Archive for the VE DİĞERLERİ Category

“TORNA TESVİYE ZINE” 1 NİSAN 2013′DEN İTİBAREN DOLAŞIMDA!

Posted in VE DİĞERLERİ with tags , , , , , on Mart 13, 2013 by şenol erdoğan

bu imaj nesnenin kapağı değil tanıtım flyerıdır…

1 NİSAN 2013 DEN İTİBAREN İSTANBUL SATIŞ NOKTASI:

ADRES: CAFERAĞA MAHALLESİ SAKIZGÜLÜ SOKAK HASLET APT. NO.1/G | P.K.34710 KADIKÖY ISTANBUL | TURKEY

INFO@FLANEURCOMICS.COM | FLANEURCOMICS@GMAIL.COM

TELEFON: 0 216 – 345 17 77 | 

 

İSTANBUL DIŞINA [ANKARA İZMİR BURSA ESKİŞEHİR HARİÇ] ücrtesiz olarak postalanacaktır.

Anadoludan talepte bulunacak arkadaşların denizcansever91@gmail.com senolerdogan77@yahoo.com adreslerine yazarak posta adreslerini bırakmaları yeterlidir.

İş bu duyuru sadece kısıtlı basım adedi tükeninceye dek geçerlidir!

Jim Carroll

Posted in KARŞI KÜLTÜR, MÜZİK vb, VE DİĞERLERİ with tags , , on Şubat 24, 2013 by şenol erdoğan

©1991 Frank Andrick. Underground Poetix #11. Şenol Erdoğan. Türkçe Çeviri Hakları: Gonca Gülbey

lid-jim-carroll-basketball-diaries

Jim Carroll bugün bir muammadır, aslında her zaman bir muamma olmuştur. Carroll, henüz küçük bir çocukken geceleri New York sokaklarında bali çeken, yavaş yavaş eroine alışmaya başlayan bir punktı. Gündüzleri ise öğrencisi olduğu Trinity High’dan basketbol bursu alan; 12 ilâ 16 yaşları arasındayken yazdığı BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nin The Paris Review’da yayınlanan kısımları sayesinde 19 yaşında Random House Genç Yazarlar Ödülü’ne lâyık görülmüş, hayatını idame ettirecek parayı kazanmak için mümkün olan her yolu deneyen bir adamdı. Jamie James, BASKETBOL GÜNLÜKLERİ hakkında şunları söylemişti: “Daha sağlam dayanaklara oturtulmuş hakiki Catcher in the Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar, J.D Salinger, YKY)… BASKETBOL GÜNLÜKLERİ, vaktinden önce büyümüş yetenekli bir çocuğun oldukça ilginç fakat önemsiz bir eseri olarak addedildi. Yine de bir vesileyle Jim Carroll’ın şiirleriyle tanışmış olan kimseler onun kancasına takıldı… Onlar, Jim Carroll’ın eserlerinin tıpkı Moby Dick gibi büyüleyici fakat önemsiz olduğunu biliyorlardı.” BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nden sonra 1970’lerde Carroll, Andy Warhol’un Fabrika’sında ayak işlerine bakmaya başladı. Carroll, FORCED ENTRIES kitabında Max’s Kansas City’den “kent merkezindeki son derece hip sanat sahnesi” olarak bahseder ve Dylan, Burroughs ve benzeri ünlü kişilerle yaşadığı tecrübelere değinir. Kitabın son bölümünde Kaliforniya’da Bolinas’a taşınıp eroin bağımlılığından kurtuluşunu anlatır. Barbara Graustark’ın kendisiyle yaptığı bir röportajda bu konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Susan Sontag bir defasında bana uyuşturucu bağımlılarının silkelenip hayata sil baştan başlamak için eşi benzeri bulunmaz bir fırsata sahip olduklarından bahsetmişti. Fakat şayet müthiş bir diriliş gerçekleştirmeye niyetli değilseniz dibe vurmak gibi bir şımarıklık hiç de hip değil.”

Carroll, Kaliforniya’da Rosemary Klemfuss ile tanıştı. 1978 yılında evlenmişlerdi. Stanford’ta bir hukuk öğrencisi olan Klemfuss üniversite radyosunda dj’lik yapıyor, zaman zaman Carroll’ı new wave punk gruplarını izlemeye götürüyordu. Bu arada, Patti Smith de eski sevgilisi olan Carroll’ı cesaretlendiriyordu. Bir gece San Diego’da Patti Smith’in ön grubuyla anlaşmazlık yaşanınca Carroll yazdığı şiirleri Patti Smith’in grubu eşliğinde sahnede okudu. “Patti ile birlikte şovumuzu gerçekleştirdiğimiz zaman bunun mümkün olduğunu gördüm. İnanılmaz derecede eğlenceli, yoğun, ürkütücü ve aynı zamanda da güzeldi.” Daha sonra şunları yazdı: “İşin doğrusu, Henry Miller’ın Rimbaud üzerine, aslında Henry Miller üzerine yapmış olduğu araştırma benim rock dünyasına adım atmama en büyük vesile olmuştur. Bütün mesele esere entelektüel bir nitelik kazandırmak değil, bunun yanı sıra yüreğinizden bir şeyler de katmaktır. İyi bir şair bunların her ikisini de geliştirmek için çabalar. Miller, manevi yazıdan ve büyük bir şairin insanların zekasına hitap edebildiği kadar su katılmamış cahilleri de etkileyebilmesi gerektiğinden bahsettiğinde, bugün pek çok şairin sadece diğer şairler için yazdığını fark ettim. Bu yazılanların hepsi de entelektüel somut mimimalist şiir başlığı altında toplanıyor.”

GÜNLÜKLER ile onun devamı niteliğindeki FORCED ENTRIES’in yanı sıra Carroll bir şiir derlemesi olan LIVING AT THE MOVIES ile “kurmaca, otobiyografi ve gerçeküstücülük öğelerini harmanlayan şiirsel düz yazılar”dan meydana gelen THE BOOK OF NODS’ı yazmıştır. Ayrıca Carroll’ın CATHOLIC BOY, DRY DREAMS ve I WRITE YOUR NAME isimli rock albümleri bulunmaktadır. Kısmen canlı kayıtlar ile kısmen de stüdyo kayıtlarından oluşan PRAYING MANTIS, spoken word[1] adı verilen bir tür şiir albümüdür. Warner Brothers’a bağlı bir kuruluş olan Giant Records tarafından yayınlanan albümde yeni şiirler ve düzyazıların yanı sıra “kulübün favorileri” arasında sayılan kitaplardan birtakım alıntılar da yer almaktadır.

js-2009-11-17-IMGa_0641

Frank Andrick: Sizi şiir ve rock’n roll kayıtlarındansa konuşma havasında geçen şiirsel parçalar kaydetmeye yönlendiren şey ne oldu?

Jim Carroll: Son albümüm olan I WRITE YOUR NAME’i çıkardıktan sonra albüm kaydetmeye ara verip yeniden kitap yazmaya başlamak istedim. Viking/Penguin ile BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nin tekrar basımı ve iki yeni kitap için anlaştık. Bu yeni kitaplar FORCED ENTRIES ile THE BOOK OF NODS idi. Bu esnada, aynı dönemde aklıma gelen iki roman üzerinde çalışıyordum. Roman yazmak için ilham bulmak bana kendimi şanslı hissettirdi çünkü geçmişte yazdığım düzyazılar epeyce biyografikti. Hiçbir zaman bütün bir roman boyunca sürebilecek bir olay örgüsü geliştiremedim. Üzerinde çalıştığım iki romanın da fikirleri birbirinden çok farklı. Aklıma gelenleri defterlere not aldım. Bu fikirlerden birisini menajerime anlattım, o da konuyu çok beğenip geliştirmeme yardımcı oldu. Bu hikâye iki papaz hakkında ve bir mucizeyi konu alıyor. Papazlardan birisi Vatikan için mucizeler üzerine araştırma yapıyor. Diğer papaz ise San Francisco yakınlarındaki San Rafael’de gerçekleştirdiği misyonu esnasında vücudundaki yara izlerini teşhir ediyor. Hikâyenin içinde aynı zamanda gizemli bir cinayet de var. Romanın bu taslak halini bir öğlen yemeğinde menajerime ve Viking’teki editörüme anlattığımda her ikisi de heyecanlandı. Romanın taslağını ve birkaç bölümünü okumak istediklerini söylediler. Kitap üzerine onlarla 2 saatten uzun süren bir görüşme yaptık, bunun akabinde onlara ikinci kitaptan biraz bahsetmek istedim çünkü ilk olarak yayınlamak istediğim kitap oydu. Onlarsa papazlarla ilgili olan kitap hakkında çok heyecanlanmışlardı çünkü bu kitabın onlara çok para kazandıracağını düşünüyorlardı. Benim şu anda üzerinde çalıştığım ise diğer kitap. PRAYING MANTIS’te bu kitaptan bir alıntı bulunuyor. New Yorklu bir ressam hakkında kısa ve parçalı bir roman. Ressam, bir süreliğine işine ara verip eserlerini besleyecek manevi bir bakış açısı kazanması gerektiğini hissediyor. Çünkü manevi yönün hem kendi eserlerinde hem de meslektaşlarının eserlerinde eksik olduğunu düşünüyor. Bu dönemde Metropolitan Museum of Art’a gidiyor. Velasquez sergisini ziyaret ettiğinde kendi eserlerinde ve çağdaşlarının eserlerinde eksik olan manevi kibir ile diğer manevi nitelikleri görüp çok etkileniyor. Aklını kaçıracak noktaya geliyor ve sergiyi gezmeyi yarıda kesip koşarak kendini sokaklara vuruyor. Hikâyenin bundan sonrası kutsal bir arayışı anlatıyor. Her bölüm bir öykü niteliğinde, kitap son derece parçalı bir yapıya sahip. Romanın mimarisiyle, çatısıyla uğraşmaktansa bu şekilde çalışmak benim için daha kolay bir geçiş imkânı sağladı. Okuyucunun gözünden baktığımda bu yapıyı çok da sıra dışı bulmuyorum, kaldı ki okuyucunun bu yapıyı nasıl karşıladığı beni pek de ilgilendirmiyor. Hikâye New York’ta geçiyor; sanat çevreleriyle alâkalı. Bir rock’n roll öyküsü anlatmıyorsa ne olmuş yani?

FA: Yani rock’n roll yönünüzü şair, konuşmacı ve romancı kimliğinizden ayrı tutmaya çalıştınız?

JC: Benim için bunlar birbirinden ayrı şeyler. Rolling Stone Records’ın genel müdürü olan arkadaşım Earl McGrath olmasaydı muhtemelen rock’n roll’a hiç bulaşmazdım. Stones’dan Keith Richards’a hazırladığım 100$’lık demo kaydını Earl McGrath dinledi. Earl her şeyi edebi kavramlarla anlamlandırıyordu, açıkçası müzik piyasasındaki çok kişinin böyle bir yeteneği yoktu. Ben bunu bir iş olarak görüyorum ve bütün bunlara kayıtsız kalmak umurumda bile değildi!

Uğraştığım çeşitli işleri birbirinden tamamen ayrı tutuyorum fakat bir raddeye kadar birbirleriyle örtüşüyorlar. Yakın zamanda Blue Oyster Cult ve Boz Scaggs için birkaç şarkı yazdım. Bu esnada bazı şarkıları kendime ayırdığımı fark ettim, bu yüzden bilinçaltımda bir ara yine müzik yapmaya niyetimin olduğunu sanıyorum. Bahsettiğim şarkılar henüz sözlerini yazarken kafamda müziğini duyduğum parçalardı.

FA: Kendinizle Marianne Faithfull arasında ne gibi paralellikler görüyorsunuz? Siz de kabul ederseniz, her ikiniz de ‘Rolling Stones Ekolü’nün mültecilerisiniz. Her ikinizin hayatında da müzik, şiir ve şiirsel parçalar adeta iç içe geçmiş.

JC: Bottom Line’da Marianne Faithfull ile beraber bir dizi dinleti yaptık. Sadece ikimizin sahnede olduğu altı performans gerçekleştirdik. Marianne o zamanlar Naropa Enstitüsü’nde takılıyordu. Oradaki Beatnik tipi büyük bir oluşumun içinde yer alıyordu. Kansas’ta benim de katıldığım büyük bir dinleti düzenlediler. TUFF TURF filminin müzikleri üzerinde beraber çalışmamızdan yıllar sonra birbirimizi ilk defa orada gördük. Marianne ile aramız iyidir, bu yüzden beraber performans gerçekleştirmeye karar verdik. Marianne o dönemde Naropa’da şarkı yazma dersleri veriyor, Burroughs gibi sevdiği fakat gerçekten tanımadığı insanlarla takılıyordu. Bense bütün bu insanları tanıyordum; Burroughs, Anne Waldman, Denis Berge ve Naropa tayfasının geri kalanıyla sıkı fıkıydık. Bottom Line’da bahsettiğim performansları gerçekleştirmem bekleniyordu ve “Marianne Faithfull ile birlikte çalışacağım, muhteşem olacak!” diye düşünüyordum. Bu performanslar esnasında gerçekten çok iyi zaman geçirdim. Sahnedeyken Giant Records’tan bir adam gelip bana “Rock’n roll albümü yapmayı siktir et, konuşma havasında şiirsel bir albüm kaydedelim,” dedi çünkü sahnede yaptığım şeyi çok beğenmişti. Daha sonra Marianne’in kayıt şirketi olan Island Records’tan bir telefon geldi. Burroughs ve Ginsberg gibi kişilerle albüm yaptıkları seride benimle de çalışmak istediklerini belirttiler. Onlarla görüştüğümüzde bu işe birtakım ünlü müzisyenleri de dahil etmek istediler; yapımcılardan ve bok püsürden bahsetmeye başladılar. Bütün bu eziyete katlanacak olsaydım bir rock’n roll albümü yapmayı tercih ederdim. Bu yüzden tekliflerini reddettim. Bir gün albüm kaydedip yine Marianne ile birkaç gece performans sergilemek isterim. Onunla yaşadığımız deneyim gerçekten harikaydı.

FA: Giant Records ile rock’n roll yerine şiirsel parçalardan oluşacak bir albüm için anlaşmanızın sebebi nedir?

JC: Giant Records’ın New York temsilcisiyle tanıştım, kendisi benim ve Patti Smith’in gitaristi olan Lenny Kaye’in bir arkadaşı. Suzanne Vega’nın yapımcısı olarak tanınır. O, benim aynı zamanda avukatım da olan eski eşimle irtibata geçmiş. Adamın babası Wilson Phillips’in bağlı olduğu plak şirketinin sahibi. Long Island’lı bu zengin oğlan BASKETBOL GÜNLÜKLERİ ile CATHOLIC BOY albümümü seven tipik bir Jim Carroll hayranıydı. Bir rock’n roll albümü kaydetmek istiyordu ve bana şu soruyu yöneltti: “Şiirsel parçalardan oluşan bir albüme ne dersin?”. Bu konu üzerinde görüştük. Daha sonra Rosemary, “Neden Giant’ta çalışan West Coast’taki şu adamla görüşmüyorsun? Yaptığın işe gerçekten alâka gösteriyor.” dedi. “Şiirsel albüm mü?” diye sordum. “Evet”, dedi, “Canlı mı kaydetmek istersin stüdyoda mı?”. “Neden birazını canlı birazını stüdyoda kaydetmeyelim ki?” dedim. Böylelikle yeni albümün büyük kısmı New York, Bowery’de bulunan St. Mark’s Kilisesi’nde (St. Mark’s Şiir Projesi’nin yuvası), bir kısmı da Los Angeles’taki bir stüdyoda kaydedildi.

FA: Rock’n roll ile şiirsel parçalar yapmak arasında ne gibi bir fark var?

JC: Bana kalırsa rock’n roll yapmak için müziğe ihtiyaç yoktur. Mesela PRAYING MANTIS kuru kuruya bir şiir albümü değil. CD kartonetinde kısa bir şiir var, çok iyi sayılmaz ama şöyle bir şey: “Rock’n roll için müziğe ne hacet? / Yüreğindeki arka koltuğu bul yeter; / Yola çıkınca sesi kökle / Ta ki benimle göz göze gelinceye dek.” Bu albümü yapma fikri hoşuma gitti. Aslında sapkın bir fikir çünkü hâlâ böyle bir şeyi dinlemek isteyen ve bunu başarabilecek insanların kalıp kalmadığını görmem için bir çeşit test gibi. Bugün çoğu insan kitap okumayı bile unuttu. Bense bir itirafta bulundum ve onu kaydedip albüm yaptım. Sadece fonda bariz bir ritm olmadığında insanların bu şiirsel parçaları satın almaya değer bulup bulmayacaklarını görmek için. Okumalar esnasında genellikle önce düzyazı parçalarıyla başlayıp sonra kontrpuan yaparım. Kulüplerde veya çocukların şiir dinletilerine alışkın olmadığı üniversitelerde BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nden veya FORCED ENTRIES’den nispeten kolay anlaşılabilen ve eğlenceli yazılar seçerim. Tıpkı bu yeni albüm için seçtiklerim gibi; birtakım çok kısa parçalar ile adeta hikâye anlatan daha uzun parçalar…

jim-carroll-1b

FA: Eserlerinden beslendiğiniz ve birlikte takıldığınız, sizin için önemli olan şairlerden biraz bahsedebilir misiniz? Frank O’ Hara gibi (ünlü bir şair olmanın yanı sıra New York Modern Sanatlar Müzesi’nde küratör olan), çok sayıda birbirinden farklı dünyaya sahip olması bakımından size çok benzeyen şairlerden.

JC: 1960 yılında basılan Don Allen Antolojisini okudum: YENİ AMERİKAN ŞİİRİ. Savaş sonrası dönemdeki daha edebi/akademik şairlerin antolojilerine bir alternatif olarak ortaya çıkmış. Bu antolojiyi satın almamın nedeni bir arkadaşımın duvarında Frank O’ Hara’nın bir şiirini görmem. Arkadaşım okuldan tanıdığım bir çocuktu. O zamanlar şiirin ibnelere hitap ettiğini düşünüyordum; New York’un tekinsiz semtlerinde yaşayan her çocuğun düşüneceği gibi. Şiire bakış açımız böyleydi. Benim için şiir Bob Dylan şarkılarından ibaretti çünkü tam da o sıralar Bob Dylan’ı yeni yeni keşfediyordum. Phil Ochs ve benzerleri de o dönemki keşiflerim arasındaydı.

Kendi eserlerimde ise daha çok Frank ve John Ashbery ile onların bir parçası oldukları New York ekolünden etkilenmişimdir. Beatnik ekolünden tabii ki Allen Ginsberg’i severdim. Fakat Ginsberg ve Beatler benim üzerimde o kadar da etkili değildi, bana öyle şiirler yazma hevesi aşılamadılar. Benim aklımı başımdan alan Frank oldu! MOMA’da (New York Modern Sanatlar Müzesi) çıktığı gezintilerde eserleri inceler, akabinde daktilo mağazalarına uğrayıp zihnindekileri yeni Olivettilerde daktiloya çekerdi (O’ Hara, ÖĞLE YEMEĞİ ŞİİRLERİ ile ünlüdür.)

Bir defasında onu işten eve dönerken takip bile ettim. O yaz uykusunda öldü. Aynı senenin kış aylarında şiir ortamlarına dahil olmaya başladım. O zamana kadar Frank’in bu genç şairler üzerindeki muazzam etkisini idrak edememiştim. Fakat Frank’in benim üslubumu şekillendireceğini hissetmiştim, ondan ne kadar etkilendiğimi anlayın artık. Daha sonra şiir dinletilerine gitmeye başladığımda aşağı doğu yakasındaki herkesin Frank’in etkisi altında olduğunu keşfettim. Herkes Frank’inkilere çok benzeyen şiirler okuyordu. Bu durum bir bakıma üzücüydü de. Frank’i tanıdığım ve ÖĞLE YEMEĞİ ŞİİRLERİ’ni okuduğum kadarıyla onun yazdıklarının doğrudan doğruya, yalnızca yaptığı gezintilerde ortaya çıktığını biliyordum. Daha sonradan öğrendim ki Frank ölmeden önce uzunca bir süre hiç şiir yazmamıştı. Müzede gitgide daha fazla sorumluluk alıyordu. Başlangıçta müze rehberi veya onun gibi küçük bir pozisyonu vardı fakat mezun olduğunda, yani öldüğünde, bence ölüm de bir tür mezuniyettir, müzede sergilenen bütün eserler onun sorumluluğundaydı. Pek çok kişi onun şiir yazma konusunda yaşadığı tıkanmayı buna bağlıyordu. Sanırım küratörlüğünü yaptığı son sergi hâlâ herkes tarafından hatırlanan büyük (Jackson) Pollock sergisiydi. Onun şiir yazamaz hale gelmesini müzedeki görevinin yoğunluğuna bağlayan çok sayıda insanla konuştum. Bunu fark etmek beni çok üzdü. “Bir süre sonra böyle mi oluyor?” diye düşündüm. O günlerde benim için her şey potansiyel ilham kaynağıydı! Küratörlük işlerinin onu asıl işinden alıkoyması bana hiç de adil gelmiyordu. O dönem sahnede bulunan bütün ressam ve şairlerle çok yakın ilişkiler içindeydi. Hepsi onun bir dahi olduğuna inanıyor; hiçbiri asıl onlar Frank’e ve eserlerine bu kadar hayranken Frank’in neden artık yazmadığını veya başkalarının eserlerine hayran olduğunu anlayamıyordu.

FA: Şimdi şiir ile görsel sanatların kesiştiği noktaya geldik. Siz kendinizi bu kesişme noktasına ne ölçüde dahil görüyorsunuz?

JC: New York’ta sanat galerileri vardı. 10. Caddede galerilerin pıtırak gibi ortaya çıktığı döneme denk geldim, bahsettiğim seneler 50’lerin sonu, 60’lar. Daha sonra 70’lerin sonunda ve incelikten yoksun 80’li yıllarda piyasa yeniden genişledi. Pek çok sanatçının büyük çalışma alanları vardı, büyük çatı katları. Bu çatı katlarında dinletiler düzenliyorlardı. Böylece hem resim, heykel, kolaj gibi eserlerini sergileme fırsatı buluyor hem de eğleniyorlardı. Pek çok şair, ressam veya diğer türlerde eser veren sanatçı birbirleriyle işbirliği içindeydi. Tanıdığım ve birlikte zaman geçirdiğim çok sayıda insan ART NEWS’a yazarak veya gazete için başka işlerde çalışarak geçimini sağlıyordu. O dönemde ART NEWS’un baş editörlerinden biri John Ashbery’ydi. Madison Caddesi’ndeki galerilerin bazıları düzenledikleri sergilerin eleştirisini yazman için para ödüyor, böylece basında kendilerine daha fazla yer bulmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden herkes Art News veya diğer gazeteler için eleştiri yazıları yazarak ek gelir sağlar hale gelmişti. Şiirde bir tür rönesans dönemiydi. Black Mountain Şairleri, New York ekolü ve ikinci nesil şairler arasında bol miktarda münakaşa yaşanıyordu. Çekişmelerin başlıca sebebi Ulusal Sanat Vakfı’nın verdiği hibelerdi. Ulusal Sanat Vakfı’nın şimdiki yönetimi hibeleri kısıtlı tuttuğundan dolayı gruplar arası çekişme muhtemelen bugün daha da yoğun bir biçimde yaşanıyordur.

FA: Bütün bunların BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nin yayınlanmasında ne gibi bir etkisi oldu? Oradaki yazıları 13-14 yaşlarındayken yazıp birkaç yıl sonra yayınlattığınızı biliyorum.

JC: Tıpkı TINY TORTURES’daki o parça gibi. O dönemde şairlerin normalde yapmayacakları şeyleri yapmalarını sağlayan her türlü dinleti, çeşitli etkinlikler, performanslar gerçekleşiyordu. Eğer THE WORLD dergisi (St. Mark’s Kilisesi tarafından yayınlanan) sadece düzyazıdan oluşan bir sayı çıkarmaya karar vermemiş olsaydı BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’ni hiçbir zaman yayınlamazdım. Elimde başka bir şey yoktu, ben de bütün günlükleri önlerine serdim, tepkilerinin ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu. İlk önce BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’ni ortaya çıkarmakta tereddüt ettim, fakat elimde herhangi başka bir kaynak olmadığı için bu tereddüdüm uzun sürmedi. Yazılarım THE WORLD’te yayınlandıktan sonra herkes muhteşem yazdığımı düşündü. Daha sonra The Paris Review yazılarımla ilgilenince orada da birtakım alıntılar yayınladım. Ondan sonra kitap yazmam için çok sayıda teklif aldım. Kendime bir menajer bulana kadar gelen tekliflere mesafeli durdum. Ünlü şair Anne Waldman BASKETBOL GÜNLÜKLERİ’nin el yazmasını benim için daktiloya çekti. Bense ilk önce bir şiir kitabı yazmaya daha hevesliydim. GÜNLÜKLER’i yayınlamak ilgimi çekmiyordu, bulunduğum yerden geçmişe bakmak gibiydi. Fakat sanat çevrelerindeki herkes GÜNLÜKLER’i beğendi. Herkes yazdıklarımı inanılmaz ve son derece camp buldu. Pek çok insan ya GÜNLÜKLER’i uydurduğumu ve kesinlikle bir dahi olduğumu ya da şayet GÜNLÜKLER gerçekse benim kesinlikle feleğin çemberinden geçmiş bir dahi olduğumu düşündü. Gördüğünüz gibi, o zamanlar ‘dahi’ büyük bir sözcüktü. Benim gözümde ise GÜNLÜKLER sadece bir çocuğun uğraşıydı. Yazdığımın bir kitap olduğunu biliyorum ama bence kitabımın edebi değeri yoktu, sadece sıraya dizilmiş öykülerden oluşuyordu. The Paris Review tayfası yazdıklarımın camp akımına dahil olduğundan emindi. Bütün bunlar gerçekleşirken benim aklımda ise sürdürdüğüm bu sokak çocuğu hayatından kurtulmak vardı. Beatnik bir şair olmak için çok da hevesli olmamamın sebebi bunun benim gözümde son derece doğal olmasıydı. Sokak yaşantısına fazlasıyla alışkındım. Kendini bu kalıba sokmaya çalışan insanlar bana biraz demode geliyordu. BASKETBOL GÜNLÜKLERİ bahsettiğim sokak yaşantısının jargonuyla yazılmıştı. Uygun bir üslup bulup şiir yazmak istiyordum. Beni o yaşadığım hayattan çekip çıkartacak bir şeye ihtiyacım vardı! Rutin yaşamımdan kopartacak. Bu yüzden Frank O’ Hara ve John Ashbery gibi daha soyut, bilge ve bana daha ilginç gelen şairleri okumaya başladım. Kaliforniya’dan taşındıktan sonra nihayet GÜNLÜKLER’i Bantam Yayınevi’nden çıkardım. GÜNLÜKLER 60’ları anlatan bir hippi kitabı değildi. Görünen o ki punk sahnesi ortaya çıktığında daha iyi bir dinleyici kitlesi mevcuttu. Âdeta her şey 180 derece dönüp dolaşıp tekerrür ediyor gibiydi.

Jim+Carroll+JimCarroll_BW

FA: Öyleyse şimdi de C.B.G.B., Patti Smith, Tom Verlaine, The Ramones ve benzerleriyle 70 ve 80’li yıllara ilerleyelim.

JC: O dönemin çoğunda Kaliforniya’da Bolinas’ta bulunuyordum, benim için bir nevi inziva dönemiydi. Olan biteni Village Voice’tan takip ediyordum. Patti’nin birdenbire patlaması beni şaşırtmıştı. Ortalıkta inanılmaz büyük paralar dönüyordu. Patti ile 1969’dan beri New York’tan arkadaştık. Tom Verlaine ile Richard Myers’in (sonradan adını Richard Hell olarak değiştirdi) Delaware’den New York’a ilk geldikleri zamanı hatırlıyorum. O zamanlar Richard Hell kısa boylu şişman bir adamdı. Verlaine ile birlikte şiir camiasında takılıyorlardı. İkisi de gelecek vadeden genç şairlerdi; öyle ki Tom Verlaine’in gitar çaldığını bile bilmiyordum. Bütün sohbetlerimiz şiir, sanat, yazmak ve benzeri meseleler üzerineydi. Fakat eski C. B. G. B. camiasında bulunmaktan memnun olduğum kadar Bolinas’taki inziva dönemimden de memnundum. İnzivaya çekilmeye o kadar isteyerek karar vermiştim ki kararımı uygulamak beni mutlu ediyordu. Tabii ki bu esnada bir şeyleri kaçırdığımın da farkındaydım. Gelişmeler heyecan vericiydi çünkü ilk defa benim yaşıtlarım eyleme geçmiş, bir şeyler yapıyordu. Daha önceleri camiadaki herkes benden yaşlıydı. Takıldığım şair ve ressamlar benden en az 10 yaş büyük olurdu. Bu konuda kendimi şanslı görüyorum fakat dediğim gibi, sonunda gençler harekete geçmişti.

Aslında henüz ben New York’tan ayrılmadan önce Patti’nin bir grubu vardı. 1973 yılında Max’s Kansas City’de Phil Ochs’un ön grubu olarak sahne almışlardı. Bu konser benim Kaliforniya’ya gitmemden 2 gün önce gerçekleşmişti; Lenny Kaye de onunla birlikteydi. Patti’nin sesi son derece iyiydi. Çok sayıda balad söylemişti. Hiçbir albümünde o zaman yaptığı şeyin üstüne çıkabileceğini düşünmüyorum. Müziği son derece hoş ve tuhaftı. Patti’nin o programa dahil olması hiç de yersiz düşmemişti. Tabii ki dinleyiciler Phil Ochs için oradaydı. “Patti’nin performansı hoşlarına gitmeyecek,” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Fakat Patti durumun üstesinden gelerek kendisini kanıtladı. Şarkı sözlerini göz önünde bulundurunca bunun Patti için doğru janr olduğunu anlayabiliyordum: Onun şiirleri bana daima şarkı sözü gibi gelirdi. Patti seyircilerin karşısında her zaman çok iyi olmuştur. Şiir dinletilerinde de son derece başarılıydı. Şairlerin çoğu onun yazdıklarını pek beğenmiyordu; St. Mark’s Kilisesi’ndeki programa uymuyordu. St. Mark’s’ta popüler bir şair olan Gerard Malanga ile birlikte şiir okumak üzere dinletiye davet edilmişti. Gerard Malanga o zamanlar Andy Warhol’un sağ koluydu, ta ki Paul Morrissey onun pabucuna dama atıncaya değin. Gerard, Patti’yi ilk önce St. Marks’ta okuttu. Patti herkesin aklını başından aldı. Geceye damgasını vurmuştu. Gerçekten muhteşemdi! İki yıl içinde tekrar davet edileceğini düşünmüştüm. Her kim olursa olsun yeniden davet edilmesi için aradan 2 yıl geçmesi gerekirdi çünkü sırada bekleyen koskoca bir şair camiası vardı. Herkes şiirlerini St. Mark’s Kilisesi’nde okumak için can atardı.

FA: Bize biraz St. Mark’s’tan bahsedebilir misiniz?

JC: New York, Bowery’de 10. Sokak ile 2. Cadde üzerinde bulunan çok eski bir kilisedir. Şimdi New York dediğimiz şehrin ilk belediye başkanı olan Peter Stuyvesant kilisenin yan duvarının altında bulunan bir yeraltı türbesinde gömülüdür. Kilisenin her bir yanında devrimci kahramanların mezarları ile 1600’lü yılların son dönemlerinden kalma mezar taşları yer alır.

Ben şiirle ilgilenmeye başladığım dönemde St. Mark’s, şiir camiasında önemli bir yere sahipti. Oraya gittiğimde Anne Waldman şiir etkinliklerini yeni başlatmıştı. Pazartesi akşamları kilisenin toplantı salonunda herkesin beşer dakikalık okumalar gerçekleştirebildiği açık dinletiler düzenleniyordu. Çarşamba akşamları ise ağır topların dinletileri oluyordu. Bu dinletiler katılımcıların sayısına göre kilisenin ana binasında veya toplantı salonunda gerçekleşiyordu. Diğer gecelerde ise binanın yan taraflarında bulunan küçük odalarda birtakım atölyeler düzenleniyordu. O dönemde Ulusal Sanat Vakfı sanat camiasında epey faaldi. Her hafta atölyede ders vermek şairlerin de düzenli bir gelir elde etmesine olanak sağlıyordu. Ben de bu atölyelerde bir tür asistan olarak çalışıyordum. Açık kürsüleri, açık dinletileri vb. etkinlikleri yönetiyordum. Bu işe başladığımda 17 yaşındaydım.

Kilisenin üst katında küçük bir tiyatro bulunuyordu. Çok hoş bir yerdi ve teçhizatı da son derece iyiydi. O dönemde tiyatronun baş oyun yazarı Sam Sheppard’tı. Henüz 22 yaşında olmasına rağmen işleriyle adından söz ettirmeyi başarmıştı. Jack Gilbart’ın yazdığı THE CONNECTION (BAĞLANTI) adlı oyun bu tiyatroda sahnelenmişti. O dönemi anlatan özgün bir canki oyunuydu. St. Mark’s Kilisesi şehir merkezindeki sanat camiasının konuşlandığı bir nevi yuva niteliği taşıyordu.

FA: Son bir soru: Şimdi artık şiirsel parça janrında Spalding Gray ile John O’ Keefe’in saflarına katıldığınıza ve Warner Brothers’dan çıkmış bir albümünüz olduğuna göre PRAYING MANTIS’e nasıl ulaşabiliriz? Müzik marketlere mi gitmemiz gerek; eğer öyleyse hangi reyonda yer alacak? Kitapçılarda bulunacak mı? Albümün tanıtımı hangi yollarla yapılacak?

JC: Öncelikle tanıtım konusundan başlayayım. Hem insanlarla iç içe olduğum dinletiler veriyorum hem de söyleşi ve şiir okumalarından oluşan radyo dinletilerim oluyor. Dinletilerim için ülkenin dört bir yanına turne düzenliyorum. Warner Books bağlantısından dolayı albümümün kitapçılarda da bulunması planlandı. Özellikle de şiire ve şiirsel parçalara değer veren kitapçılarda. New York’ta St. Mark’s ile Village’ta B. Dalton’da çok büyük teşhirleri olduğunu biliyorum. San Francisco’daki City Lights Kitapçısı’nda, Berkeley’de Cody’s’de ve diğer uygun kitapçılarda da bulunmasını isterim. Dinleyici kitlemin bir kısmı daha rock’n roll bir kesim, bir kısmıysa sadece işin şiir tarafıyla alâkadar. İki kesimin arasında tuhaf bir ihtilâf var ve bazen bu iki zıt kutbu bir araya getirmek mümkün olmuyor.

Bana sorarsanız bugünlerde kitapçılarda kendimi müzik marketlerde olduğundan daha çok evimde hissediyorum. Kitapçıda olmak çok daha mutluluk verici.

©1991 Frank Andrick

Underground Poetix #11

Şenol Erdoğan

Türkçe Çeviri Hakları: Gonca Gülbey


[1] Bkz; Underground Poetix Sayı 10 Spoken Word dosyası.

Suck Me Under – Deniz Cansever

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , , , , , , , , , on Şubat 3, 2013 by şenol erdoğan

Suck Me Under! (1)

“İsyanda Sah’necilik” ve Amerikan Outlaw Kadın Fenomeninin

Poetik/Politik/Progressive Açıdan Değerlendirilmesi

Deniz Cansever

Çeviri(ler): Gökhan Sarı

 

“Çünkü biz kızlar, sadece içinde olduğumuzu hissettiğimiz ve kendimize özgü şekillerde anlayabileceğimiz bir Birleşik Devletler’e hitap eden plaklara, kitaplara ve fanzinlere bayılıyoruz.” (2)

Kathleen Hanna ve akabinde Bikini Kill ekolüne binaen çıkan Bikini Kill Zine, Riot Grrrl olarak belirginleşen kentli “amazon” akımın organik olarak ilerleyen vizyonunu, karşı-kültürle buluşturmuştu.

Geçmişte Ari Up(the Slits), Joan Jett(the Runaways)  ve daha çoğaltabileceğimiz, bir anlamda dönemin katalizörü olma misyonunu üstlenen isimler; eril kapitalist pratiğin gerici dinamikleri olan; “ırkçılık”, “vücutsal yeterlilikçilik”, “yaş ayrımcılığı, “türcülük”, “sınıfçılık”, “incecilik”, “seksizm”, “Yahudi karşıtlığı” ve bu durumların devamlılığını sağlayacak her başlığa hitaben gelişen öfkenin, ne şekilde karın ağrısına dönüştürülebileceğini herkese göstermişlerdi.

Hareket sahası günümüzde daha da kısıtlanmış; ancak, geçerliliğini halen kaybetmemiş ve kısa zamanda noktalanmayacağı konusunda sanırım hemfikir olduğumuz bu aktivizm sürecinin 3P’sini (yani Poetik, Politik ve Progressive) ve kendilerince çoktan fes edilmiş bir kitle kültürü fetişizminin  söz konusu yazınsal/göstergebilimsel deşifrelerini, tüm ana akım gidişatının gayet de farkında olarak bu  kadınlar açığa vuracaklardı.

İncelenmesi gereken mevcut süreç ise; aslında kısmen eskiye, kısmen de şimdiye yönelik değinmelerle mümkün olacaktır.

* “I think I wanna be her best friend”:

 

90’lı yılların sonu…

Grunge, garage rock ve dönemin bilfiil etkin indie topluluklarına ait erkek üyelerin saçlarını kestirmesi ve “hanım”ların biraz daha uslu durmaya başlaması, sembolik doneleriyle birlikte bir dönemin bittiğinin habercisiydi.

92’de Los Angeles (Rodney King) ve yedi sene sonra gerçekleşen Seattle (DTÖ Karşıtı Gösteriler) olayları, kimilerinin yeni muhalefet/direniş sahalarının emsali olabilecek toplumsal patlamalar, kimi kritikçilerinde post liberal dönemin son köktenci başkaldırıları olarak değerlendikleri sosyal bir furyaya dönüşmüştü.

Amerikan sendikalizmindeki AFL-CIO (Amerikan Emek Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Kongresi) bölünme yeni bir dönemi başlatırken, bir yandan da ‘80’li yılların ardından hız kazanan Birinci Dünya Ülkeleri’ndeki  yeni kapitalist ekonomik programlar etkisini arttırmaya devam etmekteydi.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Blok ülkelerinin (dönemin sembol isimleri olan Ronald Reagen, Margaret Thatcher, -T.C’de sivil rejime geçilmesiyle birlikte- Turgut Özal’ı da unutmamak gerekir) alt yapısını belirledikleri borçlandırma ekonomileri, aynı zamanda üst yapısal bürokratik kurumları ve “yasal” malzemeleriyle birlikte; post statü, meslek, kimlik ve “ahlak” tertiplerini hazırlamaya başladılar.

Yaşam standartları açısından değerlendirildiğinde tüketim odaklı orta sınıf anglo-amerikan aile yapısına ve bu yapısal faktörün dönüşüm sürecine adapte olmaya çalışan ülkeler de –ki sonradan bu işleyişe çözülen SSCB ülkeleriyle 3. Dünya ülkeleri de dahil olacaktır- söz konusu olan programları benimseyerek; zamanla değişen ve oturmaya başlayan zaman/mekan aranjmanına da zorunlu olarak uyum sağlamaya başladılar.

Hal böyleyken; Amerikan (poetik/müzikal)  karşı kültüründen köklerini alan birçok müzik grubu, 2000’li yılların başında dağılmanın eşiğindeydiler ve piyasa genellikle MTV / diğer popüler global-yerel kanal uygulamaları tarafından yönlendiriliyordu.

Bu değişim, istisnasız her alanda yaşanırken, hardcore kadın gruplarının da yerlerini “başkalarına” bırakması; durumu daha da görünür kılacaktı. Özellikle Spice Girls, S.O.A.P, Allure vb. tarzı girl-band grupları; iç çamaşırlarını ekranda sergilemektense performansları sırasında mikrofona asmayı yeğleyen Hole (özellikle Courtney Love & Melissa Auf De Maur ikilisi), olaylı konserleriyle bilinen Shirley Manson’lı Garbage ve insanların sınırlarını zorlayarak konserlere neredeyse çıplak çıkan Minesotalı VIXEN gibi projeleri gölgede bırakmaya başladı.

Özetle, kadınların depolitize kitle kültürüne yönelik erotik sunumu, somut “susuzluk giderici” amblemlere dönüştürülerek, spoken word ve no wave’in gürültücü kadını Lydia Lunch’ın belirttiği gibi durum,“50’li yıllarda bir kadının içinde kalan ve sonradan bombeli biçime dönüştürülmesi zorunlu hale gelen kola şişelerinin”(3) farkındalığına(!) dayalı bir hal almaya başladı.

* Kronolojide Çarpışma:

“This is the year the old ones,
the old great ones
leave us alone on the road.”
(4)

“İşte bu yıl ihtiyarlar,
o muazzam ihtiyarlar
bizi bıraktılar yolda bir başımıza.”

Amerikan avant-garde’ının en önemli çıkış kanallarından olan ve “Beat” kültü ile kökleriyle dirsek temasında bulunan Black Mountain topluluğu, söz konusu dizelerin sahibi Denise Eliot ve Hilda Morley gibi sıkı outlaw şairlerlerini de bünyesinde bulunduruyordu.

Beat karması ise; kendi içerisinde –edebiyat kritikçilerinin iddia etmesine rağmen- fazla kısır döngüye girmemekle birlikte, aslında daha erkek bir söyleme ev sahipliği yapmaktaydı.

Ancak bu durum; çok geçmeden Beat topluluğunun ekolojisinde kendisini var eden Black Mountain ya da Haight-Asbhbury birlikteliklerinden daha fazla beslediği kadınlar olarak tabir edebileceğimiz kimlikler olarak Lenore Kandel ve sonrasında yayıncılığını yaptığı bir diğer önemli isim olan Anne Waldman ile farklı bir boyut kazanmıştı. Garry Snyder ile kısa bir süre birlikteliği olan Joanne Kyger ise, Allen Ginsberg ile birlikte çıktığı Hindistan yolculuğunda; amerikan budalığına emsal bırakacak okumalarıyla etkili bir profil oluşturuyordu. Babası Jack Kerouac ile karşılaşmalarını kaleme alan Jean Kerouac ve Beat hareketinin “off the record”unu tüm çıplaklığıyla yazan Carolyn Cassady ise ön planda bulunan diğer isimlerdi.

20 ve 30 kuşağından sonra marksist-feminist söylemleriyle beyinlere kazınacak ve edebi jargondan ziyade politik saflarda kendisini gösteren Angela Davis ise, Amerikan Komünist Partisi’nde aktif olarak rol almıştı ve ırkçılık / kadın hareketi hususlarında gerek akademik gerek militan ölçekte önemli bir yeri vardı. Yine, Amerikan tarihinin en güçlü militan organizasyonlarından olan Soledad Kardeşler’i Kurtarma Komitesi (Kara Panterler içindeki bir grup) adı altında çeşitli eylemlere de ismi dahil edilerek,  FBI tarafından arananlar listesinde yerini alacaktı.

Davis ayrıca, Kadınlar, Irk ve Sınıf (Sosyalist Yay.) adlı kitabında da Amerikan demokrasisini, yaptığı bir alıntıyla şu şekilde özetlemiştir:

“(…) Genç eylemciler, sık sık Zenci kadınları Birmingham polisince tecavüze uğramaktan hiçbir şeyin koruyamayacağını vurguladı. En son olarak 1974 Aralığında, Chicago’da, 17 yaşında Zenci bir kadın 10 polis tarafından toplu tecavüze uğradığını bildirdi. Adamların birkaçı şüphe altına alındı, ama sonuçta her şey halının altına süpürüldü.” (5)

 

* 2000lerin Şafağı ve Post-Riot Dönem:

 

Resmi galerileri, bürokrasiyi ve yerleşik anglo-erkek kalıplarını karşısına alarak yola çıkan isimlerden birisi de Patti Smith’ti ve şiirlerinde kullandığı argümanlar ve şarkılarındaki üslup, bundan sonrasının –ve bugünün de- sahne kullanımını, şiirini, punk’ını, cinsel devrimini belirleyen geniş bir yelpazeyi oluşturmuştur. 90’lı yılların başında kendilerini “ Riot Grrrl olarak nitelendirecek  kadınlar ya da erkeklerin de kısmen dahil olduğu muhalif, kural dışı organizasyonlar, aslında gerçekleştirdikleri söylemleri bu dönemin karşı-legal söylemlerine borçludurlar.

Tüm bu poetik ve direnişsel bütünleme, legalize olmaya çalışan ya da kırılma noktalarını salt izlemede kalarak onları kritik eden elitist bir yaklaşımın çok uzağında bir outlaw kadın dinamiğinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Amerikan sosyal-ekonomik-kültürel programına karşı olan; Denver, San Francisco, Chicago, Manhattan ve çeşitlendirebileceğimiz birçok yerde meydana gelen bir ko-faktör olarak alt – karşı kültürel yapılanma, diğer ülkelerde gerçekleştirilen faaliyet alanlarınında temellerini atmıştır.

 

Bu “temel atma”ların en güçlü örneklerinden birisi, digital hard core/punk tarzına yeni bir soluk getiren, Atari Teenage Riot grubu ile  2009 yılına kadar birlikte çalışan ve sonrasında bağımsız projelerini gerçekleştirerek güçlü anarko feminist söylemleri ile etkin bir çıkış yakalayan Hanin Elias ve bağımsız female/punk/digital müziğe, yayın politikası olarak destek vereceğini ilan ederek kar amacı gütmeyeceğini açıklayan Fatal Records için kaleme aldığı metindir:

-    DIGITAL HARDCORE FATAL MANİFESTOSU, Hanin Elias

 

“Fatal, bir direnişin ifadesidir. Bütün dünya erkek egemen temeller üzerine inşa edilmiş durumda. Bu yüzden erkeklerin dünyası burası. Zaten her şeyin bu kadar rezil hale gelmesinin sebebi de bu değil mi? Bizler dengeyi temsil etmek istiyoruz. Doğal dengeyi. Kadınlar DHR FATAL’ın en mühim ve en büyük sorumluluğa sahip kısmını oluşturmaktalar. Kendi bildirilerimiz, fikirlerimiz ve de kendi müziğimiz var. Hem müzik dünyasını hem de bütün dünyayı değiştirecek türden bir hareket olacak bu! ÖLÜMCÜL olacak!!!!”

“Fatal” derin bir uykudan uyanışın ardından doğdu. “Fatal” uyandı ve değişimi, isyanı ve direnişi amaçlamakta! Dünyamızda denge diye bir şey mevcut değil. Gücün adil dağıtımı hiçbir zaman söz konusu olmadı. Bu ise temelde kadınsal unsurların eksik oluşundan kaynaklanmakta. Moda, seks ve kozmetik sektöründeki başarılı “oğlanların” yanında alımlı aksesuarlar olarak kendilerine yer bulmuşa benzeyen beyinleri yıkanmış, tüketim bağımlısı “kız arkadaşlar” yüzünden silah arkadaşlığına duyduğum özlem bir kez daha hüsranla sonuçlandı. “Fatal”daki kızlarsa süs aksesuarı falan değiller. “Fatal” erkeklerin başı çektiği müzik endüstrisine ve o endüstrinin büyük kahramanlarına karşı çıkan bir güçtür.

“Kadın” direniş demektir, erkeklerin fantezisine ait bir şey ya da bir süper-megamodel değildir. Bizler, salaklaştırma makinesinin içindeki kuklalar için değil, insanlar için savaşıyoruz. Kadınlar tam olarak hangi yönden tamamen özgürler günümüzde? Hepsi de erkek egemen basın-moda-diyet endüstrisinin kölesi şu an. Hâlâ tam da erkek kendi özgüvenini güçlendirsin diye kullanılmaya devam ediyoruz. Vücutlarımız etkili bir reklam yöntemi haline geldiler ve günbegün incelmekteler! “Fatal” erkeksel dünyayı pekiştirmek istemiyor. Onu değiştirmek istiyor, aynı devasa bir saat düzeneğinin içindeki dişli çevriminin tersi yönünde dönen ufacık bir dişli misali! Azar azar o ufacık çarkların sayısı artacak. Hele bir dikkate almayın bizi, işte o zaman asla uyanamayacaksınız tatlı uykunuzdan. Bizden önce bu yoldan geçenler, kadın terörüyle 20’ler, 60’lar ve 70’lerdeki entelektüel örgütler ne yok oldular ne de unutuldular. Başkaldıran Kızlar ve hip-hopçı kadınlar hareketi ileriye taşımaktalar.

Peki ya şimdi? “Fatal” her şeyin tâ tepesinde çığlık atmakta! “Fatal” müziği ve müzisyenlerin tamamını, bütün sempatizanları, özerk bir elektronik hareketle DHR’ye bağlı olan her şeyi birleştirmekte. Birçok kadın kuralların olmadığı bu düzen kargaşasına ait yolu seçecektir. Örgütlenmenin en yüksek biçimidir bu! Gayemiz iktidarı, parayı, endüstriyi, devleti ve tanrıyı ortadan kaldırmaktır! Devletin bir heyula, tartışma konusu edilemeyen, anonim bir oluşum olmadığını fark ettik. Daha çok belli iktidar yapılarının, bilhassa da ticari ilişkiler tarafından belirlenen, bir dışavurumudur devlet. Tanrı ise erkek dünyasının ilkel çağlarına ait bir buluştur. Erkek, kadının dünyaya getirdiği çocuk aracılığıyla bir hayat yarattığı gerçeğini bir türlü kabullenemedi. Erkeklerin küçük ve önemsiz bir görüntüleri var. Nitekim hem kendileri hem de bizler için bir süper-adam yarattı onlar da: tanrıyı. Evrenin yaratıcısını. Gülünç ve gerçekdışı bir şey bu açıkçası, dünya çapında kendisine hâlâ inanılmıyor ve “emirlerine” uyulmuyor olsaydı, ona gülerken koltuğunuzdan düşerdiniz. Demek yaratıcı bir erkek? Ha ha! Bu toplumun gözlerimize kum atmayı sürdürmesine müsaade etmeyeceğiz, öyle bir toplum ki bu, yalnızca bizi susturmak ve hislerimizi sömürmek istiyor. Gerçekçi olun! İmkânsızı isteyin! Fatal!!!” (6)

 

(1) Y.N: Courtney Love’ın başı çektiği Hole grubunun, “ Miss World ” adlı şarkısında geçen eylemsel davet.

(2) Riot Grrrl Manifestosu, Tercüme: Kerim Atay, Underground Poetix, sayı: 6

(3) Lydia Lunch, Paradoks: Bir Seks Avcısının Günlüğü, 6.45 Yayınları

(4) Denis Levertov, september 1961

(5) “The Racist Use of Rape and The Rape Charge” (Tecavüzün ve Tecavüz Cezasının Irkçı Kullanımı) Bir Grup Kadından Kadın Hareketine Bir Önerge (Louisville, Ky: Socialist Women’s Caucus, 1974) s. 5-6

(6) http://www.sterneck.net/musik/elias-fatal/index.php

underground poetix sayı 12

Posted in BEAT GENERATION, KARŞI KÜLTÜR, SİTÜASYONİZM, VE DİĞERLERİ with tags , , , on Ocak 28, 2013 by şenol erdoğan

ÇIKTI!

kitapevleri ve d&r’lar da…

Charles Bukowskı

Kuranı Eşcinselleştirmek -Michael Muhammad Knight

Lawrence Ferlinghetti -Son şiirleri

Küçük ölçekli edebi yayın nedir? -Kyle Schlesinge

Tupac Shakur İle Röportaj

Köpeksiz Vaftiz Baba Snoop Dogg

Georges Bataille

Antoine Bernhart

Miron Zownir ile söyleşi

Merle Allın

küçük iskender ve Karşı-şiirin Sosyal Bilinçaltılinçaltı

Altkültür Ve Birimlerinin İzleri

San Francisconun Yeni Yeraltı Şiir Dünyası

Doğadışı Yazın Gary Snyder

Jay Murphy: suture kate moss için

Seks Gerillaları -Harold Jaffe

Yeraltı endüstriyel müziğinde aşırı uç siyasi imgeler

Nuyorican Movement & Pedro Pietri

Anarcho Punk Hareketi

 

ve daha fazlası..

BUKOWSKI ŞİİRİ – BOB FLANAGAN

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , on Ocak 3, 2013 by şenol erdoğan

çeviri MELİS OFLAS

Bu şiiri yazmaya

Pamela ve ben

Santa Monica’da bir barda

otururken başladım;

Pamela bana yeni yazdığı şiirleri gösteriyor.

Ona şiirlerinin yeterince iyi olmadığını söylüyorum

ve bağırmaya başlıyor, bardakları

ve ne varsa etrafta fırlatıyor ve bir anda anlıyorum ki

bütün bunlar bir Bukowski şiiri gibi.

Hasi*tir, diyorum, bu resmen bir

Bukowski şiiri.

Bukowski gibi yazarak

ne yapıyorum ki?

Şiiri parçalayıp fırlatıyorum yere

karıncaların ve boş şişelerin arasına

ve Pamela’nın şeker ambalajlarının üzerine.

Neyin var senin? diye soruyor Pamela.

Ah, yok bir şey, diyorum, sadece

Bukowski gibi yazmaya başladım.

İyi de ne var ki bunda, diyor.

Hoş bir adam o. Onunla bir kez

telefonda konuştum. Okuma gecesine

katılmak ister mi diye sordum. Hayır ama

kitaplarımı almaya devam edin dedi işte.

Bukowski’de bir sorun yok,

dedim. Ben sadece onun gibi

yazmak istemiyorum. Kendi şeylerimi

yazmakta zaten zorlanıyordum, şimdi

bir de Bukowski çıktı. Ayrıca o

kendi işini gayet iyi yapıyor.

Bir bira almak için buzdolabına gittim

ama yalnızca soğuk süt ve Pepsi

vardı. Nasıl olur da hiç biramız kalmaz?

Diye sordum.

Aptallık etme, dedi. Bildiğin gibi,

hiç bira almayız biz. Ne zamandan beri bira

ister oldun? Sanırım kafayı yedin sen iyice, dedi.

Haklı olabilirsin, dedim.

Ve banyoya gittim, kusacakmış gibi

hissettim ama yapamadım.

Küveti sıcak suyla doldurdum.

KAHRETSİN! Diye bağırdım.

Ben banyo yapmam, Bukowski banyo

yapar; ben duş alırım!

Suyu kapattım, klozete oturdum.

Kabız olmuştum ve basurum vardı

ve Pamela kapıya vuruyordu.

Çabuk olsana, diyordu,

İŞEMEM LAZIM!

Tamam, dedim, öyle görünüyor ki bu şiirde

birinin işemesi gerekiyordu; işenmeden

doğru bir şiir olamayacaktı

Notlar, New York City, 1976 / Patti Smith

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ with tags , , , on Kasım 19, 2012 by şenol erdoğan

çeviri: melis oflas

yasadışı şiir devam ediyor…

UP

 

9 Ağustos 1976. Bir kasırga yaklaşır kente. New York bir fare deliği gibi kapandı. Record Plant, Stüdyo A. Mermaid Turn the Tides için işitsel bir akvaryum. Hava kara. Rüzgar uğuldamakta. Pencereler takırdıyor. Jack Douglas kapıların altını paçavralarla dolduruyor, gazete kağıtları seriyor yerlere. Üstümüzde ay, dolunay. Aslanın gecesi hazırlanmakta. Habeşistan’ın simgesi. Saba Krallığı. Rimbaud’nun gerçek toprağı.

Kimse birbirine bakmıyordu ama hazırdık işte. Denizyıldızının intikamı -bir çemberin içinde beş kişiyiz. Beraberliğimiz uyuşturucumuzdu. Son kez aldık ondan, tamamen kaybolmadan önce. Gitarım şahaneydi ellerimin arasında. Tokmak gibiydi sapı. Kahverengi yaşlı amfimden çıkan ses, yıkıcı bir keman gibi anaforlaşarak geri dönüyordu. Bir fırtına geliyordu ama hiçbir şey hissetmiyordum, yalnızca doğru notayı yokluyordum; yarılan ve alarma dönüşen notayı. Bir fırtına geliyordu ama hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece bendim histerik bir şekilde gülerek dizlerine vuran ve bir rock and roll grubunda çalmanın ayrıcalığı için şükran duyan.

Han Shan’dan..

Posted in VE DİĞERLERİ with tags on Kasım 7, 2012 by şenol erdoğan

“Sazlardan sağlam bir dam-köylü her hal ev sahibi

Seyrek durur kapıda at ve araba

Kuş bulutları fışkırır karanlık ormanlardan

Engin vadide derinlerde gizlenir balıklar

Böğürtlen toplamaya çıkarız çocuklarla

Ve karımla süreriz yamaçtaki tarlayı

Evde de n’em var ki?

Bir kuru yatak- o da dolu kitapla”

  

“Tutumlu insanlar da var şu dünyada

Ama bana göre değil cimrilik

Dans etmekten ince giysim delinmiş

Kupam boşalmış türkü söylerken içmekten

İşine bak boş bırakma karnını

Ve koşturup durma bacakların kırılasıya

Çimenler bittiğinde kafatasında bak

Pişman olursun”

 

“…seve seve bıraktım bitmez tükenmez uğraşını dünyanın, eğreltiotlarıyla yaşayacağım gayrı ölene dek.”

 

 

“Ne güzeldi eski kaos günleri

Ne karnımız acıkırsı ne çişimiz gelirdi

Kim geldi de deldi

Şu dokuz deliği başımıza kıçımıza

Günbegün yemek ye giyin

Vergi öde öfkelen

Bir kuruşçuk için binlercemiz vuruşur

Boğaz boğaza ve haykırırlar boğazları yırtılasıya”

türkçesi: ömer tulgan

TIM BURTON YILBAŞI KÂBUSU

Posted in VE DİĞERLERİ with tags on Ekim 6, 2012 by şenol erdoğan

türkçesi: gonca gülbey

 

Cadılar diyarında geç bir vakitti, sonbahardı

Ve hava soğumuştu epeyce

Aya karşı oturmuştu bir iskelet, tepenin birinde

Uzun boylu ve zayıf, boynunda kravatı yarasa şeklinde

Jack Skellinngton’dı adı

Yorgundu ve bıkmıştı Cadılar Diyarından

Her şey hep aynıydı

 

“Sıkıldım ürkütmekten, korkudan ve dehşetten

Geceleri başıboş gezinen bir şey olmaktan

Korkunç bakışlarımı fırlatmaktan

Ve ayaklarım ağrıyor şu iskelet dansını yapıp durmaktan

Sevmiyorum mezarlıkları, yeni bir şeylere ihtiyacım var

Hayatta daha fazlası olmalı

“Böö,” diye bağırmaktan.”

Derken mezarlıktan eğilip, bükülerek

İnleyerek ve sızlayarak belirdi bir karartı

Bu küçük, hayalet bir köpekti

Cılız cılız havlayan

Fener gibi bir burnu vardı, karanlıkta parlayan

Jack’in köpeği “Zero,” idi bu

Jack’in en iyi dostu

Ama Jack pek farkında değildi bunun, bu yüzden üzgündü Zero

O gece ve sonraki gün

Boş boş gezinip durdu Jack

Hayal kırıklığı ile dopdolu

 

 

Ve derken, tam gece çökecekken

Ormanın derinliklerinde hayrete düşüren bir şey gördü

Durduğu yerden yirmi ayak ötede bile değildi

Ağaçlara oyulmuş devasa kapılar

Durup baktı öylece Jack; hayranlıkla, saygıyla

Gözü takıldı özel bir kapıya

Büyülenmişti adeta

Heyecanla ve endişeyle biraz da, açtı kapıyı Jack

Bembeyaz, coşkulu bir kar fırtınasına

 

Yılbaşı kasabası denen yerin ortasına düşmüştü, her ne kadar farkında olmasa da

Işıklarla kamaştı gözleri, Jack artık kederli değildi

Bulmuştu aradığını.

Arkadaşları yalan söylediğini düşünmesin diye

Aldı şöminenin yanında asılı hediye dolu çorapları,

Raflara doldurulmuş şeker ve oyuncakları

Ve etrafında perileriyle poz vermiş Noel Baba’nın fotoğrafını

Aldı ağaçta duran ışıkları, süsleri ve yıldızı

“Yılbaşı,” kelimesinin büyükçe yazılmış “Y,” harfini

Aldı ne varsa parlayan, ışık saçan

Hatta bir avuç karı

Ve kimseler görmeden onu

Götürdü yanına aldıklarını Cadılar Diyarına.

Döndüğünde Cadılar Diyarı’na

Jack’in arkadaşları büyülenmiş gibi baktılar onun yılbaşı hatıralarına

Hiç biri hazır olmadığından bu mucizevi sahneye

Çoğunun nutku tutuldu ve bazıları da epeyce korktu!

 

Sonraki birkaç gün boyunca

Yıldırımlar düşüp, şimşekler çakarken

Jack düşündü durdu.

Kafayı takmıştı:

“Neden onlar kahkaha ve mutluluk saçarken etrafa

Bizler mezarlıkta gezinip, korku ve dehşet yaratıyoruz acaba

Ben de pekala olabilirim Noel Baba ve neşe saçarım etrafa!

Niye her sene hep o yapıyor bu işi?”

İyice kızmıştı bu hiç de adil olmayan duruma

Jack düşündükçe düşündü ve nihayet geldi bir fikir aklına:

“Evet…evet…neden olmasın!”

Yılbaşı Kasabasında oturmuş oyuncak yapıyordu Noel Baba

Dışarıdaki şamatanın içinden gelen cılız bir ses duydu

Gidip açtı kapıyı ve baktı şaşkınlıkla kapıda duran tuhaf kostümlü

Garip yaratıklara

Çirkin ve cılızdı hepsi

Ellerindeki çuvalları açıp, bağırdılar hep bir ağızdan

“Hediye ver, yoksa karışmam,”

Kafası iyice karışan Noel Baba’yı attılar bir çuvala

Ve götürdüler bu planın esas sahibi Jack’in yanına

 

Cadılar Diyarında herkes toplanmıştı bir araya

Ne de olsa daha önce hiç görülmemişti Noel Baba

Ve onlar dikkatle bakarken bu garip görünüşlü, yaşlı adama

Jack başladı planı anlatmaya

“Sevgili Bay Noel Baba, bence bir suç her sene hep sizin Noel baba olmanız

Ama artık ben dağıtacağım hediyeleri ve ben saçacağım neşe

Bu sene yer değiştiriyoruz sizle

Ben diyeceğim Mutlu Noeller hepinize

Ve siz de benim tabutuma uzanıp, aniden bağırırsınız

“Böö,” diye

Ve lütfen Noel Baba, sanmayın ki yürümez bu plan

Çünkü elimden geleni yapacağım bu Noel Babalık işinde.

Ancak hala ölümü hatırlatıyordu noel için planları

 

Toplandılar; hazırlardı Yılbaşı arifesinde

Jack geyikleri tabutuna bağladı, böylece hazırladı kızağı

Ama tam yola çıkacaklardı ki

Çöktü ağır ağır Cadılar Diyarının sisi

“Gidemeyiz,”dedi Jack, “sis çok yoğun, hiç olmayacak Yılbaşı

Ve ben de Noel Baba olamayacağım.”

Derken sisin içinden ufak bir ışık belirdi

Neydi ki bu?…Evet, ya Jack’in köpeği “Zero,”


 

Jack dedi ki:

“Zero,” o parlak burnunla, yol göstermez misin kızağıma?

Ve en büyük hayaliydi Zero’nun

Jack’in ona ihtiyaç duyması

Neşeyle geçti ekibin başına

Ve iskelet kızak başlayınca hayalet uçuşuna

Neşeyle kıkırdadı Jack

“Mutlu Noeller ve iyi geceler hepinize!”

 

Yılbaşı öncesi kabusu başlamıştı tüm evlerde

Ve kalmadı tek bir huzurlu ruh

Tek bir huzurlu fare bile

Korku saldı şöminenin kenarına özenle asılmış çoraplar açıldıklarında

Yataklarında sıcacık uyuyan çocuklar

Canavarlar ve kurukafalar gördükleri kabuslarla uyandılar

Yere yeni düşen karın üzerine yansıyan ayın gölgesi

Bir tabutun örtüsü gibi

Noel Baba’nın kahkahaları sanki birer inilti

Ve zillerin sesi, çatırdayan kemiklerinki gibi

İskelet bir geyiğin çektiği tabuttan bir kızak

Tüm meraklı bakışların tek görebildiği

Ve bir iskelet kızağın başında, çirkin ve hasta

Anladılar o anda, Noel Baba değil bu

Evden eve dolanan Jack neşeyle dağıttı hediyeleri

Zıpladı o çatıdan bu çatıya

Devam etti mezarlıktan gelen hediyeleri dağıtmaya!

Farkında bile değildi dünyayı saran korkunun ve dehşetin

Kendi bildiği yoldan devam etti neşe saçmaya!

Susie ve Dave’in evine uğradı

Gumby and Pokey verdi onlara

Devam etti yola, uğradı Jane Neeman’a

Bir oyuncak bebekti Jane’i bekleyen

Ruhunu şeytanın ele geçirdiği

 

Dikenli yolları aşan canavar bir tren

Bir hortlak kukla, baltasını sallayan

Bir çiçek çelengi, insan yiyen

Ve keskin dişli oyuncak vampir ayı, sırada bekleyen

Korkudan çığlık atıyordu herkes ama duymuyordu bile Jack

Fazlaca kaptırmıştı kendini yılbaşı havasına!

Nihayet şöyle bir baktı aşağıya

Gördü ışıkları, karmaşayı ve duydu gürültüyü

“Kutlamalar başladı işte, ne de çok eğleniyorlar ama

Yaptığım bu güzel iş için, teşekkürlerini sunuyorlar bana!”

Oysaki iyi niyet gösterisi sandığı hava fişekler

Aslında ona doğrultmuş mermiler ve füzelerdi

Ve tek dertleri onu öldürmekti.

Yaylım ateşinin tam ortasında, Jack Zero’ya dedi ki:

“Hadi, daha yukarıya!”

Ve bir deve dikeni fırtınası gibi havalanıp

Çarptılar hedefe iyi nişan almış bir füzeye

Onlar düşerken mezarlığa

Bir ses duyuldu

“iyi Noeller ve iyi geceler hepinize!”

Jack bir mezar taşının üzerinde buldu kendini

Ve yarattığı inanılmaz felakete baktı

“Sandım ki ben de olabilirim Noel Baba..”

Aklı karışmıştı Jack’in, kederle dolmuştu içi

Nereye gideceğini bilmeden baktı gökyüzüne

Çöküp mezar taşının yanına, başladı ağlamaya

Öylece dururken Zero ile orada

Tandık bir ses geldi bir yerden

“Sevgili Jack,” dedi Noel Baba

“Takdir ediyorum iyi niyetini. Biliyorum amacın böyle bir felaket yaratmak değildi. Bu yüzden kederlisin şimdi.

Ama Yılbaşını sahiplenmeye kalkışman yanlış bir işti.

Umarım anlıyorsun Cadılar Diyarı senin için en iyisi.

Söylemek istediğim daha çok şey var ama Jack,

Acele etmeliyim bugün Yılbaşı günü

Ve atladı kızağına, “Mutlu Noeller,” dedi, göz kırparak onlara

Jack döndü evine, kederli

Ama sonra bir rüya gibi

Noel Baba getirdi Yılbaşını Cadılar Diyarına.

bronkoskopi

Posted in VE DİĞERLERİ on Eylül 30, 2012 by şenol erdoğan

genel anestezi altında
sağ ana bronşa girildi
kısmen mobil ve normal mukoza
açık bronş ağızları, segment ve lob
sekresyon yok, tümöral bir kitleye rastlanmadı.

dışardan ve sol yandan baskı altında
sol ana bronş
rijit bronskopiyle görülebilen kısmında
mukoza normal.
intrabronşit bir patolojiye rastlanmadı.

sol plevrada sıvı görünümündeki yere
torosentez yapılması gerekir.
hasta bu durumda bir mediasten tümörü
bir mediasten tümörü
izlenimini veriyor
inoperabl bir tumör.

b.necatigil

KATHY ACKER

Posted in KARŞI KÜLTÜR, VE DİĞERLERİ on Temmuz 23, 2012 by şenol erdoğan

frm UNDERGROUND POETIX

Meali: K K K

PS: FARSÇA KARŞILIKLARI KLAVYE ZORUNLULUGU GEREĞİNCE KOYULMADI…

Janey

Janey bir kız.

Dünya kırmızı.

Dar sokak gece

ve dar yan sokak

Janey bir çocuk,

ama ucuz.

Janey’nin gecesi

kırmızı gece

gece-dünyası

Janey kokuyor.

Janey bir odada.

Oda küçük.

kültür boktan: kitaplar

ve büyük insanlar ve

güzel sanatlar.

Güzel kadınlar

güzel bir kadın

kırmızı bir gece

terkedilmiş bir sokak

güzel bir kadın

kırmızı bir gece

sokak bir çöl

janey odasında tek başına. Yavaşça farsça öğreniyor:

bu köylü

o köylü

iyi köylü

daha iyi bir köylü

bu köylü daha iyi

o köylüden

en iyi köylü

daha iyi bir köylü

en iyi köylü

en iyi köylüsü

bu demokrasinin

bu köylü aralarından

en iyisi

tek oda bu

janey yazdı,

sadece bir sandalye var

janey bir köylü

janey pahalı,

ama ucuz

köylü o sokak

dil

dilden kurtul

janey hapishaneden nefret ediyor

saç saçlar

kadın kadınlar

taze saçlar var

ve taze kadınlar

yeni saçlar ve yeni kadınlar var.

iranlı

iranlılar

ali

siyah iranlılar vardır.

ama siyah ali yoktur.

Kafa

pis kafa

pis siyah kafa

çocuk

çocuklar

bu şehrin çocukları

kadın

bir kadın

kadın kirli siyah bir kafadır

janey kör

janey yazmaya devam etti

bir amcık

ve sik var

sandalye

oda

duvar

tek şey

bir amcık ve

bir sik

harika bir adam

dev siki

janey’nin amcığı içinde

“seni seviyorum” diyor

kokunun kadını

kadının kokusu

janey’nin saçı

janey’nin sandalyesi

ev

janey’nin kutusu

sahip olmak

almak

istemek

görmek

gelmek

dövmek

yemek

soymak

kaçırmak

öldürmek

bilmek

sahip ol

al

iste

gör

gel

döv

ye

soy

alıkoy

öldür

bil

al

ye

öldür

bil

düzensizler – çoğunluğu

sahip ol

iste

gör

gel

döv

soy

alıkoy

janey’e sahip olmak

janey’i satın almak

janey’i istemek

janey’i görmek

janey’i boşaltmak

janey’i dövmek

janey’i yemek

janey’i soymak

janey’i kaçırmak

janey’i öldürmek

janey’i tanımak

beni taşıyan boğucu gemilerin motorlarını dinledim ve rahatladım. Rahatlamamam gerekirdi. Bir can simidi alıp güverteden atlamalıydım, geçen bir gemiye Atina Hilton sonra da havaalanına bırakması için işaret ederdim.

Burada bir siyah kafa var.

Evet bayan (Janey), yakında.

Bu kafa Janey’ninki değil. (Yanık. Bu kafa janey’nin malı değil.)

  1. Tahran      şehrinde bir çok siyah kafa var

  2. Sokaklar      siyah. Uzun zamandır sikişmedin. İnanılmaz hassas olduğunu unutuyorsun.      Canın yanıyor. Yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor. Dünyadaki en iyi tiple      çalışıyorsun, aşık oluyorsun ve bir şekilde evine gidip karşısına      çıkıyorsun. Kendini öne çıkaran bir kız. Bela arayan ve hırsları olduğunu      unutan, uzun süre sikişmediğinden sikişin ne için yapıldığını      hatırlayamayan ve şimdi naif ve aptal. Kendini uyuşturucu gibi adamın      önüne koyuyor: buradayım; anlaşıldı: beni istiyor musun? Hayır. Teşekkür      ederim. Yaptı. Şimdi orada. Nereye gider? Aptal bir kızdı: gitti ve      kendini sundu, garipçe, kendisini istemeyen birine. Aptalca değil.      Dünyadaki en büyük acı hissetmektir ama nefsin acısı daha keskindir.

Ruh

kader

  1. taze      et var mı?

  2. Evet      bayan, ama sizin etiniz janey’inkinden daha iyi

  3. kader      var mı?

  4. Evet      bayan, sizin kaderiniz janey’inkinden daha iyi.

  5. “Tüm      insanlar mutlu”

  6. Janey      mutu değil

  7. Sokaktaki      en küçük bina janey’in amcığı

  8. bu      işçi irandaki en büyüğü

  9. çoğu      insan ya işçi ya da evsiz.

  10. Sokaklar      siyah

  11. taze      et var mı?

Baba

bak!

Babamı gör

benim babam öldü

benim babam mavi

bu benim babam

vücudumu gör

vücudum hayatım

vücudum sıcak

bu benim vücudum

amcığıma bak

amcığım boş

amcığım kırmızı

bu benim amcığım

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 191 takipçiye katılın