’s Angel ile kaçtığını ve ona ilk fırsatta senin bir haydut, dolandırıcı ve Türk-Alman ağır suçlularından oluşan bir çetenin üyesi olduğunu söylediğini anlatamazsın. Gerçek bir coolsan, anlatmazsın. Diğer çeşitlerden de vardı elbette, fakat Ede için onlar çocuk oyuncağıydı. Kollarını sıvadığında ortaya çıkan, bağımlılıktan tahrip olmuş kollarıyla jileti alıp tuvale saldırdığında oldukça tehlikeli görünebiliyordu. Van Gogh’u herkes duymuştu artık. Her türlü umuda kenetleniyorlardı. Ve artık biz de huzursuz olduğumuzda, onları Tophane’ye götürürdük. Sadece, tüm o sarhoş çingenelerin, hırçın köpeklerin, üzeri yırtık pırtık dilencilerin, dişsiz peltek peltek konuşan fahişelerin ve karanlığın içinden belirip onları donuk bakışlarıyla panik içinde korkuya boğacak koyu giysili adamların olduğu anacaddedeki kasvetli ve karanlık yeri görmeye ihtiyaçları vardı. Sonunda onları yine de, içine çatıdan kocaman hamam böceği düşmüş çaylarıyla – gerçekten düştüklerinden değil, fakat hödükler düştüklerini görürlerdi  –  oturup bezlere sarınmış, ağızları sulanmış bir halde torbacıyı bekleyen opium bağımlılarıyla dolu çay evlerinden bir tanesine götürürdük. Kamburluyla muhabbet edersin – “İyi misin? Ben de iyiyim”- mesajı alana kadar: ölümüne koş.

Ede’nin tuttuğu otele geri geldiğimde, etrafı terebentin ve boya kokusu sarmıştı bile ve yatağını batırmayı başarmıştı.

“Ee, nasıl geçti?”

“Nasıl geçsin?”

“O herifi bir daha görecek miyiz?”

“Görsen de tanıyamazsın ki.”

Komidinin üzerinde bir topak opium vardı. Etrafta fahişeler bağırışıyordu. Canım nadiren sevişmek isterdi. Uzandım ve yazmaya devam ettiğim bölümün olduğu not defterimi açtım. Yeni bir aldatma, yeni bir resim, yeni bir başlık. Faulkner ne demişti? “Yazmaya yardımcı olacağını bilsem, büyükannemi bile soyardım.” Gerçi tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştım (bu insanların ne demek istediği hiçbir zaman anlaşılmaz zaten), ama şu kesindi: yazıyordum.

 

Jörg Fauser -poetry

Almancadan çeviren Seda Garzanlı

 

Troçki, Goethe ve Mutluluk

Tam da iğneden kurtulmuştum ki

Bir sonraki tuzağa kanmıştım: Devrim

Devrimin adı Louise’di.

İnanılmaz ince kalçaları, parıldayan gözleri, uçuşan siyah saçları vardı

Paris’liydi

Troçkistti

İşgal evlerinin birinde yaşıyorduk birlikte

Etrafa ışık saçıyorduk

Aşk olduğuna inanmıştık

Gevezelik ediyordum gevezelik istendiğinde

Bayrak sallıyordum bayraklar istendiğinde

Büyük patronların verdikleri derslere karşı kahvaltımı yapıyordum

Bir şişe vermut ile

Ve yatakta tatlı çökmüş ruh halimle

Troçki, Goethe ve mutluluk

Mutluluk bu olsa gerek, diye düşündüm

“Mutluluk bu olsa gerek” dedim Louise’e

“Neden boş vermiyoruz devrimi,

Anlamsız gevezelikleri

Ve bayrakları

Ve bitmez tükenmez tartışmaları

Shanghai’daki fabrikayı

Neden kendimize sessiz bir köşe aramıyoruz

Huzur içinde biramı içebileceğim

Arada bir şiir yazabileceğim.”

Et du reste, l’amour

“Ya Troçki?” diye bağırdı Louise

“Ya içerdeki yoldaşlar? Senin burjuva mutluluğun, peh! Bira ve şiirler, devrim düzenlenirken!”

Ondan sonra her şey tersine gitti.

Sarhoş bir halde başka bir kadınla geldiğimde,

Louise elinde bıçakla üzerime yürüdü.

Daha sonra bir kadın örgütüne karıştı

Ben de bir şeylerle idare ediyordum

Çoğunlukla sadece bir bira ve bazen de seksi bir öğrenciyle -ve daha sonrasında bu bile olmadı

Ve ardından kovulup kalacak başka bir yer arardım kendime

Troçki, Goethe ve mutluluk

Tüm bu olanların üzerinden yıllar geçti

Ama geçenlerde o zamanlardan tanıdığım bir kıza rastladım

Ona Louise’i sordum.

“Louise?” dedi kız “yine Paris’te.”

“Ee,” dedim, “merkez komitesine geçti mi?”

“Yok” dedi kız “Goethe araştırmacısı mı ne öyle biriyle evlendi.”

O akşam her şeyi karıştırıp içtim

Canımdan bezmiş gibi içtim

Fakat dün eve uğradığımda – bu ara oldukça bitkin görünüyorum

Tamamen Deja-Vu

Neyse, dedim kendi kendime, belki de şansın yine yaver gitti.

 

Karfreitag – Kutsal Cuma  (paskalyadan önceki Cuma günü)

Ayakkabılarını çıkarırken

Ayakkabı bağını kopardı

Bir dilim ekmek ve yarım soğan yedi

Yarım kalan sütü suyla karıştırarak içti

Daha 8,40 D.Mark’ı vardı.

Kuzey mezarlığındaki ağaçlarda yine kargalar oturuyordu

Kar, çitlerden süzülerek düştü

Ve kalan eski karnaval ilanlarını söktü.

Meyhaneler kapanmıştı.

Büfede hemen bir bira içti. Plastik kokuyordu.

İnsanlar dilsizdi ve ona bakıyorlardı.

Georgenstrasse’de az kalsın bir BMW’nin altında kalacaktı.

Sürücü onu yumruğunu göstererek tehdit etti.

Isabella sinemasında korkuyla ilgili filmler gösteriliyordu.

Gazete kutularının hepsi boştu.

Evde bir konserve domates çorbası buldu, ekmekle kaşıkladı, bir Spillane okudu ve ertesi gün erkenden kalkıp ekmek kızartma makinesini değiştirmeye karar verdi.

Ve tüm gün, aslında sadece iki kelimeye ihtiyacı olduğunu geçirdi aklından : bir bira.

Hz.İsa bile çarmıha gerildiğinde daha fazlasına ihtiyaç duymuştu.

 

Gecede Şair

Paella’nın ardından

İlk şişe  votkayı devirdik ve Mannix’in

Sorununun bizimkiyle aynı olduğunu gördük –

Dikiz şovu bile yok –

AFN’ye geçtik hemen, Wolfman’in ulumasını dinledik,

Schit dedi Carl,

Aynı 66’ların sesi, leş sanki,

Tüm bu kokuşmuş ekşi krema,

Tekrar tekrar hep aynı yağlanmış ekmeğin üzerine sürülüyor.

Neyse, dedim, neden yağlı kağıtla da yetinmiyorsun.

Grass, dedi Carl.

Yek, dedim.

Bir süre sessizlik oldu,

Sadece karşıdaki hastaneden

Leş yıkayıcıların numaraları takarkenki sesleri duyuluyordu.

Schit, dedim, ikinci şişeyi de yarıladıktan sonra,

Birazcık am, sadece

Hani ucundan kıyısından, anlarsın ya,

Oley, diye hortladı Carl, hayal meyal hatırlıyorum –

Yok yaa, dedim daha sonra

Bırak diğerleri alsın payını

Bize ancak orta parmak çekerler

Eskimiş o  Ginsberg kitabındaki gibi

fuck poetry, sonra kayboldu Carl

Yatak odasında, kalanı indirdim,

Gece Wolfman’indi, onlarındı,

Yağlı kağıdındı.

Subcomandate Marcos’tan Gezi Direnişçilerine

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , , , on Haziran 17, 2013 by şenol erdoğan

Lakandon Ormanları | Subcomandate Marcos

Tüm Dünya Vatandaşlarına,

Kardeşler, Kadınlar, Erkekler, Evsizler, Yoksullar…
Zapatalar kaç kişidir diye sormuşlardı bizlere ve biz, hakları, özgürlükleri, kendi gelecekleri için mücadele verilen her yerde yüz binler olduğumuzu söylemiştik. Şimdi bugün, buradan binlerce kilometre öteden duyuyoruz ki Anadolu topraklarında, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Lazların, Çerkezlerin ve sayamadığım diğer halkların anayurdunda onurlu yaşamak isteyen yüzleri maskeli yüz binler sokaklarda özgürlük diye haykırıyor. Yıllardır Kürt kardeşlerinin onurlu bir yaşam mücadelesinde olduğu gibi. Mücadeleye başladığımız günden bu yana, yalnız olmadığımızı, milyonlar olduğumuzu ve her gün çoğaldığımızı biliyorduk. Bugün bir toprak daha çoğaldığımızı görüyoruz. Hükümetlerinin on yıllardır süren baskıcı yönetimine karşı onurlarını savunmak için Türkiye halklarının sokaklarda isyanda olduğunu, Ya Basta! diye haykırdığını işitiyoruz. Tarih boyunca efendilerin başkenti olmuş büyük İstanbul bugün isyanın başkentine dönüşmekte, ezilenlerin sesine ortak olmakta. Büyük İstanbul’un sokakları bugün kadınların, çocukların, erkeklerin, eşcinsellerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Hıristiyanların, Müslümanların başkentine dönüştüğünü; on yıllardır kendi hükümetlerince aşağılananların, bastırılanların, yok sayılanların bugün artık buradayım dediğini görüyoruz. Heyecan duyuyoruz!
İsteğimiz hiçbir zaman yeni bir iktidar, yeni bir yönetim, yeni bir hükümet, yeni bir başkan olmadı. Sadece saygı bekledik. Özgürlük, demokrasi ve adalet isteğimize saygı göstermesini bekledik hükümetlerden. Türkiye halkı da günlerdir süren direnişinde aynısını istiyor ve talep ediyor: Şu an iktidardaki hükümetten başlamak üzere, iktidara gelecek tüm hükümetlerden sadece özgürlük, demokrasi ve adalet isteğine saygı! Ve ekliyor: Bunu göstermediğiniz takdirde, hakların ve özgürlüklerin sahibi olan bizler, size karşı her zaman direneceğiz, saygılı olmayı öğreninceye kadar sokaklarda savaşacağız. Yeni bir şey, fazla bir şey değil sadece haklarımıza saygı duymanızı bekliyoruz. Çünkü bizler nasıl yaşamak istediğimizi biliyor, nasıl yönetmek ve yönetilmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Kendimizi yönetmek ve hakkımızda kendimiz karar vermek istiyoruz.
Ve bizler buradan, onurlu bir yaşam için mücadele eden Türkiye halklarına dostça selamlarımızı iletiyor ve isyanın ateşinin Chiapas’ı ısıttığını belirtmek istiyoruz. Tarihi geçmişten ve gelecekten kurtarıp şimdiye taşıyanlarla dayanışmayla.

Lakandon Ormanları | Subcomandate Marcos

kendi kanlı elleriniz * william taylor jr.

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , on Mayıs 17, 2013 by şenol erdoğan

Bırakın bilinsin

Yeter bana kendi suçlarım
Ve taşımaya niyetim yok
Diğerlerine ait olanları

İnsanoğlunun suçları
Tarihin suçları
Benim icatlarımdan değildi hiçbiri
Beni de bunaltıp tiksindiriyorlar
Size yaptıkları gibi

Ne danışıldı bana
Ne de öğüdüm soruldu
Hitler yürüdüğünde Paris’e.

Evimde uykudaydım kör kızın ırzına geçtiklerinde.

Benim iznimle öldürülmedi
o sessiz köyün çocukları.

Henüz üçyüz yıl vardı
Cadılar yakılırken
Annemin rahmine düşmeme.

Böyle şeylere ne hırsım yeter benim
Ne hayal gücüm.

Ben yalnızca yağmurlu öğleden sonralarının
gökyüzünü
izlemek istiyorum pencerelerden.

Benim kendi suçlarım
Tarih kitaplarına hiç de layık olmayan
sıradan ve değersiz,
kederli küçük şeylerdir.

Ama, benimdirler hiç değilse.

Cehaletin bombalardan fazlasını öldürdüğünü söylerler.

Önce gidip kendi kanlı ellerini yıka kızım,
Ve beni bırak olduğum gibi…

 

Türkçe çeviri hakları Underground Poetix’e aittir.

ELLE fanzin çıktı!

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , , , on Mayıs 13, 2013 by şenol erdoğan

elle zine cvr frnt

KIM GORDON ŞARKIYA GİRİYOR

Kim Gordon Sounds Off

“Bu cümle çaresizce genç gözükmeye uğraşanlara söylenmeyi bekliyordu.”

Lizzy Goodman

 

Kim Gordon’u son gördüğümde, akşam yemeği için bir tavuğun hakkından gelmeye çalışıyordu. Bu birkaç sene öncesinin bahsiydi. Ben de o sıralar indie rock’ın en etkili çifti Kim Gordon ve Thurston Moore’un, ya da ikilinin temellerini attığı efsanevi noise-rock grubu Sonic Youth’un evi olan Northampton-Massac…….DEVAMINI FAZİNDEN OKUYUN, FANZİN HANGİ CEHENNEMDEYSE GİDİN BULUN.

ROPORTAJIN ORİJİNALİ VE FANZİNİN İNGİLİZCE TAMAMI İÇİN:
http://www.elle.com/pop-culture/celebrities/kim-gordon-sonic-youth-profile

underground poetix 12

Posted in BEAT GENERATION, FİLM - VİDEO vb, KARŞI KÜLTÜR, MÜZİK vb, MİMARİ-ŞEHİRCİLİK vb, SİTÜASYONİZM, VE DİĞERLERİ with tags on Mayıs 3, 2013 by şenol erdoğan

Miron Zownir

 

 

ups12

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 205 takipçiye katılın