Archive for the VE DİĞERLERİ Category

Jörg Fauser

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , , , , on Temmuz 4, 2013 by şenol erdoğan

Bu çeviri bütünün tüm hakları Trash Kulture vasıtasıyla Seda Garzanlı’ya aittir. Kısmi ya da genel alıntılamalarda çevirmen ve site belirtmeniz modern dünya adına yeterli olacaktır. Aksini yapan Tayyiptir, Gökçektir, Davutoğludur.

Yakın zamanda yazarın “Tophane” metni ve yeni şiirleri siteye eklenecektir!

joerg_fauser_todestag_strasse_body_n.2159985

JÖRG FAUSER

Torna Tesviye Özel

ep

(Tüm JF çevirileri Almancadan [Seda Garzanlı] tarafından yapılmıştır)

Biyografi 1944 – 1987


16. 7. 1944
Jörg Christian Fauser Bad Schwalbach/Taunus’da doğdu; babası ressam, annesi oyuncu.

1951-55
“Hessischer Rundfunk” radyo ve televizyonundaki çalışmalara katkısı oldu.

1959-60
Gazetecilik kimliğiyle ilk yazılarını Frankfurter Neue Presse’de yayımlandı.

1963 Yaz
Londra’da yaşamaya ve Frankfurter Heften’da eleştirmen olarak çalışmaya başladı.

23. 6. 1964
Vicdani reddi resmi olarak kabul edildi.

Temmuz 1964
Londra’da; İngiliz ve İspanyol anarşistlerle iletişime geçti; ilk uyuşturucu ve şiirlerinin yayımlanması da bu tarihe denk gelir.

Mart 1965
Lessing-Gymnasium’unda Abitur sınavına katıldı(Abitur = Almanya’da bir sonraki eğitim kademesine geçebilmek için verilmesi gereken sınav), İspanya ve İngiltere’ye seyahat etti.

Mayıs 1965
Frankfurt’taki J. W. v. Goethe Üniversitesi Etnoloji ve İngiliz dili edebiyatı bölümlerine kaydını yaptırdı.

Ağustos – Ekim 1965
Watford/Hertfordshire’da İngiliz bir arkadaşında kalmaya başlayıp Londra’da bakıcı olarak çalıştı (deneyimlerini 1966 Mayısında Hessischer Rundfunk’a yazdı).

Mart/Nisan 1966
Yunanistan ve Türkiye’de bulundu.

Ağustos 1966
Bir süre Dublin’de ikamet etti.

1 Ekim 1966

Okulu terk etti ve Heidelberg’de Bethanien Hastanesinde kamu görevine başladı. Resmi olarak Junky oldu.

Ocak/Şubat 1967
Kamu görevini yarım bırakıp altı hafta İstanbul’da kaldı. Yılın sonbaharında tamamen İstanbul’a yerleşti, o dönem junkylerin yoğun olarak bulunduğu Tophane’de yaşamaya başladı.

1968 Sonbahar
Frankfurt’a dönüp Berlin’e Linkeck komününe dahil oldu.
Nisan 1969
Göttingen’de ilk kitabı “Tophane”yi yazmaya başladı; kitap Şubat 1970’te bitti.

Ekim/Kasım 1970
Kısa süre İstanbul ve İzmir’de yaşadı.

Aralık 1970
Uyuşturucu sorunu ile ilgili Hamburg ve Berlin’de Mart 1971’de twen dergisinde yayımlanacak “Junk-die harten Drogen” isimli bir röportaj için araştırma yaptı.

Mayıs 1971
Frankfurt’ta bulundu; Yeraltı Gazetesi Zoom’a sorumlu redaktör oldu; yayıncısı sebebiyle 2. sayısı çıkamadı.

Haziran-Ekim 1971
J. Ploog, C. Weissner ve Udo Breger ile birlikte Yeraltı Gazetesi UFO’yu çıkardı; Udo Breger Yayınevinden “Tophane”nin devamı niteliğinde (Göttingen) »Aqualunge« yayımlanır.

1972
Ağır uyuşturuculardan kurtulur; “Tophane”nin baskısı Maro yayınevi tarafından gerçekleştirilir.

Nisan 1973
J. Ploog ve C. Weissner ile birlikte edebiyat dergisi Gasolin 23’ü kurar.

Eylül 1973
“Die Harry Gelb Story” şiir serisi Maro yayınevinden çıkar.

Mayıs 1974
Basler National-Zeitung’da çalışmaya başlar, 1979’un sonuna kadar gezi yazıları, eleştiri ve makaleleri yayımlanır.

1974 Sonbahar
Münih’e taşınır.

Aralık 1974
İlk radyo tiyatrosu “Café Nirwana” Batı Almanya Radyo Televizyonu Westdeutscher Rundfunk’da yayımlanır.

1975
Münih’teki Kröker galerisi için sergiler düzenler ve Temmuz ayında bir süreliğine Fas’a yerleşir.

1976
Yazarlar birliğine kayıt olur. Mayıs-Haziran ABD’de Hans-Christof Stenzel’in “C’est la vie Rrose” isimli filminin çekimlerine başlar ve aynı zamanda Los Angeles’ta Charles Bukowski’yi ziyaret eder.

Ocak/Şubat 1977
Münih’teki Monika Nüchtern yayınevi için John Howlett’in yazdığı James-Dean biyografisinin çevirisini yapar.

Temmuz 1977
Mallorca’da bulunur; H.-Chr. Stenzel için Bakunin ile ilgili bir filmin senaryosunu hazırlar -film hiçbir zaman gösterime girmeyecektir. Ardından Rogner’s dergisinde çalışır.

Eylül 1977
Los Angeles’ta Charles Bukowski ile Playboy için röportaj yapar -Playboy 12/1977 sayısında yayımlanır.

Aralık 1977-Ocak 1978
Zweitausendeins yayınevi için Joan Baez’in otobiyografisi “Daybreak”i çevirir ve Monika Nüchtern Yayınevi için Marlon Brando’nun biyografisini yazar.

1978 Sonbahar
1975-77 arasını kapsayan Gazete makaleleri ve radyo yazıları “Der Strand der Städte” Berlin’de Eduard Jakobsohn yayınevinden çıkar.

Ağustos 1978-Şubat 1979
Furtwängler için gösterime giremeyecek olan “Ein Spiel zuviel” senaryosunu yazmaya başlar.

Mart 1979
“Trotzki, Goethe und das Glück” şiir serisi Münih’te Rogner & Bernhard yayınevinden yayımlanır. çıktı. Rock şarkıcısı Achim Reichel için ilk şarkı sözlerini yazar ve Berlin’deki Tip dergisi için ilk yazılarını kaleme alır.

Eylül 1979
Öyküsü “Alles wird gut” Rogner & Bernhard’dan yayımlanır.

Ekim 1979
“Der Schneemann” romanının çalışmalarına başlar. Bu tarihlerde “lui” dergisinde ilk yazıları yayımlanır.

Ocak 1980

Tip dergisindeki ilk yazısı “Caliban” takma adıyla basılır.

Mart 1980
Amsterdam ve Osten’de: “Der Schneemann” isimli romanı için araştırma çalışmalarında bulunur.

Ocak 1981
Berlin’e taşınır ve redaktör, köşe yazarı olarak Tip-Magazin’de çalışmaya başlar.

Mart 1981
“Der Schneemann” romanı Rogner & Bernhard yayınevinden çıkar. Yazarlar birliğinden ayrılır.

1982 başları
“Achim Reichel und Band” grubuna Almanya turnesinde eşlik eder ve TransAtlantik’te turneyle ilgili bir röportaj hazırlar.

Temmuz 1982
“Rohstoff” romanının ilk bölümlerini Yunanistan’da yazar. Son yedi yıl içinde yazdığı öykülerini “Mann und Maus” ismi altında toparlar -Rogner & Bernhard yayınevinden kitaplaşır. çıktı.

Ocak 1983
Tip dergisine kendi ismiyle Haziran 1984’e kadar yazar.

1984
“Blues für Blondinen” ismi altındaki makale derlemesi ve “Rohstoff” romanı Ullstein yayınevi tarafından yayımlanır, akabinde Mart/Nisan aylarında “Rohstoff” okuma turnesini gerçekleştirir. Litfass isimli edebiyat dergisinde gezi hakkında bir rapor yazar.

26 Eylül’de “Autor-Scooter” programına Der Spiegel’den Hellmuth Karasek’in, SFB’den Jürgen Tomm’un sorularını yanıtlamak üzere çıkar.

“Der Schneemann” filme uyarlanır.

Mayıs 1985
Elba; Bayerischen Rundfunk baş muhabiri Dagobert Lindlau ile birlikte yapımcı Thomas Schühly için senaryo çalışmasına girişir -Almanya’daki organize hırsızlık üzerine olan bu iş de gösterime girmeyenler arasında yerini alır.

9. Temmuz 1985
Hannover’de Gabriele Oßwald ile evlenir ve Münih’e taşınır.

1985 Sonbahar
Peter Bradatsch ile “Für sowas stirbt man nicht” isimli Bayerischen Rundfunk’ta gösterilmesi planlanan polisiye dizinin senaryosunu hazırladı. “Das Schlangenmaul” isimli romanı Ullstein’da yayımlandı. TransAtlantik dergisi redaksiyonunda bulundu.

Şubat 1986
Tayland’da uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili araştırmalar yaptı ve lui’a yazdı.

Mart 1986
Ted Allbeury, Richard Meier, Jürgen Roland, Sebastian Cobler ile birlikte ispiyonculuk hakkında bir televizyon tartışma programına katıldı.

Mayıs – Ekim 1986

Wiener dergisi için “Kant” isimli bir polisiye yazdı.

Kasım 1986
“Achim Reichel und Band”e Endonezya’daki turnelerinde eşlik etti; Stern’e röportaj yaptı.

1987 başları
Alman turne tiyatrosuyla ilgili yaptığı röportajdan esinlenerek Hoffmann und Campe Yayınevi için yeni bir romanın çalışmasına başladı.

17.Temmuz 1987
Münih’te öldü.

 

 

 

Jörg Fauser

“Rohstoff” romanından

 

İstanbul’dayken genelde Cağaloğlu semtinde kalıyordum, Sultanahmet’in üst kısmındaydı. Kaldığım otel ara sokakta beş katlı eski bir binaydı. Hemen yanında sabahları öğrencilerinin bahçeye toplanıp milli marşı söyledikleri bir okul vardı. Türkiye’nin milli marşı gerçekten de çok uzun sürüyor; İstanbul da bu marş misali bir kolaja benziyordu, sekantlarının sonsuzluğa doğru aktığı.

Beş katla gözü doymadığından otelin sahibi çatı katına bir kat daha eklemiş. Manzara müthişti, yazın sıcağı da, kışın soğuğu da. En azından – aynı panoramayı biz günde 2 Mark’a görebiliyorken, standart bir turist bunun için yirmi hatta elli katını ödüyordu. Üstüne üstlük bizimkinin kredisi vardı.

Kış geldiğinde, Ede ile birlikte çatı katında bir odaya taşındık. Rusya’dan gelen rüzgarın uğultusu çatlakların arasından duyulduğunda ve kar, sıvası yapılmamış çatıdan sızdığında iki kişi olmanın faydalarını görüyorduk. Birimiz taş zemine yakıt dökerken, diğerimiz sıvıyı ateşliyorduk; alevler ısıyı etrafa yayana kadar, birimiz damarını bulmaya çalışıyordu. Bulduğumuz her şeyi alıyorduk. Bunlar en başta kaynattığımız saf opium olmak üzere, yatışmak için nembutal ve havaya girmek için olabilecek her türlü Weckamine idi. Havaya girdiğimizde her zaman kullandığımız kadar mal ve bunun dışındaki ihtiyaçlarımızı temin etmemiz gerekiyordu – ağırlıklı olarak çay ve şekerlemelerle besleniyorduk – sonra battaniyelere sarınmış öylece yatıp kediyle oynuyor, çalışıyorduk. Ede resim yapıyordu, ben de yazıyordum.

Ede, bağımlılığını aheste aheste içten yakan Stuttgart’lı iri yapılı bir delikanlıydı – kemik yapısı, genel dokusu, yağ ve kaslarının miktarı vücudunun duyduğu ihtiyaç sınırlarındaydı. İlk başlarda bu durumu hayretler içerisinde gözlemliyordum, sonrasında ise pes ettim. Bağımlılık sürecinde insan kendine çekiliyor ve sadece metabolizma alarm zillerini çaldığında kendini çevreyle bağdaştırıyor ki bu da pekala paniğe sürüklenmekle sonuçlanabiliyor. Bu yüzden, aradaki zamanı yakalayabilmek adına (zaman, bize hiç yetmeyen mal) birazcık birşeylerle meşgul olmak gerekiyor ki Ede bu meşguliyetin kendisi için resim yapmak olduğunu keşfetmişti. Yaptıklarımızla kazandığımız paranın çoğunu tuvallere ve boyalara harcıyorduk. Ede’nin, henüz keşfedilmemiş, kendine has bir tarzı vardı; tüm sermayesini öylece tuvale saçıp, soyut giriş kısmını tamamladıktan sonra figürlere ve manzaralara geçiyordu. Oldukça lüzumsuz resimlerin ortaya çıkması olasıydı, fakat benim hoşuma gidiyorlardı.

Kış ve dolasıyla manzaramız ne kadar kasvetliyse, Ede’nin resimlerindeki renk şenliği bir o kadar artıyordu. Bir psikiyatr ikimizi inclemeye aldığında oldukça eğlenebilirdi.

Ben de yazardım. Türkler, akıla gelebilecek her formatta naylon kaplı, yekpare defterler satıyorlardı, rapidonun avantajlarını keşfediyordum – kalıcılık ve gerçek mürrekkep ile pekişmiş narin çizgi. Beni yazmaya ikna eden, Ede’nin malzemelerine harcadığıyla kıyasla, işimi bir hayli ucuza mal edebilmemdi. Yalnız itiraf etmem gerekir ki, bunun için birçok şeyi göze alıyordu. Belki de doğuştan ressamdı.

Neredeyse hiç bir yabancının gitmeye cesaret edemediği bir semt vardı: Tophane. Bir metrekarede herhalde Harlem’deki ya da Hong Kong’daki kadar opium bağımlısı yaşıyordu burada. Tophane’nin tehlikesiz olmadığı söyleniyordu, gerçekten de zaman zaman yerde yatan bir cesede rastlayabiliyorduk, fakat yine benim başıma gelen en berbat olay, alış veriş yaparken okkalı bir tokat yemem oldu. İşin içine daha büyük rakamlar girdiğinde ve dolandırılmış müşteriler geri geldiklerinde, meydan birkaç saat içinde o denli değişirdi ki, sanki tüm o yoksul semt bir anda bir film dekoruna dönüşüverirdi – daha az önce şuradaki kahve tıka basa doluydu, şimdi ise kapılar taş gibi kapatılmış, penceredeki birikmiş tozlar ortaya çıkmıştı; köşedeki sinemada artık Hunların akını değil, bir aşk filmi gösteriliyordu; insanları becerdikleri kulübe bir anda marangoz atölyesine dönüşmüş, köşedeki çalılığın altındaki cesedin yerinde ise bir araba tamircisi Ford marka taksiyi tamir ediyordu. Aranan torbacılar yer yarılmış ve dibine girmişti sanki. Bunlar aynı evler miydi? Gözlerimizi ovuşturuyorduk fakat nafile. Halüsinasyon bir sigaranın günlükteliğine erişmişse, algının geçitleri de, algının kendisi gibi aldatıcı bir malın dumanına dönüşür.

Ve algının sınırları silindiğinde, ölçüler de geçerliliklerini kaybederler. Ede ve ben kendi yöntemimizi geliştirmiştik. Şöyle ki; PanAm ya da Quantas uçağına binip orta batıda herhangi bir kampta ya da Yeni Güney Galler’de tecrübeli dünya gezgini ve haşhaş kaçakçısına ulaşmak için bir kilo malın peşindeki sayıları her geçen gün artan birhaber genç yabancılardan bir tanesini kafalayacaktık. Sultanahmet Camii çevresindeki muhallebicilerde ve çay evlerinde rastlayabilirdiniz sarışın, bronzlaşmış, Avrupa gezisine çıkmış keyifleri hep yerinde, otel odalarında birlikte oturup gitar çalarak protesto şarkıları söyleyen ve öldürmek için asla Vietnam’a gitmeyeceklerine dair birbirlerine sözler veren çocuklara ve kızlara. Ede, ben ve Boğaz’daki diğer kalıcı Alman ziyaretçiler işte o zaman opiumun acımasız felsefesinde boğulmuş yaşlı Asyalılar gibi hissediyorduk. Birşeyin varsa, elinden alınır. Birşeyin yoksa ölürsün. Ve tüm filozoflar gibi biz de bilgimizi cemaate aktarmamız gerektiğini düşünüyorduk, üstelik onları başkalarına kaptırmadan. Aradığımız kurbanları bulmak zor olmuyordu. Sınırda yaşadığınızda, gecenin taşıdıkları ile ilgili bir fikir edinirsiniz. Yani içimizden biri çocuğun ya da çiftin peşine düşer – seçtiklerimiz elbette tamamen zararsız ve kafaları birazcık çalışıyormuş izlenimini verenlerdi – ve onu/onları otele götürürdü. Oda uygunca dekore edilmişti. Üst üste dizilmiş resimler oldukça işe yarıyordu ve oradan tüm sanat eserlerini (Œuvre) görmek kaçınılmazdı. Diğer köşede ise okunmuş tüm broşürler ve en başta Londra Times’ın itinayla katlanmış Airmail sayısı ile birlikte not defterlerim yığılmıştı. Esrar da elden ele gezmeye başladığında hepten beat oluyordu ortam ve Kerouac’tan beri “beat” genç Amerikalının ruhunun anahtarı haline gelmişti.

İş konusunda her zaman çabukça anlaşırdık. Beatler günlük zırvalıklara zamanı olmayan cool insanlardır. Birimiz parayı alıp sıvışır – tabii ki her zaman paranın tamamıyla, nihayetinde bu pazarlıklarda sadece bir faydamız olsun diye yardım ediyorduk – diğerimiz ise yukarıdaki Beatnik barakasında hödüklerle oturup Sultanahmet Camii ve denize bakarak esrar sarıyorduk. Şafak vaktinde camilerin kontürleri kaybolur, martılar minarelerin etrafında uçmaya başlarlardı. Buna çay evlerinden gelen müzik eşlik ederdi. Muhabbet damlardı: Peace.

“Şimdiye kadar gelmiş olması gerekmiyor muydu?”

“Ne? Hee.”

“Yani, geç olmaya başladı da.”

“Bazen hava kararana kadar beklemeleri gerekiyor.”

“Aaa.”

O zaman onlara birkaç hap, dirilmek için biraz speed verirdik ve çatıya çıkan kapı gıcırdadığında gözleri hemen faltaşı gibi açılırdı. Hızlanırlar konuşmaya başlarlardı; konuştukça onları kontrol altına almak daha da kolaylaşıyordu. Bir yabancıya, kız arkadaşının o zaman şu Hell’s Angel ile kaçtığını ve ona ilk fırsatta senin bir haydut, dolandırıcı ve Türk-Alman ağır suçlularından oluşan bir çetenin üyesi olduğunu söylediğini anlatamazsın. Gerçek bir coolsan, anlatmazsın. Diğer çeşitlerden de vardı elbette, fakat Ede için onlar çocuk oyuncağıydı. Kollarını sıvadığında ortaya çıkan, bağımlılıktan tahrip olmuş kollarıyla jileti alıp tuvale saldırdığında oldukça tehlikeli görünebiliyordu. Van Gogh’u herkes duymuştu artık. Her türlü umuda kenetleniyorlardı. Ve artık biz de huzursuz olduğumuzda, onları Tophane’ye götürürdük. Sadece, tüm o sarhoş çingenelerin, hırçın köpeklerin, üzeri yırtık pırtık dilencilerin, dişsiz peltek peltek konuşan fahişelerin ve karanlığın içinden belirip onları donuk bakışlarıyla panik içinde korkuya boğacak koyu giysili adamların olduğu anacaddedeki kasvetli ve karanlık yeri görmeye ihtiyaçları vardı. Sonunda onları yine de, içine çatıdan kocaman hamam böceği düşmüş çaylarıyla – gerçekten düştüklerinden değil, fakat hödükler düştüklerini görürlerdi  –  oturup bezlere sarınmış, ağızları sulanmış bir halde torbacıyı bekleyen opium bağımlılarıyla dolu çay evlerinden bir tanesine götürürdük. Kamburluyla muhabbet edersin – “İyi misin? Ben de iyiyim”- mesajı alana kadar: ölümüne koş.

Ede’nin tuttuğu otele geri geldiğimde, etrafı terebentin ve boya kokusu sarmıştı bile ve yatağını batırmayı başarmıştı.

“Ee, nasıl geçti?”

“Nasıl geçsin?”

“O herifi bir daha görecek miyiz?”

“Görsen de tanıyamazsın ki.”

Komidinin üzerinde bir topak opium vardı. Etrafta fahişeler bağırışıyordu. Canım nadiren sevişmek isterdi. Uzandım ve yazmaya devam ettiğim bölümün olduğu not defterimi açtım. Yeni bir aldatma, yeni bir resim, yeni bir başlık. Faulkner ne demişti? “Yazmaya yardımcı olacağını bilsem, büyükannemi bile soyardım.” Gerçi tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştım (bu insanların ne demek istediği hiçbir zaman anlaşılmaz zaten), ama şu kesindi: yazıyordum.

 

Jörg Fauser -poetry

Almancadan çeviren Seda Garzanlı

 

Troçki, Goethe ve Mutluluk

Tam da iğneden kurtulmuştum ki

Bir sonraki tuzağa kanmıştım: Devrim

Devrimin adı Louise’di.

İnanılmaz ince kalçaları, parıldayan gözleri, uçuşan siyah saçları vardı

Paris’liydi

Troçkistti

İşgal evlerinin birinde yaşıyorduk birlikte

Etrafa ışık saçıyorduk

Aşk olduğuna inanmıştık

Gevezelik ediyordum gevezelik istendiğinde

Bayrak sallıyordum bayraklar istendiğinde

Büyük patronların verdikleri derslere karşı kahvaltımı yapıyordum

Bir şişe vermut ile

Ve yatakta tatlı çökmüş ruh halimle

Troçki, Goethe ve mutluluk

Mutluluk bu olsa gerek, diye düşündüm

“Mutluluk bu olsa gerek” dedim Louise’e

“Neden boş vermiyoruz devrimi,

Anlamsız gevezelikleri

Ve bayrakları

Ve bitmez tükenmez tartışmaları

Shanghai’daki fabrikayı

Neden kendimize sessiz bir köşe aramıyoruz

Huzur içinde biramı içebileceğim

Arada bir şiir yazabileceğim.”

Et du reste, l’amour

“Ya Troçki?” diye bağırdı Louise

“Ya içerdeki yoldaşlar? Senin burjuva mutluluğun, peh! Bira ve şiirler, devrim düzenlenirken!”

Ondan sonra her şey tersine gitti.

Sarhoş bir halde başka bir kadınla geldiğimde,

Louise elinde bıçakla üzerime yürüdü.

Daha sonra bir kadın örgütüne karıştı

Ben de bir şeylerle idare ediyordum

Çoğunlukla sadece bir bira ve bazen de seksi bir öğrenciyle -ve daha sonrasında bu bile olmadı

Ve ardından kovulup kalacak başka bir yer arardım kendime

Troçki, Goethe ve mutluluk

Tüm bu olanların üzerinden yıllar geçti

Ama geçenlerde o zamanlardan tanıdığım bir kıza rastladım

Ona Louise’i sordum.

“Louise?” dedi kız “yine Paris’te.”

“Ee,” dedim, “merkez komitesine geçti mi?”

“Yok” dedi kız “Goethe araştırmacısı mı ne öyle biriyle evlendi.”

O akşam her şeyi karıştırıp içtim

Canımdan bezmiş gibi içtim

Fakat dün eve uğradığımda – bu ara oldukça bitkin görünüyorum

Tamamen Deja-Vu

Neyse, dedim kendi kendime, belki de şansın yine yaver gitti.

 

Karfreitag – Kutsal Cuma  (paskalyadan önceki Cuma günü)

Ayakkabılarını çıkarırken

Ayakkabı bağını kopardı

Bir dilim ekmek ve yarım soğan yedi

Yarım kalan sütü suyla karıştırarak içti

Daha 8,40 D.Mark’ı vardı.

Kuzey mezarlığındaki ağaçlarda yine kargalar oturuyordu

Kar, çitlerden süzülerek düştü

Ve kalan eski karnaval ilanlarını söktü.

Meyhaneler kapanmıştı.

Büfede hemen bir bira içti. Plastik kokuyordu.

İnsanlar dilsizdi ve ona bakıyorlardı.

Georgenstrasse’de az kalsın bir BMW’nin altında kalacaktı.

Sürücü onu yumruğunu göstererek tehdit etti.

Isabella sinemasında korkuyla ilgili filmler gösteriliyordu.

Gazete kutularının hepsi boştu.

Evde bir konserve domates çorbası buldu, ekmekle kaşıkladı, bir Spillane okudu ve ertesi gün erkenden kalkıp ekmek kızartma makinesini değiştirmeye karar verdi.

Ve tüm gün, aslında sadece iki kelimeye ihtiyacı olduğunu geçirdi aklından : bir bira.

Hz.İsa bile çarmıha gerildiğinde daha fazlasına ihtiyaç duymuştu.

 

Gecede Şair

Paella’nın ardından

İlk şişe  votkayı devirdik ve Mannix’in

Sorununun bizimkiyle aynı olduğunu gördük –

Dikiz şovu bile yok –

AFN’ye geçtik hemen, Wolfman’in ulumasını dinledik,

Schit dedi Carl,

Aynı 66’ların sesi, leş sanki,

Tüm bu kokuşmuş ekşi krema,

Tekrar tekrar hep aynı yağlanmış ekmeğin üzerine sürülüyor.

Neyse, dedim, neden yağlı kağıtla da yetinmiyorsun.

Grass, dedi Carl.

Yek, dedim.

Bir süre sessizlik oldu,

Sadece karşıdaki hastaneden

Leş yıkayıcıların numaraları takarkenki sesleri duyuluyordu.

Schit, dedim, ikinci şişeyi de yarıladıktan sonra,

Birazcık am, sadece

Hani ucundan kıyısından, anlarsın ya,

Oley, diye hortladı Carl, hayal meyal hatırlıyorum –

Yok yaa, dedim daha sonra

Bırak diğerleri alsın payını

Bize ancak orta parmak çekerler

Eskimiş o  Ginsberg kitabındaki gibi

fuck poetry, sonra kayboldu Carl

Yatak odasında, kalanı indirdim,

Gece Wolfman’indi, onlarındı,

Yağlı kağıdındı.

Subcomandate Marcos’tan Gezi Direnişçilerine

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , , , on Haziran 17, 2013 by şenol erdoğan

Lakandon Ormanları | Subcomandate Marcos

Tüm Dünya Vatandaşlarına,

Kardeşler, Kadınlar, Erkekler, Evsizler, Yoksullar…
Zapatalar kaç kişidir diye sormuşlardı bizlere ve biz, hakları, özgürlükleri, kendi gelecekleri için mücadele verilen her yerde yüz binler olduğumuzu söylemiştik. Şimdi bugün, buradan binlerce kilometre öteden duyuyoruz ki Anadolu topraklarında, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Lazların, Çerkezlerin ve sayamadığım diğer halkların anayurdunda onurlu yaşamak isteyen yüzleri maskeli yüz binler sokaklarda özgürlük diye haykırıyor. Yıllardır Kürt kardeşlerinin onurlu bir yaşam mücadelesinde olduğu gibi. Mücadeleye başladığımız günden bu yana, yalnız olmadığımızı, milyonlar olduğumuzu ve her gün çoğaldığımızı biliyorduk. Bugün bir toprak daha çoğaldığımızı görüyoruz. Hükümetlerinin on yıllardır süren baskıcı yönetimine karşı onurlarını savunmak için Türkiye halklarının sokaklarda isyanda olduğunu, Ya Basta! diye haykırdığını işitiyoruz. Tarih boyunca efendilerin başkenti olmuş büyük İstanbul bugün isyanın başkentine dönüşmekte, ezilenlerin sesine ortak olmakta. Büyük İstanbul’un sokakları bugün kadınların, çocukların, erkeklerin, eşcinsellerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Hıristiyanların, Müslümanların başkentine dönüştüğünü; on yıllardır kendi hükümetlerince aşağılananların, bastırılanların, yok sayılanların bugün artık buradayım dediğini görüyoruz. Heyecan duyuyoruz!
İsteğimiz hiçbir zaman yeni bir iktidar, yeni bir yönetim, yeni bir hükümet, yeni bir başkan olmadı. Sadece saygı bekledik. Özgürlük, demokrasi ve adalet isteğimize saygı göstermesini bekledik hükümetlerden. Türkiye halkı da günlerdir süren direnişinde aynısını istiyor ve talep ediyor: Şu an iktidardaki hükümetten başlamak üzere, iktidara gelecek tüm hükümetlerden sadece özgürlük, demokrasi ve adalet isteğine saygı! Ve ekliyor: Bunu göstermediğiniz takdirde, hakların ve özgürlüklerin sahibi olan bizler, size karşı her zaman direneceğiz, saygılı olmayı öğreninceye kadar sokaklarda savaşacağız. Yeni bir şey, fazla bir şey değil sadece haklarımıza saygı duymanızı bekliyoruz. Çünkü bizler nasıl yaşamak istediğimizi biliyor, nasıl yönetmek ve yönetilmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Kendimizi yönetmek ve hakkımızda kendimiz karar vermek istiyoruz.
Ve bizler buradan, onurlu bir yaşam için mücadele eden Türkiye halklarına dostça selamlarımızı iletiyor ve isyanın ateşinin Chiapas’ı ısıttığını belirtmek istiyoruz. Tarihi geçmişten ve gelecekten kurtarıp şimdiye taşıyanlarla dayanışmayla.

Lakandon Ormanları | Subcomandate Marcos

kendi kanlı elleriniz * william taylor jr.

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , on Mayıs 17, 2013 by şenol erdoğan

Bırakın bilinsin

Yeter bana kendi suçlarım
Ve taşımaya niyetim yok
Diğerlerine ait olanları

İnsanoğlunun suçları
Tarihin suçları
Benim icatlarımdan değildi hiçbiri
Beni de bunaltıp tiksindiriyorlar
Size yaptıkları gibi

Ne danışıldı bana
Ne de öğüdüm soruldu
Hitler yürüdüğünde Paris’e.

Evimde uykudaydım kör kızın ırzına geçtiklerinde.

Benim iznimle öldürülmedi
o sessiz köyün çocukları.

Henüz üçyüz yıl vardı
Cadılar yakılırken
Annemin rahmine düşmeme.

Böyle şeylere ne hırsım yeter benim
Ne hayal gücüm.

Ben yalnızca yağmurlu öğleden sonralarının
gökyüzünü
izlemek istiyorum pencerelerden.

Benim kendi suçlarım
Tarih kitaplarına hiç de layık olmayan
sıradan ve değersiz,
kederli küçük şeylerdir.

Ama, benimdirler hiç değilse.

Cehaletin bombalardan fazlasını öldürdüğünü söylerler.

Önce gidip kendi kanlı ellerini yıka kızım,
Ve beni bırak olduğum gibi…

 

Türkçe çeviri hakları Underground Poetix’e aittir.

ELLE fanzin çıktı!

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , , , on Mayıs 13, 2013 by şenol erdoğan

elle zine cvr frnt

KIM GORDON ŞARKIYA GİRİYOR

Kim Gordon Sounds Off

“Bu cümle çaresizce genç gözükmeye uğraşanlara söylenmeyi bekliyordu.”

Lizzy Goodman

 

Kim Gordon’u son gördüğümde, akşam yemeği için bir tavuğun hakkından gelmeye çalışıyordu. Bu birkaç sene öncesinin bahsiydi. Ben de o sıralar indie rock’ın en etkili çifti Kim Gordon ve Thurston Moore’un, ya da ikilinin temellerini attığı efsanevi noise-rock grubu Sonic Youth’un evi olan Northampton-Massac…….DEVAMINI FAZİNDEN OKUYUN, FANZİN HANGİ CEHENNEMDEYSE GİDİN BULUN.

ROPORTAJIN ORİJİNALİ VE FANZİNİN İNGİLİZCE TAMAMI İÇİN:
http://www.elle.com/pop-culture/celebrities/kim-gordon-sonic-youth-profile

underground poetix 12

Posted in BEAT GENERATION, FİLM - VİDEO vb, KARŞI KÜLTÜR, MÜZİK vb, MİMARİ-ŞEHİRCİLİK vb, SİTÜASYONİZM, VE DİĞERLERİ with tags on Mayıs 3, 2013 by şenol erdoğan

Miron Zownir

 

 

ups12

lee ranaldo orhan gencebay

Posted in VE DİĞERLERİ, ŞENOL ERDOĞAN -KİŞİSEL YAZINI with tags , , , , , on Nisan 27, 2013 by şenol erdoğan

dinlemek için tıklayın:

bağlama newyork

ayran

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , , on Nisan 27, 2013 by şenol erdoğan

http://www.youtube.com/watch?v=Y-X3anmsSVc

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 201 takipçiye katılın